• ''Zerdüşt, bir delikanlının kendisinden kaçındığını farketmişti.
    Ve bir akşam, 'Alaca İnek' denilen şehri çevreleyen dağlarda yalnız başına gezerken,
    işte: orada bir ağaca yaslanarak oturmuş
    ve yorgun bakışlarla vadiyi seyrederken buldu o delikanlıyı.
    Zerdüşt kolunu, delikanlının yaslanarak oturduğu ağaca doladı ve şöyle dedi:

    "Ellerimle sarsmak isteseydim bu ağacı, sarsamazdım.
    Ama gözle görmediğimiz rüzgâr, onu istediği gibi eğer ve büker.
    Bizi en çok görünmeyen eller eğer ve büker."

    Bunun üzerine delikanlı, şaşkın bir halde ayağa kalktı ve dedi:
    "Zerdüşt'ü işitiyorum, ben de tam şimdi onu düşünüyordum!"
    Zerdüşt cevap verdi:
    "Ne korkuyorsun öyleyse? - Ağaç için neyse olan, insan için de aynı.
    Ne kadar çok yükseklere ve ışığa çıkmak isterse,
    o kadar fazla kök salar toprağa, aşağılara, karanlığa, derinliğe - kötülüğe."

    "Evet, kötülüğe!" diye haykırdı delikanlı. "Nasıl oldu da ruhumu keşfettin sen?"

    Zerdüşt gülümsedi ve dedi:
    "Nice ruhlar var hiçbir zaman keşfedilmeyecek, meğer ki onları insan önce icat ede."

    "Evet, kötülüğe!" diye haykırdı delikanlı bir daha.
    "Doğru söyledin, Zerdüşt. Yükseklere çıkmak isteyeli beri, artık kendime güvenim kalmadı, kimsenin de bana güveni kalmadı artık - nasıl oldu bu?
    Pek çabuk değişiyorum: bugünüm, dünümü yadsıyor.
    Merdivenleri çıkarken sık sık basamakları atlıyorum, - hiçbir basamak affetmiyor bunu.
    Yukarıdayken, kendimi hep yalnız buluyorum. Kimse benimle konuşmuyor,
    yalnızlığın ayazı titretiyor beni. Ne arıyorum yükseklerde?
    Horgörmemle özlemim birlikte büyüyorlar; ne kadar çok yükseğe çıkarsam,
    o kadar çok hoşgörüyorum yükseleni. Ne arıyor yükseklerde?
    Nasıl utanıyorum yükselmemden ve sendelememden!
    Nasıl alay ediyorum soluk soluğa kalışımla!
    Nasıl nefret ediyorum uçandan! Ne kadar yorgunum yükseklerde"

    Delikanlı burada sustu.
    Zerdüşt, yanında durdukları ağaca baktı, ve şöyle dedi:

    "Bu ağaç yapayalnız duruyor şu dağbaşında;
    insan ve hayvanın epey üstünde yetişmiş.
    Şimdi bekler de, bekler, - neyi bekler ?
    Bulutların durduğu yere pek yakın oturur elbette ilk şimşeği bekler"

    Zerdüşt bunları dediğinde, elini kolunu hızlı hızlı sallayarak, delikanlı bağırdı:
    "Evet, Zerdüşt, doğruyu söylüyorsun sen.
    Mahvolmamı istedim ben yüksekleri istediğimde, beklediğim şimşek de sensin!
    İşte, sen aramızda görüneli neyim ben? Seni kıskanmamdır beni yıkan!"
    - Böyle dedi delikanlı ve acı acı ağladı.
    Ama Zerdüşt kolunu beline doladı ve onu götürdü.

    Bir süre beraber yürüdükten sonra, şöyle konuşmaya başladı Zerdüşt:
    Yüreğim parçalanıyor.
    İçinde bulunduğun tehlikeleri, gözlerin, sözlerinden daha iyi anlatıyor bana.
    Özgür değilsin sen henüz, hâlâ özgürlüğü arıyorsun.
    Bu arayışın yüzünden çok uykusuz kalmış ve yıpranmışsın.
    Özgür yükseklikleri özlersin gönlün yıldızlara susamış.
    Ama kötü içgüdülerin de susamış özgürlüğe.
    Vahşi köpeklerin özgür olmak istiyorlar;
    ruhun, bütün zindan kapılarını açmaya uğraşırken,
    onlar mahzenlerinde sevinçle havlıyorlar.
    Benim gözümde sen hâlâ, zihninde özgürlüğü tasarlayan bir tutsaksın:
    ah, kurnaz olur böyle tutsakların gönülleri, ama aldatıcı ve kötü de olur.
    Özgürleşmiş ruh bile kendisini hâlâ arıtmak zorunda.
    Zindandan epey iz ve küf vardır hâlâ içinde:
    gözlerinin saflaşması gerekir hâlâ.
    Gerçekten, karşılaştığın tehlikeyi biliyorum.
    Fakat sevgim ve umudumla yalvarırım sana: sevgini ve umudunu bir kenara atma!
    Kendini sen soylu hissediyorsun hâlâ, her ne kadar sana kin bağlasalar,
    kötü gözle baksalar da, başkaları da soylu buluyorlar hâlâ seni.
    Bil ki, herkesin yolu üstünde bir soylu kişi dikilmiş durur.
    İyilerin de yolların üstünde bir soylu kişi dikilmiş durur:
    ve ona iyi derlerken bile, onu ortadan kaldırmak için öyle derler.
    Soylu kişi, yeni bir şey ve yeni bir erdem yaratmak ister.
    İyiler eskiyi isterler ve eskinin korunmasını.
    Ama tehlike, soylu kişinin iyi bir kişi olması değil, bir arsız, bir alaycı, bir yıkıcı olmasıdır.
    Ah! En yüksek umutlarını yitirmiş soylu kişiler tanıdım ben.
    Ve onlar sonradan bütün yüksek umutlara iftira ettiler.
    O gün bugündür arsızca yaşadılar geçici zevkler içinde
    ve gündelik hayatlarından öte hemen hiçbir amaç edinmediler.
    "Ruh da şehvettir," - böyle diyorlardı onlar.
    Sonra ruhlarının kanatları kırıldı; ve şimdi ruhları yerde sürünüyor
    ve kemirdiği her şeyi kirletiyor.
    Bir zamanlar kahraman olmayı kurarlardı: şimdi şehvet düşkünü oldular.
    Onlara göre kahraman dert ve dehşettir.
    Fakat sevgim ve umudumla yalvarırım sana:
    gönlündeki kahramanı bir kenara atma! kutsal tut en yüksek umudunu!''

    Böyle buyurdu Zerdüşt - Friderich Nietzsche
  • Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.

    - Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!

    - Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.

    - Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.

    Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.

    - Kaç dil biliyorsun oğlum sen?

    - İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe`yle üç dil oluyor.

    - Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.

    Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya çıkıyor.

    - Kadınların ayrı bir dili mi var?

    - Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe`yi öğrenmeli.

    - İyi de niye Bükçe?

    - Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler, onun için dilin adını "Bükçe" koydum.

    - "Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.

    - Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum" diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum" un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.

    - Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar?

    - Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

    - Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani?

    - Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor?" diye canları sıkılır.

    - Biz de bazen Canan`la böyle sorunlar yaşıyoruz. "Niye düşünmedin?" diye kızıyor bana.

    - Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

    - Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?

    - Var dedik ya oğlum, Bükçe`yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?

    - Hazırım baba.

    - Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe`de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana "Bugün bir elbise aldım." diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığından başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

    - Hikaye dili yani?

    - Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, "Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes." demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen "seni sevmiyorum." de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.

    - Ne alakası var baba "seni sevmiyorum" demekle "kısa anlat" demenin?

    - Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.

    - Bu önemli. Bükçe`de dinlemek sevmektir diyorsun.

    - Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.

    - Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. "Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?

    - "Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."

    - Peki ne demem gerekiyordu?

    - Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı.

    - Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.

    - Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.

    - Ve asla unutmazlar, değil mi?

    - Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.

    - Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.

    - Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın.

    - Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun?" Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.

    - Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim.

    - Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.

    - Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.

    - Bu Bükçe`de kısa konuşma yok mu baba?

    - Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, "Neyin var?" diye. "Hiçbir şeyim yok." diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.

    - Bükçe`de "Hiçbir şey yok." demek "Çok şey var, benimle ilgilen." demek oluyor o zaman.

    - Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.

    - Bir arkadaşım da "Kadınların `Peki.` demesi tehlikelidir" demişti.

    - Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir `peki`, `olur`, `tamam` her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe`de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

    - Zor bir dil baba.

    - Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.

    - Anlamak da pek kolay değil ama.

    - Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.

    - Nasıl yani?

    - Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

    - Küçük ama önemli detaylar.

    - Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.

    - Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe`yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.

    - Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.

    - Not mu alsaydım. Epeyce detayı varmış dilin.

    - Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap." diye anlarlar.

    - En değerli sözcük nedir?

    - Sen bil bakalım.

    - "Seni seviyorum." herhalde.

    - Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler "Söylemiştim, zaten biliyor." diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.

    - Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.

    - Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. Kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.

    - Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.

    - Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.

    - Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

    Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.

    - Baba çok teşekkür ederim. Bükçe`yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.

    - O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.

    - Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe`yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.

    - Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün.

    Sema Maraşlı`nın Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz kitabından...
  • HÜLYALARIYLA ÇIÇEKLERİNİ SULAYAN KADIN'A İTHAFEN

    - 3 Ağustos

    Yalnızız için, yalnızca bir kitap deyip geçmemek lazım. Zira Bir Kadının Gözyaşları var bu kitabın içinde, bir kadının ruhu buradaki sözcüklerle alev alev yanıyor. Yalnızız, kendinden öte bir şey taşıyor.
    "Ben bu sırrın ağır yükünü taşıyamıyorum!" diyor.
    Kim? Peyami Safa mı? Yoksa onun hayat verdiği kahramanı mı? Yo, hayır, o söylüyor bunu- ruhu bu satırlarda olan, o! Sükut. Anlatıyor; "İçim, ah!.."
    Çünkü "içinin haykırışı" bu sözler.

    Onunla konuştum akşam. Sesi özlem ve bazı belirsiz uzaklıklarla doluydu. "Aklımdan geçtin bugün"dedi, seni hatırladım bir an..."
    Ne güzel bir tevafuk oldu, dedim. Çok şaşırmış ve bu tesadüfün manasını anlamaya çalıştım. Zira onu ben de düşündüm. Şiddetle önerdiği kitabını okuyacağımı haber verecektim. Nihayet başlıyorum, dedim ona.
    "Off!" dedi, "ah! ve yine ah!.."
    Sesi duvarlarıma değdi, mazide yankılandı. Ah! ki ne ah! dedim.
    O anın içine mahkum edilmişsin, görüyorum. Solmuş ve tâkatten düşmüşsün, görüyorum.Mevzu bahs oldukça gözyaşlarına hakim olamıyorsun, çıkamıyorsun o andan. Her şeyinle bağlanmışsın, görüyorum.
    Ah, ne zor söyleyemediğinden seni anlamak. Anlamak ve anlatabilmek! Çepeçevre sarmışsın etrafıma, içimi. Bir adım, bir an bile gidemiyorum öteye. "Yalnızız!" diyorsun, yalnız.

    - 4 Ağustos

    "Içimde bir parça Yalnızız! diye hıçkırıyor hep."

    "Evet bir isyan var içinde"
    içinde kaç yıl boyunca tuttuğun bu çığlık, bu acımasız, bu devingen, bu iç parçalayıcı, bu tüketen, bu... bu, çığlık...
    "Sen misin ey Yalnızlık bu haykırış! Fakat bırak beni. Ayrılmak istiyorum. Kurtulmak. Göğsüm sıkışıyor her defasında, ki koparıp atamıyorum. Atamıyorum. Ah, kalbime mukayyet olmalıyım!"

    "Uzun, uzun, çok uzun anlar geçer." Geriye döner, senden bir parça bulmaya çalışırım. Yahut ileriye gider, seni tamamlamaya... Bir adım öteye gittin. Döndün, yerinde sabit durdun. Anlattın, anlattın, anlattın... Hıçkırarak, "Yalnızız!" diye haykırdın. "Yalnızız."dedin içinde hep bir parça taşıdın ondan. Sözcükler kifayetsiz kaldı. Kimse duymadı seni senden başka. Bir adım yaklaştıramadın kimseyi kendine. içinde derin kuyular açmış bu sese. Yalnızdın. Simeranya'da dolaşıp durdun bir başına.

    "İçimde bir parça hep Yalnızız! diye hıçkırıyor." diyorsun. Duyuruyorsun onu. Fakat anlıyor mu kimse? O parçanın içinde neyin mevcut olduğunu, onda senin duyduğunun bir başkasının da tam manasıyla kendinde bulundurduğunu ve duyumsadığını söyleyebilir misin? Senin gördüğünü herkesin görmesi mümkün mü? Senin İnce ruhun onda vücut bulmuşsa, her kalın, şekilsiz ruhun kendini ona sığdırması tahayyül edilebilir mi? Bu satırları okudukça ruhunun gizemli, karanlık tarafına ayna tutuyorsun. Karanlık olan o yer aydınlanıyor bu sözcüklerle. Böylelikle o en hassas noktaları görüyor ve onda eriyip gidiyorsun. "Ah, kalbim eriyor! Kalbim! Lütfen, gör, duy, anla halimden! Çığlıklarımı duymuyor musun? Çıldıracağım yoksa Mefharet gibi çıldıracağım!.."

    - 5 Ağustos

    "Ah, sesimi sana bir iletebilseydim! Uyuyorsun. Kalk, diyorum. Hadi, kalk. Okuman gerekiyor. 'Yalnızız'ı oku! Benim bir parçam olan, içimin hep hıçkıra hıçkıra anlattığı ve sesimin duyulabilmesi için ne tür çabalar içine girmiş olduğum ancak bunu izahate tek bir sözcük bile muvaffak olamadığımı görerek -beni düşünerek, aklının bir kenarında bulundurarak oku!" Gülümsüyor ve ellerini önüne birleştirip öylece kalıyorsun.
    "Ah, sesimi sana bir işitebilseydim!"

    - 6 Ağustos

    Bu namütenahi akışta bir düşte buluşuyoruz. Çizgilerimiz birleşiyor ve bir anın içinde yola düşüyoruz. Ruhunun tabiatına eğildim, seni dinliyorum Söyleyemediğin bir yerden sana tutunuyorum...

    "Fakat ben yazamam! Öyle dolu ki içim, ne olduğunu adlandıramam, tanımlayamam..."
    Iki zaman arasında idi, diyebilirsin: Bir geçmişim vardı- ağladığım. Geçmiş? Bir yığın; bir de şimdim var. Şimdi... Şimdi de ne var?

    Gidip "gözlerinin önüne, bulutsuz, masmavi, sakin bir gökyüzü getir. Bulutsuz, masmavi, sakin... Suyun içinde, arka üstü, bir yatağa uzanmış gibi rahat kıyıya doğru yüzüyoruz..."
    Gördün mü, değişen bir şey yok, bakışlarımız farklı sadece. Olansa ikimiz için de aynı. Hiç de zor değil. Bak, işte görüyor musun, çabala biraz. O musikiye benzer sesinle birleştirir onu...

    O "hiç kimseye, hiçbir ifade vasıtasıyla sezdiremeyeceği bir his anının mutlak yalnızlığı içindeydi."

    "Azaldım. Kalabalıklaştım. Yalnız kaldım. Yalnız. Yalnızız!"
    Ne zamana kadar?
    ...
    "Ne garip?"
    Ne zamandan beridir?
    ...
    "İğne batar gibi"
    Takılıp da yerlere sürter gibi.
    "O zaman görmüyordum. Hissediyordum ama anlamlandıramıyorum. Büyüdüm ve yaşıyorum şimdi. Yaşadıkça anlam kazanıyor."

    Ses. Sesini işittim. Musikiye benziyordu, maziden geliyordu. 'Yalnızız'dan! Bir an kendimden uzaklaştım, sana vardım.

    Sayfa 27, "Son Vapur"diye başlıyor.
    Okuyorsun, dinliyorum. Eşlik ediyorum. Sesimiz bir anın içinde birleşiyor. Sesini işitiyorum. Kuvvetli bir his alışverişi, duyuyorum; Ondan öte, görüyorum. Mesafeler kısalıp büzülüyor önümüzde. "Sonra ince bir ıslaklık. Hafif bir titreme. Gözlerinin içine bakıyorum, karanlık; ve soruyorum:
    Ağlıyor musun?
    Gözlerini yumuyor."

    - 7 Ağustos

    Yalnızız. Bu güllük gülistanlık dünyada çorak yaşıyoruz.
    Yalnızız. Serap görür gibi koşuyoruz bazan. Düşe Kalka kaçıyoruz arkamıza bakmadan.
    Yalnızız. Çünkü karanlıkta kalan tarafımızı kimse görmedi. Kaç kişi ışık yakabildi ki o tarafımıza ve aynı anlatabildi? Bir muamma olarak kaldı bir yanımız. Kimse yaklaşamadı.
    Yalnızız. Sen arkana bakıp ümitlerini sayıyorsun. Ben sana bakıp üzerine bulaşan sislerden arındırmaya çalışıyorum seni.
    Yalnızız. Gecenin ışığını yakamadık bir türlü. Sakladıklarını bulup açığa çıkaramadık.
    Yalnızız. Gece gözlerini açmıyor. Uykusu ağır. Sinsilik taşıyor koynunda. Aynaya vermiyor akislerini. Gece bir başına. Biz yalnızız.

    - 8 Ağustos

    "Kendi hisleri içinde kalır." Sözcükleri ile beraber. O dupduru güzellik hayatını daima içinde yaşıyor. Etrafı kalabalıklarla çevrili ama yalnız. Ona bu yalnızlığı yaşatan insanlara yüz çevirmiş. Onu kırıp dökerek içinde yaşamaya mecbur bırakmış ve Yalnızlığa mahkum etmişler. Gölgesini insanlarda aramıyor artık. Sözcük vermeyen bir ruha meyletmiş o: Derya'ya Deniz. İki ses taşıyor içinde: Bir ruhun taşıdığı iki sesi. bazen çalkantılı, haşin, acımasız ve bir o kadar da gaddar; bazan, durgun, sakin ve dingin.
    o müstesna ruhu ancak bu kadar genişlik ve derinlik taşıyabilirdi, ki onda bu ruhun akislerini tamamiyle görebiliriz. Bununla birlikte, içinde sözcük vermeyen bir canlı daha var. Nedir o? Kedi ya da kediler. Bilinmeyen ve müşterek olmayan bir dille ancak bu kadar anlayışlı iletişim kurulabilir, ilişki sağlanabilir. Bu apaçık bir şekilde ortada ki, onun dili sözcüklerde değil, rüzgarda! -Çünkü Rüzgar, gözle görülmez, ona dokunulamaz. Varlığı dokunuşuyla belli olur. Onun ruhuna dokunan da görülmeyen şeyler. Gözlerle görülmeyen. O , karşılıklı ilişkiyi bu şekilde gerçekleştiriyor. Yani bu şeyler onun ruhuna değiyor ve o bu şekilde bir bağ kurarak, içinde büyüterek kendisi haline getiriyor.
    İzahate kalkışıp da yorma kendini. Zira, "Derin tesirler dilsizdir."

    Bu kitabın muazzam bir kitap olduğunu tümüyle inanıyorsun. Onun sen olduğu kanısındasın. Ancak şunu söylemek de gerekir ki, tamamıyla kitabın kendisi o tesiri sağlamıyor. Sana bunca tesir eden sadece kitabın kendisi değil, onun hatırına getirdikleri. ilk okuduğun vakit gözlerinden yaşlar akmasına kadar vardı bu yüzden. Ayrıca o zamanki bakışın, çevresel etmenler ve o anki haleti ruhiyen bu tesire yol açtı.
    Demek istediğim o anda bir hakikat vardı ve o hakikat de sendin. Bu kitap da seni o hakikate götüren vasıta oldu.

    İnsandaki bu iç ya da dip çatışmaların nedeni, varlık ile yokluk arasındaki münasebetten kaynaklanıyor. insanın "varlaşma" hamlesinin yanında bir de "yoklaşma" hamlesi de söz konusu ki, çatışmadan doğan zıtlık, var olmaya olan çabanın neticesidir.
    Peyami Safa'nın da dediği gibi, "Bunların arasındaki devamlı (varlaşma- yoklaşma) çatışmadan doğan bütün zıtlıkların sebep olduğu felaket ve kederlerin hepsi, " olmak dramı" adını alır."

    ilk olarak Meral diye düşündüm. Yanılmışım. Çabuk karar verdiğimi anladım Meral'in kişilik özellikleri ile karşılaştım yengeç burcu olması, hayvanları sevmemesi ve buna benzer zıtlıklarla Meral'in sen olmayacağını gördüm.

    - 9 Ağustos

    O sosyal ve real diye ayırdığın ikiliği, meçhul ve malum olarak nitelendirelim. Malumundan ziyade meçhulüne daha yakınsın. Büyük bir parçan orada. Noksansın yahut yekpare varsın. İşte o meçhul senin yalnızlığın. Onu yalnızca sen malumata çevirebilirsin. Ancak "o meçhule giden yolda" sana bir vasıta lazım. işte onu karşılayan ise Yalnızız.

    "Evet, bir isyan var içinde." Evet, var ama üzeri örtülü. Meçhul bir anda uyuyor. Durgun. Ara ara uyanıp köpürdüğü oluyor, yalana yanlışa karışarak. Hırçınlaşıyor ve sonra hıçkırıklara boğuluyor ve yalnız kalıyor. Yalnız!

    - 10 Ağustos

    Bazı anlarda dışarıdan gelen bir şey, ne kadar kuvvetli olursa olsun, üzerinde hiçbir etki yaratmıyor.Tabii bilinçaltına girmesi muhtemel. Ancak o an bir buhran yaşıyor olabilirsin içinde. Bütün dikkatin kendine dönüktür. Bir düşünce yahut his üzerinde mahpus olabilirsin. Tıpkı o akşamki gibi. Bana önceden altını çizmiş olduğun bir cümleye gösterdin. Üzerinde bir hayli durdun. Verdiği heyecanı ve tesirini coşkuyla anlattın. Ancak şu an da ona rastlayıp muazzam bir telepati ile o sözü seninle paylaşmam üzerinde hiçbir uyandırmadı. o anki psikolojin ile buluşturmam bile heyecan yaratmadı. Buna karşılık sen de alelade birkaç sözle yanıt verdin. Ikinci mesajıma karşılık olarak söylediğimle alakası olmayan bir bıkkınlık hissiyle bir kelime edip sonuna üç nokta koydun. Bunun anlamı, bir şey söyleyemeyecek denli yoğunum yahut yorgunum demek oluyor. Bu duruma sebebiyet verenin ne olduğunu sorduğumda ise bunca üstelememin seni rahatsız ettiğini kâti iyi bir ifade ile ilettin. "Kitap okuyacağım!" Bu sözün sonundaki ünlemi ve içinde barındırdığı hissi tahlil ettim. Bu ünlemde hiddet de var, yakarış da. Nitekim rica da var. Ardından bu sözün etkisini azaltmak için, yani hem karşındakini üzmemek hem de bu kötü halini örtmek için, birincil kişiliğin devreye girdi ve sana "Karşındaki seni düşünüyor, senin için çabalıyor. Ne kadar zor bir durumda olsan da müspet davran."
    Bunun üzerine sen de içinde hiçbir his barındırmayan resmi bir ifade ile, "İlgin ve alakan için teşekkür ederim." dedin, ki bu da birincil ve kisiliğin birbiriyle ne denli çatıştığını gözler önüne koyuyor.

    "Ne yapmalı?" şimdi, ona mı dönmeli, yoksa sükut mu etmeli? İsyan içinde olma her zaman. Çık kendinden. Yorulma, bir müddet dinlen. Arkana bakıp da iç çekme. Biliyorum, tâk etti canına artık ve bu böyle sürsün istemiyorsun. O halde Simeranya'ya dön.

    "Mahzunluğun baygınlık derecesini bilir misin?" Sana sen oranın ağzından soruyorum, meçhul bir kişi olarak: Bilir misin?
    Sen de sen olanın ağzından cevap veriyorsun, o meçhul kişiye, "Evet eşyanın üzerine ince bir sis çöker." İşte biz o meçhul ile malumun ve sorulan sorular ile verilen cevapların bir arada olduğu ruhtayız ve Yalnızız. Yalnız!

    Fakat nasıl "çırpındın, çırpındın..." söylemek için muhayyilen nasıl zorlandı, sığdırdı içine onca şeyi? Nasıl dayanabildi o "Aziz için" Söyle, bir an Kendinden uzaklaş ve söyle, o ince sesini Derya'ya vereli kaç zaman oldu? Sen ki maziyi büyütürsün içinde. Hatıraların çocuklar barındırır.
    Sahi, hoşnut musun bunca uzak olmaktan dünyaya?
    Işığını yak gözlerinin. Dön ve karanlığına eğil.

    "Sen bak nasıl donup düşüyor nağmeler yere
    Sen bak nasıl benizler uçuk, nazreler melül
    Sen bak sitareler nasıl amade-i uful!"

    - 11 Ağustos

    "Ah, dedi." zaman nasıl da aramızda düşman!
    Şöyle, o engin manzaranın karşısında mesud olmak varken, kendimizi sıkıştırdığımızo dar kabdan kurtulup ruhumuza ferahlık vermek varken, fısıltılara kulak verip burnumuza hoş kokular çekip dinginlik bulmak varken, gün batımına karşı, uzak bir hatırayı yâd etmek varken... ânın zincirlerini vurup sed çekiyoruz önümüze. Duvarlarımızın arkasına saklanıyoruz... Kaçmak. Tek çare kaçmak zamandan. Çünkü Yalnızız orada. Boyunduruk altındayız.

    "Ah, dedi, dilim yok ki söyleyeyim!"
    Anlıyorum daha doğrusu seziyorum, dedim ama bütün bunların bir dile sığması mümkün mü? Bütün bu biriktirdiğin ve derinleştirdiğin manalar, yekpare bir mevcudiyete aktarılabilir mi? Taşıyabilir mi yükünü hiçbir dil? Kavrayabilir mi hiçbir zihin? sorarım o halde, Sana bir ayna tutsak ne kadarını yansıtabilir ulvi varlığının?

    "Yaş onun çizgilerinin üslubuna dokunmamıştı." diye düşündüm. Doğrusu daha önce aklıma gelmemişti. Yaş mevzusu ve fiziksel görüntüsü hakkında söz açmadık. Hep ruhundan bahsettik. Ancak onu bütün olarak ortaya koyan varlığının kuvvetli tesiri bundan kaynaklanıyor şüphesiz.

    "Bazen harfler birbirinin üstüne biniyor.
    Karanlıkta yazılmış gibi."

    - 12 Ağustos

    "Içinde mahiyetini anlamadığı halde sezer gibi olduğu bir mücadele vardı."
    Durgun ve sessizsin, görüyorum. Onlar mı, mahiyetini anlamadığın o müphem dalgalar mı? Ruh ve beden ikilemi, diyordun. Tasdik ettim. Yanıldığımı anladımda münakaşamızı aklıma getirdim. Lüzumsuzdu, müteessirim.

    Meral ile Samim ilişkisini okuduğumda aklımda bir soru oluştu: Acaba kendini kitaptan hangi karakterle özdeşleştiriyorsun? Bu ikili ilişkide aklımda böyle bir soru oluşmasının yanında cevabının da belli belirsiz olduğu seziliyordu.
    Kendini en çok hangi karakterle bağdaştırıyorsun?
    " Belki de çok garip gelecek, ama... Samim."
    Gerçekten mi? dedim. Buna inanamadım. Bir an tereddüt ettikten sonra
    "Neden mi?"dedi, çünkü aynı şeyleri yaşamışım. Yalanlardan nefret etmedim. Güzel bir dünyam var içimde. Olayları görüp idrakimde mütevaziyim. Fakat, fakat yine yalnızız."
    Ben de kendimi ona yakın hissettim, dedim.
    Devamında ekledi, "Onun dünyasında Simeranya var. Kaçış yeri. Çünkü insan bazen yorulur, kaçıp sığınabileceği bir yer arar. Simeranya da böyle bir yer işte."
    Evet, şuna da bir açıklık getirmek gerekirse, Samim senin Simeranya yolun, tarafın. Benliğinin bir kısmı. Buna karşılık kaçırdığın bir şey var. Ben aslında seni Meral'e yakın buluyorum. İzah edeyim: Öncelikle sondan başlayalım. Kaçış onda da var. Ikilemin başrolü o. Boğuluyor. Çünkü artık her şey sıkıyor. Fakat sezgileri kuvvetli değil, masum değil, anlama kabiliyeti yok ve... ve en nihayetinde onun Simeranya'sı yok. O da senin bir tarafın. Öyle ama onu almak ihtiyacını duymuyorsun. Çünkü sen hiçbir zaman baş kaldırmadın.- ifadem bağışla- Dik kafalı davranmadın. Fakat bizi birbirimize tamamlayan bir şey var. Hepimiz ayrı vücutlarda biri yaşıyoruz. Yalnızız.
    Durup düşündü. Kısa bir tereddütten sonra, Samim, benim karakterim, dedi Görüyor çünkü."
    Kâfi, dedim.
    Bir şüphe ile donukluk geçirdiğimi görünce,
    "Anlayacaksın." dedi.
    "İnsanın içinde ne kadar başka başka insanlar var. Ne çabuk değişiyor insan."
    Bana hiç kızmadı. Lakayt davrandı çoğu zaman. Sinirlerini bozacak bir hareketim olmadı belki ama bu tür durumlarda birincil kişiliği ona nasıl davranması gerektiğini gösteriyor: Hiç yokmuş gibi! Hiç olmamış gibi!
    Fakat sen yazarken, çevresel etkileri nasıl yok sayarım. Kendimden nasıl çıkarım. En başta sen tabi. Seninle münasebetimiz bu bağlamda gelişiyor. Orada farklı yönlerimizi keşfediyoruz. Farklı insanlarımızı, içimizde taşıdığımız. Halbuki ne lüzumu var, birbirimizin canını okumanın? Sözle yahut sözsüz!

    "Fakat beni bu kadar telaşlandıran şey manalar, manalar..." Duymuyor musun. Her defasında söyledim sana. Mâna arıyorum ben ve realimde olanları. Senin ruhundaki manaları. Ruhuna Ondan yansıyan manaları. Fakat görmüyorsun Ah'lara veriyorsun manaları. yalnızca onlara sığdırıyorsun. O ah'lardan bulup çıkarmamı istiyorsun seni. Bilmiyorsun ki, söyleyemediğin o şey içinde bir dağ kadar yüksek. Yahut uçsuz bucaksız bir ova. Sonsuz gökyüzü. Her şey!
    "Mânalar, mânalar..." diyorsun. Sesini işitiyorum. seziyorum da. Fakat ötesi yok. Ötesi, mânanın vücut buluşu. Gözün önünde ihtişamını sergileyişi.
    Mâna senin her şeyin!

    - 13 Ağustos

    "Ben onu şimdi en çok anlıyorum."
    Saatler ve sayfalar ilerledikçe, taşlar yerine oturdukça ve senin sözlerini de düşününce her şey daha anlamlı hale geliyor. İlk okuduğunda görmüştün. fakat anlamlandıramıyordun. İçini deşen ya da işleyen bir şey vardı bu satırlarda. Müphem bir şey, duyumsuyordun. Uzak anlara yolculuk yapmıştın belki. Hoş vakitler geçirmiştin. 'Sana bugünü gösteriyordu. Şimdi ise sana o günü hatırlatıyor!' işte böyle bir gidiş geliş var. Birbiriyle ne kadar ilişkili ve tamamlayıcı değil mi? Ziyadesiyle görüyorsun.

    Üçüncü bölümde ne vardı seni bu kadar çeken?
    .. dedim ve o nokta senden bir cevap olarak yerine ulaştı. insanın birinci ve ikinci realitesi arasındaki münasebetten dolayıdır ki, bu da ziyadesiyle benim de dikkatimi celbetti. Hakikaten bu bölümün sonları kilit noktayı gözler önüne seriyor.
    "Yani insanı hep yarım görüyoruz. Ya onu seviyoruz birinci realitesi içinde, ya nefret ediyoruz ondan, ikinci realitesi içinde."
    Yani bir anlamda şöyle bir yorum yapmak gerekirse, sevgi gerçekleşmezse, nefret onun yerine alır. Sevginin nefrete dönüşümü.

    "Sen ne için benim bir anımı ebedilik boyunca donduruyorsun?"

    Yalnızız. Çünkü birinci ve ikinci kişiliğiniz birbiriyle uyuşmuyor. Çünkü kimse bizi tam anlamıyla görmüyor, tanımıyor. Birinciye, yani gördüğüne göre değerlendiriyor. Bir tarafımızın hiç farkında değil. Noksan bir bakış. Gerçeğimiz eğilip bakmıyor. Belki de bu mümkün değil. Belki de bu ezelden beri var ve ebediyete kadar devam edecek. O halde İnsan hep yalnız. Yalnızlığa mahkum. Şimdi anlıyorum. Bu yüzden demek insan acı duyuyor. Fakat nedir bunun ilacı, çözüm yok mu?

    Neden bilmiyorum, gözlerim doldu. Yaşanan bu felaket. Kanıma işledi. Trajik. Çok fena. Bütün bunların birbiriyle bağlantısını düşünüyorum. İnsan sonunu kendisi getiriyor ya da ölüm insana dolaylı olarak kendisine sebep gösteriyor. Ölümün hiç alakası yokmuş gibi. O çağırmıyor mu vakit dolduğunda? Vakit dolar mı yoksa doldurulur mu? Üzerinde durmanın lüzumu yok, abes. Yarın bitirebilirim. Heyecanım hat safhada. Tuhaf bir şeyler seziyorum.

    - 14 Ağustos

    "Muhayyilen bir tablo yaptı."
    Bütün şekilleri teferruatıyla çizdin. Yerleştirdin. Onu boyadın. Süsledin. Fakat eksik olan bir şey var. Onu kimseye göstermedin. Kimse görmedi. Bihaberler o tablodan. Çünkü o tablo içindeydi ve yalnızca sen görebiliyordun. Bu kadar geniş ve derin bir tablonun izahını ben yapamazdım. Haddimi aşıyor bu. Birçok kişi benim gördüğümü görebilir. Hatta ziyadesiyle. Ama kimse yansıtmaz bu ulviyeti. Bakışlarımız ne kadar derin olursa olsun, tecrübelerimiz farklı. Tecrübene hiçbir zaman yetişemem. Biçare, öylece kalırım.

    "Tek bir an.
    Hayatta kusursuzluktan en çok bunu bekleyebilirdim."dedi ve bu sözün manasını istedi. Bu anın içinde hangi mananın yattığını. Biraz izah ettim. Fakat, "Şimdi sana izah değil, sadece biraz olsun sezdirebilmek için bu kadarını söyleyebilirim."
    "Özgür olmak istiyorum!.."
    Tek bir an istiyor. Ne için? Neden bir ana sığdırıyor bütün her şeyi. Mana...
    İnsanın zincirlerini kırıp sınırlarını aştığı o an mı? insan bir âna mı ihtiyaç duyuyor bunun için? imkanların sağlandığı...

    Senin yerin Simeranya' da. O kusursuz dünyada. Oraya dön. "Orada insan devamlı bir mâna atmosferi içinde yaşar." Senin yerin orası. Mânâ orada. Varlığının gizi orada..

    "Her şeyi görme, her şeyi bilme,
    her şeyi anlama..."
    Buhranlar... İçine saplanan oklar... Of'lar ve Ah'lar... Bitmiyor, bitmeyecek. Sürecek onun ebedi yalnızlığı.

    "Yalnızım, evet herkes yalnızdır, yalnızız!"
    Sükut edelim ki sesimiz birleşsin ve nihayete varalım.

    "Sanki hafızası patlamıştı. Hatıralar fışkırıyordu."
    Sen ne kadar içimdesin! Hayatım geri işliyor. Tıpkı senin gözyaşlarını bıraktığın O âna gidişin gibi. Önünde canlanıyor ve tesiri altında kalıyorsun.
    "İçime bir şey saplandı." diyorsun.Tabii ya, senin istediğin o ana dönmek! Çünkü o anda görmüyordun, bilmiyordun. Bütün her şeyi anlamıyordun. Buna karşılık bütün iç sızıların kolaylıkla akıp gidiyordu gözyaşlarında. Ferahlıyordun. Sükut ediyordun. kalmıyordu hiçbir şey geriye. Evet, işte o anı düşlüyorsun sen. Özgür olduğun an orda. Bununla birlikte, bütün manada o anın içinde. Sen göremesen de. Mana, sana uzaklıkları yakınlaştıranda. Mânâ, senin kendine gidip gelişin, iki benliğin arasında ve o anda bütünleşmen. İstediğin o an budur sanıyorum.

    - 15 Ağustos

    "Realite bu kadar sadedir."
    Tıpkı senin gibi. Esasen sade olan güzelliğin. Eminim ki bunun farkındasındır. Süssüz, makyajsız. Sade Seni diğerlerinden ayıran da bu. Müstesna kılan bu. Güzelsin. Fakat öyle böyle bir güzellik değil. Alelade söylenecek ve bir çırpıda geçilecek gibi değil. Dikkat kesilmeli ve en ince teferruatıyla incelemeli. Her bir zerresi üzerinde özenle durulmalı
    Güzel olan ışığını ilk anda gösterir.

    Bugün mazime gittim. Şimdi hissettiklerimin içine seni de yerleştirdim. Görüyorum ki, çok trajik bir yolculuk geçirmişim. Parçalanmışım yahut yeni şeyler eklemişim kendime. O eski anlara yeniden yaptığım seyahatte kendimi keşfettim. Mânâmı... ' O an yaşadığımı şimdiki görüşümle anlamlandırıyorum. İsterdim ki, bu bakışımla o ânımı tekrar yaşayayım.
    "Hayatta kusursuzluktan isteyebileceğim, tek bir anı bu olurdu.

    "Deli edici bir hatıra hücumundan" sonra insanın kendini hatırlaması, nereden, nasıl geldiğini hatırlaması bir başka boyutta varlığı ile bütünleşmesi gibi. Öyle güçlü bir etkileşim ki bu, insanın duyguları taşıyor. Melankolik bir halet-i ruhiyenin içine düşüyor. işte o sürekli sarfettiğin ah'lar burada devreye giriyor. "Ah, tâkatim kalmadı, taşıyamıyorum bu yükü!" "Ne garip!" Sanki bu anda yokum.

    Menfi tarafları yok değil. Realitesiyle çakıştığı zaman açığa çıkarttığı kötü halleri var. fakat güzel. Öyle de güzel. "Her zamankinden ziyade güzel" bu zamanlarda.

    - 16 Ağustos

    Bitti! Müphem ve uzak kaldım. Durdum ve bir an düşündüm. Yakın zamandaki hatıralar zihnime üşüştü. Seninle bu iki haftalık süreçte, kitapla birlikte, kitabın içindeki hayatla birlikte, kitabın dışındaki hayatla birlikte ve zamanının her boyutuna girdik, çıktık. Sesini işittim. Güldüğünü duydum. Ruhunu çepeçevre saran o mucizevi büyüyü hissettim. Bu anı bekledim. Sabırsızdım. Heyecanlıydım. Şevk içindeydim. Dingindim... Çünkü bu bir anda senin ruhunun bütününe ulaştım. Mânâ diye hıçkıra hıçkıra anlattığın o 'Yalnızız'a vardım. Ah'larını her sayfaya yazdın. Her âna sen doldun. 'Yalnızız' seni bana getirdi Yalnızız ve daima böyle kalacağız. Ah!..


    Fakat, "Bütün izahlar kaba ve kifayetsiz."
    Susalım.
  • Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.

    - Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!

    - Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.

    - Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.

    Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.

    - Kaç dil biliyorsun oğlum sen?

    - İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe`yle üç dil oluyor.

    - Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.

    Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya çıkıyor.

    - Kadınların ayrı bir dili mi var?

    - Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe`yi öğrenmeli.

    - İyi de niye Bükçe?

    - Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler, onun için dilin adını "Bükçe" koydum.

    - "Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.

    - Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum" diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum" un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.

    - Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar?

    - Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

    - Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani?

    - Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor?" diye canları sıkılır.

    - Biz de bazen Canan`la böyle sorunlar yaşıyoruz. "Niye düşünmedin?" diye kızıyor bana.

    - Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

    - Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?

    - Var dedik ya oğlum, Bükçe`yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?

    - Hazırım baba.

    - Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe`de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana "Bugün bir elbise aldım." diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığından başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

    - Hikaye dili yani?

    - Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, "Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes." demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen "seni sevmiyorum." de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.

    - Ne alakası var baba "seni sevmiyorum" demekle "kısa anlat" demenin?

    - Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.

    - Bu önemli. Bükçe`de dinlemek sevmektir diyorsun.

    - Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.

    - Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. "Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?

    - "Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."

    - Peki ne demem gerekiyordu?

    - Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı.

    - Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.

    - Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.

    - Ve asla unutmazlar, değil mi?

    - Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.

    - Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.

    - Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın.

    - Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun?" Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.

    - Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim.

    - Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.

    - Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.

    - Bu Bükçe`de kısa konuşma yok mu baba?

    - Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, "Neyin var?" diye. "Hiçbir şeyim yok." diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.

    - Bükçe`de "Hiçbir şey yok." demek "Çok şey var, benimle ilgilen." demek oluyor o zaman.

    - Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.

    - Bir arkadaşım da "Kadınların `Peki.` demesi tehlikelidir" demişti.

    - Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir `peki`, `olur`, `tamam` her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe`de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

    - Zor bir dil baba.

    - Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.

    - Anlamak da pek kolay değil ama.

    - Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.

    - Nasıl yani?

    - Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

    - Küçük ama önemli detaylar.

    - Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.

    - Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe`yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.

    - Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.

    - Not mu alsaydım. Epeyce detayı varmış dilin.

    - Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap." diye anlarlar.

    - En değerli sözcük nedir?

    - Sen bil bakalım.

    - "Seni seviyorum." herhalde.

    - Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler "Söylemiştim, zaten biliyor." diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.

    - Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.

    - Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. Kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.

    - Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.

    - Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.

    - Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

    Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.

    - Baba çok teşekkür ederim. Bükçe`yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.

    - O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.

    - Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe`yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.

    - Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün.

    Sema Maraşlı`nın Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz kitabından...
  • Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, “Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim.” dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.

    ─ Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordamgöstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!

    ─ Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.

    ─ Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.

    Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.

    ─ Kaç dil biliyorsun oğlum sen?

    ─ İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe’yle üç diloluyor.

    ─ Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna “kadın dili” de diyebilirsin. Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.

    ─ Kadınların ayrı bir dili mi var?

    ─ Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe’yi öğrenmeli.

    ─ İyi de niye Bükçe?

    ─ Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını “Bükçe” koydum.

    ─ Bükçe zor bir dil mi baba? diye sordu gülerek.

    ─ Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca “seni seviyorum” diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca “seni seviyorum” un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.

    ─ Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar?

    ─ Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

    ─ Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani?

    ─ Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. “Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor? ” diye canları sıkılır.

    ─ Biz de bazen Canan’la böyle sorunlar yaşıyoruz. “Niye düşünmedin? ” diye kızıyor bana.

    ─ Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

    ─ Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?

    ─ Var dedik ya oğlum, Bükçe’yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?

    ─ Hazırım baba.

    ─ Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe’de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana “Bugün bir elbise aldım.” diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığından başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

    ─ Hikaye dili yani?

    ─ Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, “Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes.” demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen “seni sevmiyorum.” de. İki durumda da “seni sevmiyorum” demiş olacaksın.

    ─ Ne alakası var baba “seni sevmiyorum” demekle “kısa anlat” demenin?

    ─ Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.

    ─ Bu önemli. Bükçe’de dinlemek sevmektir diyorsun.

    ─ Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.

    ─ Geçen hafta Canan bana “Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım.” dedi. Ben de “Böyle de iyisin.” dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. “; Neyin var? ” diye sordum. “Hiçbir şeyim yok.” dedi. Sence nerede hata yaptım?

    ─ “Böyle de iyisin” derken o “de” ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. “Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin.”

    ─ Peki ne demem gerekiyordu?

    ─ Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün “Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok.” deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup “Ağır mıyım? ” derse sakın; Evet, biraz” falan deme “Hayır” de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.

    ─ Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.

    ─ Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.

    ─ Ve asla unutmazlar, değil mi?

    ─ Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için “Biraz cimri.” demiştim. Hala “Sen benim annemi sevmezsin.” der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.

    ─ Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.

    ─ Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama “Sen şunu mu demek istiyorsun? ” diye asla yüzüne vurmayacaksın.

    ─ Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde “Niye bana iğne batırıyorsun? ” Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.

    ─ Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. “Akşama tok mu geleceksin? ” diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. “Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum” demek istiyor. Anladım ama tabi “Ne demek istiyorsun? ” demedim.

    ─ Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.

    ─ Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan “Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim.” demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. “Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin? ”dedim. “Tamam.” dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.

    ─ Bu Bükçe’de kısa konuşma yok mu baba?

    ─ Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, “Neyin var? ” diye. “Hiçbir şeyim yok.” diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.

    ─ Bükçe’de “Hiçbir şey yok.” demek “; Çok şey var, benimle ilgilen.” demek oluyor, o zaman.

    ─ Evet. Biz erkekler “Bir şey yok.” diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; “Şu anda konuşacak bir şey yok.” diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için “Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım.” demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksı n tabi.

    ─ Bir arkadaşım da “Kadınların ‘Peki.’ demesi tehlikelidir” demişti.

    ─ Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir ‘peki’, ‘olur’, ‘tamam’ her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe’de “Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım.” demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında “Peki canım, olur hayatım” gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

    ─ Zor bir dil baba.

    ─ Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.

    ─ Anlamak da pek kolay değil ama.

    ─ Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.

    ─ Nasıl yani?

    ─ Mesela, karın sana “Ne zamandır dışarı çıkmadık.” derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. “Daha geçenlerde gezmeye gittik.” gibi bir savunmaya girme. “Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz.” de, konu kapanır.

    Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

    ─ Küçük ama önemli detaylar.

    ─ Aynen öyle. Mesela karın “Üşüdüm.” diyorsa, “Üstünü kalın giy.” demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.

    ─ Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe’yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.

    ─ Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.

    ─ Not mu alsaydım… Epeyce detayı varmış dilin.

    ─ Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük “Fark etmez.”dir. “Fark etmez”i kadınlar “Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap.” diye anlarlar.

    ─ En değerli sözcük nedir?

    ─ Sen bil bakalım.

    ─ “Seni seviyorum.” herhalde.

    ─ Evet, kadınlar “Seni seviyorum.” sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler “; Söylemiştim, zaten biliyor.” diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.

    ─ Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.

    ─ Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. Kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.

    ─ Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.

    ─ Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.

    ─ Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

    ─ Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.

    ─ Baba çok teşekkür ederim. Bükçe’yi anlamaya başladım. Canan aradı. “Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak? ” dedi. Tam “Fark etmez, sen seç.” diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi “Ev de perde de umurumda değil.” gibi anlayacağı aklıma geldi. “Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen.” dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.

    ─ O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.

    ─ Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe’yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.

    ─ Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün.