• İnsan neden yazma ihtiyacı hisseder? Bir mektup, günlük veya başka birşeyler. Bir insan iç dünyasına neden kapanır? Etrafında ruhunu dinleyeceği kimseyi bulamayan birisi ne yapar?
    Raif Efendi neden ruhunu herkesten saklayıp deftere dökmüştü? Bu kadar içine kapanıktı? Kimler onu iç dünyasına hapsetti? Bu dünyada bu kadar içine kapanık biri olabilir miydi? İç dünyasını eşine,akrabalarına veya başkalarına açamayışının sebebi neydi ? Bir insan ne kadar yalnız olabilir?
    Bu soruların hepsi kitapta anlatılıyor. Bende hissettiğim kadarını cevaplayacağım. Mutlu insan yazmaz. Mutsuz insan yazar. Aslında Raif Efendi yazma işini sevmez. Ama içini dökebileceği bir insan bulamadığı için en sevmediği yazma işine mecbur kalmıştır. Hikayemizde böylece başlıyor. Raif Efendi küçüklükten beri hakikatten çok hayal dünyasında yaşayan bir insandır. Uğradığı haksızlıklara ses çıkarmayan ve bazen de bu yüzden gizli gizli ağlayan birisidir. İnsanlarla olan ilişkisi sınırlıdır. Zaten dünyadan uzak oluşunu kendisi birçok kez dile getiriyor. Daima tasavvurlarının ve iç dünyamın oyuncağıydım diyor.
    Bu insanlar Raif Efendiye neler yapmıştıda insanlardan bu kadar kaçıyordu? Onu çoğu kez hor görmüşlerdi,aşağılamışlardı. Gene de ses çıkarmıyordu. İnsan ilişkileri zayıftı. İnsanlar onu basit zavallı hatta ahmak biri olarak görüyordu. Bu insanları neden anlamaya çalışsın ki Raif Efendi. Başkalarının koyduğu kalıba göre yaşayan bir insanın hayatının tek bir anıyla değiştiğini görünce hayata sımsıkı tutunmasına şahit olacaksınız bu kitapta. Tablodaki resme 1001 anlam yükleyen Raif Efendinin tablodaki kadınla olan ilişkisini anlatıyor kitap.
    İnsanlardan itimadını çekip alan Raif Efendinin içinde birden bu kişiye karşı mükemmel bir samimiyet peydah oluyor.
    “Beni memmun edecek hayat hakkında pek fikrim yoktu.” diyor Raif Efendi. Ama Maria Puder’i tanıdıktan sonra. “Nasıl oluyordu da bir insan bir insanı bu kadar çok mesut edebiliyor? İnsanın içinde müthiş kuvvetlerin olması lazım.” diyebiliyor. Onunla herşeyi konuşabilirim diyor. Ben saadetimi buldum diyor. Yanyana bulunduğu zamanın durup kalmasını, hiç bitmemesini temenni ediyordu. “Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve bende onun şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum.” Raif Efendi aradığı ruhu bulmuştu. Artık sahiden yaşamaya başlamıştı. Artık Maria Puder yaşamak için kendisine kayıtsız,şartsız muhtaç olduğu bir insandı. En sevdiğim alıntılardan biride şudur:
    “Kafamın içinde ona söyleyecek uçsuz,buçaksız şeyler bulunduğunu hissediyordum.Senelerce söylense bitmeyecek şeyler.” Bir ilişkide bitmeyecek sözler olması ne kadar güzel bir şey. Maria Puder aşkı bütün mantıkların dışında tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey olarak tanımlıyor.
    Raif Efendiye göre aşk dağıldıkça azalan Bir şey değildir. “Ne kadar çok insanı seversek asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz.” diyor.
    Şu alıntıyı da şuraya koyuyorum: “ Aşkı dışardan birdenbire gelen Bir şey zannetmek doğru değildir . O içimizde zaten mevcut olan hislerin bizi şaşırtacak kadar şiddetlenivermesinden ibarettir.” Aşkın en güzel tanımı bu değil midir?
    “ Asıl mühim olan iki insanın birbirini bulması bu derece güç olan şu dünyada, bu nadir
    saadete ermekti.” Raif Efendi bu zor dünyada tek aşkını bulmuştu. “Bir insan bir insana elbette yeterdi fakat o da olmayınca?” işte Raif Efendi artık ömrünün sonuna kadar unutamayacağı aşkını tanımıştı. Artık bütün vaktini Maria Puder’le geçiriyordu. Ondan uzak kaldığı zamanlarda hep aklındaydı. Onsuz bir anını tasavvur edemiyordu. Maria Puder aşka ulaşmanın zor olduğunu düşünen birisiydi. Ama Raif Efendiyi tanıdıktan sonra artık aşkı bulmuştu. İkiside birbirini çok iyi anlıyordu.Bu kitapla Raif Efendinin iç dünyasını gördüm. Kitap hakkında oldukça çok şey yazmak istiyorum. Keşke seni tanısaydım. Ve bu kadar içine kapanık biri olmasaydın. Bu kitap senin iç dünyanı o kadar güzel anlatmışki keşke bu dünya da hep senin gibi güzel iyi insanlar olsa.
    Raif Efendi senden tüm insanlar adına özür diliyorum. Sana yaptıklarından dolayı. Ben seni anlıyorum Raif Efendi ve bu kitabı okumuş ve okuyacak insanlarda seni anlıyor, anlayacak.
    Seni tanımak güzeldi. Herşey için teşekkür ediyorum sana. Ruhunu bir defter arasında bizlere gösterdin. Artık seni milyonlarca insan tanıyacak. Artık beni kimse bilmiyor diye üzülme. Senin sayende insanlar artık birbirlerini daha çok sevecek, birbirlerini anlamaya çalışacak. Bir insanın hakkında peşin hüküm vermeyecek.
    Son sözümde şu olsun.
    İyi ki ruhunun güzelliklerini bizlerle paylaştın. Teşekkür ederim sana Raif Efendi.
  • kaldırıp indirip, indirip kaldırıp silkeledi. rahatsız etti. iyi de etti.

    “insanın dört zindanı” kitabından sonra okumaya devam kararı aldığım şeriati’nin bu kitabını da etkinlik vesilesiyle seçmiş oldum, çok teşekkür ediyorum. ( #29822422 )

    ali şeriati cep kitapları serisinin onuncu kitabı, bilinç ve eşekleştirme. "büyük aldanış" ile başlarken; geldiğimiz mevkiler, kazandığımız ünvanlar, maddi imkanlar vs fikri bakımdan doyum sağlayamacağını gayet anlaşılır bir dille izah ediyor. ve şöyle diyor: “ya önce fikri tercih etmelidir ya da fikirsiz medeniyeti!” bilgi varsa şayet fikir neden yok? fikir eksikliğini hissetmemiz gerekmiyor mu?
    bilinç, öz bilinç, toplum bilinci ve zaman bilinci üzerinde çok duruyor. öz bilinci anlayabilmemiz için bizleri adeta “insan” okumalarına şahit tutuyor.
    “insan, tabiattan ve fizik evrenden daha üstün bir zattır.” (din-hümanizm-egzistansiyalizm)
    vasıflarıyla anlatırken insana biçtiği eylemler; yaratmak, bilmek, seçmek ve bütün belirlemelerden bağımsız olmak!
    reddedebilme ve isyan edebilme özellikleri,
    “... insan oldu, ... isyan etti ve bizzat adem oldu.”
    şeriati devam eden sayfalarda isyan edemeyecek olanın insan olamayacağını şiddetle vurguluyor.
    haklı, acı bir eleştirisi daha var şeriati’nin:
    “kendimiz hakkında konuşmaktan, kendimizi eleştirmekten ve kendimize sormaktan bile âciziz.”
    sahi aklımıza mı gelmiyor, ki bu en kötüsü?
    yoksaa cevapsız sorularla başbaşa kalmaktan mı korkuyoruz?
    ya da kendimizle yüzleşmekten mi kaçıyoruz?
    kendimize dahi veremeyecek hesabımız var ki, vay halimize.
    batı taklitçiliğimize tekme tokat girişiyor:
    “batılının dilini almakla, kendi dilini unutmakla ve bazı şeyleri bilmemekle övünüyor! insan şuursuzluğuyla, bilgisizliğiyle ve unutmasıyla bu kadar iftihar edebilir mi?”
    bilinç üzerine uzunca tahlillerden, örneklerden sonra eşekleştirme’ye geçiyor fakat bilinç ile sentezinden kitap sonuna kadar devam ediyor. insani bilinç ve toplum bilincine vurgusunu kitap boyu devam ettiriyor.
    eşekleştirmeden kastı, gerek din gerek felsefe gerek para gerekse tasavvuf gibi birçok araç ile insanı aslolandan uzaklaştırmak için kendilerine seçtikleri oyalama unsurları.
    “din eşekleştirir.” diyor şeriati not da düşüyor:
    eşekleştirici din ile sapık dini, hakim dini, para ve güç ile iş birliği yapan dini kastediyorum, diye.
    eşekleştirme metotları, eski-yeni eşekleştirme derken çok geniş anlatıyor, özümsenmeli dikkatlice.

    bi yerde nabız ölçmek adına, yanımda kim varsa -babam, kız kardeşim- bu alıntıyı okudum, ne düşündüklerini sordum:) “evde yangın varken seni namaza ve Allah’a dua etmeye çağıran kimsenin daveti haince bir davettir.” “o ne ya” “ne alaka şimdi” “ ne saçma bi şey o ya” :) tepkilerini de buraya yazmak istedim. kanaatim; şeriati’yi, söylemlerini, ilk akla gelen anlamla yargılamamak gerekiyor, derin düşünmek gerekiyor, irdelemek gerekiyor. devamında kendimce açıklamaya çalışınca, “ha evet tabii ya”ları duydum.

    çok önemli tespitler var, kitap uzunca bir süre hep çantamda kalacak gibi, ara ara açıp tekrar tekrar sorgulara tabii olmalık, ancak bu şekilde özümseyebilirim sanırım.

    böyle rahatsızlığa eyvallah!