• - Sen bu aralar geç kalkıyorsun Faruk?
    +Dersler yoğun, geç saatlere kadar çalışıyorum anne.
    - Bak canın bir şeye sıkılıyorsa söyle.
    +Yok öyle bir şey!
    - Var var.. Daldın bak... Anlat hadi, annenim ben senin.
    +Anne yok.
    - Gözlerin de çökmüş iyice...
    +Uykusuzum.
    - Kolundaki o morluk ne peki??
    +Anneeeee... Damar geçiyor oradan damar!..
    - Hah.. Bak, çabuk da sinirleniyorsun. Uyuşturucu kullanıyorsan söyle, tedavi ettirelim..
    +Yaa anneeeeeeeee...
  • 408 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    İlk olarak şunu belirtmeliyim ki, kitap az da olsa mitolojik bilgi istiyor.

    Benim mitolojiye hep merakım vardı ve şu birkaç aydır da bunun üzerine okumalar yapmaya başladım. İlk olarak Mitoloji 101 kitabını okuyup (Başlangıç için çok iyi bir kitap) konuya az da olsa hakim olmaya çalıştım ve üzerine de çok merak ettiğim bir kitap olan Ben, Kirke'yi okudum. Eğer mitolojik bilginiz ya da ilginiz hiç yoksa isimler sizi yorabilir. Ancak az biraz bilginiz varsa kitap güzel geçecektir. Zaten yazar çoğu yerde mitolojik karakterler hakkında açıklama yapmış ancak yine de hiç bilginiz yoksa sıkıcı gelebilir.

    Yazarın dili sade ve oldukça akıcı. Açıkçası kitaba başlamadan önce kitabın sıkıcı olduğu ve çok yavaş ilerlediğiyle ilgili birkaç yorum okuyup biraz çekinmiştim. Ancak kesinlikle öyle değil! Bu aralar meşgul olduğum için kitabı okuma serüvenim biraz uzun sürdü ancak 2-3 günde okunup bitirilebilecek bir kitap.

    Konusu, kurgusu, olay örgüsü, karakterleri... Kesinlikle çok güzel bir yolculuktu benim için. Mitoloji seviyorsanız bekletmeden okumanız gereken bir eser. Keyifli okumalar!
  • 160 syf.
    ·7 günde·Beğendi·4/10
    Bu aralar Balkan harbi hatıratlarına başladım ve kendime ilk olarak okumak için 1912–1913 senesinde kahramanlık göstererek şehir müdafaasına direnen Yunanistan’ın Yanya Kenti ile başladım.

    Okumalarıma Arnavutluk İşkodra müdafaası ve Edirne müdafaası ile devam edeceğim.

    Zaten koca Balkan harbi boyunca yalnızca buralarda düşmana varlık ve dirlik gösterebildik.

    Kitaba gelince..! Kitap 1912 senesi Yanya şehrinin Fransız konsolosunun eşi tarafından kuşatma boyunca günlük olarak tutulmuş zaten kuşatma 138 gün sürmüş sonrada Osmanlı birlikleri teslim olmuş kenti Yunan veliaht prensi Konstantin’e teslim etmiştir.

    Kitabın Fransızca tercümesi berbat yapılmış. Türkçeye uymayan bir biçimde çevrilmiş ve okuyucuyu yoruyor normal olarak 2 günde bitmesi gereken kitap 1 haftada anca bitiyor. Kaldı ki bir çok sayfayı es geçtiğimi söylemeliyim. Editör gereksiz bir dipnot uygulamasına girmiş oysaki dipnot uygulamanın amacı yan bilgileri vermek okuyucu için satırları desteklemektir.

    Ama bu dipnotlar şehirlerin Yunanca yazılış biçimi olarak verilmiş ve buna kitapta hiç gerek yok.

    Kitapta savaşa dair hemen hemen hiç bir şey yok diyebilirim. Çünkü günlüğü tutan kadın şehre hapis kalınca can sıkıntısından kendine meşgale yaratmış ne yapayım da şu savaş günlerinde kendimi eğlendireyim deyip günlük tutmaya başlamış. Ben öyle yorumluyorum çünkü kitap bir çöpten ibaret.

    Konsolosun eşi açık bir şekilde Türkleri tahkir ediyor ve Yunanları destekliyor zaten Fransız milliyetçisi birinin de kalkıp Osmanlı’yı alkışlamasını beklemiyorum.
    Yunan tarafgirliği açıkça görülmekle birlikte kendiside bunu itiraf ediyor saklamıyor.

    Büyük beklentiler ile aldım ama koca bir balondan ibaret çıktı. O yüzden daha fazla gömmek istemiyorum kitabı..!
  • 89 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    TALEP / 95 SAYFA

    Selam kitapdostlarim
    @80s.lady tavsiyesi üzerine okumuş olduğum bir kitap yorumu ile geldim.. Iyi ki okumam için israr etmiş kendisine cok tsk ederim.

    Aslında bu aralar covidden dolayi cok kitap okuyamadim geçirdiğim zorlu bir süreçte okunacak bir sürü kitabim birikmişti ve nostaljigim bu kitabi okur musun diye sordu aslinda okunacak bir sürü kitap varken hic vaktim yok okuyamam demiştim 90 sayfacik sen bir gunde okursun hikaye kitabi demişti. Iyi ki de okumam icin diretmis.
    Itiraf etmem gerekirse siradan basit bir hikaye kitabi bekliyordum.. 1 2 saatte okur geçerim dedigim kitap 2 gun de anca bitirdim ( yazarla sohbeti saymazsak)

    Kitabimiz ince olmasina karşın anlamlari derin olan bir eser. Okurken sorgulatan ic dünyamıza yolculuk yapmamizi sağlayan bir konusu var.

    Konusu dede ve genc cocuk üzerine ilerliyor. Ikilinin yaptigi sohbetler okunmaya değer.
    Dede ve çocuk bana gore kişinin yalniz kaldigi zamanlarda ic dunyasiyla konusmasi hayati sorgulamasi gibi geldi
    Her insan dogar buyur ve hayati yaşar
    Karakterimiz dede de ayni sekilde belirli bir ömrü yaşamış ve karakterimiz çocuk ise dede nin gencligi aslinda cocukken soramadiklarini şimdi soruyor gibi..

    Kainatta yaratilan herseyi sorgulamayi oyle güzel aktarmis ki bildigimiz cogu şeyin farkinda olmadigimizi yeniden hissettirdi.
    Hz. Mevlana ve Şems den bahsetmesi beni kitaba ayrica bağladı.

    Tasavvuf okumayi sevenler için kesinlikle tavsiyemdir.
    Okuyun okutun..
    Hatta bu kitap öncesi mevlana ve şems e dair bilgiler okursaniz kitabin derinligini daha net anlayabilirsiniz.

    Söylenecek cok şey var belki de en iyisi sizler kitabi okuyunuz..

    Herkes hata yapabilir önemli olan bunlarin düzeltilmesidir. Kelime hatalari olduğunda bir okuyucu olarak ben rahatsiz oluyorum umarim ikinci baski da duzeltmesi yapilir
    @gecekitapligi

    Dipnot / Dede saatin tik tak sesinden hoşlanmıyor.. Belki bir gun dede evinize misafir olursa yattigi odaya sat asmayiniz

    @80s.lady tskler canim cok güzel bir eser okudum
    @aalperenozbek o anlamli imzaniz icin tskler kitaplarin kalbinde yasamaya devam
  • 160 syf.
    ·23 günde·8/10
    Dört ana bölümden oluşuyor De Ki İşte. Oruç Aruoba öyle bir kalem ki, onu okurken kesinlikle çarşaf gibi bir zihne sahip olmak gerekiyor. Dalgalanır gibidir her bölümde bilincimiz. Silkeler ve düşünmeye zorlar. Bu yönüyle de zenginleştiren bir etkiye sahiptir. Çünkü bilmeden kendimizde, yani hayat yolculuğumuzda sorarız sürekli kendimize, tarih boyunca yaşayıp, kendini bulmak isteyen tüm insanların yaptığı gibi.

    Ilk bölüm Anlama-yarış tam bir bilmece! Bir mektup yazmak için çekmeceyi açıp, kağıt çıkarıp, kalemi üzerinde hareket ettirirken bir yandan aklına gelen öğütleri yazdığını farketmek gibiydi.

    Ikinci bölüm Ölüm (de) bu aralar okuduğum şiirlerde ve düşünce kitaplarında sıklıkla işlediğinden mi yoksa gerçekten yüzleşmekten kaçırdığımızdan mı kendini bir topaç gibi hatırlatıyor. Insanın yaşadığı hayatı sorgulaması, durup bir düşünmesi, geriye bakması topyekûn ömrün bir ayrıştırması ossi yönüyle derince düşünülüp işlenmiş.

    Üçüncü bölüm Yaşam (ki) henüz söyleyecekler, anlatacaklar ve dinleyecekler bitmemiş aksine tükenmeyecekmiş gibi bir çağıldama değil miydi zaten? Erdemler, hesaplaşmalar, yüzleşmeler değil midir yaşamak? Elimizde az da olsa bir oyun parkı heyecanıdır bir yönüyle. Onu yaşa diyor Oruç Aruoba.

    Dördüncü bölüm Felsefe (işte) silkeleyici, düşündürücü, bir o kadar da aslında her bölümü birbirine bağlayan bir köprü olmuş. Felsefenin ne olduğu ne olmadığından ziyade yolda olmak olduğunu düşünceler üzerinden, sindirerek, üstelik sorgulayarak kendini, yaratarak bazen yeniden, devam etmek sonunun ne olacağını hatta son beklentisi içine bile girmeden devam edebilmek...

    Güzel şey yürüdüğümüz yaşam denizinde sağımıza solumuza bakmak. Kafasını kaldırıp gökyüzüne bakan felsefeci ve yazarlara ne kadar minnet duysak az!
  • 352 syf.
    İncelemeye yazarla başlamak istiyorum çünkü
    eserin yaratıcısından bağımsız incelenmesi mümkün olmamakla beraber, Balzac'ı anlamak ve Vadideki Zambağın etki kaynağını çözmek için o yıllarda cereyan eden olayları bilmek de önemli bir yer tutar. Balzac'ın doğduğu yıl olan 1799,Napoleon'un Fransa'da iktidarı ele geçirdiği ve Dünyayı fethetme isteğiyle yanıp tutuştuğu yıllardır. Balzac'ın çocukluğu, Napoleon'un kahramanlıklarını dinlemekle geçer. Sıradan bir insanın,böyle bir mevkiye gelmesi pek tabii olarak Balzac'a iradenin gücünü ve güçlü olanın hayatta kalan olduğunu, hayatın acımasızlığını iliklerine kadar tadarak öğretir. Napoleon'a tanıklık eden bir genç adamın öğrendiği hayat stratejisi, ona iyi veya kötü olmanın ötesinde gerçek olanın tüm tutku ve gücüyle amaca ulaşmak olduğunu benimsetir. Balzac'ın tutkulu insanlara hayran ruhundan,tutkulu ve hayat amacı için tüm gücünü harcayan kahramanlar yaratması muhtemelen bu sebeplerin ağrılığı altında oluşmuştur. Tıpkı kitap kahramanımız Felix gibi Balzac da annesinin sevgisizliğiyle büyümüş ve ilk aşkını kendinden yaşça büyük ve evli Madam de Berny ile yaşamıştır. Yazar sevgisiz büyümenin eksikliğini ve sevgiyle ilk tanışıklığın büyüklüğünü, kendi hayatından da yola çıkarak,kitap boyunca size eşlik eden detaylı betimleme ve edebi üslupla yansıtmıştır.

    İlk aşkı annesi olmayan Felix, tanıştığı ilk kadında eksik anne sevgisinin aşk diye tanımlanmasını yaşarken; aynı kadına da sevgisizliğin,anlaşılarak geçeceğine inanmayı aşk diye yaşatmıştır. Erkeğin sevdiği kadında anne sevgisinin kutsallığıyla ,arzusunu besleyememesi ;kadınınsa anlaşılamaması ve yıllarla güçlenen toplumsal baskının ağırlığı altında sendelemeye başlamasıyla ilerleyen bu hikayede erkeğin yeni aşk denemeleri ve ilk aşkın doygunluğuna erememe eksikliğini, kadının ise anlaşılamayacığını hisseden insan kabullenişiyle hem olduğu kişi hem de onu yaratan unsurlar arasındaki suçlayıcılığının, tam yanı başınızda yaşanmasına ve hayatla ilgili sarsıcı gerçeklerin yüzünüzde tokat etkisi bırakmasına hazırsanız zamanınızın çoktan geldiğini,fazla bekletmeden o ilk zambağı koklamanız gerektiğini belirtmek isterim :)



    İncelemeyi bitirdiğim yerde kitapla yolculuğuma dair bir yazı ve Henriette ile sohbetimizden küçük bir kesiti kendi sonsuzluğumuz için bırakmak istiyorum ;

    Vadideki Zambağa yaklaşıp dokunmam çok önce gerçekleşse de birleşme zamanımız şimdi oldu. Kitabı okurken bir ara sertçe kapatıp, Henriette'den -Kendimden- kaçmak istedim ama kaçmayı bu aralar öyle çok yaptım ki. Uzuvlarım hareket etmek istemedi.

    sayfaları sonlandırdığım yerde, Henriette'e veda etmek için yazmaya karar verdim.

    Sevgili Henriette, toprakta suya kavuşmak için köklenen, köklendikçe daha da derinleşen bir zambak olduğunu,derinlerde sana kavuşarak kavrıyorum.
    Sana kavuştuğum yerden sesini arıyorum;

    “Hala buradayım Henriette ,seni anlamak istiyorum. Ölüme giderken ki inancından, o ilk öpücükten kaçarken ki güçsüzlüğünden, Mutlu olmayı hiç bilmediğin için,haketmediğini kabullendiğin yerden sana değmek istiyorum.
    Duyguların küresel yok edişe kurban edildiği bu çağda,senin aşk diye öldüğünün ne olduğunu kendime çok sordum.
    Şairleri şiirlendiren acının,kitaplara ebediyeti tattıran duyguların gerçek dünyada yaşanamacak kadar yüce olduğunu öğrendiğimde hayal kurmanın,gerçeğe kavuşmaktan daha tatmin edici olduğunu öğrendim.
    Felix'ten aşk diye tanımlananın, eksikliği tamamladığını sanmak olduğunu; senden ise anlaşıldığını sanmaya dair köreltici yanılgı olduğunu öğrendim.
    Hangisine daha çok aşk denilir bilmiyorum ama acı verenin aşk olmadığını biliyorum. Acının geçeceğine,acının anlaşılabileceğine dair inanca aşk diyip bu sağlanmadığında yaşanan hayal kırıklığına acı denmeyı artık gülünç bile bulamıyorum.
    Henriette ?
    eğer sesimi duyuyorsan beni,cevapla nolur. Bir zambak için özgürlük suya kavuşurken mi olur,kavuşma yolunda mı? Suya ilk kavuşmanda,o kadar korktun ki bir zambak olduğunu unuttun. Sen güneş değilsin,çölleştirdiğin yerde solabileceğini göremedin mi?
    Su arayışında derinlere uzandıkça, gömüleceğini bilemedin mi?”