• Ben küçükken gerçi hep küçük kaldım"da 😊
    Okulda sınıfta öğretmen herkesi tahta:ya kaldırıp anlat çocuğum ne olmak istiyorsun büyünce diye sorardı çoğu doktor' mühendis 'pilot "asker " öğretmen " avukat mesleklerini söylerlerdi sıra bana geldiğinde derslerimde iyi değildi çünkü çok yaramaz bi çocuktum sen ne Olcan çocuğum en çok senin hayallerini merak ediyorum ben demişti öğretmenim kalkıp tahtaya ben çocuk olucam öğretmenim hemde hep çocuk olucam herkes alaycı bi şekilde gülmüştü hatta çoğu öğretmenim zaten bu tembel bişey olamaz bizim gibi değil öğretmen onlara kızmıştı teneffüste beni çağırdı önce gözlerimin içine baktı bak çocuğum sen çok özel bi çocuksun bunun farkındayım çokda zekisin biliyorum içinde bitmek bilmeyen bi enerji var kimse seninle ilgilenmediği için hep yaramazlık yapıyorsun bütün okul elinden neler çekiyor ve ben seni çok seviyorum çocuğum
    Lütfen benim için bişey yaparmısın dedi
    Öğretmenim bende seni çok seviyorum diyip ona sarılıp ağladım oda ağladı o günden sonra onu üzmemek için çok çalıştım ve çok kötü derslerimi Bile sayesinde iyileştirdim sonra okul bitti o öğretmenimin tayini çıktı aradan çok uzun yıllar geçti bi haziran ayı Üsküdar Beşiktaş vapurundayım bi ses duydum bi baktım öğretmenim hemen kalkıp yanına gittim selam hocam dedim yüzüme baktı tanıyamadım seni genç adam dedi ben adam değilim hocam :) ben çocuk ismimi okul numaramı söyleyince kalktı bi sarıldı inanın bütün dünyaya değerdi baya öpüp kokladıktan sonra indik vapurdan yanında kızı da vardı ve bir yerde oturduk başladı anlatmaya eşi ile boşanmış tek başına kızını büyütmüş yıllarca ordan oraya sürülmüş çünkü insan ayrımı yapmadım hiç dedi hocam hepsini çok sevdiğim için hep aileler şikayetçi oldu ve biri onu dolandırmıştı sözde ev satıcak diye parasını almıştı izin ver yardımcı olayım hocam sende benim Annem sayılırsın sarılıp öptü hemen beni ee çocuk sen neler yaptın anlat dedi anlattım o ağladı ben ağladım 🤗🤗
    Sonra dediği adamın numarasını adresini verDi yanlız çok dikkatli ol çok tehlikeli dedi merak etme hocam dedim elini öptüm sarılıp öptüm sonra o adamı aradım ben ev almak istiyorum şu kadar param var vs. Hemen nerdeyseniz ben geleyim dedi geldi arabasına bindik koyulduk yola sözde istanbul ataşehir"de bir daire"ye gittik gezdirirken ben yüzüne sert bakınca ne oldu beyefendi dedi ? dedim süpriz seni dövcem 😊😊
    senmi lan seni doğrarım seni gebertirim küfürler tehditler sonra bi iki yumruk yiyince abi demeye başladı 😊😊
    Bi sandalyeye bağladım onu sana bi kaç soru sorucam her yanlış cevabında bi dişini kırıcam haberin olsun lütfen beni yorma anlattım ne olduğunu güzelce bu parayı hemen vericeksin yada ben seni burda tutup ağzında tek diş kalmayanana kadar sevicem seni karar senin ?
    Önce yok çöz beni bilmem ne yok dedim öyle bi dünya yok baktı çok ciddiyim 😊 hemen telefonu çıkardım onun cebinden mobil bankaya girdim şifresini söyledi öğretmenimden aldığı miktarı girdim kendime eft yaptım yarım saat daha bekleyip hesaba para geçince çözdüm tehdit ederek gitti 😊 sonra öğretmeni mi arayıp hocam senin işi hallettim hemen konum attı gittim parasını teslim ettim zaten o günde kızının tayini çıkmıştı kızıda öğretmen Di vedalaştık ve bana sarılıp sen çok özel bi çocuksun sakın bundan kendini terk etme çocuk kal iştah ile nefes al tebessum et ve hakkını helal et dedim hocam estağfurullah ne hakkı asıl sen helal et ben yaptıklarına karşı bi hardal tanesi kadar bişey yaptım dedim ne zaman delirmek istersen ben ve kızım burdayız dedi ve yolcu ettim sonra metroda bi çığlık attım 😊😊 bi mutlu oldum bi mutlu oldum 😊😊😊
  • 496 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    2019 Yılında okuduğum en iyi üç kitaptan birisi kesinlikle “Ben Ozzy”dir. Kitabı okurken Ozzy’nin hala nasıl hayatta olduğuna şaşırıyorum. Sınırları zorlamanın ötesinde sınırları zorlamak, akla hayale gelmeyecek şeyleri yapıp, aynı şekilde bunlara maruz kalmak. Akıl ve mantığın birleştiği noktada Ozzy Osbourne’a ulaşmanın imkanı yoktur. Mantıksız ne varsa, evet kesinlikle orada bir şeyler olmuş ve taşın altından o çıkmıştır…

    Geçen aylarda Mutley Cure belgeselini izlerken, bir bölümde Ozzy’de canlandırılmıştı. Tabi ben bunu belgeselde izleyince abartısı vardır demiştim, kendi ağzından okuyunca şüphem kalmadı. Bana deseler ki, dünyanın en değişik, en saçma sapan işlere bulaşan grubu hangisidir deseler, ne kilise yakanları, ne vandallık yapanları işaret ederim. Net olarak bir numaraya Mutley Cure’ü yazarım. Belgeseli izlediğimde tekrar anlamıştım ki, insanların bir sınırı yok. Hele ki sonsuz bir güç verilirse hiç yok. Bu güç tabi ki para.

    Şimdi biraz geçmişe dönelim ve ben Metal müzikle nasıl tanıştım onu anlatayım. Daha sonra kitaba gireceğim ama birkaç anıdan ne zarar gelebilir?

    Abim benden 10 yaş büyük. Onun döneminde Metal müzik yeni yeni ülkemizde ortaya çıkıyordu. Tabi ki dünya bu müzik türünü çoktan öğrenmişti ama ülkemiz yeni yeni alışıyordu. Bizimkiler daha çok Anadolucu Rockçıydı… Özellikle 60’ların etkisi sonraki yıllarda hissedilmişti ülkemizde. 60’lar deyince aklınıza Beatles gelmesi gerekir, hem İngiltere hem de Amerika’nın, sonrasında ise dünyayı değiştirmişlerdir desek yalan olmaz.

    İlk okul zamanlarım. Beşinci sınıfa gidiyorum. Abimin kendi yaptığı bir müzik seti var. Amfisi ayrı, kaset çaları ayrı, hoparlörler ayrı. Setin üzerinde Slayer, Metallica, Nirvana, Iron Maiden gibi grupların adlarının yazdığı yamalar var, yapıştırılmış. Hepsi özenle kesilmiş ve yerleştirilmiş. O amfi o kadar kuvvetliydi ki, hoparlörlerden çıkan ses 10 Bloklu siteyi inletirdi. Pencere her zaman açıktır ve dışarıdaysanız bedava konsere hoş gelmişsinizdir.

    Arada sırada kurcaladığım için, denk gelen kaseti dinlerdim. Bir gün doldurulmuş bir kaset gördüm ve teybe taktım. Üzerinde elle yazılmış grup adları vardı. Neyse kim bilir kimlerdir, ne bileyim ben, taktım, oynat tuşuna bastım, ses çıkmadı. Sağına soluna baktım, on/off yazan tuşu gördüm. Lanet olsun, resmen bir rüzgar esti sesle birlikte kafayı yiyecektim. Hızlıca durdurdum, hoparlörün sesini kıstım, tekrar oynata bastım. İlk olarak kimi dinledim, ne dinledim hatırlamıyorum, tek hatırladığım şey Nirvana adıydı. Daha sonra bunu ara sıra yapmaya başladım ve azar azar dinliyordum. Ama bu uzun sürmedi, çocuğum sonuçta, dışarıda top koşturmam, Atari oynamam ve canım ne isterse onu yapmam gerekiyordu. Sabah evden çıkar, gece dönerdim. Bizim çocukluğumuz online değil, yan yana arkadaşlarımızla oyun oynayarak geçti. Atari’nin çok sağlam bir modeli vardı ve oyunlarım çok güzeldi. Arkadaşlarımla eve gelir ve oynardık. Saatlerce oynardık, isterseniz 4k isterseniz 8k görüntüyü önüme getirin, ben o 8 bitlik müzik eşliğinde, çözünürlüğü berbat diyeceğiniz oyunları seçerim. Tadı ayrıdır!

    Neyse, o dönem o şekilde geçti. Tabi ben yavaş yavaş Türkçe olmak üzere Rock müzik dinlemeye başladım. Bunların içinde Barış Manço, Cem Karaca (O adamın şapkasından korkardım, niye bilmiyorum ama korkunç gelirdi o zamanlar. Dinlerdim ama izlemezdim.) Erkin Koray, daha sonra Müzik türü seçmiyorsun tabi, o düşüncede değilsin çünkü, Grup Vitamin, Ayna, Haluk Levent, Özlem Tekin, Yaşar Kurt, Kıraç ( o zamanlar TRT’de askerlere çalıyordu galiba.) MFÖ, Haramiler, Bulutsuzluk Özlemi, Athena, Üç Hürel… bunların içinde adını hatırlamadığım birçok saçma sapan isimde vardır. Çoğunun kaseti evimizde vardı, artık yoklar annem atmış, üzücü… Kurban çok değişik gelirdi mesela. Pop müzikten Gülben Ergen bile dinlemiş olabilirim, ne var bunda önümüze gelmiş, çocuğuz ve sürekli ekranda Hülya ile o var, Televole dönemleri. Kim Bunlar diye bir grup vardı. Süheyl ve Behzat Uygur’un o değişik programına çıkmışlardı, ertesi gün abimlere kasetlerini aldırdım. Kaç defa dinledim bilmiyorum. Dağlar Kızı Reyhan’ı coverlamışlardı çok güzeldi bence. Diğer parçaları da güzeldi.

    Dağlar Kızı Reyhan demişken, Black Sabbath - N.I.B parçasının 40’ıncı saniyesinden sonrasına bakarsanız, Dağlar Kızı Reyhan’a ulaşabilirsiniz. Kim kimden yürütmüştür, az buçuk tahmin edersiniz bence. Dinleyin, şaka yapmadığımı anlarsınız. https://www.youtube.com/watch?v=vwLQw_95hX0
    Şaşıran çok insan olduğunu biliyorum ama ben bunu yıllar önce kendim dinlerken fark ettiğim için mutluyum. En azından günlük saçmalıkların komiklik olsun diye paylaşıldığı saçma bir tweet’ten öğrenmedim.

    Abimler demişken… O zamanlar sanırım Metallica’nın beyaz tişörtü moda ettiği zamanlar. Ben yanlış hatırlamıyorsam, Load ya da Reload albümü olmalı. Siyahları kaldırıp, beyazlara geçmişlerdi. Bir nevi değişiklik sanırım. Abimlerde yırtık Jean pantolonlar, kendilerinin bizzat aldığı ve pantolona işlediği yamalar, kolları yırtılıp yelek haline getirilmiş kot ceketler, arkasında kocaman bir Guns’N Roses amblemi, her yerde grup yamaları. Bu tür şeylere bugün kolayca ulaşabilirsiniz ama o zamanlar ulaşamazdınız. Kendiniz yapmanız ve hayal gücünüzü kullanmanız gerekirdi. Baskılı tişört istiyorsan, gidip bastırırdın. Bunlar için mekanlar vardı ve her yerde ütü vardı, çok iyi hatırlıyorum. İstediğin yamayı tişörte basıyorlardı. Her şey manuel olduğu için, şimdiki dandik işlerden değildi, baskı öyle çabucak gitmezdi. Yıllarca o baskı yerinde dururdu. Ayakkabı seçimi domuz burnu çizmeler. Kovboy botu’da diyebiliriz. Tabi ki her yeri metal işlemeli. El yapımı. Yaşadığımız yerde bunları yapan beş kişiydiler, onlarda zaten arkadaştı. Birlikte kavga eder, birlikte müzik dinler, birlikte gezerlerdi.

    O zamanlar Kadıköy bir numaraydı metalciler için. Özellikle Akmar baya bir ünlenmişti. Basında sürekli Satanistler olarak lanse ediliyor ve kedi kestikleri sanılıyordu. Halbuki zır cahil medya ile zır cahil toplumun saçmalamasından ibaretti. Günümüzde dahi ülkemizde Satanist olduğunu iddia eden falan varsa hayal görüyor, ya da hayalden çıkamamış bir şeyleri taklit etmeye çalışıyordur. O zamanlar böyle bir şey yoktu, tamamen özentilerin yaptığı birkaç saçmalığa ulaşırsınız o kadar. Polis toplayıp götürürdü bunları, sonra konuya hakim olmadıkları için ertesi gün serbest bırakılırlardı. Sadece getirdikleri için tutarlardı o kadar.

    Kısacası daha da uzatmayayım anıları. Yıllar geçtikçe Metal müzikle aram çok iyi oldu, Rock değil Metal müzik. Daha sonra bütün hepsini dinlemeye başladım, sonra İskandinav grupları keşfettim. Özellikle Türkiye’nin en büyük mp3 forumlarında yöneticilik yaptığım sıralarda, keşfedip paylaştığımız grubun ve şarkının haddi hesabı yoktu. Bulurduk, yüklerdik, paylaşırdık. Binlerce kişiye ulaşırdı bu müzikler, çok keyif aldığım dönemlerdi. Ne YouTube, ne WP var. Paylaşım yeri Upload ettiğin sitelerdi. Winamp üzerinden radyo yayını da yaptım. Mirc bilmez çoğu insan, oradaki insanlara radyo yayını yapıyordum. Bu yayınları yaparken 56K modem vardı, sonra hayatımıza ADSL girdi, 128 Mb, sonrasında 256Mb hızları. O zamanlar çok önemliydi ve siteler bu hızları kaldırıyordu. Teknolojiyi sonradan görmedim, onunla birlikte büyüdüm. Her aşamasına tanıklık ediyorduk. Bir şeyin içine düşmedik yani. Teknolojinin globalleşmesine bizzat tanıklık ettiğim bir yaşa sahibim ve çok mutluyum. Yani bizler yaşadık, şimdi ise ne olduğunu bilmedikleri şeyleri sadece üretiliyor diye kullanıyor insanlar. Halbuki, neyse konuyu dağıtmayalım.

    Metal Müzik arşivim Terabaytları aşmış durumda şu an. Hiçbir zaman vazgeçmedim. Abimler ise tabi ki uzaklaştı bu müzik türünden. Daha çok türküye yöneldi diyebilrim. Çok iyi bağlama çalar. Lakin bana gitar çalmayı öğretmemiş olması çok saçmadır, bu bana mantıksız gelir. Neden öğretmezsin. İstemiyor değildim, istiyordum. Ama her zaman daha önemli işleri olur değil mi abilerin? Birçok yerde çalıyorlardı güzel şeylerdi. Tabi sonradan kendim öğrendim.

    Günümüze kadar geldim, çok iyi gruplar ve müzikler keşfettim. Sadece Metal Müzikle kalmadım tabi ki. Türkçe çok dinlemiyorum, nedeni 80’ler sound’ı dediğimiz şeyi çok sevmem ve ondan ayrılamamamdır. İşim olmaz o saçmalıklarla. Pop zaten dinlemiyorum. Lakin Beatles’ın Pop mu Rock mı yaptığını anlamadığınız şeyi önceden severdim, şimdi daha çok seviyorum…

    Beatles demişken, Ozzy’nin esin kaynağıdır.

    Kitaba gelirsek, attığım başlığın hakkını fazlasıyla veriyor. Hem bu müziği seven hem de biyografi okumayı seven biri olarak diyeceğim şu ki, elimden bırakmak istemedim. O kadar harika bir kitaptı. Ozzy’den böyle bir şey nasıl çıkmış bilmiyorum lakin, çok güzel bir iş çıkmış. Kendisinin de inanmıyor olduğunu düşünüyorum.

    Beatles gibi bir geçmişe sahip aslında… Günde 12 saat sırf eğlendikleri için kulüplerde çalıyorlardı. Black Sabbath ile dünyaya merhaba dediler. Çok sağlam bir ekip aslında. Tony Iommi gibi bir insana sahipler. Şu an bir video açsanız, kameranın Tony’nin parmaklarına zoomladığını ve o parmaklarda bir gariplik olduğunu görürsünüz. Bir kaza eseri orta ve yanındaki parmak eziliyor ve kopuyor. Hem doktorların dediği hem de mantıken gözüken müzik hayatının bitmiş olduğu. O Parmaklar olmadan nasıl çalabilir ki? Adam vazgeçmiyor ve dünyanın en iyi gitaristlerinden birisi şu an. Parmaklarının ucuna bir şey geçiriyor ve denemeye başlıyor. Kendi stilini de böylece ortaya çıkarıyor. Gitarın klavyesinde öyle güzel çalışıyor ki o parmaklar, dünyanın en güzel riffleri çıkıyor o parmaklardan.

    Ozzy’nin hala nasıl yaşıyor olduğu hakkında bir fikrim yok.

    Seks, uyuşturucu, alkol, daha çok uyuşturucu, daha çok alkol, daha fazla ot, daha fazla hap, günde 4 şişe viski, litrelerce bira, kilolarca ot… Ayık olduğu zaman dilimi yok, hep kafalar güzel. Nerede uyuduğun ve uyandığın konusunda fikrinin olmaması nasıl bir duygudur mesela? Bir barda içerken, otobanda uyanmak mesela?

    Ozzy’nin ve yanındakilerin başına gelenleri büyük bir keyifle ve dehşetle, aynı zamanda kahkaha ile okudum. Tur otobüsü düşünün, bir uçak kanadıyla yarısını biçiyor ve grubundan iki kişi ölüyor. Elinde dolu bir tüfekle duvardan atlıyorsun ve tüfek yere düşünce ateşliyor kendisini, 1 cm’le hayatta kalıyorsunuz? O kadar çok anı var ki, hiçbirisini alıntı olarak paylaşmadım. Kitabı bırakmaya kıyamadım. O kadar keyif aldım.

    Beatles biyografisi de muazzamdı resmen yaşamıştım Beatles’ı. Hem tek onaylı biyografiydi, hem de grupla beraber yazılmıştı. Ozzy’nin yaptığı iş cidden muazzam, harika bir kitap. Yapılan o kadar kötü şey var ki, insan okuyunca içeceği 1 şişe biraya bile şüpheyle yaklaşıyor. Hala nasıl yaşıyor çok ilginç… Cidden o vücut onca şeyi nasıl kaldırıyor.

    Ozzy’nin hem eski hem de yeni görüntülerine bakarsanız, bir ürkek tavrı, utangaç tavrı vardır. Şarkısını söylerken bile tedirgindir. Adam normalde pek cesaret abidesi değil, hem de hiç değil.

    Grup üyeleri de kitabın içerisinde geçen gruplar ya da kişiler benim için harika bir keyif yaşamama neden oldu. Gerçekten dinlediğim müziği tekrardan yaşadım. Fazlasıyla Metal gruplarının belgeselini izlediğim için, çoğu görüntü gözümde canlanıyordu.

    Tabi ki müzik listem olmadan okumadım. En çok dinlediğim ne Ozzy ne Black Sabbath’tı… Axel Rudi Pell’den başkası değildi. Hiç bıkmadan dinlerim, sololar, vokali… Muazzam, muazzam…! Kitaba resmen ruh verdi… Metal müzik dinleyip, Axel ile tanışmayan metal müzik dinleyicisini yadırgarım açıkçası, bilmediği için değil aslında, çok şey kaçırdığı için…

    Kitabı şiddetle öneriyorum. İçeriğinde geçen küfür ve şiddetli anılar nedeniyle küçük okurlara sert gelebilir. Ama kaçırılmayacak bir lezzet. Bu pastadan dilim almayın, pastayı alıp bir köşeye geçin ve yemeye başlayın. Sadece son dilimi bir başkasına bırakın ki, kendi pastasını alması için fırsatı olsun. Tadına doyamadığı için yeni bir pasta alsın…

    Sadece belirli yazarları okuyan okurları pek tutmuyorum. Kitabın ruhuna aykırı davrandıklarını ve çeşitliliğin içinde bir kısırdöngüde kitaplar okuduklarını düşünüyorum. Bu anlamsız ve fazlasıyla zayıf bir tercih. Damak tadı tabi ki herkesin farklıdır ama bir yemeği yemeden tadının kötü olduğunu düşünmek mantığa aykırıdır.

    Mutlaka alın okuyun, ikinci kitabı Ben Dr. Ozzy’i okuyacağım bu ay içinde, çünkü kopamadım… Çıkmak istemiyorum Ozzy’nin dünyasından, beni bağladı ve esir aldı. Bağımlısı olmanız muhtemel bir durum...

    Kitabın puanına gelecek olursak… On üzerinden bir milyon!

    Daha önce okuduğum şu özel kitapları da mutlaka okuyun;

    Jimi Hendrix - Sıfırdan Başlamak (Benim Hikayem)
    Patti Smith - Çoluk Çocuk
    Hunter Davies - The Beatles
    Christopher John Farley - Efsanenin Doğuşu - Bob Marley
  • 416 syf.
    ·13 günde·Beğendi·8/10
    Yıllar yıllar önce Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile tanışma fırsatı bulduğum Peyami Safa ile tekrar buluşmak bugüne nasipmiş. Okuduğum ikinci Peyami Safa kitabı Yalnızız.
    http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com
    Çoğu kimse için bu kitap belki de pembe dizi tadında hikayesi olan bir kitap olarak algılanabilir. Fakat Türk ve dünya klasiklerinde sadece bir hikayeyi okumuş olmasınız, bir hikayenin yanında bir toplumu, bir fikri ve bir devri okumuş olursunuz kanımca. Bu kitapta bir klasik olarak bu görevini yerine getirmiş.
    Ne desem boş. Kitapla ilgili düşüncelerimi iki kere yazdım, iki kere sildim. Her yazışımda aynı noktaya geldim. Nasıl batılılaşmalıyız? İzlediğimiz Amerikan filmlerindeki gibi kızlarımızı ve erkeklerimizi sokaklara salıp gerisini kızımızın, oğlumuzun özgür iradesine(!) mi bırakmalıyız. Yoksa onları sürekli türlü kötülüklerden korumaya mı çalışmalıyız. Kötülük deyince aklımıza ne gelir? Birileri için kızının evlilik dışı ilişkileri gayet doğal iken birileri için böyle bir haber felç geçirmesine sebep olabilir. Hangi taraftayız? Hangi tarafta olmalıyız. Doğduğumuz değil de yetiştiğimiz toplum bize neyi verdi? Yoksa biz iki taraf arasında Araf'ta kendini avutanlardan mıyız? Bizim çocuklarımız ve toplumumuz Avrupa olacağız diye türlü kadın-erkek ilişkilerinin rezilliklerine göz yumduğumuz ses çıkarmadıklarımızdan mı olmalıdır yoksa geleneğini, kültürünü yaşatmak adına ve belki de insanlık adına, ortak evrensel değerler adına bu rezilliklere ses çıkaranlardan mı olmalıdır? Samim bu romanda neden sürekli ikileme düşmüştür? Neden eski metresinin kızı olan sevdiği Meral'i ikiye bölme ihtiyacı duymuştur. Neden Samim sürekli hanımefendi Meral'i istemekte ve onu içinde bulunduğu bataktan kurtarmaya çalışmıştır. Ve neden Samim bunu yaparken eski metresinin kızını(Meral) sevgili tutmuştur. Samim hangi taraftardır? Biraz sert mi oldu sevgili okuyucu? Sert olduysa bu yazdıklarım bu kitabı okumamanızı tavsiye ederim. Zira bu düşünceler kitabın tamamını kaplıyor. Bu çelişkiler tüm sayfalarda var.
    Biraz sert yazdığım bu satırlardan sonra kitabın içine değil de dışına bakalım. Dil gayet güzel. İlk sayfadan itibaren Selmin'in hamilelik olayı hikayenin içine direkt dalmanıza sebep oluyor. Akıcı bir üslup. Fakat bir şey beni oldukça rahatsız etti. Neredeyse her sayfada bulunan yabancı kelimeler. Özellikle İngilizce kelimeler. Üstad Peyami Safa bunu kitabın ana fikriyle ters düşecek şekilde çok sayıda, hatta dikkat çekecek kadar çok sayıda yabancı kelime kullanmış. Bunu kitabın ana teması olan "Batılılaşmak" fikrine gönderme olsun diye mi yapmış yoksa gerçekten o kelimeleri edebi olarak mı tercih etmiş çözemedim. Umarım gönderme olması için kullanmıştır.
    Peyami Safa bu romanın içinde bir ütopyaya da yer vermiş. Bence sadece ütopik ülke Simeranya'yı ayrı bir kitap olarak okusak çok güzel olurmuş.
    Son olarak psikolojik tahliller.. Böyle psikolojik tahlil deyince baya afilli duruyor. Üstad romandaki bu tahlilleri afilli şekilde de yapmış Allah için. Hele o son kısımlarda gerçekten korktuğumu, kazara bir ses gelse oturduğum koltuktan kalp krizi geçirebileceğimi rahatlıkta söyleyebilirim. Alın size psikolik tahlildeki başarı. Ben bile korktuktan sonra siz garanti kalp krizi geçirirsiniz. Kitabın sonunu .. Numune Hastanesi veya .. Şehir Hastanesi'nin acil servisinin önünde okumanız tavsiye olunur. Genç yaşta göçüp gitmeyin bu diyarlardan.
    Velhasıl çok sevdiğim ve kesinlikle tavsiye ettiğim ve -altını çizerek söylüyorum-önyargısız şekilde okunması gereken bir kitap. İyi okumalar.

    Diğer roman incelemelerim için tıklayın https://okunmuskutuphane.blogspot.com/search/label/romanlar
  • 74 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Yazar bas karakteri o kadar guzel ama cok detaya girmeden donusumunu betimlemis. Ve ben böceklerden (orumceklerden vs) biraz tirsarim. Onyargili yaklasmistim bu yuzden, ama cok ince detaylar vermedigi icin memnun kaldim.

    Bu metaforu ben psikolojik ve fizyolojik yasadigi zorunluluklari oldugunu dusunuyorum.

    Gregor'un kiz kardesinden cok umutluydum ama yanildigimi gordum. Oysa abisi onu koruyup kollayan ve dusunen kisiydi. Gregor, ne babasindan ne annesinden zor zamaninda destek gormedi maalesef. Ya da nasil destek olacaklarindan emin degillerdi. Baya uzuldum ve duygulandim.

    Sonunu aceleye getirdi galiba Franz. Onun disinda butunsel olarak kitap harikaydi. Dusunduren bir kitap oldu benim icin. Hala da etkisi altindayim. Bu etkinin daha surecegi kesin.
  • 74 syf.
    ·9/10
    Çoğu insan kölelermiş toplumumuzda bu etiketten sıyrılan ve birey olan bir insanın dislanisindan bahsettiğini söylemiş. Bu çok yerinde bir tespit ancak ben buna farklı bir bakış açısı ile değerlendirmek istiyorum. Bence bu böcek toplumda çokta önemi olmayan ama bizi rahatsız eden bir özelliğe sahip. Bu özellik tabiki hırsızlık, yalan, dedikodu kadar önemli değil. Hani deriz ya ben o kişiye gıcık oluyorum, kötü bir şeyini de görmedim ama sinir oluyorum işte. Bu tam da böyle bir şey olabilir, duyarlı bir insansak başta bu bizi irite eden şeye göz yumabiliyoruz ama sonradan hoşgörümüzü sevkatimizi sabrımızı kaybedebiliyoruz kitap tamda bunu bize göstermiş ne kadar ikiyüzlü olduğumuzu aslında sevgi ile her şeyi aşabilecekken kendi özümüzdeki (o kişide irite olduğumuz nokta belki de içimizdeki zayıf olan noktaya işaret ediyor) sevgisizliğimizi, hoşgörüsüzlüğümüzü, karşıdaki insanın önemsiz kusurlarına karşı tahamulsuzlugumuzu yüzümüze tokat gibi çarpıyor. Umarim sevgiyi hosgoruyu kaybetmeyenlerden oluruz çünkü sevgi her derde sifadir.🤗

    Kısaca kitap kısa ancak etkileri baya büyük oldu benim için kesinlikle tavsiye ediyorum.
  • 246 syf.
    ·4 günde
    Yürüyorum
    Adımlarım yavaş
    Adımlarım hızlı
    Adımlarım yoğun
    Yürüyorum, bir bilinmezliğe doğru
    Sonsuzluğa salise geçe
    Gökyüzüne dakika kala...



     
     Bu yazma serüveninde bana eşlik edecek olan herkese şimdiden çok teşekkür ederim.
    Kitabı canım arkadaşım Yağmur önermesi sayesinde okumuş bulunmaktayım, sağ olsun inceleme yapmam konusunda da baya destek oldu. :))

    Teşekkürlerimi sunmayı borç bilerek yazma serüvenime adım atmak istiyorum, izniniz ile birlikte. Sürç- i lisanda bulunursam şimdiden affola.. :))



    Günler gelip geçmekteler
    Kuşlar gibi uçmaktalar..



     Bu sözün bana kattığı şeyler ne oldu ya da zihnindeki kara delik bu söz ile ne kadar genişledi...  Ben ne kadar zamanın kıymetini bilebildim? (!)...

    “Zamanın kaybolduğunu bilenler, en çok üzüntü duyanlardır” diyor Dante. Bu yüzden mi acaba zaman konusundaki derin üzüntüm? Peki, ben zamanı değerlendirme konusunda neredeyim, geçmiş hatalarımla ve bugünümle yüzleşmeli değil miyim?

    Eski yıldan yeni yıla çıkabilmenin şükrünü başka türlü nasıl yapabilirim? Kaybolan zamana hükmüm yok ama bilemediğim bir güne kadar devam edecek olan ömrümü daha verimli kılmak elimde değil midir?
    Bu soruların cevabını zihnimde sorgularken düşünme fırsatım çok oldu, gönül mukayesesi ile cevabı hâlâ bulmuş değiliz. Umarım en kısa zamanda buluruz. :))



    "Kalbini güzel ört, gelecekten rüzgar sert esiyor."



     Yavaşlamanın Değeri" adlı kitabında yazar Carl Honoré hayatı yavaş bir tempoda yaşamanın yararlarını şöyle açıklıyor: "Akıllıca bir tempoda yaşarsanız, hayatınız daha güzel geçecektir.

    Yavaşlamak, her şeyi kaplumbağa hızıyla yapmakla ilgili değil. Yavaşlamak, hayatın iyi taraflarını tadını alarak yaşamaktan ibaret."

    Aceleden, kendimizle olan bağlantımızı bile kaybediyoruz. Her alanda bilgi bombardımanına tutulduğumuz bu dünyada, hiçbirşey yapmama lüksünü ve sanatını unutmuş bulunuyoruz. Düşüncelerimizle yalnız kalmamız artık mümkün olmuyor. Oysa insanın düşünceleri geleceğe doğru atılan balyozla birer darbe değil midir?




    "İçime çektiğim hava değil gökyüzüdür..."

    kitapta çok sevdiğim sözlerden biriydi, incelemede de imzası ve izi olsun istedim. :)





    Kemal Sayar'a göre insanlar aslında çok iyiler ama çevreleri kötü ve yaşadığımız düzen bozuk. yazarın çözüm önerisi olarak sunduğu tezleri kabul etsek bile dünyanın ve insanların değişeceğine dair kesin bir kanıt var diyebilir miyiz, meçhul. (Ama imkansız olarak da görmüyorum.)




    Geniş ailenin kaybedilmesi, kapitalizm için bir fayda sağlıyordu, böylece küçül(tül)müş ailenin toprağa ve atalara sadakati kalmayacak, hareketlilik artacak, yer değiştirmeyle birlikte iş ve tüketim sahaları da genişleyecekti. ama çekirdek aile, bir evvelki nesille en yeni neslin irtibatının kopması, onlardan alınan hayat bilgisinin azalması anlamına da geliyordu.

    Modern zamanlarda insanın benliği, toplumsal yaşantısı büyük bir değişim geçirirken aile bağları çözülüyor, mahremiyet, aşk gibi duygular biçim değiştiriyor. “Değişiklik” derken, sadece modern zamanlarda kadın ve çocuk haklarından söz edilmesini ve geleneksel ailenin görünümünde ortaya çıkan değişiklikleri kastetmiyoruz.

    Dünyanın her yerinde akrabalık ilişkilerinin zayıfladığı, sosyolojik araştırmalarla ortaya konuluyor. Ebeveynin, olmanın önemi giderek azalıyor. Geleneksel dünyadaki ebeveynin, aile büyüklerinin otoritesi çocuk bakıcıları, sürekli sayıları artan öğretmenler, anne ve babanın son olarak birlikte olduğu insanlar arasında dağılmış durumda. Çocuklar artık neredeyse tamamen ailenin dışında büyütülüyor. Oysa tek istedikleri şey bir yuva. İşte burda Kemal Sayar şu tanımı sunuyor:




    Çocuklar ellerine kâğıt kalem aldıklarında bir yuva, bir ev resmî çizerler. Dış dünyanın olanca karmaşıklığına rağmen ev, düzeni temsil eder. Ev sükûnet ve hûzur demektir.



    Güzel olan, kayda değer olan ne varsa yavaşlıkla yapılır. telaş ve acelecilik toplumuna karşı, ağırdan alma ve sükunet toplumunu diriltmemiz gerekiyor. Sevmek için zaman ayırmak gerekir. bilmek için zamana ihtiyaç duyarız. güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz. zamanla olgunlaşırız. lütfen yavaş gidiniz."




    Son olarakda beğendiğim bir alıntı ile yazımı noktalamak istiyorum;

    "Soylular, kalplerini bir mücevher gibi taşıyan ve kalpleriyle düşünen insanlardır. bu ülkenin en soylu insanları, diğerinin acısını en çok içinde hissedenleridir."


    “Acı duyabiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın.”

    Tolstoy


    İncelememi vâkit ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ederim, hûzurlu ve mutlu vâkitler dilerim.