• Küçüklüğümde okulumun kilisesinde dinlediğim korkutucu bir vaazi hiç unutmam. Geçmişe baktığımda o zaman gerçekten de korkutucuydu çünkü çocuk beynim bunu vaizin amaçladığı anlamda kabullenmişti.
    Vaiz bize bir demiryolu hattının yanında talim yapan bir asker bölüğünün hikâyesini anlatmıştı. Hassas bir anda eğitim çavuşunun dikkati dağılmıştı ve dur emri vermeyi ihmal etmişti. Askerler sorgulamadan emirlere itaat etmeye öyle güzel eğitilmişlerdi ki yaklaşmakta olan bir trenin yolunun üzerine doğru yürümeye devam ettiler. Şimdi, elbette bu hikâyeye inanmıyorum ve umarım vaiz de inanmamıştır. Ancak dokuz yaşındayken buna inanmıştım çünkü bu hikâyeyi benim üzerimde otoritesi olan bir yetişkinden duymuştum. Ve o vaiz bu hikâyeye ister inansın ister inanmasın ve ne kadar mantıksız olursa olsun, biz çocuklardan bir otoriteden gelen emirlere sorgusuzca ve körü körüne itaat eden askerleri takdir edip, kendimize örnek olarak benimsememizi dilemişti. Kendi adıma konuşursam, sanırım gerçekten takdir ettik.
  • 202 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    İşyerindeydim, nöbette, yalnızdım, öyle umdum en azından. Çayımı koydum, dikkatimi toplamaya çalıştım, yazarla baş başa kalayım diye. Oğuz Atay’ın öykü kitabını bu akşam bitiririm diye düşünmüştüm. Ya da bir ara aklıma öyle gelmiş sonra vazgeçmiş olabilirim. Emin değilim okuyorum sadece...

    Şimdi anladım, aslında bu kitapla başlamak lazımdı Atay’ı tanımaya. Böyle parça parça öykülerle alışmak iyi bir fikir olabilirdi. Öyle birden adı çok duyulmuş diye Tutunamayanlar'dan başlayınca doz aşımı oluyor bir çok okur için. En çok yarım bırakılanlar listesine girmenin bir nedeni olmalı. Beynin çalışmasına ya da çalışmamasına, ya da ara sıra çalışıp çalışmamasına bir ön hazırlık olurdu böylece. Yoksa karışıyor hepsi birbirine. Sorarlarsa okudum diye hava atmak yetmiyor ki! Birkaç kelime söyleyecek kadar anlamak lazım. Tam olarak anlayamayız da zaten, en azından hayata şuradan bakıyor, iddiaları, söylemek istedikleri bunlardır falan diyebilmek yani. Biraz da şöyle metafordan, kullandığı veya kullanmadığı cümle yapıları, eksik bıraktığı şeylerden bahsedebilsek, okumuş gibi görünebiliriz en azından. Hiç kimse başkasından fazla biliyor değil nasılsa, elime yüzüme bulaştırmadan biliyormuş gibi bahsedebilsem, suyun derinliğini görmeden kimse gelmez peşimden zaten, onlar da anlamamış gibi görünmek istemez, haklı derler belki…

    Kitabın adı “Korkuyu Beklerken”. İç dünyasını okurlarına gösterirken alışılmadık bir cesaret gösteren, noktalama işaretleri ve cümle yapılarındaki kalıpları elinin tersiyle iterken anlaşılmamayı bile göze alan bir yazarın korkularını okuyoruz. O halde sakin kafayla okuyarak anlamaya çalışayım istedim, en azından yazacak kadar. Arkadaşım gelip yanıma oturana, Oğuz Atay’ın kitabını görene kadar. Çok ilgiliydi yazara karşı, anlamış görünmek istiyordu, suyun ortalarına kadar onu getirip bırakabilirdim. Sevdiğim bir kişi olmasa yapabilirdim de. Ama Oğuz Atay kızar belki dedim. Canım insanlara yapmayın bunları, bize yaptılar, neler yazdırdılar demesin istedim. Biraz konuşmak iyi geliyor bazen, biraz ama, çok değil. Madem çayımızı içtik, okumaya devam etmek istiyorum. Bu da direk söylenmez ki, ara sıra telefona bakar gibi, bazen tavana kafamızı dikip bir noktayı inceler gibi yapsam veya koltuktaki oturuşumu değiştirsem ara sıra, çok fazla değil ama, fazla olursa saygısızlık olur çünkü. Sen de biraz anlayış göstersen iyi olmaz mı, kitabı anlamaya çalışacağım daha, anlamış gibi yapıp bir şeyler yazacağım. Bir çay daha içmek ister misin? Sonra mı, yine gel, beklerim mutlaka. Şimdilik yalnız bırak beni, çok fazla değil ama. Kendimle yalnız kaldığım zaman anlaşamıyorum. Daha zor oluyor hatta başkalarıyla anlaşmaktan, korkularım var benim başkalarınınkine fazla benzemeyen. Söylemiştim sanırım daha önce, tekrara düşmek istemem. Hatta düşmenin hiçbir türlüsü kimsenin başına gelsin istemem. Hiçbir şey yapmadan durarak saklanarak, konuşmayarak hallolmuyor hiçbir şey. Konuşarak da…

    Yalnızım şimdi, çok zaman olduğu gibi. Oğuz Atay’ın resmine bakarak okumaya başlıyorum. Bir kedi geldi camıma, bizim kedimiz diyemem. Bizim sık gördüğümüz kedi, veya bize en sık gelen kedi diyebiliriz. Her neyse, camın karşısından bana dik dik bakıyordu. Cam gibi gözleri vardı, bana bakarken kaçırmadı hiç onları, dik dik baktı hem de. İçeri giremezdi, korkmadım bu yüzden. Kulağının birini net bir hareketle oynattı, diğeri yerinden kıpırdamadı bile. Bunu nasıl yaptığını anlamadım, ama anlamadığım çok fazla belli olmasın diye okumaya devam ettim.

    İlk hikâyeyi bitirmiştim bu arada. Gogol’un paltosu gibi bir şeydi sanırım. “Beyaz mantolu adam”. Böyle hikâye adı mı olur Allah aşkına. Hem de kadın mantosu alıp giyer mi insan, kıyafet değil önemli olan, hikâyenin sonuna gelmiş adam. Bu son hayra alamet değil, konuşmuyor kimseyle, herkese dert olmuş onun susması. Susuyorsa bir bit yeniği olmalı bu işte. Anladım ne demek istediğini. Oğuz Atay okuruyuz biz çünkü. Sorarlarsa cevabımı bile hazırladım. “Çok beğeniyorum Oğuz Atay’ı, varoluş sancısını iç monologlarla o kadar güzel yansıtıyor ki,” evet evet böyle derim zor durumda kalırsam. Zor durum, hep durduğum durum aslında, bir şey söylemek zorunda kalırsam yani, anlatırım elbette. O kadar kitabını okuduk sonuçta…

    Bir başka hikâyemiz “Unutulan,” tavan arasında. Hikâye ama masal değil, fark var arada. Gönderilmemiş, yazılmış oysa. Albümlerin içinde kalan, çekilmeyen resimlerin, yarım kalanlar arasında unutulan, unutulmayan belki de. Bizimle beraber orada kalan. Beş Katlı Evin Altıncı Katı gibi bizimle gelen peşimizden. Bir replik vardır bu kitabın oyununda hiç aklımdan çıkmayan:
    - Neden sürekli beni takip ediyorsun?
    - Hayır, ben takip etmiyorum, sen beni her yere yanında götürüyorsun.
    İşte bunu da sıkıştırdık araya, söylemesem olmazdı, laf olsun diye değil anlattıklarımız…
    Unutan unuttuğunu sanıyor, unutulanın haberi olmadan unutulmuyor işte. Yanınızda götürüyorsunuz her yere, haberiniz bile yok. Madem ki yok, çıkmayın tavan arasına, benden söylemesi…

    Bir sonraki öykü, kitabın adıydı, tekrar bahsetmeyelim şimdi ondan, kedi geldi tekrar cama, kulağını tek oynatma söylemiştim, çay içmem lazımdı zaten, yarım kaldı bardağım, hep aynı bardakla içiyorum, bu kadar istikrarlıyım yani, hep aynı yerde oturuyorum, zaten hep oturuyorum. Hava soğuk, hasta olmasak bari.

    Nerede kalmıştık, kedi gelmişti, yok burayı geçmiştik. “Mektup” hikâyesindeydik. Yazıldığına göre bir yere varmak istiyor demek ki. O kadar uzun bir mektuptu ki, bir ara hiç bitmeyecek sandım. Daha uzun yazmak isterdim diyor hem de, yazmamış yine de, bu kadar uzun ne anlatılabilir mektupla? Bir hayat hikayesi mektuba sığar mı, sığmış işte! Aslında ne anlatmak istediğinden çok emin değil gibi geldi bana. Yani hepimizin, her zaman yaşadığımız gibi. Belki onu anlatmak istemiş olabilir. Tamam, ben de öyle derim o zaman: “Hiçbir şey anlatmamak suretiyle ne kadar çok şey anlatıyor,” derim. Evet iyi oldu bu, karışık olunca daha iyi oluyor, anlaşılmasa bile belli olmuyor çünkü…

    Geçtik mi bir sonraki hikâyeye, "Ne evet ne hayır," biraz geçtik, biraz geçmedik. Ciddi ciddi okuyoruz şurada, yani ne kadar ciddi olunabilirse o kadar! Yazarımız bu defada bir gazetede gönül doktoru oluyor. Doktor dediysek, sık karşılaşılan sorulara sıradan cevap verilmesi istenir ya hani, öyle yani. Yok yine değil, Oğuz Atay'ca bir bakış göreceğiz bu kimsenin önemsemediği doktorluğa. Yazar insanı nasıl önemsiyorsa öyle anlatıyor bu hikayeyi de. Yazanın ne kadar çelişkileri varsa gözümüze sokar gibi seriyor orta yere. En azından mektuba yaptığı müdahalelerle kendine benzetiyor, çelişkileriyle, eksik bıraktığı veya abarttığı yönleriyle kendi kendine yazdığı mektup haline getiriyor onu. Artık bu Oğuz Atay mektubu olmuş diyoruz.

    Sonra bir "Tahta at" bekler bizi Truva'dan kalan. Bir geri çekilme taktiğinin tarihe mal olmuş örneği gibi durur yurdumda. Onun için kurulan bir dernek de yurdumun özelliklerini taşır, Atay ironisiyle tanışmak için güzel bir örnektir bu hikaye. Tutunamayanlara götürebilecek kadar iddialıdır hatta. Gülmek, ağlamak veya hiç bir şey yapmamak arasında bırakır sizi. Gerisi ruh halinize kalmış. Hayata anlam katmak için bir dilekçe verilmesi gerekiyorsa, o da verilmiş ve zarf kapatılmıştır çünkü.
    #60789763

    Kitapta bu kadar mektuptan bahsedilmişken sonuncusunun babaya gönderilmesi, hem de ölümünden iki yol sonra olunca, ciddileşecek demek ki, şimdi inişe geçebiliriz. Lütfen kemerlerinizi kontrol ediniz. Ciddiyet demişken, konunun hassasiyetinden ötürü söylüyoruz bunu elbette, yoksa ölüm ve mezarlıktan bahsederken bile ironi hakim hikâyeye, en azından kimin yazdığını anlamış oluyoruz. Oğuz Atay kafası veya Oğuz Atay gibi bakmaktan bahsediyoruz. "Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz," derken neyi kastetmişse, bu hikayede görebiliriz, boş ve süslü bir ifade olmadığını…

    Demiryolu hikayecileriyle bitiriyoruz kitabı. Buradaki karakterlerin hikaye yazma serüvenleri de bu sürecin ne kadar zor olduğunu yansıtır bize. Okuruyla dertleşir gibidir. İstasyonda satamadığı hikayelerine okurların sahip çıkmasını ister. Anlaşılmasının zor olacağını ve çıktığı yolun güç olduğunu bilir. Şöyle seslenir okurlarına:
    "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?"

    Okuyucu nerede? Kimi kitabın ortalarında bitirmeyle yarım bırakma arasında, bir çoğunun da gönlünde artık. Çünkü bir sonraki kitabını yarım bırakmazsanız iflah olmaz bir Atay okuru oldunuz demektir. Belki, "Oğuzcuğum, Ataycığım," bile dersiniz. Derneğimize hoşgeldiniz…
  • TV'yi kapattığım için mızmızlanan Milena'ya bağırdıktan sonra, kabahatin onda olmadığını, kendimi iyi hissetmediğimi, seni çok özlediğimi, Mamie'yi özlediğimi söyledim. Ağladı usul usul. Parmağını yüzümde gezdirip (oda karanlıktı) benim de ağlayıp ağlamadığımı kontrol etti. Ağlamıyordum. Ona ağlayamadığımı,
    ağlamayı beceremediğimi, erkeklerin çoğunun bu kabiliyeti kaybetmiş olduğunu söyledim; eğer kaybetmeselerdi bu denli salak olmazlardı dedim. Sanırım hak verdi bana. Ona gözyaşlarımın içime aktığını söylemedim. Sen bu gözyaşlarısın, benim ve onun.
    John Berger
    Sayfa 37 - Metis Yayınları
  • Büyükanne'ye, sanırım geride kalmamak için bu yol­dan gidip gidemeyeceğimi sordum. Elimi tuttu. Karşılık vermeden önce patikadan aşa­ğı uzun süre yürüdük. Her zaman anlamaya çalışmamı söyledi. Benim de oraya gideceğimi ve onun bile önünde olabileceğimi söyledi. Önde olmak gibi bir şeye dünyada aldırmadığımı söy­ledim. Onlara yetişebilmek, bana neredeyse bu kadarı yeterdi. Her zaman arkada kalmak bir tür yalnızlıktı.
  • 166 syf.
    ·6 günde·Beğendi·8/10
    Seyahat Diyen Kitaplar, sanırım seyahatmeleri anlatan bir kitaba bundan daha iyi bir isim bulunamazdı. Evliya Çelebi'nin "Seyahat Ya Resulallah" diye yanlış bir duada bulunup bir çok yeri gezdiğini bilmeyen kişi sayısı sınırlıdır bu mecrada. Seyahat Ya Resulallah demeselerde gerek askeri gerek dini gerek siyasi gerek kültürel  amaçlarla seyahate çıkan insanların notlarını/kitaplarını derin  bir inceleme ve titiz bir bakış açısıyla ele alan bu kitap, Zafer Saraç Bey'in daha önce çeşitli mecralarda yayımlanan yazılarının derlenmesinden oluşuyor. İçerisinde krolonolojik sıraya göre düzenlenmiş 629-1955 yılları arasında yayımlanan 25 seyahatname incelemesi var. Bana göre tüm seyahatmelerin ortak özelliği ise içerisinde Türk ve Türk'lere dair bir şeyler bulabiliyor olması.

    Zafer Bey her yazısında seyahatmameleri anlatmaya başlamadan kaleme alındığı dönemi bize kısaca anlatmış. Okurken kendimizi bir hengâmede bulmak yerine durumları neden-sonuç, zaman-mekan ilişkisi içerisinde değerlendirebiliyoruz. Bu durum da daha önce benim gibi hiç seyahatname okumamış insanların ilgisini taze tutuyor. "Tarih  gerçeklerle ilişkisine göre ciddiyet kazanan bir bilimdir."(s47) diyor Zafer Bey. İncelemeye konu olan seyahatnamedeki bilgiler hakkında objektif değerlendirmelerde bulunabilmek için çapraz ve paralel okumalar yaptığını kurduğu cümlelerden anlayabiliyoruz. Zafer Bey'in tarih alanında da  çalışmaları var. İlgililer bu çalışmalara bakabilirler.

    "Seyehatnamelerde ne olması gerekir?" sorusuna cevap verebilecek nitelikte değilim fakat bana göre her seyahatnamede bir harita olmalıdır. Okuyucu seyyahın geçtiği yerleri görmeli ve kendisi bazı çıkarımlarda bulunabilmelidir. Zafer Bey incelediği seyahatname örneklerinde" Harita kullanılmış mı, dipnot yeterli mi, bahsedilen zaman dilimi içerisinde dilimize çevrilen başka kaynaklar var mı?"gibi sorulara da cevap aramış.
    Üzülerek söylüyorum ki bazı konularda elimizdeki kaynakların çok sınırlı ve çalışmaların çok az olduğundan yakınmış.

    Başucu kitabı olarak okunabilir mi? Hayır. Her zaman her yerde okunabilir mi? Hayır. Akademik bir çalışma yapıyorsanız sizi yardım alabileceğiniz kaynaklara yönlendirebilecek ya da seyahatname okuma isteği duyuyorsanız size yol gösterebilecek bir kitap.

    Keyifli okumalar. :)

    İmzalama nezaketinde bulunan Zafer Saraç Bey'e ve elimize ulaşmasını sağlayan Oğuzhan Saygılı hocamıza teşekkür ederim.


    "Kitap şuuru insanlık şuurudur."
    #kitapşuuru
  • 180 syf.
    ·9 günde·9/10
    Es selâmün aleyküm.

     Bir kitaba inceleme yazmayalı doğrusu uzun zaman oldu. Benim için bu sitenin en yararlı yönü, okurların kitaplar için yazmış olduğu incelemelerdir şüphesiz, başta bu detayı düşünen 1000Kitap ekibinden Allah razı olsun.
     Ardından ilk inceleme kitabım olan "Evlilik Ahlakı"nın müellifi olan çok değerli  Muhammed Emin Yıldırım  Hocam 'dan ve kitabın editörü olan Mevlüt(Mevlüt Bildik'in derslerinden ismini hatırlıyor gibiyim) 'den Allah razı olsun.
     
    Bu kitaba dair fikirlerime gelince... Elimden geldiğince 5 Soru ile açıklamaya çalışacağım.(Bkz. Muhammed Emin Yıldırım )

    1-) Kitap genel olarak hangi konulardan bahsediyor?
    Kitap evlilik gibi ciddi bir konuyu evliliğin anlamı, evliliğin kader mi irade mi olduğu, bir düğünde olması ve olmaması gerekenler gibi alt başlıklara ayırarak tasarruflu cümlelerle konunun özünü vermiş. Aynı zamanda evlilik konusunda topluma, anne/babalara ve evlenecek gelin/damat adaylarına Kur'an ve sünnetten istifade ile önemli öğütler vermiş.

    2-) Kitabın dili anlaşılır mı, mesajlar net mi?
    Kitabın dili oldukça anlaşılır ve mesajlar net. Kitabı okurken Muhammed Emin Yıldırım Hoca'yı dinliyormuşçasına bir hisse kapılmamak elde değil (:

    3-) Kitapta en beğendiğim yönler:
    Kitap her ne kadar hacimce küçük olsa da anlam itibariyle oldukça geniş hacimli bir kitap. Zihninizdeki toz pembe hâyalleri uçurma gibi bir özelliği olduğu da muhakkak. Hâyallerden geriye kalan ise meselenin ciddiyetinin farkı ve toz... (:


    4-) Kitapta olumsuz mânada eşleştireceğim
     yönler:
    Bazı bölümlerde çok ama çok ufak cümle hataları olmuş sanırım. Ama bu görmezden gelinebilecek kadar küçük. Kitapta gördüğüm tek olumsuz yön- olumsuz yön denirse- burası oldu.

    5-) Bu kitabı kimler okumalı?
    Bana göre bu kitabı henüz evlenmemiş olan (özellikle evliliği hâyallerden ibaret gören, evliliğe dair türlü şakalar yapabilen) herkes; aynı zamanda evlenmiş ve evliliği temizlik yapmaktan ibaret gören kadınlar, evliliği eve para getirmekten ibaret gören erkekler...Kısaca evliliğin ciddi bir ibadet olduğunun bilincinde olmayan herkes okumalı. (Ki bunu çok az kitap için derim)

    Allah hepimize okuduğumuz kitaplardan edindiğimiz hayırlı bilgileri hayatımızda uygulamayı nasip etsin. Bizi kendi hakikatinden ayırmasın ve bizi hayırlı, iyi insanlarla karşılaştırsın. Âmin.

    Vesselâm.
  • "Sonra yine bu tarzda, benden bahsettiği her sefer "ben" diyerek konuşmaya devam etti. Şaşkınlık içindeydim. Bir jandarmaya doğru eğilip neden diye sordum. Bana susmam söyledi, biraz sonra da, 'Bütün avukatlar yapar bunu,' diye ekledi. Bense, bunun beni yine davanın dışında bırakmak, hiçe saymak, bir anlamda da benim yerime geçmek demek olduğunu düşündüm. Ne var ki ben zaten bu mahkeme salonundan çok uzaklardaydım sanırım."