• İnsan üzerinde çok düşündüğümüz zaman, primat maymunlara özlem duyduğumuz olur.
  • Üstünüz Ümitvarız
    İman emniyettir, güvendir ve elbette ümittir. İslâm ise selamdır, selamettir, teslimiyettir. Allah’a teslim olan ümidini kaybetmez. Müslüman beyniyle, kalbiyle, ruhuyla, bedeniyle Âlemlerin Rabbi’ne teslim olur.

    Bu teslimiyette hem dünya hem ahiret için büyük nailiyetler, lütuflar vardır. Bu teslimiyet öyle bir tılsımdır ki varlıkta ve darlıkta, hastalıkta ve sağlıkta, her durumda her yerde insanı huzurlu, geleceğe güvenli, başını dik, gönlünü huzurlu kılar.

    Mümin ümitvardır

    Dünya imtihan dünyasıdır. İnsan hayatta bazı zorluklarla karşılaşabilir. Böyle durumlarda ümitsizlik insanı yiyip bitiren bir hastalıktır. Günahtır. Dahası, insanı dinden bile çıkarabilir.

    İmanın geçerli olmasının şartları vardır:

    • İman çaresizlik halinde olmamalı; yani kişi baskı altında veya zorla iman etmiş olmamalıdır.

    • İnanan kişi yeise kapılmamalı, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemelidir.

    • İnanan kişi kendisinin cennetlik olduğundan emin olmamalıdır.

    • Kesin farz olan dinî bir hükmü veya Kur’an-ı Kerim’den bir ayeti ve doğruluğu kanıtlanmış tek bir hadis-i şerifi bile inkâr etmemeli, hafife almamalı ve alay etmemelidir.

    Görüldüğü üzere ümit, imanın muhtevasına dahildir. Dolayısıyla ümitvar olmak imanın geçerli olmasının temel şartlarındandır.

    Yüce Rabbimiz mealen: “Gevşeklik göstermeyin ve üzülmeyin. Eğer inanmışsanız, şüphesiz en üstün olan sizsiniz.” (Âl-i İmran 139) buyuruyor. Bu ayet-i kerime hakikatte mümin olanların bütün insanlardan üstün olduğunu beyan eder. Müminler arasında üstünlük takvada iken, insanlar arasında üstünlük imandadır.

    Ayet-i kerimeden de anlaşıldığı üzere mümin gevşemez, üzülmez ve ümitsizliğe düşmezse üstündür. Bunun için zamanın fitneleri ne olursa olsun, müslüman bozulmadan, yılmadan, usanmadan çalışmalı, ümidini hep diri tutmalı ve ümitvar olmalıdır.

    İnsan öleceğini bilerek yaşayan bir varlıktır. İnsanı yaşatan ümittir. Dünyada kaybettiğimiz her bir sevdiğimiz yakınımız ayrı birer ümidimizdir. Kaybettiğimiz o kadar çok şey vardır ki; diyelim babamızı, annemizi, teyzemizi, akrabalarımızı veya dostlarımızı kaybettik. Hepsiyle sağlam tek bir bağımız kalır; o da cennette beraber olmak. Tüm sevdiklerimizle, evliya, enbiya ile cennette beraber olmayı ve Cemâlullah ile müşerref olmayı ümit ederiz.

    Ümidi olmazsa yaşayamaz insan. Ümitsiz insan mutsuz insandır; kötümser ve karamsardır. Hastadır. Ümitvar olamayan kimseler hiçbir işte hamle yapamaz, atılgan olamazlar. Çünkü böyle kimselerin başarmaya ve bir şeyler elde edeceğine ümidi yoktur.

    Ancak ümitvar olan hamleler yapar. Tıpkı İstanbul’un manevi fatihi Ebu Eyyûb el-Ensarî r.a. gibi atılgan olur. O mübarek sahabi yaşlı olmasına rağmen bir hadis-i şerifin müjdesine nail olabilme ümidi ile at üstünde onca yolu kat ederek İstanbul’a gelmedi mi? Yolda dinlenme tesisleri yoktu. Evi, yatağı atıydı. Belki İstanbul’un fethini dünya gözüyle göremedi. Fakat o bu yolda can verdi. İstanbul’u fethedenler de onu unutmadı. O gün bugündür, kabrini günde binlerce müslüman ziyaret ediyor. Binler, milyonlar onun yanında Allah Tealâ’ya el açıyor.

    Ümitli ve iyimser olmak, sahibini olgun kılan bir vasıftır. İslâm insana iyimserliği kazandırır. Allah Tealâ “Gerçek şu ki, kâfirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” (Yusuf 87) buyuruyor. İnkârda inat ettikleri için kâfirler Allah’ın rahmetinden ümidi keserler. Halbuki bir hadis-i şerifte Efendimiz s.a.v.: “Kâfir, Allah’ın rahmetini tam olarak kavrayabilseydi, O’nun cennetinden asla ümidini kesmezdi.” buyurmuştur. (Müslim, Tevbe, 23)

    İsyanda, günahta ısrar edenler de günaha devam edebilmek için “Allah beni affetmez” diyerek haram kapısını açık bırakmaya devam ederler. Oysa günahların çokluğu ümitsizlik sebebi olmamalıdır. Zümer süresinin 53. ayetinde Rabbimiz şöyle buyurur: “De ki: Ey nefslerine karşı aşırıya giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O bağışlayandır, merhametlidir.” Günahımız ne kadar çok olursa olsun, Rabbimizin rahmeti daha çoktur.

    Yüce Kitabımız’da “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A’raf 156) buyurulmuştur. Kudsî bir hadis-i şerifte ise “Rahmetim gazabıma üstün geldi.” (Buharî, Tevhid 22; Müslim, Tevbe15) buyurulur.

    Meşhur hadis âlimimiz İmam Nevevî rh.a., korku ve ümit ile ilgili sahih hadis-i şerifleri incelediğini; ümit ile ilgili olanların korku ile ilgili hadislerden daha fazla olduğunu belirtir. Ali el-Kârî rh.a. de “Ümitvar olmak için sadece “Rahmetim gazabıma üstün geldi.” hadisi bile yeterlidir.” demiştir.

    Büyük dava sahibi

    Müminin üstün olması demek, davasının da büyük ve üstün olması demek. Fakat insanın davası süflî, düşük, ucuz olursa, o daima yenilmeye mahkûmdur. Çünkü imanın gerektirdiği ufka sahip değildir. İnsan, davasının fani dünya mı ebedi ahiret mi, menfaat mi ümmet mi olduğuna bakmalı, niyetini kontrol etmelidir. Davası Allah için, ümmet ve ahiret içinse kazançlıdır. Fakat menfaat ve dünya ise kayıptadır. Dünyayı yönettiklerini sananlar da aldanmaktadır. Çünkü inanan bilir ki, kâinatı Allah idare eder. Allah ne dilerse o olur. Nasıl dilerse o şekilde olur. Her zaman, her şey O’nun takdiriyle cereyan eder.

    İnsan sahipsiz değildir. Sahibi vardır; o da Allah Tealâ’dır. Yüce Mevlâ bizi de kâinatı da yarattığı gibi yönetiyor. Kâinatı idare eden O ise, O’na teslim olanın endişesi olur mu?

    Allah Tealâ ve melekler insanın yanındadır. Yeter ki biz onlarla beraber olduğumuzu unutmayalım. Yegâne sahibimiz olan Allah’a itimadımızı bozmayalım. Tıpkı Yusuf a.s. gibi... O, kardeş tuzağına düştü. Kuyuya atıldı. Rabbi onu orada bırakmadı. İmtihandan geçirdi, teslimiyetini ölçtü.

    Yusuf a.s. esir oldu. Köle olarak satıldı. Zindanda kaldı. Allah Tealâ hep onunla beraberdi. O da ümidini hiç yitirmedi. Hatta bir defasında Allah Tealâ’dan değil de, rüyasını tabir ettiği zindan arkadaşından beklenti içine girince birkaç yıl daha fazladan hapiste kaldı. Fakat sonunda çıktı ve vezir oldu. Cenab-ı Hak onun zikrinden razıydı ki bize de onu zikrettiriyor. Allah Tealâ çilelerden geçen nice peygamberleri ve evliyaları insanlara asırlardır andırmıyor mu? O, kendisini unutmayanı hem unutmuyor hem de unutturmuyor.

    Yeter ki sıkıntılarımız, dertlerimiz, çilelerimiz Allah için olsun. Allah yolunda olsun. Allah için çalışalım, Allah için yorulalım. O sözüne sâdıktır. Kimseye borçlu kalmaz. Az bir gayretimize bol ihsanlarda bulunur, bizi sevindirir. Yeter ki insan kendi nefsi, menfaatleri için değil, Allah için çalışsın.

    Allah için çalışanlar tüm dünyada İslâm’ın, imanın gönüllere hakim olması için gayret ederler. Bir eline dünyayı, bir eline de güneşi verseler, Peygamberimiz s.a.v. gibi yüce davasından vazgeçmezler. Engeller, zorluklar karşısında yılmazlar. İmanları, ümitleri onları daima ayakta tutar.

    Bugün İslâm dünyasının birçok yeri kan ağlıyor. Buna rağmen asla ümitsiz olmamalıyız. Çünkü müslüman cesurdur. Kaybetme endişesi yoktur. Düşmandan korkmak bir yana, düşmanının kalbine korku salar. Korkak değil, yiğittir. Yiğit gibi çalışır.

    İslâm âleminin iki asırdır ayağa kalkması bekleniyor, fakat engelleniyor. Günümüzde milyonlarca kardeşimiz çile çekiyor, meşakkat içinde musibetlerle boğuşuyor. Körfez Savaşı’ndan beri yıllardır Irak’tan hava durumu raporu gibi ölüm haberleri geliyordu. Sekiz yıldır tarumar edilen, binlerce şehit verilen, dul ve yetimlerin hayat mücadelesi verdiği Suriye içimizi acıtıyor. Her gün şehit kanlarıyla sulanan işgal altındaki Filistin, ümmetin kanayan yarası olarak duruyor. Kudüs-ü Şerif öksüz ve yetim misali sahibini bekliyor. Beş yıldır iç savaş yaşayan Yemen, Şiî ve Vehhabilerin güç gösterisine kurban ediliyor. İki yüz bin insan koleradan ölmek üzere son anlarını yaşıyor. Mısır halkı, cunta zulmü altında inliyor. Libya’da iç savaş devam ediyor. Cezayir’de, Tunus’ta dindar müslümanlar engelleniyor, üzerlerinde oyunlar oynanıyor. Budistler Myanmar’da, Arakan’da müslümanlara hayat hakkı tanımıyor. Ya öldürüyor ya sürüyorlar. Doğu Türkistanlılar Çin zulmü altında perişan; dinî vecibelerini yapmaları engelleniyor, oruç tutmaları yasaklanıyor. Yasaklar ihlal edildiğinde katliama neden oluyor. Hindistan ve Pakistan arasında gerilim yükseliyor. Afrika müslümanları açlıkla ve yoklukla hayat mücadelesi veriyor.

    Kısaca, tüm müslümanlar can derdindeyken diğer milletler hâkimiyet, sömürge ve petrol derdindeler. İslâm dünyasında millet iradesi ve seçim olsun istemiyorlar. Krallar, diktatörler, darbeciler destekleniyor.

    Batı’da da İslâm düşmanlığı yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Bunun en yakın örneği Yeni Zelanda’da iki camide Cuma namazındaki elli bir masumun şehit edilmesidir. Mazlum müslümanları teröristlikle suçlayanlar dünyada bir yahudi, hıristiyan, ateist ve budist terörü estirildiğini görmek istemiyorlar.

    Daha can yakıcı olanı ise İslâm dünyasında Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Dubai gibi zengin ülkeler kendi kanından, kendi dininden kendi coğrafyasından olduğu halde bir Filistinli’ye bir Suriyeli’ye dahi yardımı çok görüyor, Amerikan silah sanayini besliyor. Paralarını Batı’da batırıyorlar.

    Dünya İslâm’ı bekliyor

    Özetle, hem dünyada hem de İslâm aleminde bir sancı var. Bu sancı İslâm âleminin ölümüne değil, doğumuna işaret eden sancı olarak görülüyor. Sancısız doğum sağlıklı değildir. Sağlıklı ve tabii olan sancılı doğumdur.

    Bu sıkıntıların yanında güzel şeyler olduğunu da görmek gerekir. Mesela, bugün Avrupa’da birçok cami açılıyor. İngiltere’de yüzlerce kilise satın alınıp camiye çevriliyor. Avrupa’da, Amerika’da, Rusya’da, Çin’de ikinci din İslâm. Gayrimüslim ülkelerde bile Cuma ve bayram namazları sokaklara taşıyor. Camiler almadığı için Cumalar iki kere kılınıyor. Birkaç milyon müslümanın bulunduğu İngiltere’de bir milyondan fazla müslüman cuma kılarken, aynı İngiltere’de altmış milyondan fazla hıristiyandan pazar günü kiliseye gidenler bir milyonu bulmuyor. Batıda bencillik had safhada. Aile, ahlâk çökmüş durumda. Teknolojinin medenîlik olmadığını anladı Avrupa. Amerika, elindeki imkânları emanet edecek nesil bulamıyor. Bütün dünyada geleceğin müslümanların elinde; kurtuluşun, huzurun imanda olduğu açıkça görülüyor. İslâm geliyor, dünya İslâm’a gebe. İşte bu yüzden bâtıl cephesi panikte, plan üstüne plan yapıyor.

    Olan bitene ve maruz bulunduğumuz meselelere bizim açımızdan bakınca; dünya imtihan dünyasıdır. İmtihanlara sabretmeden, çilelere göğüs germeden üstün olunmaz, cennet kazanılmaz. Müberrâ kitabımız Kur’an-ı Kerim’de mealen buyuruluyor ki: “(Ey müminler!)Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?!” (Bakara 214)

    Efendimiz s.a.v. de Mekke’de işkence gören ilk müslümanlara hitaben şöyle buyurur: “Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler bulunuyordu ki, (zalimler tarafından) yakalanıyor, yerde bir çukur kazılıp içine gömülüyordu. Sonra büyük bir testere getirilip başı üzerinden bedeni ikiye bölünüyordu. Fakat bütün bunlar onu dininden döndüremiyordu. Yemin ederek söylüyorum ki, Allah bu işi (İslâm’ı) mutlaka tamamlayacak. Öyle ki, bir süvari Sana’dan Hadramut’a kadar tek başına yolculuk edecek de, Allah’tan ve bir de koyun sahibi ise koyunlarına kurdun saldırmasından başka hiçbir şeyden korkmayacak. Fakat siz acele ediyorsunuz!..” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensar, 29)

    Görüldüğü gibi önceki ümmetler gibi İslâm ümmeti de bazı zamanlarda çeşitli sıkıntılardan geçmiş, bugün de geçiyor. Ashab-ı Kiram imanları, sabır ve fedakârlıkları sayesinde Allah Tealâ’nın yardımı ile hem dünyada zafere ulaşmışlar hem de İslâm’ı yaşamış ve yaşatmışlardır. Kısa sürede İslâm’ı on milyon kilometrekareye hâkim kılmışlardı. Bazıları daha hayatta iken cennetle müjdelenmişlerdi.

    Şu anda yolumuz engebeli, imkânlarımız kısıtlı olabilir. Dost az, düşman çok olabilir. İmanımız varsa imkânımız var, üstünüz demektir. Ümitvarız demektir. Çünkü bu yolun sonu cennettir. Güzelliktir. Asıl olan yolda önümüze çıkan engeller değil, sonundaki güzelliklerdir. Yeter ki hedefi şaşırmayalım.

    Mümin dünya sıkıntılarına takılıp kalmaz. İlahî takdirin onu yeri geldiğinde dünyada da güldüreceğini bilir. Fakat dünya sevincinden ziyade, hiç hüzünlenmeyeceği, peşinden üzüntünün gelmeyeceği süresiz, sonsuz bir sevincin ümidiyle sevinir.

    İşte mümin dünya hayatını bu sonsuz sevincin ümidiyle yaşar. Bu yüzden hayat enerjisini, coşkusunu kaybetmez. Bilir ki madem inanıyor, yolun sonu aydınlık. Bu yüzden bizim yaşlılarımız Batı’da olduğu gibi karamsar ve bunalımlı değil, tam aksine neşeli ve rahat insanlardır.

    İnsanı sevindirecekse ebedi nimetler sevindirir, cennet sevindirir. Rahatlatacaksa cennet rahatlatır. İnsan dünyada bir evim, bir arabam, işim, eşim, evlatlarım, torunlarım olsun diye ömrünü adar. İçinde on, on beş yıl kalıp kalmayacağı meçhul bir dünya evine sahip olmak için senelerce uğraşıp didinir. Fakat sonsuzluk evi için ne yapar?

    Yılmadan, usanmadan

    Mümin, sonsuz cenneti kazanmak için dünyada bazen malını, bazen canını Allah yolunda feda eder. O’na emanet eder. O’nun uğrunda mücadele ederken düşmanına yenilse ve şehit olsa da galiptir.

    Altmış dokuz hafız sahabinin tuzağa düşürülüp şehit edildiği “Maûne Kuyusu Faciası”nda yaşanan şu tablo ne kadar ibretliktir: Düşman, pusuya düşürülenlerden biri olan hafız sahabi Âmir b. Fuheyr r.a.’a mızrağını saplar. Mızrak göğsünden girip sırtından çıkmıştır. Fakat Âmir b. Fuheyr r.a. şöyle haykırır: “Vallahi ben kazandım!” Katil şaşırır. “Ben yendim ama o kazandı öyle mi?” diye sorar. Mızrağı saplayan Cebbar b. Sülmâ’dır. O an bunu anlayamamıştır. “Ben öldürdüm fakat o nasıl kazandı?” sorusunun cevabını aramaktadır. Rivayete göre şehidin naaşının semaya yükselişine şahit olur. Gönül gözü açılır, nihayet sorusunun cevabını alır. Hz. Âmir r.a.’a şehadet nasip olurken ona da kelime-i şehadet nasip olur.

    İnanan her durumda galiptir. Hem galip geldiğinde hem de yenik düştüğünde kazanır ve kazandırır. Çünkü mümin sonsuz cennetin adamıdır.

    Tabii ki müslüman yatarak cenneti ümit edemez. Hani Peygamberimiz s.a.v. peygamberlik verildiğinde endişeyle eve gelip üstünü örtmüştü. Sonra “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve (insanları) uyar. Ve Rabbini yücelt!” (Müddessir 1-3) buyurulmuştu. Rabbimiz bu ayetleriyle her müminin ümidinin yanında gayretinin de olmasını murad etmektedir.

    Müminin ümidi ile hayatı uyumludur. Ümidi doğrultusunda çalışmayan, ona göre hareket etmeyen kimse tutarsızdır, başarısızlığa mahkûmdur. Müminin kalbi ile beyni, ruhu ile bedeni uyumlu olduğu gibi, ümidi ile gayreti de uyumludur.

    Ümit insana heyecan verdiği gibi insanın genç kalmasını da sağlar. Bu hususta şu hadise ne kadar ibretliktir:

    Yunanistan’da seksen yaşında bir müslüman nine, beldesindeki belediye binasına çağrılır. Fakat hiç Yunanca bilmemektedir. Başkan tercüman aracılığı ile sorar.

    – Bunca yıldır hiç Yunanca öğrenmedin mi nine?

    Nine cevaben der ki:

    – Bu topraklarda bu kadar hüküm süreceğinizi, Anadolu’daki kardeşlerimizin de bu kadar gecikeceğini hiç düşünemedim!

    Yaşlı ninenin yıllarca din kardeşlerinin geleceği ümidi ile yaşadığını görmek bize bir ümit vermiyor mu? Bu, Osmanlı yetimi Balkanlar’dan sadece bir örnektir. Ninenin ümidi hâlâ taze, kendisi yaşlı ama ümidi gençtir. Ruhen Yunan’a hiç teslim olmamıştır.

    Gayretsiz himmet

    Müslüman, müslüman olmayanlara ulaşmak ve onlara İslâm’ı ulaştırmakla sorumludur. Nimetler ve imkânlar arttıkça mesuliyetler de artar. İman arttıkça da mesuliyet duygusu artar. Sahabi efendilerimizin pek çoğunun dünyanın dört bir tarafına dağılmış, memleketlerinden fersah fersah uzakta vefat etmiş olmalarının sebebini işte bu iman ve sorumluluk ilişkisinde aramak gerekir.

    Dünyada gülmek de ağlamak da geçicidir, asıl değildir. Müslümanın ölçüsü hiçbir bahaneye sığınmadan, şartların ağırlığına bakmadan, ümitsizliğe kapılmadan çalışmaktır. İmanı uğruna çilelere katlanır. Dünyada hedefine ulaşamasa da ahirette mutlaka ulaşacaktır.

    Hatırlarsak Efendimiz s.a.v. ve ashabı ilk olarak fakirlikle, zayıflıkla, işkencelerle, Ebu Cehillerle, Ebu Leheblerle imtihan edildiler. Sabrettiler, ümitlerini hiç yitirmediler. Sonra cihatla imtihan edildiler. Bazen galibiyetle bazen savaşın acı yüzüyle karşılaştılar. Ama en zor anlarda bile vazifelerine ümitle sarıldılar. Hendek kazarken fetihlerle müjdelendiler. Münafıklar bu müjdelere gülüyor, alay ediyorlardı. “Kuşatma altında ekmek dahi bulamayan bu insanlar mı fetih yapacak” diyorlardı. Ama orada alaya alınan ashabın çoğu bu fetihlerin bir kısmını hayatta iken gördü. Arap Yarımadası tamamen fethedildi. Kudüs alındı. Bizans çok toprak kaybetti. İran Sasani İmparatorluğu tarihe gömüldü. Ve bütün bu fetihler daha Hz. Ömer r.a. döneminde gerçekleşti.

    Müminler bilir ki en büyük çileler başta peygamberlerin, sonra peygamber vârisi Allah dostlarının başından geçer. Hz. Adem a.s. yıllarca gözyaşı dökmüş, tevbe etmiştir. Hz. Yusuf a.s. kuyuda ve zindanda nice zorluklara göğüs germiştir. Hz. Eyüp a.s. varlıktan sonra darlık ve hastalık çileleri çekmiş, senelerce sabretmiştir. Hz. İbrahim a.s. Nemrut’la, canıyla, babasıyla, hanımıyla, evladıyla imtihan edilmiştir. Peygamber Efendimiz s.a.v. ve ashabı ise tahammül sınırlarını zorlayan imtihanlardan geçmişlerdir. Efendimiz s.a.v. babasını görmemiş, annesini küçük yaşta kaybetmiştir. Hayatta iken altı evladını bizzat kendi eliyle toprağa vermiştir. Hz. Fatıma r.anhâ hariç, bütün evlatları kendisinden önce vefat etmiştir. Evlat acısı çekmiş, sabretmiş ve sabrı tavsiye etmiştir. Bilal-i Habeşî r.a. çölün kızgın kumları üzerinde süründürülmüş, fakat yine de efendisi Ümeyye b. Halef’e boyun eğmemiş; “Lat, Menat, Uzza” dememiştir. “Allah ehad!” diye haykırmış, ruhsatla amel etmemiştir. Bugün “şuna cevaz var mı, faiz alsam ne olur, işim ağır orucu bozsam olur mu” diyenler onun haykırışını duyar mı? İslâm’ın ilk şehidesi Sümeyye Hatun bir ayağı bir deveye, diğer ayağı başka bir deveye bağlanıp işkence ile şehit edildi. Sonuçta kim kazandı? Ebu Cehiller, Ebu Lehebler, putlara, insanlara secde edenler, kandisine secde edilmesini bekleyenler galip gelebildi mi?

    Siyah bir köle olarak olarak pazarlarda alınıp satılan Bilal-i Habeşî r.a. Allah’ın Rasulü’nün müezzini oldu. Nice fetihler, zaferler gördü. Rabbimiz’in “en büyük başarı” olarak nitelendirdiği cennet de onu bekliyor. Kendilerini insanların efendisi, üstünü gören kibirli ve küstah Ebu Cehiller ile Ebu Cehil tiynetliler ise yenildiler. Asıl yenilgi ve hüsran ise biraz ötede; cehennemin en iştahlı alevleri onları bekliyor!

    Dünya rahat etme yeri değildir.Peygamber Efendimiz s.a.v. ve ashabının yaşadığı çağa “Asr-ı Saadet: Mutlu Asır” diyoruz. Ama onların saadeti konforlu hayat, haz ve eğlence değildi. Ne tuhaf, şimdi saadeti, mutluluğu böyle anlıyoruz. Saadet cennete yakın olabilmektir. Bu da iman ne kadar kavi ise o kadar mümkündür. Şu halde o asrın saadeti cennete yakınlığı, o kutlu neslin Âlemlerin Rabbi tarafından övülmesi, cennetle müjdelenmesi idi.

    Efendimiz s.a.v. Mekke’de müşriklere, Medine’de de münafıklara sabretti. Müşriklerle, yahudilerle ve hıristiyanlarla hiç bitmeyen mücadele vardı. Gazalar, seferler, seriyyeler, daima birbirine eklendi. Rahatı, uykuyu dinlenmeyi ahirete bıraktı. Hayatı boyunca hiç gevşemedi, ara vermedi.

    Asıl üstünlük

    Engeller ve zorluklar kulun kalitesini ve Allah katındaki değerini artırmak içindir. Demir nasıl ateşte dağlana dağlana suya sokularak çelikleştiriliyorsa, insan da sıkıntılarla kuvvet ve kalite bulur. Ama şu farkla ki kızgın demir suya daldırıldığında adeta feryat eder, dumanlar içinde kalır. İnsan ise kalbini Rabbine bağlamalı, O’na güvenmeli, sükûnetini muhafaza etmelidir.

    “Rabbim Allah’tır” diyen müminin başka derdi olmaz. Derdi ahirettir, dünya endişesi olmaz. Fakirlik ona zarar vermez. Hastalık onu ezemez, ölüm sindiremez. Savaş meydanı onu tedirgin etmez. Zorluklar onu yıpratamaz. Cenneti gözledikçe, Allah’a inandıkça, ümidini korudukça huzurludur. Asr-ı saadette yaşayanlar gibi... Umutludur, mutludur.

    Müslümanlar olarak son iki asırdır adeta sonbahar ve kışı yaşıyoruz. Şimdi bir yanda rüzgârlar sert eserken diğer yanda baharın uyanışını hissediyoruz.İnşallah önümüz saadetli bir yazdır. Bugünkü müslümanların sıkıntıları baharda kıştan kalma günler gibi. Müslümanlar ilkbaharı yaşarken küfür tarafı sonbahara girmiş bulunuyor. Yani önleri kış. Sonbaharın yazdan kalma güneşli günleri aldatmamalı.

    Gelecek, iman edip sâlih ameller işleyen müminlerindir. Hem dünyada hem ahirette müminler kazanacak, kâfirler kaybedecektir. Müminler sevinecek, kâfirler üzülecektir. Yeter ki kimliğimize sahip çıkalım, Rabbimize güvenip dayanalım. Yeter ki O’nunla ahdimizi bozmayalım.

    Âlemlerin Rabbi ile yaptığımız sözleşme hem en önemli sorumluluğumuz hem de en büyük gücümüz. Biz kelime-i şehadetle hem iman ediyoruz hem ahit yapıyoruz. Allah Tealâ’nın, Rasulü s.a.v. ile bildirdiklerine uyacağımıza, Allah için çalışacağımıza söz veriyoruz. Sözden caymanın bedeli elbette kime söz verdiğine göre değişir. Biz Âlemlerin Rabbi olan Allah’a söz verdik.

    Gazneli Mahmud, Hindistan seferlerinin birinde düşman ordusunun kendi ordusundan hayli çok olduğunu görünce, zafer nasip olursa ganimetleri fakirlere dağıtma sözü verir, yani adak yapar. Müthiç bir savaşın ardından küçük Gazne ordusu büyük Hint ordusunu yener. Ele geçen hesapsız ganimeti gören bazı önemli kişiler Gazneli Mahmud’u adağından vazgeçirmeye çalışırlar. Gazneli Mahmud da tereddütte kalıp âlimlerine adaktan dönebilme imkânını danışınca şu müthiş cevabı alır:

    – Bir daha Allah’a işin düşmeyecekse O’na verdiğin sözü, adağını bozabilirsin!

    Allah Tealâ’nın yardımına bir defalığına, bir süreliğine değil, her an her yerde muhtacız. Sadece dünyada değil, ahirette de muhtacız. Onun için Elest sözümüze sâdık kalmalı, ahdimizi hiçbir zaman bozmamalıyız. Ahdimize sâdık kalırsak Allah’ın yardımı her zaman gelir.

    Malesef iki asırdır İslâm dünyasında yaşanan sıkıntılar sebebiyle pek çoğumuz “öğrenilmiş çaresizlikler” yüzünden bugün ümitsizlik krizi yaşıyor. Bu ümitsizlik İslâm âleminin aslı üzere yeniden inşa ve ihyasında en büyük engel. Halbuki dünya şuurlu müslümanlardan, özellikle de Anadolu insanından çok şey bekliyor. Şu hadise bunun güzel örneklerindendir:

    Hindistanlı bir âlim Türkiye’den gelen misafirlerini koltuğa oturtuyor, kendisi de yere oturuyor. Âlimin oğlu babasına diyor ki: “Bunlar senin bildiğin Anadolu insanı değil!” Âlim zât çocuklarına diyor ki: “Evlatlarım, siz bu asil milletin şu anki haline bakıyorsunuz. Ben ise geçmişte yaptıklarına, bin yıllık hizmetlerine ve gelecekte yapacakları hizmetlere bakıyorum!”

    İnsanın kendisine söylediği en büyük yalan mazerettir. Müslüman, her türlü engele rağmen mazeret ileri sürmemelidir. Bir şey yapmaya niyetlendiğinde “yarın değil bugün” demelidir. Hangi şartlarda olursa olsun ümitsizliğin imansızlık olduğunu bilmelidir. “Öğrenilmiş çaresizlik” hastalığından kurtulmalıdır.

    Öğrenilmiş çaresizlik

    Bu “öğrenilmiş çaresizlik” psikolojide kullanılan bir tabir. Bir deneyde filleri yavru iken bir direğe zincirle bağlıyorlar. Zinciri koparamayacağını anlayan fil bir daha teşebbüs etmiyor. Büyüdüğünde onlarca tonluk cüssesiyle bir hamlede zinciri kırma imkânı varken buna teşebbüs bile etmiyor. Çünkü çaresizliği öğrenmiş. Artık engel bedeninde değil, beyninde.

    Buradan hareketle yaklaşık yüz yıldır neden saçma sapan bir eğitim sistemine maruz bırakıldığımızı, kendimize ait her unsur aşağılanırken Batı’nın yüceltildiğini, gözümüzde prestijli hale getirildiğini siz çözümleyin. Günümüzde yaşadığımız pek çok hadiseye bir de bu “öğrenilmiş çaresizlik” (öğrenilmiş yenilgi de diyebiliriz) kavramı üzerinden bakın.

    Yenilmişlik duygusu ve ümitsizlik onurlu ve şuurlu bütün müslümanların reddettiği bir hal olmalıdır. Kâfirler istemese de Allah Tealâ nurunu tamamlayacak. Kur’an-ı Hakim’de buyurulur ki: “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saff 8)

    Düşünün ki Birinci Dünya Savaşı’nda İslâm âleminin başını kestiler, gövdesini parçaladılar. Elini ayağını birbirine doladılar. Hâlâ birbirine düşürmeye çalışıyorlar. Ama artık İslâm âlemi uyanmaya başladı. Tedirginlik ve panik bundan.

    Bir zamanlar Moğol ve Haçlı istilalarından sonra Selçuklu ve Osmanlı doğmuştu. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra müslümanlar ezilmiş ve dağılmış olarak geçim sıkıntısından, Batı kuklası zalim idarecilerden kurtulmak için dünyaya yayıldılar. Onların planı para kazanmaktı belki ama Allah’ın muradı dünyaya İslâm’ı yaymaktı, biz bilemiyoruz.

    Zorlukla beraber kolaylık

    Ümitvar olmak deyince “İnşirah Suresi”ni unutmamak gerekir. İnşirah açılmak ve ferahlamak anlamına gelir. Bu sure Mekke’de indirilmiştir. Sure-i celîlede Rabbimizin Peygamberimiz s.a.v.’e lütufları özetlenir, her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylığın olduğu bildirilir. Böylece müşriklerin amansız baskı ve işkencelerine karşı en sıkıntılı zamanlarında Efendimiz s.a.v. ve ashabına ümit verilmekte, teselli edilmektedir.

    Umutsuzlara umut, hastalara şifa, çaresizlere ümit olan bu sure inince Efendimiz s.a.v. 5 ve 6. ayetlerde zorluğun yanında kolaylığın da bulunacağının iki defa zikredilmesiyle kendisine inananlara şöyle seslenir: “Müjdeler olsun! Size kolaylık geldi; artık bir zorluk iki kolaylığa asla galip gelemez!” (Muvatta, Cihad, 6)

    Kolaylığın şartı zorluktur. İnsanı olgunlaştıran çilelerdir. Elmas nasıl yontulmadan mükemmelleşmezse insan da acı çekmeden olgunlaşamaz. Denizle karanın birleştiği sahilde taşlar pürüzsüzdür. Dalgalar tarafından dövüle dövüle pürüzler gider, cilalı gibi olur, parıldar. Sıkıntı ve çileler azaptan kurtulma vesilesidir. Hatta bazen kurtuluş çilededir. Kısacık dünya zorluğuna sonsuz cennet mükâfatı vardır.

    İyimserliği kazanmanın yollarından biri Hak’tan gelen nimetlerin şuurunda olmaktır. Elhamdülillah müslümanız. Sıkıntılarımız var ama nice hoş günler de geçirdik. Önümüzde daha nice güzel günler var. Belki dünyada, mümin olarak vefat edince muhakkak ahirette... Orada vaadedilen nimetleri dünyada ne bir göz gördü ne de bir akıl anladı.

    Ümit duygusunu geliştiren bir başka unsur da iyimser insanlarla dost olmaktır. Peygamberler, Allah dostları velîler, ârifler, ilmiyle âmil âlimler iyimserdir. İyimserle oturursak iyimser, kötümserle oturursak kötümser oluruz. Çünkü haller insandan insan geçer.

    Mümin kişi her zaman her yerde, herkese ve her şeye karşı ümitle bakar, özellikle de Allah Tealâ’ya karşı ümidi ve hüsnü zannı tamdır. Kudsî bir hadis-i şerifte Rasulullah s.a.v.’in aziz lisanından Aziz ve Celîl olan Allah buyurur ki: “Ben kulumun zannı üzereyim. Beni andığı yerde onunlayım. Bana bir karış yaklaşana ben bir arşın yaklaşırım. Bir arşın yaklaşana ben bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene koşarak giderim.” (Buhârî, Tevhid 15/35; Müslim, Zikr 2, 26/75)

    “Kulumun zannı üzereyim” demek, Allah Tealâ’nın kuluna kendisinden beklediği şekilde muamele edeceğine işarettir. Fakat buradaki zan zayıf bir ihtimali değil, imanın kemâlini gösterir. Çünkü Yüce Mevlâ’ya olan hüsnü zannımız, imanımızın kalbimize yerleştiğinin ve gereğince hareket ettiğimizin göstergesidir. Nihayetinde kul, Hakk’ı nasıl bilirse ve O’ndan kendisine ne şekilde muamele etmesini ümit ederse Allah Tealâ da ona öyle muamele eder. Elbette bu gücü nispetinde O’na karşı görevlerini yaptıktan sonradır. Yoksa aldanmak olur.

    Efendimiz s.a.v. vefatından üç gün önce “Herbiriniz Allah’a ancak hüsnü zan ederek ölsün.” buyurmuştur. (Müslim, Cennet 81; Ebu Davud, Cenâiz 13)

    İnsan ümitle doğar, ümitle yaşar, ümitle ölür. Doğarken yakınlarının ümididir. Yaşarken ve ölürken ise kendi ümidi ile baş başadır.
  • Üstünüz Ümitvarız
    İman emniyettir, güvendir ve elbette ümittir. İslâm ise selamdır, selamettir, teslimiyettir. Allah’a teslim olan ümidini kaybetmez. Müslüman beyniyle, kalbiyle, ruhuyla, bedeniyle Âlemlerin Rabbi’ne teslim olur.

    Bu teslimiyette hem dünya hem ahiret için büyük nailiyetler, lütuflar vardır. Bu teslimiyet öyle bir tılsımdır ki varlıkta ve darlıkta, hastalıkta ve sağlıkta, her durumda her yerde insanı huzurlu, geleceğe güvenli, başını dik, gönlünü huzurlu kılar.

    Mümin ümitvardır

    Dünya imtihan dünyasıdır. İnsan hayatta bazı zorluklarla karşılaşabilir. Böyle durumlarda ümitsizlik insanı yiyip bitiren bir hastalıktır. Günahtır. Dahası, insanı dinden bile çıkarabilir.

    İmanın geçerli olmasının şartları vardır:

    • İman çaresizlik halinde olmamalı; yani kişi baskı altında veya zorla iman etmiş olmamalıdır.

    • İnanan kişi yeise kapılmamalı, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemelidir.

    • İnanan kişi kendisinin cennetlik olduğundan emin olmamalıdır.

    • Kesin farz olan dinî bir hükmü veya Kur’an-ı Kerim’den bir ayeti ve doğruluğu kanıtlanmış tek bir hadis-i şerifi bile inkâr etmemeli, hafife almamalı ve alay etmemelidir.

    Görüldüğü üzere ümit, imanın muhtevasına dahildir. Dolayısıyla ümitvar olmak imanın geçerli olmasının temel şartlarındandır.

    Yüce Rabbimiz mealen: “Gevşeklik göstermeyin ve üzülmeyin. Eğer inanmışsanız, şüphesiz en üstün olan sizsiniz.” (Âl-i İmran 139) buyuruyor. Bu ayet-i kerime hakikatte mümin olanların bütün insanlardan üstün olduğunu beyan eder. Müminler arasında üstünlük takvada iken, insanlar arasında üstünlük imandadır.

    Ayet-i kerimeden de anlaşıldığı üzere mümin gevşemez, üzülmez ve ümitsizliğe düşmezse üstündür. Bunun için zamanın fitneleri ne olursa olsun, müslüman bozulmadan, yılmadan, usanmadan çalışmalı, ümidini hep diri tutmalı ve ümitvar olmalıdır.

    İnsan öleceğini bilerek yaşayan bir varlıktır. İnsanı yaşatan ümittir. Dünyada kaybettiğimiz her bir sevdiğimiz yakınımız ayrı birer ümidimizdir. Kaybettiğimiz o kadar çok şey vardır ki; diyelim babamızı, annemizi, teyzemizi, akrabalarımızı veya dostlarımızı kaybettik. Hepsiyle sağlam tek bir bağımız kalır; o da cennette beraber olmak. Tüm sevdiklerimizle, evliya, enbiya ile cennette beraber olmayı ve Cemâlullah ile müşerref olmayı ümit ederiz.

    Ümidi olmazsa yaşayamaz insan. Ümitsiz insan mutsuz insandır; kötümser ve karamsardır. Hastadır. Ümitvar olamayan kimseler hiçbir işte hamle yapamaz, atılgan olamazlar. Çünkü böyle kimselerin başarmaya ve bir şeyler elde edeceğine ümidi yoktur.

    Ancak ümitvar olan hamleler yapar. Tıpkı İstanbul’un manevi fatihi Ebu Eyyûb el-Ensarî r.a. gibi atılgan olur. O mübarek sahabi yaşlı olmasına rağmen bir hadis-i şerifin müjdesine nail olabilme ümidi ile at üstünde onca yolu kat ederek İstanbul’a gelmedi mi? Yolda dinlenme tesisleri yoktu. Evi, yatağı atıydı. Belki İstanbul’un fethini dünya gözüyle göremedi. Fakat o bu yolda can verdi. İstanbul’u fethedenler de onu unutmadı. O gün bugündür, kabrini günde binlerce müslüman ziyaret ediyor. Binler, milyonlar onun yanında Allah Tealâ’ya el açıyor.

    Ümitli ve iyimser olmak, sahibini olgun kılan bir vasıftır. İslâm insana iyimserliği kazandırır. Allah Tealâ “Gerçek şu ki, kâfirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” (Yusuf 87) buyuruyor. İnkârda inat ettikleri için kâfirler Allah’ın rahmetinden ümidi keserler. Halbuki bir hadis-i şerifte Efendimiz s.a.v.: “Kâfir, Allah’ın rahmetini tam olarak kavrayabilseydi, O’nun cennetinden asla ümidini kesmezdi.” buyurmuştur. (Müslim, Tevbe, 23)

    İsyanda, günahta ısrar edenler de günaha devam edebilmek için “Allah beni affetmez” diyerek haram kapısını açık bırakmaya devam ederler. Oysa günahların çokluğu ümitsizlik sebebi olmamalıdır. Zümer süresinin 53. ayetinde Rabbimiz şöyle buyurur: “De ki: Ey nefslerine karşı aşırıya giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O bağışlayandır, merhametlidir.” Günahımız ne kadar çok olursa olsun, Rabbimizin rahmeti daha çoktur.

    Yüce Kitabımız’da “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A’raf 156) buyurulmuştur. Kudsî bir hadis-i şerifte ise “Rahmetim gazabıma üstün geldi.” (Buharî, Tevhid 22; Müslim, Tevbe15) buyurulur.

    Meşhur hadis âlimimiz İmam Nevevî rh.a., korku ve ümit ile ilgili sahih hadis-i şerifleri incelediğini; ümit ile ilgili olanların korku ile ilgili hadislerden daha fazla olduğunu belirtir. Ali el-Kârî rh.a. de “Ümitvar olmak için sadece “Rahmetim gazabıma üstün geldi.” hadisi bile yeterlidir.” demiştir.

    Büyük dava sahibi

    Müminin üstün olması demek, davasının da büyük ve üstün olması demek. Fakat insanın davası süflî, düşük, ucuz olursa, o daima yenilmeye mahkûmdur. Çünkü imanın gerektirdiği ufka sahip değildir. İnsan, davasının fani dünya mı ebedi ahiret mi, menfaat mi ümmet mi olduğuna bakmalı, niyetini kontrol etmelidir. Davası Allah için, ümmet ve ahiret içinse kazançlıdır. Fakat menfaat ve dünya ise kayıptadır. Dünyayı yönettiklerini sananlar da aldanmaktadır. Çünkü inanan bilir ki, kâinatı Allah idare eder. Allah ne dilerse o olur. Nasıl dilerse o şekilde olur. Her zaman, her şey O’nun takdiriyle cereyan eder.

    İnsan sahipsiz değildir. Sahibi vardır; o da Allah Tealâ’dır. Yüce Mevlâ bizi de kâinatı da yarattığı gibi yönetiyor. Kâinatı idare eden O ise, O’na teslim olanın endişesi olur mu?

    Allah Tealâ ve melekler insanın yanındadır. Yeter ki biz onlarla beraber olduğumuzu unutmayalım. Yegâne sahibimiz olan Allah’a itimadımızı bozmayalım. Tıpkı Yusuf a.s. gibi... O, kardeş tuzağına düştü. Kuyuya atıldı. Rabbi onu orada bırakmadı. İmtihandan geçirdi, teslimiyetini ölçtü.

    Yusuf a.s. esir oldu. Köle olarak satıldı. Zindanda kaldı. Allah Tealâ hep onunla beraberdi. O da ümidini hiç yitirmedi. Hatta bir defasında Allah Tealâ’dan değil de, rüyasını tabir ettiği zindan arkadaşından beklenti içine girince birkaç yıl daha fazladan hapiste kaldı. Fakat sonunda çıktı ve vezir oldu. Cenab-ı Hak onun zikrinden razıydı ki bize de onu zikrettiriyor. Allah Tealâ çilelerden geçen nice peygamberleri ve evliyaları insanlara asırlardır andırmıyor mu? O, kendisini unutmayanı hem unutmuyor hem de unutturmuyor.

    Yeter ki sıkıntılarımız, dertlerimiz, çilelerimiz Allah için olsun. Allah yolunda olsun. Allah için çalışalım, Allah için yorulalım. O sözüne sâdıktır. Kimseye borçlu kalmaz. Az bir gayretimize bol ihsanlarda bulunur, bizi sevindirir. Yeter ki insan kendi nefsi, menfaatleri için değil, Allah için çalışsın.

    Allah için çalışanlar tüm dünyada İslâm’ın, imanın gönüllere hakim olması için gayret ederler. Bir eline dünyayı, bir eline de güneşi verseler, Peygamberimiz s.a.v. gibi yüce davasından vazgeçmezler. Engeller, zorluklar karşısında yılmazlar. İmanları, ümitleri onları daima ayakta tutar.

    Bugün İslâm dünyasının birçok yeri kan ağlıyor. Buna rağmen asla ümitsiz olmamalıyız. Çünkü müslüman cesurdur. Kaybetme endişesi yoktur. Düşmandan korkmak bir yana, düşmanının kalbine korku salar. Korkak değil, yiğittir. Yiğit gibi çalışır.

    İslâm âleminin iki asırdır ayağa kalkması bekleniyor, fakat engelleniyor. Günümüzde milyonlarca kardeşimiz çile çekiyor, meşakkat içinde musibetlerle boğuşuyor. Körfez Savaşı’ndan beri yıllardır Irak’tan hava durumu raporu gibi ölüm haberleri geliyordu. Sekiz yıldır tarumar edilen, binlerce şehit verilen, dul ve yetimlerin hayat mücadelesi verdiği Suriye içimizi acıtıyor. Her gün şehit kanlarıyla sulanan işgal altındaki Filistin, ümmetin kanayan yarası olarak duruyor. Kudüs-ü Şerif öksüz ve yetim misali sahibini bekliyor. Beş yıldır iç savaş yaşayan Yemen, Şiî ve Vehhabilerin güç gösterisine kurban ediliyor. İki yüz bin insan koleradan ölmek üzere son anlarını yaşıyor. Mısır halkı, cunta zulmü altında inliyor. Libya’da iç savaş devam ediyor. Cezayir’de, Tunus’ta dindar müslümanlar engelleniyor, üzerlerinde oyunlar oynanıyor. Budistler Myanmar’da, Arakan’da müslümanlara hayat hakkı tanımıyor. Ya öldürüyor ya sürüyorlar. Doğu Türkistanlılar Çin zulmü altında perişan; dinî vecibelerini yapmaları engelleniyor, oruç tutmaları yasaklanıyor. Yasaklar ihlal edildiğinde katliama neden oluyor. Hindistan ve Pakistan arasında gerilim yükseliyor. Afrika müslümanları açlıkla ve yoklukla hayat mücadelesi veriyor.

    Kısaca, tüm müslümanlar can derdindeyken diğer milletler hâkimiyet, sömürge ve petrol derdindeler. İslâm dünyasında millet iradesi ve seçim olsun istemiyorlar. Krallar, diktatörler, darbeciler destekleniyor.

    Batı’da da İslâm düşmanlığı yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Bunun en yakın örneği Yeni Zelanda’da iki camide Cuma namazındaki elli bir masumun şehit edilmesidir. Mazlum müslümanları teröristlikle suçlayanlar dünyada bir yahudi, hıristiyan, ateist ve budist terörü estirildiğini görmek istemiyorlar.

    Daha can yakıcı olanı ise İslâm dünyasında Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Dubai gibi zengin ülkeler kendi kanından, kendi dininden kendi coğrafyasından olduğu halde bir Filistinli’ye bir Suriyeli’ye dahi yardımı çok görüyor, Amerikan silah sanayini besliyor. Paralarını Batı’da batırıyorlar.

    Dünya İslâm’ı bekliyor

    Özetle, hem dünyada hem de İslâm aleminde bir sancı var. Bu sancı İslâm âleminin ölümüne değil, doğumuna işaret eden sancı olarak görülüyor. Sancısız doğum sağlıklı değildir. Sağlıklı ve tabii olan sancılı doğumdur.

    Bu sıkıntıların yanında güzel şeyler olduğunu da görmek gerekir. Mesela, bugün Avrupa’da birçok cami açılıyor. İngiltere’de yüzlerce kilise satın alınıp camiye çevriliyor. Avrupa’da, Amerika’da, Rusya’da, Çin’de ikinci din İslâm. Gayrimüslim ülkelerde bile Cuma ve bayram namazları sokaklara taşıyor. Camiler almadığı için Cumalar iki kere kılınıyor. Birkaç milyon müslümanın bulunduğu İngiltere’de bir milyondan fazla müslüman cuma kılarken, aynı İngiltere’de altmış milyondan fazla hıristiyandan pazar günü kiliseye gidenler bir milyonu bulmuyor. Batıda bencillik had safhada. Aile, ahlâk çökmüş durumda. Teknolojinin medenîlik olmadığını anladı Avrupa. Amerika, elindeki imkânları emanet edecek nesil bulamıyor. Bütün dünyada geleceğin müslümanların elinde; kurtuluşun, huzurun imanda olduğu açıkça görülüyor. İslâm geliyor, dünya İslâm’a gebe. İşte bu yüzden bâtıl cephesi panikte, plan üstüne plan yapıyor.

    Olan bitene ve maruz bulunduğumuz meselelere bizim açımızdan bakınca; dünya imtihan dünyasıdır. İmtihanlara sabretmeden, çilelere göğüs germeden üstün olunmaz, cennet kazanılmaz. Müberrâ kitabımız Kur’an-ı Kerim’de mealen buyuruluyor ki: “(Ey müminler!)Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?!” (Bakara 214)

    Efendimiz s.a.v. de Mekke’de işkence gören ilk müslümanlara hitaben şöyle buyurur: “Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler bulunuyordu ki, (zalimler tarafından) yakalanıyor, yerde bir çukur kazılıp içine gömülüyordu. Sonra büyük bir testere getirilip başı üzerinden bedeni ikiye bölünüyordu. Fakat bütün bunlar onu dininden döndüremiyordu. Yemin ederek söylüyorum ki, Allah bu işi (İslâm’ı) mutlaka tamamlayacak. Öyle ki, bir süvari Sana’dan Hadramut’a kadar tek başına yolculuk edecek de, Allah’tan ve bir de koyun sahibi ise koyunlarına kurdun saldırmasından başka hiçbir şeyden korkmayacak. Fakat siz acele ediyorsunuz!..” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensar, 29)

    Görüldüğü gibi önceki ümmetler gibi İslâm ümmeti de bazı zamanlarda çeşitli sıkıntılardan geçmiş, bugün de geçiyor. Ashab-ı Kiram imanları, sabır ve fedakârlıkları sayesinde Allah Tealâ’nın yardımı ile hem dünyada zafere ulaşmışlar hem de İslâm’ı yaşamış ve yaşatmışlardır. Kısa sürede İslâm’ı on milyon kilometrekareye hâkim kılmışlardı. Bazıları daha hayatta iken cennetle müjdelenmişlerdi.

    Şu anda yolumuz engebeli, imkânlarımız kısıtlı olabilir. Dost az, düşman çok olabilir. İmanımız varsa imkânımız var, üstünüz demektir. Ümitvarız demektir. Çünkü bu yolun sonu cennettir. Güzelliktir. Asıl olan yolda önümüze çıkan engeller değil, sonundaki güzelliklerdir. Yeter ki hedefi şaşırmayalım.

    Mümin dünya sıkıntılarına takılıp kalmaz. İlahî takdirin onu yeri geldiğinde dünyada da güldüreceğini bilir. Fakat dünya sevincinden ziyade, hiç hüzünlenmeyeceği, peşinden üzüntünün gelmeyeceği süresiz, sonsuz bir sevincin ümidiyle sevinir.

    İşte mümin dünya hayatını bu sonsuz sevincin ümidiyle yaşar. Bu yüzden hayat enerjisini, coşkusunu kaybetmez. Bilir ki madem inanıyor, yolun sonu aydınlık. Bu yüzden bizim yaşlılarımız Batı’da olduğu gibi karamsar ve bunalımlı değil, tam aksine neşeli ve rahat insanlardır.

    İnsanı sevindirecekse ebedi nimetler sevindirir, cennet sevindirir. Rahatlatacaksa cennet rahatlatır. İnsan dünyada bir evim, bir arabam, işim, eşim, evlatlarım, torunlarım olsun diye ömrünü adar. İçinde on, on beş yıl kalıp kalmayacağı meçhul bir dünya evine sahip olmak için senelerce uğraşıp didinir. Fakat sonsuzluk evi için ne yapar?

    Yılmadan, usanmadan

    Mümin, sonsuz cenneti kazanmak için dünyada bazen malını, bazen canını Allah yolunda feda eder. O’na emanet eder. O’nun uğrunda mücadele ederken düşmanına yenilse ve şehit olsa da galiptir.

    Altmış dokuz hafız sahabinin tuzağa düşürülüp şehit edildiği “Maûne Kuyusu Faciası”nda yaşanan şu tablo ne kadar ibretliktir: Düşman, pusuya düşürülenlerden biri olan hafız sahabi Âmir b. Fuheyr r.a.’a mızrağını saplar. Mızrak göğsünden girip sırtından çıkmıştır. Fakat Âmir b. Fuheyr r.a. şöyle haykırır: “Vallahi ben kazandım!” Katil şaşırır. “Ben yendim ama o kazandı öyle mi?” diye sorar. Mızrağı saplayan Cebbar b. Sülmâ’dır. O an bunu anlayamamıştır. “Ben öldürdüm fakat o nasıl kazandı?” sorusunun cevabını aramaktadır. Rivayete göre şehidin naaşının semaya yükselişine şahit olur. Gönül gözü açılır, nihayet sorusunun cevabını alır. Hz. Âmir r.a.’a şehadet nasip olurken ona da kelime-i şehadet nasip olur.

    İnanan her durumda galiptir. Hem galip geldiğinde hem de yenik düştüğünde kazanır ve kazandırır. Çünkü mümin sonsuz cennetin adamıdır.

    Tabii ki müslüman yatarak cenneti ümit edemez. Hani Peygamberimiz s.a.v. peygamberlik verildiğinde endişeyle eve gelip üstünü örtmüştü. Sonra “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve (insanları) uyar. Ve Rabbini yücelt!” (Müddessir 1-3) buyurulmuştu. Rabbimiz bu ayetleriyle her müminin ümidinin yanında gayretinin de olmasını murad etmektedir.

    Müminin ümidi ile hayatı uyumludur. Ümidi doğrultusunda çalışmayan, ona göre hareket etmeyen kimse tutarsızdır, başarısızlığa mahkûmdur. Müminin kalbi ile beyni, ruhu ile bedeni uyumlu olduğu gibi, ümidi ile gayreti de uyumludur.

    Ümit insana heyecan verdiği gibi insanın genç kalmasını da sağlar. Bu hususta şu hadise ne kadar ibretliktir:

    Yunanistan’da seksen yaşında bir müslüman nine, beldesindeki belediye binasına çağrılır. Fakat hiç Yunanca bilmemektedir. Başkan tercüman aracılığı ile sorar.

    – Bunca yıldır hiç Yunanca öğrenmedin mi nine?

    Nine cevaben der ki:

    – Bu topraklarda bu kadar hüküm süreceğinizi, Anadolu’daki kardeşlerimizin de bu kadar gecikeceğini hiç düşünemedim!

    Yaşlı ninenin yıllarca din kardeşlerinin geleceği ümidi ile yaşadığını görmek bize bir ümit vermiyor mu? Bu, Osmanlı yetimi Balkanlar’dan sadece bir örnektir. Ninenin ümidi hâlâ taze, kendisi yaşlı ama ümidi gençtir. Ruhen Yunan’a hiç teslim olmamıştır.

    Gayretsiz himmet

    Müslüman, müslüman olmayanlara ulaşmak ve onlara İslâm’ı ulaştırmakla sorumludur. Nimetler ve imkânlar arttıkça mesuliyetler de artar. İman arttıkça da mesuliyet duygusu artar. Sahabi efendilerimizin pek çoğunun dünyanın dört bir tarafına dağılmış, memleketlerinden fersah fersah uzakta vefat etmiş olmalarının sebebini işte bu iman ve sorumluluk ilişkisinde aramak gerekir.

    Dünyada gülmek de ağlamak da geçicidir, asıl değildir. Müslümanın ölçüsü hiçbir bahaneye sığınmadan, şartların ağırlığına bakmadan, ümitsizliğe kapılmadan çalışmaktır. İmanı uğruna çilelere katlanır. Dünyada hedefine ulaşamasa da ahirette mutlaka ulaşacaktır.

    Hatırlarsak Efendimiz s.a.v. ve ashabı ilk olarak fakirlikle, zayıflıkla, işkencelerle, Ebu Cehillerle, Ebu Leheblerle imtihan edildiler. Sabrettiler, ümitlerini hiç yitirmediler. Sonra cihatla imtihan edildiler. Bazen galibiyetle bazen savaşın acı yüzüyle karşılaştılar. Ama en zor anlarda bile vazifelerine ümitle sarıldılar. Hendek kazarken fetihlerle müjdelendiler. Münafıklar bu müjdelere gülüyor, alay ediyorlardı. “Kuşatma altında ekmek dahi bulamayan bu insanlar mı fetih yapacak” diyorlardı. Ama orada alaya alınan ashabın çoğu bu fetihlerin bir kısmını hayatta iken gördü. Arap Yarımadası tamamen fethedildi. Kudüs alındı. Bizans çok toprak kaybetti. İran Sasani İmparatorluğu tarihe gömüldü. Ve bütün bu fetihler daha Hz. Ömer r.a. döneminde gerçekleşti.

    Müminler bilir ki en büyük çileler başta peygamberlerin, sonra peygamber vârisi Allah dostlarının başından geçer. Hz. Adem a.s. yıllarca gözyaşı dökmüş, tevbe etmiştir. Hz. Yusuf a.s. kuyuda ve zindanda nice zorluklara göğüs germiştir. Hz. Eyüp a.s. varlıktan sonra darlık ve hastalık çileleri çekmiş, senelerce sabretmiştir. Hz. İbrahim a.s. Nemrut’la, canıyla, babasıyla, hanımıyla, evladıyla imtihan edilmiştir. Peygamber Efendimiz s.a.v. ve ashabı ise tahammül sınırlarını zorlayan imtihanlardan geçmişlerdir. Efendimiz s.a.v. babasını görmemiş, annesini küçük yaşta kaybetmiştir. Hayatta iken altı evladını bizzat kendi eliyle toprağa vermiştir. Hz. Fatıma r.anhâ hariç, bütün evlatları kendisinden önce vefat etmiştir. Evlat acısı çekmiş, sabretmiş ve sabrı tavsiye etmiştir. Bilal-i Habeşî r.a. çölün kızgın kumları üzerinde süründürülmüş, fakat yine de efendisi Ümeyye b. Halef’e boyun eğmemiş; “Lat, Menat, Uzza” dememiştir. “Allah ehad!” diye haykırmış, ruhsatla amel etmemiştir. Bugün “şuna cevaz var mı, faiz alsam ne olur, işim ağır orucu bozsam olur mu” diyenler onun haykırışını duyar mı? İslâm’ın ilk şehidesi Sümeyye Hatun bir ayağı bir deveye, diğer ayağı başka bir deveye bağlanıp işkence ile şehit edildi. Sonuçta kim kazandı? Ebu Cehiller, Ebu Lehebler, putlara, insanlara secde edenler, kandisine secde edilmesini bekleyenler galip gelebildi mi?

    Siyah bir köle olarak olarak pazarlarda alınıp satılan Bilal-i Habeşî r.a. Allah’ın Rasulü’nün müezzini oldu. Nice fetihler, zaferler gördü. Rabbimiz’in “en büyük başarı” olarak nitelendirdiği cennet de onu bekliyor. Kendilerini insanların efendisi, üstünü gören kibirli ve küstah Ebu Cehiller ile Ebu Cehil tiynetliler ise yenildiler. Asıl yenilgi ve hüsran ise biraz ötede; cehennemin en iştahlı alevleri onları bekliyor!

    Dünya rahat etme yeri değildir.Peygamber Efendimiz s.a.v. ve ashabının yaşadığı çağa “Asr-ı Saadet: Mutlu Asır” diyoruz. Ama onların saadeti konforlu hayat, haz ve eğlence değildi. Ne tuhaf, şimdi saadeti, mutluluğu böyle anlıyoruz. Saadet cennete yakın olabilmektir. Bu da iman ne kadar kavi ise o kadar mümkündür. Şu halde o asrın saadeti cennete yakınlığı, o kutlu neslin Âlemlerin Rabbi tarafından övülmesi, cennetle müjdelenmesi idi.

    Efendimiz s.a.v. Mekke’de müşriklere, Medine’de de münafıklara sabretti. Müşriklerle, yahudilerle ve hıristiyanlarla hiç bitmeyen mücadele vardı. Gazalar, seferler, seriyyeler, daima birbirine eklendi. Rahatı, uykuyu dinlenmeyi ahirete bıraktı. Hayatı boyunca hiç gevşemedi, ara vermedi.

    Asıl üstünlük

    Engeller ve zorluklar kulun kalitesini ve Allah katındaki değerini artırmak içindir. Demir nasıl ateşte dağlana dağlana suya sokularak çelikleştiriliyorsa, insan da sıkıntılarla kuvvet ve kalite bulur. Ama şu farkla ki kızgın demir suya daldırıldığında adeta feryat eder, dumanlar içinde kalır. İnsan ise kalbini Rabbine bağlamalı, O’na güvenmeli, sükûnetini muhafaza etmelidir.

    “Rabbim Allah’tır” diyen müminin başka derdi olmaz. Derdi ahirettir, dünya endişesi olmaz. Fakirlik ona zarar vermez. Hastalık onu ezemez, ölüm sindiremez. Savaş meydanı onu tedirgin etmez. Zorluklar onu yıpratamaz. Cenneti gözledikçe, Allah’a inandıkça, ümidini korudukça huzurludur. Asr-ı saadette yaşayanlar gibi... Umutludur, mutludur.

    Müslümanlar olarak son iki asırdır adeta sonbahar ve kışı yaşıyoruz. Şimdi bir yanda rüzgârlar sert eserken diğer yanda baharın uyanışını hissediyoruz.İnşallah önümüz saadetli bir yazdır. Bugünkü müslümanların sıkıntıları baharda kıştan kalma günler gibi. Müslümanlar ilkbaharı yaşarken küfür tarafı sonbahara girmiş bulunuyor. Yani önleri kış. Sonbaharın yazdan kalma güneşli günleri aldatmamalı.

    Gelecek, iman edip sâlih ameller işleyen müminlerindir. Hem dünyada hem ahirette müminler kazanacak, kâfirler kaybedecektir. Müminler sevinecek, kâfirler üzülecektir. Yeter ki kimliğimize sahip çıkalım, Rabbimize güvenip dayanalım. Yeter ki O’nunla ahdimizi bozmayalım.

    Âlemlerin Rabbi ile yaptığımız sözleşme hem en önemli sorumluluğumuz hem de en büyük gücümüz. Biz kelime-i şehadetle hem iman ediyoruz hem ahit yapıyoruz. Allah Tealâ’nın, Rasulü s.a.v. ile bildirdiklerine uyacağımıza, Allah için çalışacağımıza söz veriyoruz. Sözden caymanın bedeli elbette kime söz verdiğine göre değişir. Biz Âlemlerin Rabbi olan Allah’a söz verdik.

    Gazneli Mahmud, Hindistan seferlerinin birinde düşman ordusunun kendi ordusundan hayli çok olduğunu görünce, zafer nasip olursa ganimetleri fakirlere dağıtma sözü verir, yani adak yapar. Müthiç bir savaşın ardından küçük Gazne ordusu büyük Hint ordusunu yener. Ele geçen hesapsız ganimeti gören bazı önemli kişiler Gazneli Mahmud’u adağından vazgeçirmeye çalışırlar. Gazneli Mahmud da tereddütte kalıp âlimlerine adaktan dönebilme imkânını danışınca şu müthiş cevabı alır:

    – Bir daha Allah’a işin düşmeyecekse O’na verdiğin sözü, adağını bozabilirsin!

    Allah Tealâ’nın yardımına bir defalığına, bir süreliğine değil, her an her yerde muhtacız. Sadece dünyada değil, ahirette de muhtacız. Onun için Elest sözümüze sâdık kalmalı, ahdimizi hiçbir zaman bozmamalıyız. Ahdimize sâdık kalırsak Allah’ın yardımı her zaman gelir.

    Malesef iki asırdır İslâm dünyasında yaşanan sıkıntılar sebebiyle pek çoğumuz “öğrenilmiş çaresizlikler” yüzünden bugün ümitsizlik krizi yaşıyor. Bu ümitsizlik İslâm âleminin aslı üzere yeniden inşa ve ihyasında en büyük engel. Halbuki dünya şuurlu müslümanlardan, özellikle de Anadolu insanından çok şey bekliyor. Şu hadise bunun güzel örneklerindendir:

    Hindistanlı bir âlim Türkiye’den gelen misafirlerini koltuğa oturtuyor, kendisi de yere oturuyor. Âlimin oğlu babasına diyor ki: “Bunlar senin bildiğin Anadolu insanı değil!” Âlim zât çocuklarına diyor ki: “Evlatlarım, siz bu asil milletin şu anki haline bakıyorsunuz. Ben ise geçmişte yaptıklarına, bin yıllık hizmetlerine ve gelecekte yapacakları hizmetlere bakıyorum!”

    İnsanın kendisine söylediği en büyük yalan mazerettir. Müslüman, her türlü engele rağmen mazeret ileri sürmemelidir. Bir şey yapmaya niyetlendiğinde “yarın değil bugün” demelidir. Hangi şartlarda olursa olsun ümitsizliğin imansızlık olduğunu bilmelidir. “Öğrenilmiş çaresizlik” hastalığından kurtulmalıdır.

    Öğrenilmiş çaresizlik

    Bu “öğrenilmiş çaresizlik” psikolojide kullanılan bir tabir. Bir deneyde filleri yavru iken bir direğe zincirle bağlıyorlar. Zinciri koparamayacağını anlayan fil bir daha teşebbüs etmiyor. Büyüdüğünde onlarca tonluk cüssesiyle bir hamlede zinciri kırma imkânı varken buna teşebbüs bile etmiyor. Çünkü çaresizliği öğrenmiş. Artık engel bedeninde değil, beyninde.

    Buradan hareketle yaklaşık yüz yıldır neden saçma sapan bir eğitim sistemine maruz bırakıldığımızı, kendimize ait her unsur aşağılanırken Batı’nın yüceltildiğini, gözümüzde prestijli hale getirildiğini siz çözümleyin. Günümüzde yaşadığımız pek çok hadiseye bir de bu “öğrenilmiş çaresizlik” (öğrenilmiş yenilgi de diyebiliriz) kavramı üzerinden bakın.

    Yenilmişlik duygusu ve ümitsizlik onurlu ve şuurlu bütün müslümanların reddettiği bir hal olmalıdır. Kâfirler istemese de Allah Tealâ nurunu tamamlayacak. Kur’an-ı Hakim’de buyurulur ki: “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saff 8)

    Düşünün ki Birinci Dünya Savaşı’nda İslâm âleminin başını kestiler, gövdesini parçaladılar. Elini ayağını birbirine doladılar. Hâlâ birbirine düşürmeye çalışıyorlar. Ama artık İslâm âlemi uyanmaya başladı. Tedirginlik ve panik bundan.

    Bir zamanlar Moğol ve Haçlı istilalarından sonra Selçuklu ve Osmanlı doğmuştu. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra müslümanlar ezilmiş ve dağılmış olarak geçim sıkıntısından, Batı kuklası zalim idarecilerden kurtulmak için dünyaya yayıldılar. Onların planı para kazanmaktı belki ama Allah’ın muradı dünyaya İslâm’ı yaymaktı, biz bilemiyoruz.

    Zorlukla beraber kolaylık

    Ümitvar olmak deyince “İnşirah Suresi”ni unutmamak gerekir. İnşirah açılmak ve ferahlamak anlamına gelir. Bu sure Mekke’de indirilmiştir. Sure-i celîlede Rabbimizin Peygamberimiz s.a.v.’e lütufları özetlenir, her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylığın olduğu bildirilir. Böylece müşriklerin amansız baskı ve işkencelerine karşı en sıkıntılı zamanlarında Efendimiz s.a.v. ve ashabına ümit verilmekte, teselli edilmektedir.

    Umutsuzlara umut, hastalara şifa, çaresizlere ümit olan bu sure inince Efendimiz s.a.v. 5 ve 6. ayetlerde zorluğun yanında kolaylığın da bulunacağının iki defa zikredilmesiyle kendisine inananlara şöyle seslenir: “Müjdeler olsun! Size kolaylık geldi; artık bir zorluk iki kolaylığa asla galip gelemez!” (Muvatta, Cihad, 6)

    Kolaylığın şartı zorluktur. İnsanı olgunlaştıran çilelerdir. Elmas nasıl yontulmadan mükemmelleşmezse insan da acı çekmeden olgunlaşamaz. Denizle karanın birleştiği sahilde taşlar pürüzsüzdür. Dalgalar tarafından dövüle dövüle pürüzler gider, cilalı gibi olur, parıldar. Sıkıntı ve çileler azaptan kurtulma vesilesidir. Hatta bazen kurtuluş çilededir. Kısacık dünya zorluğuna sonsuz cennet mükâfatı vardır.

    İyimserliği kazanmanın yollarından biri Hak’tan gelen nimetlerin şuurunda olmaktır. Elhamdülillah müslümanız. Sıkıntılarımız var ama nice hoş günler de geçirdik. Önümüzde daha nice güzel günler var. Belki dünyada, mümin olarak vefat edince muhakkak ahirette... Orada vaadedilen nimetleri dünyada ne bir göz gördü ne de bir akıl anladı.

    Ümit duygusunu geliştiren bir başka unsur da iyimser insanlarla dost olmaktır. Peygamberler, Allah dostları velîler, ârifler, ilmiyle âmil âlimler iyimserdir. İyimserle oturursak iyimser, kötümserle oturursak kötümser oluruz. Çünkü haller insandan insan geçer.

    Mümin kişi her zaman her yerde, herkese ve her şeye karşı ümitle bakar, özellikle de Allah Tealâ’ya karşı ümidi ve hüsnü zannı tamdır. Kudsî bir hadis-i şerifte Rasulullah s.a.v.’in aziz lisanından Aziz ve Celîl olan Allah buyurur ki: “Ben kulumun zannı üzereyim. Beni andığı yerde onunlayım. Bana bir karış yaklaşana ben bir arşın yaklaşırım. Bir arşın yaklaşana ben bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene koşarak giderim.” (Buhârî, Tevhid 15/35; Müslim, Zikr 2, 26/75)

    “Kulumun zannı üzereyim” demek, Allah Tealâ’nın kuluna kendisinden beklediği şekilde muamele edeceğine işarettir. Fakat buradaki zan zayıf bir ihtimali değil, imanın kemâlini gösterir. Çünkü Yüce Mevlâ’ya olan hüsnü zannımız, imanımızın kalbimize yerleştiğinin ve gereğince hareket ettiğimizin göstergesidir. Nihayetinde kul, Hakk’ı nasıl bilirse ve O’ndan kendisine ne şekilde muamele etmesini ümit ederse Allah Tealâ da ona öyle muamele eder. Elbette bu gücü nispetinde O’na karşı görevlerini yaptıktan sonradır. Yoksa aldanmak olur.

    Efendimiz s.a.v. vefatından üç gün önce “Herbiriniz Allah’a ancak hüsnü zan ederek ölsün.” buyurmuştur. (Müslim, Cennet 81; Ebu Davud, Cenâiz 13)

    İnsan ümitle doğar, ümitle yaşar, ümitle ölür. Doğarken yakınlarının ümididir. Yaşarken ve ölürken ise kendi ümidi ile baş başadır.
  • COVID-19 Nedeniyle Kaybedilen Hak ve Özgürlükler: Büyük Bir Kandırmaca İçinde Olabilir Miyiz?

    Bu sene Mart ayının başlarındayken “Büyük bir salgın geliyor, tüm dünyada karantina ugulanacak, ülkeler arası seyahatler duracak, fabrikalar, restoranlar, alışveriş merkezleri, eğlence yerleri, parklar, sahiller kapatılacak!” denilseydi, ne tepki verirdiniz? Bütün bunlara olasılık verebilir miydiniz? Peki ya bundan sonra olacakları öngörebiliyor musunuz?
    Son 2 aydır çoğumuzun hiç hayal edemeyeceği, olağanüstü bir dönemi yaşıyoruz. Bütün yaşantımız, işlerimiz, ilişkilerimiz, alışkanlıklarımız içinde bulunduğumuz şartlara göre değişmek durumunda kaldı. Endişelendik, korktuk, anlamaya çalıştık, tedbirler aldık, kendimizi ve birbirimizi teselli ettik, eski günlerin tekrar geleceğine dair umutlar taşıdık. Birçok kişi işlerini kaybetti ve insanlardan uzaklaşarak yalnızlaştı. Tedbir süreçleri uzadıkça, geleceğe dair umutların yerini soru işaretleri almaya başladı.
    Peki içinde bulunduğumuz durumu doğru anlayıp değerlendirebiliyor muyuz? Bize gerçekler bütün açıklıklarıyla aktarıldı mı? Bize açıklama yapan yetkililer, her zaman anlattıklarına hakim miydiler?
    Bu süreçte medyada izlediğimiz yayın organları ve yetkililer sürekli olarak bu salgının çok tehlikeli olduğunu ve çok sıkı tedbirler alınması gerektiğini aktarıyorlar.
    Alternatif ve karşıt görüşlere dünya genelinde çok sıkı sansür uygulanıyor. Salgının çıkış şekli, etkileri ve alınan tedbirlerle ilgili anlatılanları sorgulayan görüşlere ana akım medyada hiç yer verilmediği gibi, sosyal medya platformlarındaki paylaşımlar da çok kısa sürede silinerek sansürleniyor. Fikir tartışmalarına izin verilmemesi de şu endişeyi doğuruyor: Acaba birşeyler saklanıyor ve insanlar belli bir doğrultuda yönlendirilmeye çalışılıyor olabilir mi?
    Avrupa’da birçok ülkede ve Amerika’da, sıkı karantina tedbirleri ve fikir özgürlüğünün engellenmesine karşı yapılan protestolar medyaya yansımıyor. Kurallara uymayanlara ağır yaptırımlar uygulanıyor.
    Bizlere “Yeni Normal” diye benimsetilmeye çalışılan tedbirler, kişisel hak ve özgürlüklerimizi önemli derecede kısıtlıyor. Bu sürecin ne zaman biteceği ve bu hak ve özgürlüklerimizin ne kadarını, ne zaman geri alabileceğimiz ise çok belirsiz (2. ve 3. dalga konuşulmaya başlandı). İçinde bulunduğu su dolu kabın yavaş yavaş ısındığını farketmeyen, zıplayıp çıkmayı akıl edemeyen ve sonunda da sıcaktan ölen kurbağa gibi, biz de bize sunulan “Yeni Anormal”likleri farketmiyor ve gerekli tepkileri vermiyor olabilir miyiz? Önümüzdeki dönemde, belki birkaç ay içinde, hangi koşullarla karşılaşabileceğimizi öngörebiliyor musunuz?
    Covid-19’un ortaya çıkışıyla ilgili çok fazla iddia var. Test sonuçlarının güvenilirliği, istatistiklerin doğruluğu ve alınan tedbirlerin gerekliliği tartışmaya açık. Bunları sorgulayan bakış açısına sansür uygulanıyor. Bunun yanında, önümüzde geleceğe yönelik tedirgin edici bir tablo oluşuyor: insanların tüm bilgilerinin dijital ortamda izlenmesi, bütün dünyayı aşılamak ve insanların aşı durumunun “dijital ID”, yani vücuda yerleştirilecek çiplerle takip edilmesine yönelik planlar yürütülüyor.
    Bu yazıda, Covid-19 ile ilgili yaşanan süreç, ortaya çıkan gerçekler, çeşitli belirsizlikler ve olasılıklara bakarak, durumu geniş perspektiften görüp değerlendirmeye çalışacağız.
    İçinde bulunduğumuz, belki de insanlık tarihinin en büyük küresel değişim sürecinde, anayasal haklarımızı korumak ve küresel bir felaketi önleyebilmek için, toplumsal olarak bilinçlenmemiz ve sağduyulu değerlendirme yapabilmemız büyük önem taşıyor.
     
    Event-201 Simülasyonunun Benzerliği ve Zamanlaması: 18-Ekim-2019 tarihinde, New York Johns Hopkins Sağlık Güvenlik Merkezi’nde, Dünya Ekonomik Forumu ve Bill & Melinda Gates Vakfı ortaklığıyla, Event-201 adı verilen küresel bir salgın simülasyonu gerçekleştirildi.
    Simülasyonda, yarasalardan domuzlara, oradan da insanlara geçen CAPS (Coronavirus Associated Pulmonary Syndrome; Koronavirüs Bağlantılı Akciğer Sendromu) isimli bir virüsün etkisi incelendi. Virüsün SARS’tan daha ölümcül olması ve gripten daha kolay bulaşıyor olması kriter olarak seçildi.
    Virüsün Brezilya’da bir domuz çiftliğinde ortaya çıktıktan 18 ay sonra 65 milyon insanın ölümüne neden olduğu sonucuna varıldı.
    İlginç bir şekilde, 18 Ekim’deki tatbikatta bütün bunların senaryo olarak konuşulmasından sadece 1 ay kadar sonra, Kasım ayı ortalarında, Çin’in Hubei eyaletinin Wuhan eyaletinde ilk Covid-19 vakası ortaya çıktı!
     
    DSÖ’nün Dahiliyeti ve Geç Gelen Pandemi İlanı: 31 Aralık 2019 tarihine Çin sağlık otoriteleri Wuhan eyaletinde zatürre benzeri bir salgın görüldüğüne dair Dünya Sağlık Örgütünü bilgilendirdi.
    DSÖ ise ancak 11-Mart tarihinde “COVID-19’un küresel bir salgın olarak karakterize edilebileceği” değerlendirmesini yaptı. Bu tarih öncesinde, salgının Çin’den Dünyanın geneline yayılmasını önlemek amacıyla tedbirler önerilmedi, Çin’e yapılan seyahatlere kısıtlama getirilmedi. Bir bakıma, salgının tüm dünyaya yayılması için fırsat tanınmış oldu. Nedense salgının önlenmesine yönelik Event-201’den çıkarılması gereken dersler uygulanmadı.
    Pandeminin ilan edildiği ve ülkelerin sıkı tedbirler almalarının önerildiği 12-Mart sabahında Dünya üzerinde 126,215 vaka ve 4627 ölüm görülmüştü ve salgının Dünya geneline yayılması gerçekleşmiş durumdaydı. Dünya genelinde yoğun olarak yasakların uygulanması bu tarihten sonra başladı.
     
    Ölüm Sayısı Tahminleri: Event-201 simülasyonunda, virüs ortaya çıktıktan 18 ay sonra 65 milyon insanın ölümüne neden olduğu sonucuna varılmıştı. Oldukça ürkütücü bir senaryo.
    “Imperial Collage London” Salgın Hastalıklar Bölüm Başkanı ve İngiltere hükümetinin koronavirüs konusundaki danışmanlarından olan Prof. Neil Ferguson Covid-19 ile ilgili yaptığı modellemeyle, eğer karantina uygulanmazsa sadece İngiltere’de 500,000 kişinin öleceğini bildirdi. Bunun üzerine İngiltere’de karantina ve çok sıkı tedbirler uygulanmaya başlandı. Gerçekleşen rakamlar ise bu tahminin çok altında.
    Uzmanlar, Neil Ferguson’un bu ve daha önceki salgınlarla ilgili yaptığı modellemelerinin çok hatalı olduğunu ve hükümeti karantina konusunda yanlış yönlendirdiğini belirtiyor.
    Mayıs başında, Neil Ferguson’un kendisinin karantina ve sosyal mesafe kurallarına uymadığı ortaya çıkınca, İngiltere hükümeti danışmanlığı görevinden istifa etti.
    Imperial Collage London’ın ve Event-201’in en büyük sponsoru “Bill & Melinda Gates Vakfı”. Bu vakfın Covid-19 üzerindeki etkilerine aşağıda değineceğiz. Salgına yönelik korku yaratmak ve sıkı tedbirlere gerekçe sağlamak için, ölüm tahminlerinin kasıtlı olarak yüksek çıkartılmış olması bir iddia konusu.

    Maske Kullanımının Olumsuz Etkileri: Covid-19 ilk çıktığı dönemde, kişisel maske kullanımın gereksiz ve hatta olumsuz olabileceği, DSÖ dahil bütün yetkili birimlerce söyleniyordu. Bugün ise açık-kapalı tüm mekanlarda maske kullanımı tüm dünyada kademeli olarak zorunlu hale getiriliyor; vaka sayılarının azalmasına rağmen maske uygulaması yaygınlaştırılıyor. Bugün itibariyle Türkiye’de 25 ilin tamamında, 14 ilin de merkez ve bazı ilçelerinde maskesiz sokağa çıkmak yasak; gün geçtikçe yeni iller ekleniyor.
    Bir doktorun operasyon sırasında veya bir hastaya müdahale ederken, veya aksırma-öksürme gibi semptomlar gösteren kişilerin maske takmasının gerekli olduğu oldukça anlaşılır. Market gibi topluma açık mekanlarda maske takılmasının istenmesi de mantıklı bulunabilir. Ancak, açık havada sürekli maske kullanımın zorunlu hale getirilmesinin salgına ne kadar etkisi olacağını düşünüyoruz?
    İnsan bedeni kusursuz bir işleyiş içerisinde çalışmaktadır, tabi dışarıdan müdahale edilmediği sürece. Temiz hava alımı uzun süreli engellediği zaman, uzun vadede solunum yolu rahatsızlıkları ortaya çıkacaktır. Çin’de beden dersinde maskeyle egzersiz yapan 2 öğrenci hayatını kaybetti. Maskeyle koşan bir kişinin akciğeri patladı. Bunlar olumsuz sonuçlarını hemen görebildiğimiz sadece birkaç örnek. Uzun süreli fiziksel aktiviteyle çalışan kişilerin yaz sıcağında çok zorluk çekmeleri, kalp ve solunum yolu rahatsızlıkları yaşamaları, maskede biriken mikropların hastalığa neden olması oldukça muhtemel. Maske kullanımı çocuklarda da akciğer ve beden gelişimini önleyerek ileride sağlık sorunları yaşamalarına neden olacaktır.
    Maske, iyi niyetli bir şekilde pazarlanmaya çalışılsa da, artık korku ve itaatin bir sembolü haline geldi.

    Detay kaynak:http://bilmek.info/...n-guclu-bir-sembolu/
     
    Karantinanın Olumsuz Etkileri:İlk defa bir hastalığa yönelik tedbir olarak, sadece hastalara ve şüphelilere değil, tüm topluma karantina uygulanıyor! Bu iyi niyetli bir tedbir olarak gözükse de, çok fazla olumsuzluğa yol açıyor.
    Karantina sonucunda özgürlüklerimizi ve sosyal hayatlarımızı kaybettik. Birçok kişi işlerinden oldu, ekonomik özgürlüklerini yitirdi. İntiharlar, boşanmalar, iflaslar, ve buna benzer birçok sosyal sorun arttı. Kalp, diyabet, kanser gibi ciddi hastalığı olup hastaneye gitmeyen, gidemeyen, bu nedenle sağlığı olumsuz etkilenen birçok insan var. Sürekli kapalı ortamda yaşamak bağışıklık sistemini zayıflatıyor. İnsanlardan uzak ve fiziksel temas olmadan yaşamak depresyonu arttırıyor.
    Ayrıca uygulanan karantina kuralları kişisel özgürlükleri hiçe sayıyor. Amaç insan sağlığını korumak mı, ceza kesmek mi, tartışılır hale geliyor. Sahilde yürümek yasak, bankta oturmak yasak, ama metroya binmek, işyerinde başka insanlarla aynı ortamda çalışmak serbest!
    Karantina ile salgının yayılması önlenmeye çalışılırken, başka şekillerde insan ölümlerine ve sosyal sorunlara neden olunuyor. Uzun süreli karantinanın olumsuz rakamsal sonuçlarını ancak belli bir süre sonra görebileceğiz.
    Detay kaynak:http://bilmek.info/...e-karantina-bitmeli/
     
    Karantina Gerçekten İşe Yarıyor Mu?: Türkiye’de sokağa çıkma yasağının ilk başladığı 10-Nisan gecesi, yasağın uygulanacağı haberi duyulduktan sonra 250-300 bin kişi alışveriş ihtiyaçlarını gidermek için kendini sokaklara attı. Bu olay sonrasında sokağa çıkan kişiler, hastalığın yayılmasına neden olacak sorumsuz davranışları sebebiyle medyada ve halk arasında ağır bir şekilde eleştirildi. Vaka sayılarının çok artacağı belirtildi.
    10-Nisan sonrasındaki vaka ve ölüm sayılarına bugün baktığımızda, o gecenin neden olması beklenen bir artış gözükmüyor. Aksine, günlük sayılar düzenli şekilde azalıyor. Acaba sokağa çıkmak hastalığın yayılmasında o kadar da etkili olmayabilir mi?
    Buna yönelik bir diğer veri de New York’tan: Hastanelerinden toplanan verilere göre, yeni gelen vakaların %84’ü evden çıkmayan insanlar.
    
    Kaynak:https://www.worldometers.info/...irus/country/turkey/
     
    Covid-19’a Bağlı Ölüm Sayılarının Diğer Ölüm Sebepleriyle Kıyaslaması: Tabi ki her can kutsal ve her ölüm trajik. Ancak, Covid-19 toplam ölüm sayılarını, diğer nedenlerden kaynaklanan ölüm sayılarıyla kıyasladığımız zaman, gösterilen tepki ve tedbirlerde bir aşırılık yok mu? Bunun sebebi, bazı gizli çıkarlar olabilir mi?

    Örnek olarak; 2020 ilk 4.5 ay içinde oluşan istatistikleri dikkate alırsak:
    Covid-19’dan ölenlerin sayısı 312 bin; Ölüm istatistiklerinde, nedene bağlı sıralamada oldukça aşağılarda. Dünyadaki toplam ölüm sayısı olan 22 milyonun sadece %1.4’ü Covid-19 nedenli (üstelik, Covid-19’a bağlı ölüm sayılarının yüksek çıkmasını etkileyen birçok faktör mevcut; bir sonraki başlıkta açıklanıyor).
    Gene aynı dönemde, bunun 13 katı kadar insan, 4 milyon 200 bin kişi açlıktan ölmüş. Bu konuda dünya genelinde yapılan benzer bir radikal bir girişim yok. Oysa ki duygusal olarak en can acıtıcı ve belki de en kolay önlenebilecek ölüm sebebi.
    Salgın hastalıkların toplamındanölen 4 milyon 875 bin kişi var. Kanserden ölen insan sayısı 3 milyon kişi. Sigaradan ölen 1 milyon 877 bin kişi. Alkolden ölen 939 bin kişi. Trafik kazalarındanölen 506 bin kişi.
    Ölüm oranları daha yüksek olduğu halde: Hala trafiğe çıkıyoruz. Hala sigara ve alkol satılıyor.
    Bu ölüm sebeplerini azaltmak için de yapılabilecek çok fazla şey, ama Covid-19 benzeri radikal girişimler yok. Acaba birilerinin işine mi gelmiyor? Kansere neden olan gıdalar ve kanser tedavisi, sigara, alkol ve taşıt trafiği birer ölüm nedeni olmaktan daha çok, ekonomik kaynak olarak görülüyor olabilir mi?
    Acaba, aşı ve çip kullanımını zorunlu hale getirerek Covid-19 da bir ekonomik kaynağa (ve belki daha da fazlasına) dönüştürülmek isteniyor olabilir mi? Buna daha ileride değineceğiz.
     
    Covid-19’a Bağlı Ölüm Sayılarının Yüksek Çıkmasını Etkileyen Faktörler:

    Ölenlerin %90’dan fazlasında başka kronik rahatsızlıklar var; ama, ölüm sebepleri Covid-19 yazılıyor. Başka bir rahatsızlığı olmayıp, sadece Covid-19 nedeniyle ölen kimse olmadığı iddia ediliyor.

    Doktorlar, ölüm sertifikalarına Covid-19 yazılması konusunda baskı uygulandığını belirtiyor.

    Covid-19 olarak raporlanan vakalar için hastanelere maddi destek uygulanıyor. Amerika’da her bir Covid hastası için hastaneye 13,000 $, ventilatöre bağlanan hasta için ise 39,000 $ ödeniyor.

    Covid-19’un vücutta diğer solunum yolu rahatsızlıklarından çok farklı etkiler yaratması sebebiyle, solunum cihazı kullanımının olumsuz etki yarattığı belirtiliyor. Solunum cihazına bağlanmak hasta için oldukça yıpratıcı bir süreç ve ventilatöre bağlanan hastaların büyük bir kısmı hayatını yitiriyor. Uygulanan tedavi metodun doğruluğu sorgulanıyor.

    Toplumlarda yaratılan ve medya tarafından sürekli olarak beslenen stres, korku ve endişe, bağışıklık sistemin olumsuz etkiliyor.

    Sürekli kapalı ortamda kalmak ve aşırı dezenfektan kulanımı ile yararlı bakterilerin yok edilmesi, bağışıklık sistemini zayıflatıyor.

    İtalyan Milletvekili Vittorio Sgarbi, İtalya’daki resmi “COVID-19” rakamlarının yanlış olduğunu söylüyor. Resmi COVID-19 rakamlarının insanları korkutmak ve diktatörlük kurmak amacıyla hükumet tarafından kasıtlı olarak yüksek gösterildiğini iddia ediyor.

     
    Test Sonuçlarının Güvenilirliği:Covid-19 hastalarının %80’inin hiç semptom göstermediği ya da çok az gösterdiği iddia ediliyor. Hastalığın çok hızlı bulaştığı ve kuluçka süresinin 15 gün olduğu söyleniyor. Yani kim hasta, kim taşıyıcı, kim değil, fiziksel olarak ayırt etmek neredeyse imkansız. Bu durumda, hastalık durumunu belirlemek için yapılacak olan testler önem kazanıyor.
    Covid-19 hastalarının belirlenmesi için 3 farklı test metodu (PCR, antijen ve antikor) mevcut. Testlerin güvenilirlikleri de ayrı bir tartışma konusu. Buna bağlı olarak da, verilen resmi vaka sayılarının güvenilirliği tartışmaya açık hale geliyor.
    Testlerin geneli için, %30-80 aralığında doğru sonuç verebileceğini söyleyen farklı kaynaklar var. Bunlar çok yüksek yanılma payları. Test yapmak, yazı-tura atmaktan neredeyse farksız.
    En güvenilir testin PCR testi olduğu belirtiliyor ve ülkelerin vaka sayılarını belirlemede bu test kullanılıyor. Ancak bu test de sadece laboratuvar ortamında güvenilir sonuç veriyor; pratik uygulamalarda prosesten kaynaklanan değişkenler (numune alma, bekleme süresi, metodun uygulanışı, test kiti kaynağı) sonuçları çok çok fazla etkiliyor. Testi uygulayış şeklinize göre herkes için pozitif sonuç çıkartmanız bile mümkün. Doğruluk oranıyla ilgili çok farklı yorumlar mevcut.
    ABD Beyaz Saray Coronavirus Görev Gücü’nde Coronavirus Yanıt Koordinatörü olarak görev yapan Dr. Deborah Leah Birx, “test metodu %99 güvenilir, hasta oranı %1 olduğu durumda”, pozitif sonuçların yarısının “hatalı pozitif” olabileceğini belirtiyor. Yani test sonucuna göre hasta bulunanların yarısı gerçekte sağlıklı olabilir. Çok doğru bir istatistiksel değerlendirme. Eğer uyguladığınız test metodu %90 güvenilirlikteyse, bu sefer pozitif olarak belirlenenlerin %90’ı “hatalı pozitif” olabilir! Bu da verilen resmi vaka sayılarının ne kadar yanlış olabileceğini gösteriyor.
    Tanzanya Cumhurbaşkanı, ülkesine gönderilen PCR test kitlerini sorgulamak amacıyla keçi ve papaya meyvasından numune aldırarak, numunenin kaynağını belirtmeden gizlice test yaptırdı. Bu numuneler pozitif sonuç verdi.Bunun üzerine Tanzanya Cumhurbaşkanı ülkesindeki DSÖ faaliyetlerini sonlandırdı.
    PCR testinin mucidi, Nobel Ödülü sahibi Kary B. Mullis, bu testin salgın hastalık tespitinde kullanılmasının uygun olmadığını belirtmiş. Hatta, bu metodun virüsü değil, hücrenin savunma mekanizmasının bir ürün olan, birçok hastalık ve stres durumunda doğal olarak ortaya çıkan “Eksozom”ların varlığını test ettiği iddia ediliyor.
    Eksozom virüs teorisi karşılaştırması için bu linke göz atabilirsiniz.

     
    Ülkelerin Vaka Oranları Arasındaki Tutarsızlıklar:Ülkelerin vaka ve ölüm sayıları, ve bunların ülkelerin toplam nüfuslarına oranları arasında çok büyük değişkenlikler ve tutarsızlıklar var. Bu farklılıkların nedenlerini, ülkelerde uygulanan tedbirlerin ve ülkelerin kültürlerinin farklılıkları üzerinden açıklamaya çalışan yaklaşımlar mevcut. Ancak bu yaklaşımlar da çok fazla yoruma dayalı.
    Covid-19’un ilk görüldüğü ülke olan Çin, 1.5 milyarlık nüfusuna rağmen 4,634 ölüm sayısıyla, milyonda 3ölüm oranına sahip. İspanya, İngiltere, İspanya ve Belçika’daki ölüm oranları ise milyonda 500-800arasında değişiyor; Çin’den çok çok yüksek. Tüm bu ülkelerde sıkı karantina tedbirleri uygulanıyor.
    İsveç’te hiç karantina uygulanmadığı halde ölüm oranı milyonda 371.
    Tayvan’da da karantina uygulanmıyor. Çin’in hemen yanıbaşında olmasına rağmen ölüm oranı çok çok düşük: milyonda 0.4.
    Ülkelerdeki vaka oranları arasındaki bu tutarsızlıklar, sunulan rakamların güvenilirliğini ve uygulanan tedbirlerin etkilerini sorgulamamızı gündeme getiriyor.
    Kaynak:https://www.worldometers.info/coronavirus/
     
    Virüsün İnsan Müdahalesiyle Ortaya Çıkmış Olması Mümkün Mü?: Covid-19’un ortaya çıkış yoluyla ilgili kanıtlanmış bir bilgi olmasa da, insan müdahalesi olmuş olabileceğine dair birçok olasılık mevcut. Hatta, Covid-19 RNA kodları pangolin ve yarasanınkilerle karşılaştırıldığında, Covid-19’un doğal yollardan değil, insan müdahalesiyle ortaya çıkmış olması olasılıksal olarak daha mümkün görünüyor.
    Laboratuvarda virüsleri mutasyona uğratmak, özelliklerini değiştirmek, ve hatta sıfırdan yaratmak mümkün. Bu amaçla kullanılan bir metot, Amerika’da uygulanmasına 2017 yılında kısıtlama getirilmiş olan Gain of Function Research.
    Yeterli zaman ve para harcanırsa, virüsü laboratuvarda üretecek, yoktan var edecek teknoloji de mevcut.
    Diğer Kaynaklar:https://www.youtube.com/watch?v=R6y8dlhoMpo  ;      https://www.youtube.com/watch?v=uZUJhKUbd0k
     
    Fauci Bağlantısı ve Wuhan Laboratuvarı: Anthony Fauci, 1984’ten beri Amerika Ulusal Alerji ve Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü’nün (NIAID) direktörlüğünü yapan hekim ve immünolog. Tam 36 yıldır bu görevde. 36 yıl! Bir insan acaba neden ve nasıl, böyle kritik bir görevde, bu kadar uzun bir süre durur, veya özellikle tutulur?!
    Fauci, 2017 yılında yaptığı bir konuşmada, “Trump’ın, başkan olduğu dönemde, sürpriz bir bulaşıcı hastalık salgınıyla karşılaşacağını” şaşırtıcı ve net bir şekilde dile getirmiş. 2020, Trump yönetiminin seçimlerin yenilenmesinden önceki son senesi.
    Nisan ayı sonlarında yayınlanan haberlerde, Fauci yönetiminin Wuhan Viroloji Enstitüsünde, 5 yıl süren ve 2019’da tamamlanan bir koronavirüs araştırması yaptırdığı ortaya çıktı. Yarasa koronavirüsleri üzerine yapılan bu “gain-of-function” araştırması için 7.4 milyon dolar yatırım yapılmış. Araştırmanın yapıldığı laboratuvar, salgının ilk ortaya çıktığı iddia edilen hayvan pazarının çok yakınında.
    Wuhan’daki bu enstitünün yüksek güvenlikli bir bölümünde de, 7-24 Ekim 2019 tarihleri arasında hiçbir cep telefonu aktivitesi olmadığı ortaya çıktı. Bu tarihler için resmi bir kapanma/tatil kaydı olmaması sebebiyle, bu dönemde “tehlikeli bir olay” yaşanmış olabileceği belirtiliyor. Virüsün laboratuvardan yayılmış olabileceğine dair ortada bir kanıt yok, ancak DSÖ danışmanı Jamie Metzl bunun olası olduğunu ve araştırılması gerektiğini belirtiyor.
     
    Bill Gates’in Rolü ve Etkileri: Bill Gates’e gelirsek; onun durumu çok karmaşık. Dünyanın en zengin birkaç kişisinden biri. Aynı zamanda bir hayırsever olarak adı hep fakir ülkelerde yürüttüğü sağlık çalışmalarıyla, aşı kampanyalarıyla duyuluyor. Ancak, itham edildiği de birçok olumsuz şey var.
    Bill Gates, sağlık alanındaki çalışmalarını Bill & Melinda Gates Vakfı olarak yürütüyor. Bu vakıf DSÖ’nün ABD’den sonra gelen en büyük maddi destekçisi. Aynı zamanda GAVI, Unicef, Imperial Collage London ve bütün aşı geliştirme şirketlerinin en büyük sponsoru. Yaptığı maddi destekler sebebiyle Bill Gates dünya aşı sektörü ve aşı geliştirme çalışmalarını istediği şekilde yönlendiriyor; bu konuda yetkisi ve sağlık üzerine eğitimi olmadığı halde.

    Bill Gates, dünya nüfusunu azaltmaya yönelik çalışmalarını ve aşının da buna fayda sağlayacak bir etken olduğunu birçok defa dile getirdi.
    Bill & Melinda Gates Vakfı’nın Hindistan ve Afrika ülkelerindeki aşı uygulamalarının çocuklarda felç, kısırlık ve ölüme neden olduğuna dair çok fazla iddia var.
    Bill Gates, zorunlu coronavirüs aşı programını kabul etmesi karşılığında Nijerya’ya 10 milyon $ yardım teklif etti. Nijerya hükümeti teklifi reddetti.
    İtalyan milletvekili Sara Cunial, 15 Mayıs 2020 tarihinde İtalyan Parlamentosunda yaptığı konuşmada, Bill Gates’in bir “aşı suçlusu” olduğunu ve “insanlığa karşı işlenen suçlar” nediyle yargılanması gerektiğini söyledi.
    ABD halkı, “tıbbi yanlış uygulama ve insanlığa karşı suçlar” nedeniyle Bill & Melinda Gates vakfının soruşturulması için imza kampanyası başlattı. 573,000 imza ile en çok imza alan ikinci konu durumunda.
    Bill Gates Covid-19 ile ilgili olarak her fırsatta, “herkes aşılanmadan” normal hayata dönüş olamayacağını dile getiriyor. Tüm toplumun güncel aşı durumunu takip edebilmek için de dijital sertifika ve quantum nokta dövmesi(Quantum Dot Tattoo) programları üzerine çalışıyor. Dijital sertifikaya yönelik bir organizasyon olan ID2020’nin önde gelen sponsorları GAVI ve Microsoft; tabi bunların arkasında da Bill Gates var.
    Dijital takiple birlikte devreye alınması planlanan bir diğer sistem de “Vücut Aktivasyon Verilerini Kullanan Kriptopara Sistemi” (Cryptocurrency System Using Body Activity Data). Bu sistemde, insanların belli görev ve aktiviteleri yerine getirerek kriptopara madenciliği yapması sağlanacak. Bu sistemin patentini de Microsoft almış durumda.
    İnsanların iyiliği ve sağlığı için çabaladığını söyleyen bir hayırseveri yargısız infaz etmek haksızlık olur. Ancak, ortada bu kadar şüpheli durum ve iddia varken, elinde çok fazla yetki ve maddi imkan olan, dünyanın ve insanlığın geleceğini etkileyebilecek birinin soruşturulmasını ve gerekiyorsa yargılanmasını istemek oldukça yerinde bir talep olarak gözüküyor.
    Detay Kaynaklar:http://bilmek.info/...us-kontrol-sebekesi/
    http://bilmek.info/...ital-kimlik-istiyor/

    Diğer Olasılıklar ve “Üst Akıl”:Yaşadığımız durumun sebepleri ve sonuçlarıyla ilgili çok fazla olasılık senaryosu, analiz ve teori mevcut. Birçoğu göz ardı edilemeyecek derecede olası ve noktaları birleştirince çok net bir tablo ortaya çıkıyor. Bunlara bu yazıda detaylı yer vermiyoruz. Merak edenler, şu linkteki David Icke röportajını izleyerek kendi değerlendirmelerini yapabilirler: http://bilmek.info/davidicke-londonreal/
    Sadece birkaç başlığa değinmek istersek:
    5G teknolojisinin dünya üzerinde ilk defa kullanılmaya başladığı dönemdeyiz. Bilim insanları, yüksek frekanstaki 5G elektromanyetik alanlarının, insan sağlığına olumsuz etkileri olacağına dair endişelerini dile getiriyorlardı. Ancak, 5G’nin insan sağlığına etkilerini inceleyen bağımsız ve kapsamlı araştırma yapılmış değil. Covid-19 vakalarının yoğun yaşandığı yerler (Wuhan, Avrupa şehirleri, New York) 5G’nin ilk olarak yeni devreye alınmaya başlandığı şehirler. Covid-19 kayıplarına yapılan otopsilerde, birçok organda kan pıhtısı ve doku bozulmaları tespit edildi. Bu ölümlerin sebebinin 5G olabileceği iddia ediliyor. Covid-19 ve 5G bağlantısını sorgulayan tüm yayınlar sosyal medyada sansürleniyor.
    Economist dergisinin 2019 ve 2020 yılları için sene öncesinde yayınlanan sayılarının kapak analizlerine bakınca, bugün yaşadıklarımıza dair sembollerin resmedildiklerini görebiliyoruz. Bu kapaklar, kim tarafından, nasıl hazırlanmış olabilir?
     
    Kaybedilen Hak ve Özgürlükler: 2 aydır dünyanın büyük bölümü karantina altında yaşıyor. İnsanlar en yakınlarıyla bile görüşemiyor, insani temas eksikliği yaşıyor. İmkanı olanlar bunu dijital ortamlarda bir ölçüde gidermeye çalışıyor.
    Birçok insan işlerini kaybetti. Gündelik işlerde çalışanlar para kazanamıyor. Birçok küçük ve orta ölçekli işletme varlığını sürdüremez hale geldi. Büyük işletmeler içinde de zorlananlar, işlerini sürdürebilmek için kadrolarını daraltacak olanlar var. İşsizlik önümüzdeki aylarda daha da artacaktır. Ekonomik durumu bozulan insanlar, devlete daha bağımlı hale geliyor.
    Karantina uygulamalarının önümüzdeki dönemde yavaş yavaş kaldırılacağı belirtiliyor. Ancak, ekonomik olumsuz etkiler uzun süre devam edecek gözüküyor. Sosyal yakınlık gerektiren sektörlerde (eğlence, restoranlar, turizm…) uzun süre zorluk yaşanmaya devam edecektir.
    Karantina uygulamaları da tam olarak kaldırılmıyor. Salgının hala olduğu, “sosyal mesafenin” her ortamda korunması gerektiği belirtiliyor. Buna yönelik olarak, sosyal yakınlığın doğal olarak oluştuğu ortamlar için (okul, işyeri, toplu taşıma, restoranlar, parklar…) insanları birbirinden uzaklaştıran trajik uygulamalar devreye alınıyor. İnsanlar çizgilerle, bariyerlerle birbirinden uzak tutuluyor. Çocuklar çocukluklarını yaşayamıyor.

    İnsanlar birbirinden korkar, çekinir oldu. Fiziksel mesafe sağlamak amacıyla “Sosyal Mesafe” sloganı seçilerek, sosyal yakınlık korkulan bir şey, tabu haline getirildi. İnsanı insan yapan en önemli değerimizi, sosyalleşme yetimizi yitiriyoruz.
     Ülkeler, kişilerin kimlerle temasta olduğunu görebilmek için “kontak takibi” uygulamaları devreye alıyor, bu takibi yürütecek birimler oluşturuyor. Bu uygulamalar aracılığıyla, kimin hangi saatte nerede kimle görüştüğü, telefon rehberinde kimlerin kayıtlı olduğu gibi, “toplumdaki herkesin tüm özel bilgilerine” erişim sağlanmış olacak. Totaliter bir rejim için gereken altyapı kurulmuş olacak.
    Bütün bunların geçici olduğu, bir süre sonra eskisi gibi kucaklaşacağımızı söylemek ise oldukça iyimser bir tahmin. Virüsün hiç bitmeyeceği, 2. ve 3. dalganın geleceği konuşuluyor ve muhtemelen gelecek. Buna yönelik bir algı oluşturuluyor, karantina hastaneleri inşa ediliyor, kuralları sürdürmeye yönelik planlar yapılıyor. Ayrıca biliyoruz ki, yönetimler kazandıkları yetkileri geri vermezler.
    Aşı bulunursa, ki bir süre sonra illa ki bir şey bulunacak, bütün dünyayı aşılamak ve dijital takip, bir gerçeklik olarak önümüze gelecek. Aşı herkese zorunlu olarak uygulanmak istenecek. Aşı yaptırmayanlar seyahat edemeyecek, işe gidemeyecek, sokağa bile çıkamayacak.
     
    Sonuç olarak, şu anda yaşadıklarımızla ilgili ortada birçok belirsizlik ve şüpheli durum var. Bugün insanları korumak amacıyla alındığı söylenen tedbirlerin, kişisel hak ve özgürlüklerimizi kısıtlayan önemli etkileri oluşuyor. Kötü senaryo bütün bunların bilinçli olarak planlanmış olması, biraz daha “az kötü” senaryo ise birilerinin fırsatlardan istifade etmeye çalışması olabilir.
    Bütün bu olanlar ve olacaklar üzerinde toplumsal olarak bir etki sağlayabilmemiz için araştırmalı, olayları sorgulamalı, birbirimizi bilgilendirmeli ve haklarımıza sahip çıkmalıyız. Çünkü:
    Hayat eve sığmaz!
     
    24-05-2020
    Yazan: G.J.  (bilmek.info misafir yazarı)
  • 533 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    ●Bildiğiniz tüm dünya düzenini unutun.
    Hakan Günday tüm tabuları,tüm kuralları paramparça etmiş."

    ♧Yeraltı edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Hakan Günday muhteşem bir yapıt ortaya koymuş.
    Uzun zaman etkisinden kalabilirsiniz,yazarın yazdığı cümleleri hazmetmek gerçekten biraz zorlayabilir sizi.
    Sindire sindire okumak lazım.O kadar soyut ve mükkemmel cümleler var ki kitapta;kitap çizmeyi seviyorsanız eğer kitabın her sayfasını karalayabilirsiniz.
    Bunları yazmak,bu kadar kusursuz bir kurgu kurmak, gerçekten mükemmel bir zekanın örneğidir bana göre.
    Hakan Günday'ın önünde saygı ile eğilmez lazım.

    ♧Hiçbir yere ait olmayan(olamayan) ve sürekli kaçıp giden iki karakter Kinyas ve Kayra. Başlarda hangisi Kinyas hangisi Kayra ayırt edemiyorsunuz.Birbirlerine çok benzeyen iki karakter, kişilikleri ve fikirleri bakımından.Nefretin kitabını yazmak için koyuldukları bu yolda kendi yarattıkları karanlığa tanık oluyoruz.

    ♧Kinyas Kayra’yı, Kayra Kinyas’ı tek ailesi olarak görüyor. Nefretle sevginin karışımı bu. Anlaşılması çok güç bir ilişki.Tanımlanması imkansız.Kafayı kırmış,parayı iplemeyen ama para için her şeyi yapabilen iki karakter.Hayatlarını lüks içinde fütursuzca sürdürebilecekleri miktardaki para için gözlerini kırpmadan bütün Afrika Kıtası’nı yeryüzünden silebilecek iki tane vicdanlarını ve insalıklarını kaybetmiş canavar.
    ♧Düşünün ki zihinlerini öldürmek istiyorlar artık,bedensel tüm fonksiyonları çalışırken zinsel olarak ölmek istiyorlar,düşünme yeteneklerini kaybetmek istiyorlar çünkü kendilerini bir insan olarak görmüyorlar ve birer canavara dönüşmüşlerdir artık.İçlerinde insanlık adına hiçbir duyguyu barındırmayan iki canavar.
    ♧Kitap 3 bölümden oluşuyor;Kinyas,Kayra Ve Hayat,Kayra'nın Yolu ve Kinyas'ın Yolu.
    Yazar vermek istediği tüm duyguları Kayra'nın Yolu' nda vermiş gibi gözüksede Kinyas'ın Yolu'da bir o kadar çarpıcı ve etkileyici.Okurken insanı rahatsız eden ve kurulmuş dünya düzeninin gerçek yüzünü gösteren bir tablo çıkıyor ortaya.
    ♧Hakan Günday bize iki tercih sunuyor kitapta Kinyas'ın Yolu ve Kayra'nın Yolu hangisini tercih edeceğimizi çok gerçekçi ve azımsanmayacak bir olguyla bize bırakıyor...
    Veshalıkelam okuyun,okutturun efendim...

    ♤Zevk ve acı.Hayatın anlamı.Merak edilir,sorular her yerde.İşte söylüyorum!Hayat ölene kadar hissedilen zevklerden,çekilen acılar çıkarıldığı zaman geriye kalandır.Hayat=zevk-acı.Sonuç pozitifse yaşamışsındır hayatı.Negatifse ölmüşsündür doğduğun gün.Tabi bir de sıfır ihtimali var.Bu durumda ise zamanın yetmemiştir hayatı anlamaya.

    ♤Belki daha az düşünseydim, dokunabilirdim o sürekli duyguya ama mutluluğun, tatmin olmanın bir göz kırpması kadar kısa sürdüğünü anlamam zor olmadı. Uğruna hatalardan kaçınılacak bir bok değildi mutluluk!

    ♤Gerçekten de konuşularak yapılmayacak iş yoktur. İhtilaller çıkartılabilir,birileri aşık oldurulabilir ve hatta intihar ettirilebilir. Konuşarak her şey yapılırdı. Ve bana çok komik geliyordu. Birisinin ağzından çıkan, üç yüz kilometre uzakta doğmuş başka birine hiçbir anlam ifade etmeyen kelimeler dünyayı yönetiyordu...İletişim diye bir şey yok.Fazla iyimser bir kavram.Hayatı renklendirmek için.

    ♤Elimden geleni yaptım.Ama hiçbir şey.Tek bir ses,bir fısıltı bile gelmedi kulaklarıma.Ne yapmak istediğini bilmemek kadar acı verici bir şey daha yoktur.Ne istediğini bilmemek insana verilmiş en yırtıcı işkence türlerindendir...

    ♤Ve daha kötüsü,gerçek kimliğimizi ve nereden geldiğimizi asla anlayamayacakları için bizden daha da nefret edeceklerdi.Çünkü resmi kurumlar tanımlayamadıkları her şeyden çok korkar.Eğer herhangi bir devlet,karşısına çıkan canlı hakkında bir bilgi kırıntısına sahip değilse,deliye döner.
    Kendini tecavüze uğramış gibi hisseder.Otorite sadece bilinenler üzerinde kurulduğu için,bilinmeyen her şey doğal düşmandır...

    ♤Tekrar gözlerimi açtığımda aklıma Kinyas geldi.Gece boyunca kollarında ölüm aradığı kadının yüzü geldi.Ve benim kendisini uyarmamış olduğumdan dolayı suçluluk duymam gerekirdi. Ama hiçbirşey hissetmiyordum.Hiç...Hissetmemek bir şey,bilmemek başka.Zihinsel ölüm bilmemekten geçer.Farkında olmamaktan.

    ♤Dünya üzerinde faşistin ne kadar iğrenç bir tarihçesi varsa,komünistin de o kadar saf,kötü bir geçmişi vardır.Ne de olsa iksini de insan icat etmiştir!

    ♤"İnsanlar..." dedim fısıldayarak."Taşırlar insanları.Kundaktayken,tabuttayken.Hep taşıyacak birileri olur.Bazıları dostluktan,bazıları cepteki paradan,bazıları da içinde bulundukları sistem bir gün onlara da taşıma sırasının geleceğini söylediği için,taşırlar insanı..."

    Sevgiyle kalın,kitapla kalın...
  • 332 syf.
    Nietzsche bu eserini, Richard Wagner’le olan arkadaşlığı bittikten ve sağlık nedeniyle akademik yaşamdan uzaklaşmak zorunda kaldığı dönem sonrasında yazmış. Bir nevi olumsuzluklar ve çöküntü zamanına denk gelmiş, bu psikolojide yazılmış bir eser. Ancak, eser karamsarlık abidesi olarak anlaşılmasın, aksine iyimser görüşler daha hakim. Bu eser bir nevi Nietzsche'nin dokuz ana başlık altında; 638 aforizma ile içini döktüğü içten bir günlük gibidir.

    "Neden ezgi olsun ki? Yaşam kendisini huzur içersinde derin bir gölde yansıtınca neden tatmin olmuyoruz?"

    İlk bölümde üzerinde durmak istediğim nokta; Nietzsche'nin filozoflara, günümüzdeki insanı tekil olarak görüp ondan yola çıkarak her şeyi anlama çabalarının yanlışlığı eleştirisidir. Nietzsche'ye göre insan rüyası dahi eski ilkel insanın kültürünün tezahürüdür. Dolayısıyla insan tekil bir varlık değildir; tek bir bedende en eski insan kültürlerinin evrimlesmis modelidir. Bir önceki sürüme göre bir 'üst insan' yani. Filozoflara burada önerisi; tarihsel felsefe yapmalaridir. Keza Nietzsche'nin kendisi bunu felsefe tekniğinin merkezine yerlestirmistir.

    Üst insan demişken; burada kastedilen 'üstün' insan değil. Çünkü buradan yola çıkarak Nietzsche ile Hitler'i ilişkilendirenler oluyor. Nietzsche olsa; "Hayır, hayır,hayır ! Bu bir yanılgı!" gibisinden bir tepki gosterirdi sanırım. Bana kalırsa üst insandan, her insanın kendisine koyması gereken bir hedef, rol model insan profili anlaşılmalidir. İnsan bu rol modele ulaşmaya çalışarak olduğu yerden çok daha yüksek bir seviyeye gelecektir ve bunu herkesin (en azından toplumun çoğunluğu) yapmasıyla bir üst kültür (gelişmiş) hedefine ulaşılabilecektik. Ve Nietzsche, şu an biz nasıl eski ilkel insan adetlerini (barbarliklarini, vahsiliklerini vb) garip karşılıyorsak; üst kültürun üst insanınin da yani geleceğin insanın da bizi çok garip karşılayacağıni söyler. Buradan, geçmişin vahşi, kötü, barbar, mantıksız gelen ahlak anlayışının günümüzün birer yorumu olduğu; aynı yorumu gelecek insanının da günümüz insanı için yapacağını söylemekte ve buradan yola çıkarak; aslında ahlakin, iyinin,kötünün ... birer yanilgidan ibaret olduğu anlatılmak istenmektedir.

    "Ama her şey evrimleşiyor; ebedi gerçekler yok, mutlak doğrular yok."

    İkinci ve üçüncü bölümler Nietzsche'nin ahlak ve dine dair aforizmalarini içerir. Ahlaka zaten yukarda değindim. Konuyla ilgili yorumumu okumak isteyenler filozofun konuyla ilgili kitabına yaptığım incelemeyi okuyabilirler:

    #39220435

    Nietzsche en kısa tabirle dini, insanın en büyük yanılgisi olduğunu düşünüyor. Bunla beraber insanlığa yaptığı gelişimi yadsimiyor ancak nasıl şekerin biraz fazla ve sürekli alimiyla insanın yavaş yavaş kilo alarak sağlığından olmasi mümkünse (ki şeker bağımlılık da yapar) dinin de aynı etkisinin olduğunu söyler. Dinlerin ve Tanrı anlayışının insanı miskinlestirdigini, kaderci diyeceğimiz bir psikolojiye soktugunu söyleyebiliriz. Din, insanın acılarına bulduğu bir ilaç. Ancak Nietzsche bu ilacı ancak fazla düşünmeyen ve zayıf olanların içeceğini ve bunu içtikce de daha çok zayiflayacaklarini soylemekte; bu durum insana faydali olsa dahi aslında üst insana giden insanın önünde bir bariyer olduğu, ve birçok insanın onu görünce geri döndüğü bir bariyer olduğu için dinin üst kültür önünde büyük bir engel olduğunu düşünmektedir.

    "Dini kuralların ve sanatın uyuşturucu etkisi azaldıkça, insanlar başlarına gelen kötülüğü gerçekten ortadan kaldırmak için daha çok çaba sarf ederler.."

    Evet, Nietzsche dördüncü bölümde sanatçı ve yazarlar hakkındaki düşüncelerini söyler: Sanatçılara saygı duymasına karşın aynı zamanda üstteki sözde olduğu gibi sanatın da bir uyuşturucu etkisi olduğunu da sıklıkla vurgular. Aynı zamanda sanatın, dinin yanılgılari üzerinden sıklıkla beslendiği için sanatçıların, yeni dünyaya (Tanrı öldü) uyum sağlamakta zorlanacaklarini; yeni bir sanatçı kimliğinin doğacagini düşünmektedir. Nietzsche, gelecek dünyanın safaginda görür içinde bulunduğu devri ve gelecek devrin en büyük sanatının da bilim, en büyük sanatçılarınin ise bilim adamları olacağını düşünmektedir.

    "Bilim adamları sanatkarların gelişmiş türleridir."

    Ancak bu noktada önemli bir de uyarısı vardır: İnsanlar büyük bir iştahla bilime, içlerindeki keşif tutkusuyla sarilacaklar, ölen Tanrının bıraktığı boşluğu bilim ile doldurmaya çalışacaklar lakin insanın en azından halkın büyük kesiminin daha kolaya ve az düşünerek kavrayacagi şeylere olan ilgisi sebebiyle bilimden uzaklaşıp tekrar dine sarilabilecegi.. Bu sebeplere ek olarak, insanda oluşacak kibrin de buna sebep olabileceğini düşünür. Kitabında sıklıkla kibir üzerine aforizmalar yazdığını gormekteyiz. Bu nedenle Nietzsche; alcakgonullu erdem demektedir.

    Beşinci bölümde alt ve üst kültür üzerine aforizmalarini sıralayan Nietzsche, 'bağlı ruhlar' ve 'özgür ruhlar' üzerinden alt-ust kültürun belirtilerini anlatır. Bağlı Ruhlar için gelenek oldukça önemlidir. Çok araştırmayı sevmez; geçmişin iplerine seve seve bağlanmış ve bir süre sonra kendi bunu bir seçimle yaptığını unutup; inandığından başka bir yolun olmadığı yanılgisina düşmüştür. İlkeleri, olayları yararliliklarina göre degerlendirir ve buna göre doğru olduğu sonucuna uymakla beraber herkesin buna uymaları gerektiğini düşünür; buna uymayan özgür ruhlar hakkında "haklı olmamalı, çünkü bizim için zararlı’ derler veya böyle duyumsarlar." Bu anlayışı ben şahsen evrim konusunda görüyorum insanlarda; insanlar inançlarına zarar vereceği için bir bilimsel kuramin kabul edilmemesini doğru ve doğal buluyorlar.

    Altıncı bölümde insanın toplumdaki halleri üzerine aforizmalarini sıralayan Nietzsche'nin şu sözüyle tartışma için gerekeni güzel ozetlemis:

    "Düşüncelerini buza yatırmayı bilmeyen, tartışmanın ateşi içersine girmemelidir."

    Yedinci bölümde Nietzsche'nin kadınlar ve çocuklar hakkındaki düşüncelerini görmekteyiz: Genel olarak kadınlara bakışını olumsuz olarak algılamak mümkündür. Bunu ben biraz, filozofun iki evlilik teklifine de red yanıtı almasına bağlıyorum. Aynı zamanda, hayat üzerine 'bengi dönüş', 'üst insan' gibi özgün fikirler ortaya koyarak anlamdirabilen büyük filozofun, aynı başarıyı kadınlar üzerinde gösterememesine yoruyorum.

    Sekizinci bölümde Nietzsche devlete dair fikirlerini dile getirir. Burada en etkileyici düşüncelerinden birisi: Şu an her insanın geçmişteki insanlara kölelik sistemini uyguladıkları için lanet okumalarına karşılık; şu anki insanların köle insanlardan çok daha fazla çalıştıklarını, köle işçilerin günümüz işçilerinden daha mutlu ve daha emin yaşadıkları yönündeki fikri. Nitekim Nietzsche'ye göre insan zamanının üçte ikisini kendisine ayirmalidir gerçekten kendisine özgür ve mutlu demek için. Politikanın her yanını sardigi toplumumuza bakınca Nietzsche'nin şu sözüne hak vermemek elde değil: "Kültür, en yüksek başarılarını, politikanın zayıfladığı dönemlere borçludur."

    Ayrıca bu bölümde 'Din ve Devlet' üzerine fikirlerinde bir an Atatürk'ten günümüze yobazliğin düşüşü ve yükselişini görür gibi oldum. Ufak bir farkla; Nietzsche, gelecek adına çok daha umutlu bir tablo çizmiş. Sanırım bu düşüncesinin oluşmasında tek etken olmasa da bir yıl askerlik yapmış olmasi da etkili olmuştur:

    "Asıl büyük kayıp, her yıl, en yetenekli, en güçlü, en çalışkan erkeklerin büyük miktarlarda işlerinden ve mesleklerinden uzaklaştırılarak askere alınmasıdır."

    Dokuzuncu bölümde kendi başına olan bir filozofun, kendi kendisine konuşması, dertlesmesi, kizmasi, çevresindekileri anlamlandirma çabasıni ortaya koymaktadir. İnsan davranışlarının temelinde asıl etmenin insanın bencilligi olduğu vurgulanmaktadir: En yardımsever olduğumuz an bile bencilizdir. Çünkü yeterince irdenir,geriye gidilirse ilgili davranışın kökeninde yine insanın kendi çıkarı ile karşılaşılir.

    "İnsanın kendisinden hiç bahsetmemesi en ince iki yüzlülüktür."

    Ve son söz: =))

    "Eğer iyi yaptıysam, sessiz kalalım,
    Eğer kötü yaptıysam, gülelim
    Ve yeniden biraz kötü davranmak için,
    Daha kötü yapalım, daha kötü gülelim,
    Ta ki mezara girene dek.
    Arkadaşlar! Peki! Ne diyorsunuz?
    Amin! Bir daha buluşana dek!"

    Keyifli okumalar.