• Bu kitabı kitabevi dolaşmalarım sırasında 'yeni çıkanlar' rafında gördüm. İçimden 'çekinme bir bak deyince' raftan alıp inceledim. Önce Antony C.Sutton'un kitaplarından biri sandım ama değilmiş. Arka kapak yazısı ilgimi çekince de almaya karar verdim ve o şekilde nisan ayında satın alıp, okumaya başladığım kitabı ancak kasım ayında bitirebildim. Araya giren diğer okumalardan dolayı biraz uzun sürdü. Ancak, kitabın sayfa sayısının az ama içeriğinin kalın olmasını da özellikle belirtmek istedim. Son cümle olarak söyleyeceğim şeyleri başta söyleyeyim o zaman. Tavsiye edilir mi? Evet.

    Hitler'in arkasındaki Amerikan gücü her zaman ilgi odağı olmuş ve bunun üzerine çok şeyler yazılmıştır. Hitler'in bir ülkeyi bataklıktan çıkartıp, tekrar güçlü ve emperyal bir ülke haline getirmesinde kendisine yardımcı olan kimlerdi? Bu bile apayrı bir çalışmadır.

    Edwin Black'in Nazi Bağlantısı kitabı da bu bağlamda 'at arabasından çelik yığınlara' ulaşan gücün çeşitli yerlerdeki bağlantısını sorguluyor. Bu sorgulamayı yaparken de ABD içindeki resmi kaynaklara, kitap, gazete, söyleşi gibi çeşitli araçlara bakıyor.

    Kitap 5 bölümden oluşuyor. Bunlar sırasıyla; Bağlantının Perde Arkası - Ford, Yahudi Nefreti ve Siyasi Irkçılık - Carnegie, Öjeni ve Üstün Irk - Rockefeller, Mengele ve Öjeni - GM ve Reich'in Modernizasyonu - IBM Holokost'u Organize Ediyor.

    "Bağlantının Perde Arkası" başlığına sahip bölüm, kitabın önsözü olup, kitabın yazım süreci, yaşananlar, niçin yazmak zorunda kalındı ve ne amaçlanıyor gibi çeşitli sorulara cevapları içeren; bu konuda okuyucuyu aydınlatmayı amaçlayan bilgileri içeriyor.

    Yazar, daha önce yazdığı ve ayrıntılı bir şekilde incelediği konu ve kaynakları Nazi Bağlantısı adıyla 'tek çatı altında' birleştirmiş. O yüzden "Daha önce ben bunları yazdım, tekrar etmeyeyim, geniş bilgi için diğer kitaplarıma bakın" diyerek bir açıklama da bulunuyor.

    Yazar ayrıca bazı kurumlara da kendisine izin vermedikleri için sitem ediyor.

    Kitap, hemen okunup bitirilecek kadar basit bir içeriğe sahip değil. Yukarıda yazdığım gibi sayfa sayısı az ama içerik onun çok daha fazlasına sahip ve bu yüzden anlamak, kavramak, sonuç çıkarmak biraz düşündürüyor. Temel tez, kitabın arka kapak tanıtım yazısında yazdığı gibi, Hitler'in arkasındaki Amerikan düşüncesi, firmaları ve bunların etkisiyle yapılan bir takım deneyler.


    Peki, Hitler'in Yahudi düşmanlığının kökenlerinde ne var? Niçin 'Kavgam' kitabında sorunların kaynağı olarak Yahudileri gösterir. Mussolini İtalyasında bu olaylar yaşandı mı? İkisi de 'faşist' bir sisteme sahipken aralarında ne fark var? Almanya'da bunlar yaşanırken diğer Avrupa devletlerinde durum ne idi? Bunu da kitabın içinde okuyoruz.

    Ama ortada çok uuzn yıllara dayanan bir 'Yahudi Sorunu' olduğu kesindi. Ki, bunu ifade eden onlarca yayın en sağdan en sola kadar mevcut. Tabi bu kitap olayın tarihsel sebepleri üzerinden yazılmış değil. Sadece ve özelde Yahudi Soykırımın gerçekleşmesinde Hitler'e yardım eden ABD şirketlerine odaklanıyor. Ama bu şirketlerde bunları doğrudan mı
    yoksa dolaylı mı yapmışlar?

    Esasında çok derin ve çok katmanlı bir konunun irdelenmesi söz konusu.

    Kitabı okumaya devam ettikçe Almanya'da Nazilerin de düşüncelerinin kökeni olan 'Lutherci bir gelenek'ten haberimiz olur. O geleneğin ve Luther'in söylemleri zaman içinden kayarak yani 1540'lı yıllardan 20.yüzyıla kadar toplanarak gelmesi ve Hitler'le bir kalıba dökülmesinin hikayesi de okunuyor.

    "Protestan hareketinin lideri Martin Luther 1543 yılında 'Yahudiler ve Yalanları Hakkında' isimli kitabını yayımladığından beri toplumsal dokunun bir parçası olmuştur."(s.12)
    Bu kitap günümüzde de söylenen çeşitli olumsuz düşüncelerinin de bir kaynağı olmaya devam ediyor. Örneğin, "Yahudilerin tefecilikten başka bir geçim kaynaklarının olmaması ve bu sayede, sahip olduğumuz her şeyi elimizden alıp bizi soymalarıdır. (s.12)” düşüncesi bile başlı başına önemli cümledir.

    Genel düşünceyi şu şekilde ifade edersek: Eğer yoksulsak, bir şeyimiz yoksa ve birileri de bizden daha iyi şartlarda yaşıyorsa ve o kişi de Yahudiyse o zaman 'bizi soyduğu' için o kadar zenginleşti diyerek bu cümleye bir karşılık bulunabiliyor.

    2.Dünya Savaşı öncesinde yaşananların bilinmesinde fayda var. Özellikle Almanya'nın 1.Dünya Savaşı sonunda imzaladığı ağır yenilgi anlaşması sonucu ortaya çıkan sıkıntılar Hitler Almanya'sının ortaya çıkmasında bir etken sayılabilir.

    Şimdi buradan hareketle 2.Dünya Savaşı öncesi Almanya'nın haline baktığımızda ve bir mezar taşının bile çuval dolusu parayla satın (E.Maria Remarque -Ölümsüz Günler kitabında bu konu işlenir) alındığı bir ortamda ve paranın da Yahudilerde olduğu düşünüldüğünde bir nefret bir kin ve öfke ile doldurulan yoksul kitleler, tepkisel olarak kendileriyle braber yaşayan ama kendilerinden olmayan Yahudilere bir düşmanlık beslemeye başlar. Halk, yönetici elitin yönlendirmesiyle aşama aşama bu düşmanlık cephesinin içersinde yer almaya başlar. "Ey Alman Ulusu, siz bu yoksulluğu hak etmiyorsunuz, onlar, bunlar, şunlar yüzünden siz boyunduruk altına girdiniz.." teması da işlendiğinden Hitler'in iktidara gelmesi ve iktidarda kalması hiç de zor olmadı. Bir çeşit çıkış arayışının fiziki bağlantısıydı Hitler.

    "Ford, Yahudi Nefreti ve Siyasi Irkçılık" bölümü okunduğunda şu soru sorulabilir? Hitler, Henry Ford'dan etkilenmiş. Peki, Henry Ford kimden etkilenmiş? Bunun cevabı yine tarihin derinliklerinde var.

    Bütün işlerin arkasında Yahudi parmağı arama huyunu yazar çeştli örneklerle anlatıyor: 1.Dünya Savaşını çıkartma da, Rus Devriminde, İç Savaşlar da, Abraham Lincoln Suikastinde hep bunlar söylenir. Hatta Ford'un beyanlarına ve yayınlarına göre herşey Yahudilerin kusuruydu diyerek olayı daha da genelleştirerek "ne kadar hatalı, yanlış iş varsa Yahudilerin üzerine atarak kurtulmaya çalışıldığını bildiriyor yazar.
    Örneğin, en sevdiği şekerin tadında bir değişiklik olduğunda bile 'kesin bir Yahudi parmağı var' diyecek kadar olayı başka bir yere götürüyor bu nefret.

    Eğer bu tarz kitap okumuşsanız anlatılan çoğu şey size yabancı gelmeyecek. Bu sayede olayları anlamak ve kavramak daha da kolay oluyor. O yüzden bu kitapda adı geçen Henry Ford, The Dearborn Independent - gazetesi ve sonrasında yayımlayan "The International Jew" (Beynenmilel Yahudi) adlı kitabını hemen hatırlarsınız.

    Edwin Black de zaten olayın başlangıcı ya da büyütülmesinde Ford'un yayınlarını örnek gösterir. Yalan yanlış bilgilerle toplumu yönlendirdiğini ve herşeyin altında bir 'Yahudi parmağı' arar hale geldiğinden bahseder.

    Meşhur Siyon Protokolleri eline geçtiğinde mal bulmuş mağribi gibi olayın üstüne atlayıp kendi çıkarları doğrultusunda bunu nasıl kullandığını da anlatıyor. Siyon Protoklleri adlı kitabın hala kimler tarafından yazdırıldığı; doğru veya yanlışlığı tartışılmaya devam etmektedir.

    Ama niçin Ford bunu kullanır. Yahudilerden özel olarak nefret etmesi ya da hazmedememesinin bir sebebi var mı? Hitler, Ford'dan esinlenmişse, Ford kimden esinlenmiş? Sadece protokllerden mi?

    Açıkça söylemek gerekirse, hemen okunup geçilecek bir kitap değil. İç içe geçmiş ve bir cümleden onlarca anlam çıkaracak kadar derin bilgiler içeren bir çalışma.

    Henry Ford ve Yahudiler arasında yaşanan sıkıntılar gazete yazıları, boykotlarla uzun bir süre devam eder. Daha sonra Ford'un ekonomik kayıpları artmaya başlayınca araya giren arabulucular sayesinde bir anlaşma yapılır ve Ford kendi gazetesinde Yahudilerden özür dileyen bir mektup yayımlar.

    Ford sadece Naziler için kamyon üretmiş ve bir de yazdığı kitap Almanya'da basılmıştır.

    "Carnegie, Öjeni ve Üstün Irk" bölümünde ise üstün ırk arayışının temellerine iniliyor.

    Hani kitabı öylesine elime alayım ve okumaya başlayayım diyerek kitabı bitirmek zor. Böyle bir kitap bekliyorsanız -yazara katılıyorum- o zaman bu kitabı hiç okumaya başlamayın diyebilirim.

    Eğer o dönemde yapılanlar hakkında hiç bilgi sahibi değilseniz ya da az çok birşeyler biliyor ve bu kitabı da merak ediyorsanız doğru yoldasınız demek. Yazar kendini okutturup, yaşananları anlatıyor. Tarihin çeşitli dönemlerinde yapılan soy temizlemenin 20. yüzyılın tam ortasına yakın zamanda hem de çağdaş, gelişmiş, ilerici denilen bir yerde başlaması ve bunun devlet eliyle yapılması çok ilginç bilgilerle karşımıza çıkıyor.

    Kim için, ne için bu destekler verilmiş? İnsanlık şu aşamada nerede? Bunu destekleyenlerin destekleme sebebi nedir? Niçin Irk ıslahı gerekiyor gibi çeşitli sorular ve yapılan çalışmalar anlatılıyor.

    Sosyal Darvinizm, sosyal mühendislik gibi kavramlarla yeni bir insan türü ya da düşüncesi oluşturma fikriyatının hala varlığını sürdürmediğinin garantisi var mı? İçinde yaşadığımız ülke ya da dünyada zihin kontrol araçlarıından, yediğimiz içtiğimiz çoğu şey bazı kişi ya da grupların elinde değil mi? Bunlar, bu araçları istedikleri gibi kullanabilirler mi? Bunun gibi çeşitli sorular insan aklını karıştırıyor. Hitler ve ekibinin arkasında yer alan Amerikan destekli bilim ve bilim insanları da Hitler'in istedikleri doğrultuda saf aryan bir nüfuz oluşturmak için çalışmadı mı? Irk ıslah projeleri altında günümüzde cinayet diye nitelendirilebilecek devlet destekli bilim araştırmaları için ötekileştirilen kesimler canlı denek olarak kullanılmıştır. Kitap sayfaları arasında bununla ilgili çok sayıda örnek veriliyor.

    1900'lü yılların başında Amerika'daki bazı eyaletlerde planlı ve istekli bir şekilde soy arıtımı uygulandığını kitaptan öğreniyoruz. Sayfalar arasında ABD'de yapılan çalışmalar ve bu operasyonlara kaç kişinin katıldığı, kaç kişinin bundan dolayı öldüğü ortaya çıkıyor. Burada seçilen kesimler genellikle toplumun (ya da mahalle baskısı -yeni tabirle -) dışına itilen kişilerden oluşurdu.

    Benim açımdan ilginç bir bilgiyle de karşılaştım. Hep bu IQ testlerinden bahsedilirdi ama kim, nerede, nasıl, ne işi yarar hiç araştırmamıştım ve burada bununla ilgili çok enteresan bilgilere de rastladım. Yani IQ adı verilen testlerin gerçek amacı ile şimdi ki arasında büyük fark. Gerçekten niçin çıktığını görünce yine 'bilim' adı altında yapılan zırvalıkların bir örneğine de şahit oluyoruz. Nedir IQ zeka testleri? Buradaki amacın beyazlar dışında kalan diğer halkların siyasi, ekonomik, kültürel olarak 'geri' olduklarını göstermek. Bunun içinde 'beyazların' kendilerine uygun ama karşı tarafta olanların hiç bir fikir sahibi olmadıkları nesneleri gösterip, bunları bilmeleri ya da eksik parçayı tamamlamaları istenir. Örnek. Bir zarfın üzerinde pul kısmının boş bırakılması ve onun doldurulmasının istenmesi gibi.
    Bunu bilmeyen, bunu cevaplamayan - ki hayatında mektup, zarf, pul görmemiş insan toplulukları gibi- kişi hemen 'geri', 'ilkel', 'moron', 'bilgisiz', 'cahil', 'kültürsüz' olarak nitelendirilip, 'beyazların' ne kadar üstün bir ırk(?) olduğunun ispatına gidilir. Peki o zamandan bu zamana ne değişti? O da ayrı bir çalışma. Bu sayede zencilerin, çingenelerin, Yahudilerin veya diğerlerinin 'alt' kültür olduğuna sonucuna vardırılır.

    Kitabın çoğu yerinde bilim, bilim adamı, bilimsel çalışma, üniversiteler tarafından bir takım kimselerin lehine uygun kanun, karar, yönetmelik, bilim, araştırma vb. şeylerin yapıldığı da anlatılıyor. Peki şimdi şu an değişen birşey var mı? Bilim, kimin ya da kimlerin elinde? Bağımsız veya özgür bilim olabilir mi? Olursa ne kadar olur? Bilim veya bilimsel çalışmalar birilerin istedikleri gibi mi yapılıyor ya da yönlendirme yapılıyor mu? Bunlar bile başlı başına bir sorun ve yazarda Amerika yani kaynağı kendi ülkesinde olan yayınlardan bahsederek durum saptaması yapıyor.

    Nasyonal Sosyalizm ve Hitler'in siyaset sahnesine çıkmasından önce Amerika'da yapılan bu çalışmalar, ilerde Hitler'e rehberlik, önderllik yapar. Hatta 'Amerikalı aktivistler ancak hayallerinde görebilecekleri...' diyerek olayın vahameti hakkında bilgi de veriyor.

    Hitler ya da Naziler iktidara gelmeden önce Rockefeller Vakfı Alman araştırma ve vakıflarına yüzbinlerce dolar yardımda bulunmuş. Yani Nazilerden öncede bu 'öjeni' yani ırk ıslahı olayının finansmanını Rockefeller vakfı destekler. Hitler hazır bu ar-ge çalışmalarının içinde kendini bulur ve oradaki yöneticilerin de Hitler'in bünyesine dahil olmasıyla 'ırk ıslahı' projesi ileri ki yıllarda devlet destekli hale geldiğini kitap sayfaları içinde okuyoruz.


    Dün toplumu 'bilim' adı altında nasıl sömürdülerse bugün de aynı şekilde devam etmediğini kim garanti edebilir? Bugün 'bilimsel' çalışmalar ne kadarı gerçekten bilimsel ve ne kadarını X, Y, Z kurum, şirket ya da vakıfları destekliyor? Buralardan destek alarak yapılan çalışmaların bilimselliği sorgulanabilir mi? Ya da sorgulandığında biz 'gerici' olurmuyuz?

    Okudukça anti-semitist düşüncenin Almanya'da zaten var olduğunu yani Hitler'le beraber gelmediğini bunun arka planında eskilere dayanan bir gelenek olduğunu da görüyoruz. Yani Alman toplumu ve elit kesimi Hitler'le beraber Yahudi düşmanı olmamış. ABD'li Alman bilim insanları kendilerine göre işe yaramaz, sakat ya da başka türlü nitelendirmeyle toplum dışına ittikleri kesimleri gönüllü denek olarak kullanmış ve bunu da 'bilim' adı altında yaptıklarını da görüyoruz. Kitapta bunun ayrıntılı bilgisi sunuluyor.

    Özellikle 'Irk Islahı' üzerine yapılan çalışmalar neticesinde, Alman hükümeti ve yöneticiler, Yahudilere karşı bir önyargı, dışlama ve sistematik bir şekilde yok etme düşüncesine sahip olunduğu ortaya çıkıyor. Bu 'Irk Islahı' çalışmaları Hitler'in iktidara gelmesiyle bir çeşit resmiyet kazanarak artık devlet politikası olarak uygulanmaya başlanmış. Kitapta, insanlıktan sapmış bir güruhun saplantılı sapıklığının kağıda dökülmüş halini okudukça bazı yerlerde - mideniz boş olsun- kusabilirsiniz .

    O zaman şu soru sorulabilir: Şu an da DNA üzerine yapılan çalışmalar bir zamanların 'Irk Islahı' projesinin devamı sayılabilir mi?

    General Motors'un Alman hükümeti yani Hitler'le yaptığı anlaşma uyarınca Almanya'da kamyon üretmeye başlaması ve Almanlar için ucuz otomobil üretmesi hem GM'nin hem de Hitler Almanya'sının menfaatine uyuyordu. Bu sayede GM kamyon ve otomobil üreterek Almanya'da bu sektörde tekel konuma gelecek ayrıca Alman vatandaşlarda bu durumda fabrikalarda iş bularak, işsizlik azalacak, yan hizmetler artacak ve Alman devleti de sanayisini geliştirecekti. GM ve Hitler Almanya'sının işbirliği Amerika'da bulunan Yahudi örgütlerinin tepkisini çeker. Gazeteler yoluyla bu anlaşmalara tepki gösterirler. Sonra Alman 'Opel' firması üzerinden gerçekleştirilecek GM'nin varlığı arka plana itilerek 'yokmuş' görüntüsü sağlanır. Bu Alman kamyonları Yahudilerin toplama kamplarına getirilmesinde en etkili araç haline gelir.

    "IBM Holokost'u Organize Ediyor" bölümünde ise IBM ya da firmasıyla bağlantılı işler anlatılır. Bir mahalle, bölge ya da daha büyük bir yerde oturanların isim bilgilerinden, dinlerine, milliyetlerine, yaşadıkları yere, mesleklerine kadar tüm bilgileri deftere yazarak, bunlardan bir sonuç alınması sağlanır. Bunlar günümüz tabiriyle 'bilgisayar' sistemi içinde sadece birkaç tuşla kim nerede, hangi meslek grubunda şeklinde kolay bir şekilde yapılabiliyor. Ama bilgisayar sisteminin olmadığı bir zaman dilimi içinde hızlı ve pratik bir şekilde nasıl gerçekleştirilebilir? Bunun cevabı da 'delikli kartlar' da yatıyor. IBM 'de bu delikli kart sistemini 1933 yılında Almanya'da yapılan nüfus sayımıyla gerçekleştirir. Bir 'delikli kartın' neler yapabileceğini göstermesi anlamında önemli bir buluş diyebiliriz.

    Kısacası söylemek gerekirse, Hitler Almanya'sına katkı sağlayan Amerikan firmalarının veya Hitler'in düşünce yapısıyla uyumlu fikirlerin egemen olması bağlamında Amerikalı bilim insanlarının menfaatlerinin ortak paydada buluşup, dünyayı 'yeni bir düşünce veya ideoloji' etrafında toplaması ve buna da bazı Amerikan firmalarının öncülük etmesinin kısa hikayesini okuyacağız.


    Ezcümle: Tavsiye ederim. Alın, okuyun

    Notlar:
    + 17 Nisan 2018 - 3 Kasım 2018 tarihleri arasında notlar alınarak okundu ve ancak bu tarih yani 8 Kasım 2018 tarihinde yazısı yazılıp, siteye eklendi.
    + Kitap kapağı, arka tanıtım yazısı, seçilen yazı tipi yerinde.
    - Artık internet çağında yaşıyoruz. Yazarın Türkiye'de Türkçe yayımlanan ilk kitabı o yüzden ondan bir ricada bulunup Türkçe önsöz yazması istenseydi, bir artı değer katardı diye düşünüyorum.
    - Yayınevi veya çevirmen bazı anlaşılmayan veya anlaşılmayacak veya anlaşılmaya katkı sağlamak amacıyla bazı kelime ve kavramları da keşke Türkçeye çevirip, dipnot olarak verebilselerdi. Çok örnek var bu konuda. Örneğin, 'Holokost', 'Reich', 'Luftwaffle', 'Fanta', 'Der Führer' gibi. Bunlar dipnotta Türkçe ne ifade ediyor şeklinde okuyucuya ek bilgi olarak verilebilirdi.
    - Martin Luther'in Almanca yazdığı ama doğrudan Türkçesi yazılan kitabın özgün adı yazıldıktan sonra dipnot olarak Türkçesi verilebilirdi.
    - Henry Ford'un 'The International Jew' adıyla yayımlanan kitabı Türkçeye "Beynelmilel Yahudi" adıyla yayımlanmıştı ve benim okuduğum kitap 'Kayıhan Yayınları 2000' tarihli idi. Ama tercümesi kötü, çeviri yanında yorumlar ağırlıkta ve açıkçası çevirisi bile doğru mu değil mi o da şüpheli. Destek Yayınları'ndan 'Yahudi Enternasyonali' adıyla çıkan kitap elimde ama onu da açıkçası daha okumadım ona bir şey diyemem.
    + Yazar bölüm sonlarında atıfta bulunduğu yayınların ismini veriyor.
    - Teneke Lizzie ne demek? Okuyan bir şey çıkarabiliyor ama bunun özgün adı verilip ya parantez içinde ya da dipnot olarak keşke verilseydi.
    + Bu kitabı "Kitap Kurdu Yayınları", "1.Baskı Mart 2018 tarihinde yayımlamış ve Türkçeye çeviren "Murat Karlıdağ". Yazara, Yayımevine ve Çevirmene de teşekkür ederim.
    + Yazar Edwin Black'in bu kitaba ait sitesi: https://nazinexus.com
  • Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.

    - Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!

    - Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.

    - Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.

    Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.

    - Kaç dil biliyorsun oğlum sen?

    - İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe`yle üç dil oluyor.

    - Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.

    Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya çıkıyor.

    - Kadınların ayrı bir dili mi var?

    - Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe`yi öğrenmeli.

    - İyi de niye Bükçe?

    - Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler, onun için dilin adını "Bükçe" koydum.

    - "Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.

    - Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum" diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum" un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.

    - Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar?

    - Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

    - Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani?

    - Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor?" diye canları sıkılır.

    - Biz de bazen Canan`la böyle sorunlar yaşıyoruz. "Niye düşünmedin?" diye kızıyor bana.

    - Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

    - Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?

    - Var dedik ya oğlum, Bükçe`yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?

    - Hazırım baba.

    - Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe`de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana "Bugün bir elbise aldım." diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığından başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

    - Hikaye dili yani?

    - Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, "Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes." demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen "seni sevmiyorum." de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.

    - Ne alakası var baba "seni sevmiyorum" demekle "kısa anlat" demenin?

    - Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.

    - Bu önemli. Bükçe`de dinlemek sevmektir diyorsun.

    - Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.

    - Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. "Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?

    - "Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."

    - Peki ne demem gerekiyordu?

    - Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı.

    - Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.

    - Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.

    - Ve asla unutmazlar, değil mi?

    - Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.

    - Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.

    - Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın.

    - Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun?" Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.

    - Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim.

    - Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.

    - Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.

    - Bu Bükçe`de kısa konuşma yok mu baba?

    - Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, "Neyin var?" diye. "Hiçbir şeyim yok." diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.

    - Bükçe`de "Hiçbir şey yok." demek "Çok şey var, benimle ilgilen." demek oluyor o zaman.

    - Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.

    - Bir arkadaşım da "Kadınların `Peki.` demesi tehlikelidir" demişti.

    - Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir `peki`, `olur`, `tamam` her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe`de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

    - Zor bir dil baba.

    - Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.

    - Anlamak da pek kolay değil ama.

    - Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.

    - Nasıl yani?

    - Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

    - Küçük ama önemli detaylar.

    - Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.

    - Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe`yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.

    - Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.

    - Not mu alsaydım. Epeyce detayı varmış dilin.

    - Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap." diye anlarlar.

    - En değerli sözcük nedir?

    - Sen bil bakalım.

    - "Seni seviyorum." herhalde.

    - Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler "Söylemiştim, zaten biliyor." diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.

    - Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.

    - Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. Kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.

    - Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.

    - Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.

    - Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

    Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.

    - Baba çok teşekkür ederim. Bükçe`yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.

    - O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.

    - Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe`yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.

    - Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün.

    Sema Maraşlı`nın Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz kitabından...
  • Ateistin kutsal kitabı mı olur kardeş? Kitapsız değil mi bunlar yahu? Dur biraz başa saralım.

    "Bütün çocuklar ateisttir, tanrı fikri onlarda yoktur."
    // Baron D'Holbach

    Kitapta geçen bu alıntı ile başlayalım. Okula başlar başlamaz aynı sene yaz tatilinde, çoğu çocuk gibi camiye Kuran kursuna gönderildim. Küçükken de Allah ismi hep geçiyordu ama kimdi neydi bu in miydi cin miydi yerde miydi gökte miydi?

    Bir belgeselde çocuklara Tanrı'yı tasvir etmeleri isteniyor. Kimisi akarsu çiziyor, kimisi dağ başında yeşiller içinde huzurlu bir ev, kimisi de sakallı bir ihtiyar. Aslında tanrı tasavvurunun oluşumu, içinde bulunduğumuz topluma ve o toplumun inandığı değerlere, bu değerlerin bize yansımasına göre farklılık gösteriyor. Ben olsam Batman çizerdim o yaşta. (bulunduğum toplumda Batman yoktu ama çizgi filmleri beni çok etkilerdi) Çünkü Batman insanlara yardım ediyordu. Aynı şekilde Tanrı-Allah da iyi birisiydi-bir şeydi . Bize böyle tasvir edildi, iyilerin dostu kötülerin düşmanı. Peki o halde, kötülerin düşmanı ise neden onları yarattı? İşte burada şalterler atmaya başlıyor.

    "Tanrı sonsuz iyiliğe sahipse, o zaman ondan korkmamıza ne gerek var? Sonsuz bilgeliğe sahipse, geleceğimizle ilgili neden bir şüphemiz olsun ki? Her şeyi biliyorsa, ihtiyaçlarımız konusunda onu uyarıp neden dualarımızla yoruyoruz? Her neredeyse, neden onun için tapınaklar inşa ediyoruz?"

    //Percy Bysshe Shelley

    "Tanrıya inanmak Tanrı'ya hakarettir. Çünkü bir taraftan onun akla hayale sığmayan zalimlikle kötülükler yaptığını, öbür taraftan da eğer serinkanlı ve dürüst olurlarsa kaçınılmaz olarak kendi varlığını inkar etmede onlara yol gösterecek bir aleti, yani zekayı, insan denilen yaratıklara sapkınca verdiğini de kabul etmek demektir. Tanrı varsa, onu en çok sevenlerin ateistler ve agnostikler olduğu sonucuna varmak çok cezbedicidir, çünkü onu en çok ciddiye alanlar onlardır."

    //Galen Strawson

    İlk defa ateist olan birini gördüğümde -abimi- çok şaşırmıştım. "Nasıl ya? Yani inanmıyor musun şimdi?" Üstelik kendisi de her türlü dini etkinliğe katılmıştı. O zamanlar bana ürkünç geliyordu. Çünkü Allah kendisine inanmayanları cehennemi ile tehdit ediyordu. Demek ki inanmayanlar çok kötü insanlar diye düşünüyordum küçükken. Öyle ya, Tanrı bizim iyiliğimizi istemiyor muydu? O halde neden kötüleri yarattı? Bu kötülük nereden geliyor?

    "Epikuros'un kadim soruları henüz yanıt bulmadı. Tanrı, kötülüğü önlemek istiyor ama bunu beceremiyorsa, o zaman aciz mi? Becerebiliyor ama istemiyorsa, o zaman kindar mı? Hem becerebiliyor hem de istiyorsa, peki bu kötülük nereden geliyor?"

    //David Hume

    Aradan zaman geçti gördüğüm bildiğim insanların diğer yüzlerini gördüm. Dini bütünler ama geri kalan her şey (insanlığa dair ne varsa) parça parça. Liğme liğme edilmiş derler ya o hesap. İğrenç suçlar gördüm. Üniversiteye gelmemle artık araba fren tutmaz oldu, ivme gittikçe arttı. Haberler gittikçe mide bulandırıcı oldu. Hala aklım almaz arkadaş. Bir insan(lafın gelişi) bir bebeğe, hayvana, çocuğa, kadına, erkeğe, canlıya ..... (boşluğa akla gelen her şey dahil) neden cinsel saldırıda bulunur? Bunları nasıl aşarız arkadaş? Hadi biz insanız aciziz diyelim. Bize söylenen, anlatılan tanrı, iyilik timsali değil miydi? Bunları görüp de kılı kıpırdamıyorsa ne işe yarıyordu peki? "Bu dünya bir sınav, cezası diğer tarafta verilecek." gibi bir söz söylenirse şayet, bu taraf ne için var o zaman? Her şey önceden biliniyorduysa, neden bu kadar tiyatro yapıldı? Biz bir sirkte bizi izleyen varlıkları mı eğlendiriyoruz? Mr. Nobody ve Truman Show filmlerindeki gibi. Belki de Matrix deki gibi bir simülasyondayızdır? Belki de tanrı gerçekten öldü veya çekti gitti veya tanrı sandığımızın aksine iyiliği güzelliği değil, kötülüğü savunuyor ve destekliyor? OFFF ulen sabah sabah cin mi yuttun ne bu kadar şiştin bilader? Altı üstü neskafe 3ü1arada fındıklı içtim. :/ Neyse kitaba döneyim.


    Kitap, farklı kategorilere bölünmüş. Her bölümde çoğumuzun bildiği, okuduğu kişilerin söylemiş-yazmış olduğu düşünceler var. Yazarlar, şairler, felsefeciler, bilim insanları, ressamlar vs vs. Kitabın orijinal adı "atheist bible" . İçindekilerin çoğu kısmı da Hristiyanlığa yönelik söylemler. eleştirel bir dille söylenmiş sözler, varlığa, iyilik-kötülük kavramlarına, yaratılışa, bilime, vahiylere vs vs dair pek çok cümleler var.

    Aslında aforizmalardan ve üzerine tartışabileceğimiz güzel sorulardan oluşuyor. Komik sözler de var. Simpsons dizisindeki Homer karakteri demiş ki "Tanrı dinsizleri korusun".. :D


    Ama ateizm neticede örgütlü bir harekettir. Dini ve tanrı inancını çoğu dindardan daha fazla ciddiye alır ve araştırır. Sistematik ve özverili bir çalışma gerektirir. Ama İslam için örneğin, iki iman biçimi vardır.

    1) Taklidi İman: Hemen hemen bütün Müslümanlar bence bu kategoridedir. Çünkü İslamın hakim olduğu bir coğrafyada doğup büyüdüğü için miras olarak İslam'ı alır. Üzerine sorgulamaz çünkü sorgulamanın önü kesilmiştir. Allah yargılanamaz, ona sitem edilemez. Namaz kılar, Kur'an okur ama ne dediğini bilmez. Ezbere okur. Anlamını söyleyince de sana kızar. Bir nevi milliyetçilik gibidir. Bir kesime ait olarak diğer sorunlardan, sorulardan kendini geri çeker. Sesini yükseltmeye cesaret etmez.

    2) Tahkiki iman: Burada ise din araştırılır, bu husustaki hakikatlere ulaşmak için her türlü çaba sarf edilir. Kutsal kitaplar incelenir ve tüm bu tahkik neticesinde bir kanıya varılıp iman edilir. Tabi bunları yapmak belki yılları belki de bir ömrü alabilir. Zaten din alimi diye addedilen insanlar bunu yaparlar. (tabi kime göre din alimi, tartışılır, bu başka bir konuya dal açar :/ )

    Zaten Tahkiki İman araştırmaları neticesinde kişi kararını verir. Aklına yatar, kendine yakın bulur iman eder ya da etmez. Ya da hiç dini araştırma yapmadan kendi aklı ve zekası ile de bu kanılara varabilir. Neticede düşünebilen, sorgulayabilen, tahkik yetisine sahip canlılarız.

    Ateizm misyonerliğini de gayet iyi yapar. Ateşli ve heyecanlı konuşurlar. Ama Metin T. abinin de dediği gibi fazla üfürürler. Her şeye bir kanıt delil ararlar isterler. Abi inançta-imanda kanıt olmaz ki? Allah'a veya peygamberlere vs vs iman nedir? Onu görmeden, duymadan onun varlığına inanmak. Bu bağlamda kanıt gösterilmez zaten.

    "Bir filozofla bir dinbilimci arasında geçen şu tartışmayı aklımdan hiç çıkaramıyorum: İkisi bir konu üstünde anlaşmazlık yaşıyor ve dinbilimci, filozofu karanlık bir odada, aslında orada bile olmayan siyah bir kediyi arayan kör bir adama benzeterek onunla dalga geçiyor. "Haklı olabilirsin," diyor filozof da, "ama işte bir dinbilimci onu bulurdu."

    //Julian Huxley

    Fakat bu noktada inanan insanlara haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Bilime inanmak yerine güveniriz. Çünkü güven duygusunda bir deneyimleme vardır. Doktorun verdiği majezik ağrımızı kesmiştir, artık o doktora güvenebiliriz. Güven de beraberinde inancı getirir. Bilime güveniriz haliyle inanırız da. Ama "dinime güveniyorum ben" demek biraz tuhaf gelir bana. Peki din bir dogma ise bilim de dogma değil mi? O da yeni bir din olma yolunda ilerlemiyor mu? Yoksa çoktan oldu mu?

    "Ben son derece dindar bir inançsızım. Bu da yeni bir din şekli."

    //Albert Einstein


    SORU : Takıldığım bir diğer konu, ateistin yobazı olur mu?
    CEVAP: Olma mı güzel kardeşim, olma mı?

    Yukarıda da biraz bahsettim. Ama şöyle bir durum mevcut. Çoğu yerde olduğu gibi ülkemizde de şekle göre hüküm vermek çok meşhur. Sırf kapalı olduğu için toplu taşımalarda kibirli ve tiksinç bakışlara maruz kalan insanlar var. Önemli olan bir kadının kafasının üstündeki bez parçası mı yoksa içindeki fikirler mi? Aynı bağlamda, dövmeli veya küpeli veya rastalı(ben mesela :D ) birileri de hemen yaftalanır. "dövmesi var, gusül geçmez, o halde dinsiz" derler mesela. Yok saçı sadece kadınlar uzatırmış falan feşmekan.. Velhasıl, alınlara etiket yapıştırmayı seviyoruz. Yobazlık herkes için geçerli. Ateist insan da inanan birini kontrpiyede bırakıp onun inancını sarsmaya çalışır. Bu yönde her türlü yola başvurabilir. Ama ne diyor Yaşar Kemal:

    "İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli."

    Yani inanç konusu insanların hassas noktaları. Buraya yaklaşırken dikkatli olmak gerek diye düşünüyorum. İnansın inanmasın, biz bizeyiz şu üç karış dünyada. Karşıdakini kırıp ne kazanabiliriz ki şişinmekten başka?

    Örneğin ellili yaşlarında bir insan. İnançlı. Dua ederek, ibadet ederek kendini huzurda ve güvende hissediyor. Kendi sosyal çevresinden gelen dertleri veya sıkıntıları bu vesile ile def ediyor. Şimdi bu insanla bu gibi şeylerde tartışmaya girip, tutunduğu bu dalı kırmanın kime ne faydası olabilir? Onun inanıcını sarsıcı kırıcı harekette bulunmak bu noktada o kişiye yapılan bir haksızlık, saygısızlık ve yobazlıktır.

    Sabah sabah çok uzattım. Kısa bir hikaye ile son veriyorum.

    Bir gün bayram namazına gidiyoruz. Ateist abim ve dindar arkadaşı önde kol kola yürüyor. Arkadaşı diyor ki şaka yollu "Lan Bilal, senin cenaze namazın da kılınmaz şimdi. Ben gelmem olum senin cenazene". Abim de diyor ki "Ya Ömür, sen öl, ben bile senin cenaze namazına gelip kılacam" :)

    Ders almıyoruz, derste uyuyoruz, unutuyoruz.

    "Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?"

    //Mehmed Uzun - Nar Çiçekleri (sf. 35-İthaki)

    Kitabı okumanızı öneririm elbet. Eleştirel olarak yaklaşılmasında fayda var. Yazan her aforizma elbet haklı olamaz. Okuyup üzerine uzun uzun tartışmaya mahal veren bir kitap. Tanrı bu kitabı okuyanları affetsin :D Keyifli okumalar dilerim. Esen kalınız.

    Son olarak Ruhi Su'ya kulak verelim.
    https://youtu.be/jci8pLCwHC0
  • https://www.youtube.com/watch?v=IOd4Bhd-bWA

    Kelimeleriyle yaşayan, içinde ne varsa onu dışarıya kelimeleriyle sızdıran bir hayatın bütününe matuf renkleri, demleri, dönemleri ve o dört mevsimi içeren seyri yaşamak için dolu bir yolculuk.

    Bu kitabı Sabahattin Ali okumalarımda en sona bıraktım, bitirdikten sonra doğru bir karar olduğunu görüyorum. Çünkü öykülerde gördüğüm, topladığım parçalar, mektuplarla birleşince büyük bir yekûn meydana gelmişti. Meğer o yekunun mütemmim cüzü bu kitapmış. Çünkü bütün o kitaplardan topladığım parçalar, bütün ömür serüvenini manzum biçimde anlatan bu eserle daha çok anlamlı oldu. Bu sayede bayağa tanımış oldum yazarı. Şiirleri üzerinden hayatının genel bir incelemesini ortaya koymaya çalışacağım eğer başarılı olursam bu yazar ve kitabın aynı anda tanıtılması açısından nitelikli bir iş olacak.

    Bir hayat düşünün ki sürekli arama, bocalama, haksızlığa gelememe, dalgasına bakmak varken başka dertlerle dertlenme ve isyanla geçsin, erken, hazin ve şaibeli bir sonla da nihayete ersin. Evet fırtınalı bir yaşam, bu şiirlerinde de görülüyor. Kısa dönem içerisinde yazılmış şiirler, farklı tarz, tema ve ruh hallerini içinde barındırıyor. Arkadaşları tarafından muhtemelen kırılgan yapısı ve düşkünlüğünden dolayı küçük bir çocuk muamelesi gördüğünü şiirlerinden öğrendiğimiz S. Ali, aynı zamanda erken yaşta kocamaktan da muzdarip. Daha yirmi yaşında saçına ak düşmeye başlayan ve yüzünde buruşukluklar oluşmaya başlayan yazar, şiirlerinde bundan dert yanıyor. Mektuplarında da Aliye’sine gençliğini kıskandığını, yirmilerinde olmasına rağmen kocamış hissettiğini, saçlarının da iyice beyazladığını söylüyordu. Ama o hep arada bir gelen dirençli yanı ve muzip tarafıyla da başka bir zaman “olsun ben hep genç kalacağım” diyordu. Bu onun karakteristik yanını göstermek açısından iyi bir örnek. Zorluklara karşı zayıf, huzursuz ve yılgın hisseden, çöken ama daha sonra ayağa kalkıp kendince isyan edip, direnen ve o çocuksu muzip yanını da kaybetmeyen bir karakter… Yalnızlık çeken, anlaşılamadığı ve kimi durumları kaldıramadığı için insanlardan kaçan, aşka sığınan orada da karşılık bulamayınca ayakta kalmak için doğaya sinesini açan bir ruh… Sıkıntılara direnmek için destek aldığı güç noktası, şiirlerinde de sürekli işlediği tabiat.

    “Başım dağ, saçlarım kardır,
    Deli rüzgarlarım vardır,
    Ovalar bana çok dardır,
    Benim meskenim dağlardır.”

    Meskenini dağlar olarak belirlemiş, hür ve kimseyi tanımaz olduğu için de rüzgârı rehber edinmiştir. Göklerde gezen kartala öykünmüş, gönlünü kafeslere sığmayan kuşa benzetmiştir.

    Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
    Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
    Zaman zaman mağlûp olsam bile etime,
    İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
    Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
    İşte rüzgâr, şimdi sana sığınıyorum!

    Doğaya sığınması mevzusunda Mustafa Kutlu “Çevresindekilerle çatışması sevgi noksanlığı veya topluma karşı duymuş olduğu kinden değil, haksızlıklara tahammül edemeyişinden, karşı koyma, isyan etme arzusundandır” diyor. Bilakis aşka, sevgiye de istidadı vardır. Ömrünün ilk yarısı platonik aşk ve reddedilişle geçmiş bu O’nu, şiirlerinde kimi zaman “Ben gene sana vurgunum” diyen ısrarcı bir aşık, kimi zamansa meyus olmuş, hırçın bir kaybeden olarak ele veriyor.

    “Kimi aşık dilediğine ulaşır,
    Sevdiğiyle cümbüş eder, gülüşür,
    Kimi benim gibi garip dolaşır,
    Asıl âşık kâm almayan kişidir.”

    Ömrünün ikinci yarısında ise sonunda karşılığı olan aşkı bulmuş ve bu aşka bir de meyve kondurmuş (Canım Aliye Ruhum Filiz’ de bu muhabbeti görüyoruz.) Şiirleri tabii ki aşkına karşılık bulamadığı dönemlere denk geliyor. İlginçtir karşılıklı aşkı bulduğu dönemde şiiri yok. Şiirden vazgeçtiği döneme denk geliyor Aliye Hanım. Acaba o dönem yazsaydı nasıl şiirler meydana çıkardı? Hiçbir zaman cevabını bilemeyeceğimiz güzel bir soru. Reddedildiği ama aşkını tekrar tekrar dile getirdiği ümitsiz aşkı Nahid Hanım, şiirlerinden anladığımız kadarıyla net bir biçimde kendisini reddetmiş. Bu da onu hayattan ve her şeyden vazgeçen adam durumuna getirmiştir. En son dayanamamış “Bütün İnsanlara” diyerek:

    “Korkutmaz beni ölüm,
    Bir şeytan kadar hürüm.
    Süremez bende hüküm
    Ne Allah, ne de Nahit!...

    Sert dizelerini bile yazdırmıştır. Sevmiş defaatle reddedilmiş şaire, zaman zaman gururu yukarıdaki gibi ve “Aşka yuf olsun dedim eğer yalvaracaksam” gibi dizeleri yazdırmıştır. Yine Kürk Mantolu Madonna’daki Maria Puder’ in gerçek hayatta bir karşılığı olduğunu da hesaba katarsak aşka ve hayata küsen Sabahattin Ali’yi daha iyi anlarız.

    “Kimsede bulamadım menfaatsiz bir yürek;
    Kadınlar bana yalnız soğuk bir deri verdi.
    Bir kardeş sevgisini uzattığım her erkek,
    Çamurladıktan sonra kalbimi geri verdi…
    Anladım insanlardan geldiğini kederin;
    Uzak, herkesten uzak bir hayat süreceğim.
    Benim bu inzivama taarruz edenlerin,
    Yüzüne hakaretle kinle tüküreceğim!...”

    Ne kadar incinmişlikle hırçın dizeleri olsa da aşktan da insanlardan da inançtan da vazgeçmez. Küser ama çocuk küsmesi gibi yine geri gelir. Yine sever, reddedilse de yine sever, en sonunda doğru adresi bulur. Arkadaşlıklar, dostluklar edinir, çokça menfaat üzere kazık yese de. Kimi Allah’a sitem eder kimi de sevgiliye yine;

    “Gel ey günahkâr güzel
    Sen de sarıl Allah’a
    Dünya’da yalnız o el
    Hitâm verir her âha”

    demekten kendini alamaz. Dediğimiz gibi o bocalayışları, arayışları ve sürtüşleri hep yaşar. Şiirinde de direk o hayatı görüyorsunuz. Bütün şiirleri okuduğunuzda nasıl yerlerden geçtiğine dönem dönem tanıklık ediyorsunuz. Arkadaşlarıyla girdiği bir iddialaşma sonrası divan şiirine ne kadar vakıf olduğunu da gösteriyor. Daha fazla halka temas etmek için halk şiirini tercih ettiğini söylese de divan şiirindeki mahareti takdire şayan.

    “Mâdem ki mey-i aşkı kabûl etmeyecekdin
    Niçün kadeh-i kalbi şikest eyledin ey yâr”

    Şiiriyle seven şiiriyle sitem eden, şiiriyle işinden olup hapse düşen ve yine şiiriyle affedilen, hayatını ve kavgasını şiirle güzel bir biçimde ifade eden bir yazarın, şiirden vazgeçmesi şaşırtıcı. 1930’lu yıllardan sonra şiiri yok. Roman ve öykülerine göre şiirlerini zayıf bulduğunu söylüyor. Ancak bence en az roman ve öyküleri kadar iyi seviyedeymiş şiiri ve fark ettiğim bir diğer nokta 30’lu yıllarda daha oturmuş bir şiir üslubu var. Eğer bırakmayıp devam etse bugün şarkıları yapılmış, defalarca yorumlanmış şiirlerinin daha da güzellerini fazlasıyla duymak mümkündü.

    Başta, bir şiirinin sevdiğim bir yorumunu verdim, bitirirken de yine başka bir şiirinin güzel yorumunu verelim.

    https://www.youtube.com/watch?v=GSpnNf2deQk
  • ÜLKESİ İÇİN AYAKLANMIŞ YÜREKLER-
    Her sabah olduğu gibi Uğur erkenden kalkmış,sabah namazını kılmış ve oğlu Umut ile oynadıktan sonra evden çıkmıştı. Babasından yadiğâr, küçük olsada kendilerine yeten bir de bakkal dükkanları vardı. Bakkal dükkanlarına doğru giderken kafasında çocuğunun bugün doğum günü olduğunu ve buna rağmen daha bir hediye almadığını düşünüyordu. Bunlar aklından geçerken aile dostları da olan Komiser Yılmaz, arabanın kornasına basarak Uğur'u durdurdu. Ve devam etti:
    -Ooo Uğur. Nasılsın kardeşim?
    -İyiyim Yılmaz Komiserim. Sizi sormalı?
    -İyiyim bende Uğur. Sağolsın.
    -Bu arada dün seni aradım ama sanırım duymadın telefonu. Herhalde görevdeydin. Akşam Umut'un 7. doğum günü var. Gelin sizde. Hem Aligil de geliyor.
    Yılmaz Komiserin bu daveti kabul etmesinin ardından yollarına devam ettiler. Uğur bakkal dükkanına geldi. Yerleri süpürdü, ürünlerin tarihini kontrol etti. Kendini işine kaptırdı, dükkan müşteri ile dolup taştı. Havanın karardığını fark edince saatine baktı. Yandaki oyuncakçı dükkanı kapatmadan hızlı adımlarla oraya gitti. Oğlu Umut için eğiminde de kullanabileceği eğitici tarzda bir oyuncak alıp hızlı adımlarla henüz kapatmadığı bakkal dükkanına gitti. Daha sonra bakkal dükkanından meşrubatları alıp evinin yolunu tuttu. Eve geldiğinde ise daha kimsenin gelmediğini gördü. Kayınbabası salonda oturuyor; kayınvalidesi ve eşi Rüzgâr Hanım ise Umut'u akşam için hazırlıyorlardı. Rüzgâr Hanım görmeden ağzına bir kurabiye atıp kayınbabasının yanına geçti. Aralarında şu konuşma geçtikten sonra Uğur oradan ayrıldı.
    -Selamün aleyküm baba.
    -Aleyküm selam evladım. Hoşgelmişsin. İşlerin nasıldı?
    -Hoşbuldum babacım. İşler bugün her zamankinden daha iyiydi çok şükür.
    -Öyle mi evladım çok sevindim. Allah bundan geri koymasın.
    -Amin babacım. İzninle ben bir namazımı kılıp geleyim.
    Uğur namazını kıldıktan sonra tekrar salona geldi. Salona geldiğinde misafirlerinin gelmiş olduğunu gördü. Demin kalktığı koltağa geri oturdu ve kayınbabasıyla arkadaşlarının ülke hakkında olan konuşmasına dahil oldu. Bu konuşmalarda ise, ülkemizin diğer ülkeler tarafından kıskanıldığı ve onların nasıl bize gıpta ile bakıldığı konuşuluyordu. Tüm bu konular konuşulurken Yılmaz Komiser'in aniden telefonu çaldı. Yılmaz Komiser panik olsada etrafındakilere belli etmeden konuşmaya çalıştı. Telefon kapandıktan sonra ise Uğur ve eşi Rüzgâr Hanımdan özür dileyip göreve çağrıldığını ve acil olarak gitmasi gerektiğini söyledi. Merak ve telaş içinde bakan eşini sardı ve oğlunu bir daha göremeyecekmişçesine sarılıp öptü. Sanki ilerleyen saatlerde yaşanacak kötü olayları bilir gibi... Ev halkı ile vedalaşıp onlara baktı ve " Her şey güzel olacak!" dedi. Yılmaz Komiser gittikten sonra eşi Zeynep Hanım içindeki huzursuzluğu ve korkuyu dile getirip çocuklara bakma bahanesiyle dışarı çıktı. Asıl dışarı çıkmasının altındaki neden ise gözlerinin dolması ve onların yanında ağlamak istememesiydi. Geri geldiğinde ise Yılmaz Komiser'in giderken söylediği cümleye aklının takıldığını söyledi. Sahi neden giderken öyle demişti. Neden " Her şey güzel olacak!" demişti? Kesin bir şeyler biliyor ama söylemiyor diye geçirdi aklından. Pastanın kesileceğini haber vermek için tekrar çocukların yanına gitti. Mutlu ve gözleri ışıl ışıldı çocukların. İçerdekiler de dahil herkes Yılmaz Komiser'in ani gidişini düşünürken çocukların oynadıkları oyunu kimin kazanacağını düşünmesi nasıl bir şeydi? Bencillik mi yoksa umursamazlık mı? Hayır! İkisi de değildi. Çocuktu onlar çocuk. Tabii oynadıkları oyunu düşüneceklerdi üstelikte hiçbir şeyden de haberleri yoktu. Zeynep Hanım'ın aklından bunlar geçerken Uğur odaya gelmiş herkesi pastayı kesmek için salona çağırmıştı. Pastayı kestikten sonra herkes korkusunu belli etmemek için birşey olmamış gibi davrandılar. Bu çaba nafileydi ama... Akşam aniden görve çağrılan bir polis memuru ve göreve giderken söylediği o sözü kim unutabilirdi ki... Bu olanları kim normal karşılayabilirdi ki. Yine akıllarda korkunç senaryolar, yine kötü haberlerle dolu bir gece olacağını kim bilebilirdi ki... Ama hal böyle olunca ağızlarda bilinen tüm dua ve senaryolar. Herkes bunları düşünürken Ali'nin telefonu çaldı. Arayan İlayda Hanım idi.(Yani Ali'nin annesi.) "Haberleri açın oğlum haberleri!" diyordu endişeli ve korku dolu bir sesle. "Bazı kişiler ülkedeki bütünlüğünü ve huzurumuzu bozmak istiyorlar. Ama unuttukları bir şey var evladım. Bu millet ülkesi için canını bile verir. Hadi sizde çıkın sokağa!" dedi ve telefonu kapattı. Neler olup bittiğini anlamak adına televizyonu açtırdı Ali. Bir son dakika haberi adı altında savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı ve bu olayların terör alarmı mı yoksa darbe girişimi mi olduğu konuşuyordu. bu kötü haberlerin ardından gelen haber ise Genelkurmay ve MİT binasına yapılan hain saldırıydı. Bu olanlardan sonra, Ali'nin aklında sadece iki soru vardı. Birincisi Yılmaz Komiser bu saate kadar neden onları daha aramamıştı? Yoksa başına bir şey mi gelmişti? İkincisi ise ülkeyi,vatanı nerede savunacaklardı? Peki şimdi bunları düşünmenin zamanı mıydı? Bunları düşünmek elbette gerekiyordu ama şimdi değil. Şu an yapılması ve düşünülmesi gereken tek şey şanlı bayrağımızı alıp meydanlara,sokaklara,caddelere çıkmaktı. Tam televizyonu kapatacakken bir son dakika haberi daha. Atatürk Havaalanı'na askerlerin baskın yaptığı ve uçuşların iptal edildiği idi. Uçuşları iptal edilen yolcular, korkarak ve telaşlanarak etrafa bakıyor; ardından gelen patlama ve bomba sesleri içinde daha da korkuyorlardı. Tüm olanları öğrenen insanlar vatanı korumak amacıyla sokağa atıldılar. Tabii ki Uğur ve diğer kişilerde...Akıllarına merkezde olmasa da merkeze yakın olan bakkal dükkanına gitmek geldi. Hem orada insanlara su falan da vererek yardımcı olabilirlerdi. Yoldayken Zeynep Hanım'ın aklına eşini aramak geldi. Biraz korkarak biraz da umutlanarak aldı telefonu eline. Elinde duran telefondan aradı eşini. Aradı,aradı,aradı. Açan olmadı. Tam ümidini kaybetmişken telefonu çaldı. Arayan eşiydi.Belkide eşine bir şey olmuştu ve bunu haber vermek isteyen başka biride olabilirdi. Neden kötü düşüneyim diye geçirdi aklından ve telefondakinin Yılmaz Komiser olduğunu biliyormuş gibi açtı telefonunu.
    -Alo! Yılmaz!
    -Zeynebim. Güzel karım. Korkma ben iyiyim. Nasılsınız?
    -İyiyiz biz. Sen iyisin dimi yalan söylemiyorsun?
    -İyiyim canım. Çok vaktim yok. Telefona Ömer'imi de verde onunda bir sesini duyayım.Ne olacağı belli değil sonuçta. Hakkını helal et Zeynebim!..
    -O nasıl söz Yılmaz'ım hakkımız sana her zaman helal-i hoş olsun. Ama bunları konuşmanın sırası değil. Ömer'e veriyorum yine ara bizi...
    Zeynep Hanım telefonu tam Ömer'e verirken, Yılmaz Komiser'in telefonuna kurşun isabet etti. Eee hal böyle oluncada doğal olarak telefon kapandı. Ömer telefonu aldı; konuştu,konuştu,konuştu. Baktı ki ses yok, telefonu annesine verdi. Zeynep Hanım da telefonun kapandığını ve eşini arayacağını söyledi oğluna. Aradı ama telefon kapalıydı. İşte o anda içindeki korku heyelana dönüştü ve Zeynep Hanım'ın içindeki her şeyi alıp götürdü. Önce aklına eşinin vurduğu geldi, sonra ise gözünün önü karardı ve olduğu yere yılıp kaldı. Ömer korkup ağlamaya başladı. Ömer'i Umut sakinleştiriken; Rüzâr Hanım ise Zeynep Hanım ile ilgilendi. Çantasından su alıp ona içirdi. Yüzünü yıkadı. Bir süre sonra Zeynep Hanım kendine geldi. Ve yürümenin ona iyi geleceğini söyleyip yürümeye başladı. Yılmaz Komiser hayatında ilk defa korkmuştu böyle. Yanlış anlamayın sakın! Ölmekten değil, ailesinden haber alamamaktan korkmuştu. Yılmaz Komiser, Başkomiser'inin yanına gitti ve olanları anlatıp oğlunu aramak için telefonunu istedi. Başkomiser ise az kalsın vurulacakmışsın diye başlayıp sitem dolu bir konuşma yaptı. Sitemi ailesi ile konuşmasına değil, konuşurken dikkatli olmamasınaydı. Yılmaz Komiser susamıştı ve bir bakkal vardı ilerde. Bu bakkalı görünce aklına Uğur geldi,eşi geldi. Saate baktı. Gece yarısını geçmesine rağmen insanlar hâlâ sokaktaydı. Bakkala girdiğinde televizyonda bir haber vardı. Darbe yapmaya çalışan -ama yapamayan- askerler bir haber kanalını basıp, spikere yalan yanlış şeyler söyletiyordu. Verdiği paranın bile üstünü almayı unutan Yılmaz Komiser suyunu alıp dışarı çıktı. Tam suyunu açmış bir yudum alacakken şiddetli bir ses duydu. Bomba sesiydi bu. Evet bomba sesiydi. İleri baktı. Etraf kıpkırmızı olmuştu sadece bu da değil. Yerde parçalanmış vücutlar, ağır yaralı insanlar... Yanlarına doğru giderken arkadan bir ses geldi. "Kaldır ellerini havaya yoksa olacakları biliyorsun." Arkaya döndüğünde meslektaşı Adil'i gördü. Adil, Yılmaz Komiser'i önce bombayı patlatıp sonra ölen olmuş mu diye bakmaya gelen insanlardan sandı. Gayet normaldi. Çünkü, Yılmaz Komiser'in üzerinde üniforma yoktu. Acil olarak çıkınca sivil vatandaş sanılma ihtimali yüksekti. Yılmaz Komiser bunları yaşarken, Uğurgil çoktan bakkal dükkanına gelmişti. Hatta insanlara yiyecek bile dağıtıyorlardı.Ama kimsenin ne bir şey yemeye meceali vardı ne de bir şey içmeye... Söz konusu vatan olunca insanlar her şeyi unutuyorlardı. Gece böyle geçmiş, vakit çoktan öğlen olmuştu. Başbakan ve Cumhurbaşkanımız önderliğinde, kahraman Türk polisleri ve askerler tarafından savunulmayla ve tabii ki sivil vatandaşlarının da katkısıyla TÜRKİYE büyük bir felaketten kurtulmuştu. Aslında her şerde bir hayır vardır dedikleri burada anlam kazanıyor. Bu olaylar evet kötü şeylerdi. İnkar etmiyorum. Ama bir de şu pencereden bakalım.
    Hani amaçları ülkemizdeki huzuru ve bütünlüğü bozmak isteyen insanlar varya işte bu olay asıl onlara acı verirken aynı zamanda da bir şey öğretti. Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan her vatandaş (dil,din,ırk farketmeksizin) bu vatan için malını,mülkünü hatta canını bile verir. Ne demişler "MEVZUBAHİS OLAN VATAN İSE, GERİSİ TEFERRUATTIR".
    BİR DAHA YAŞAMAMAK ÜMİDİYLE...

    Gökçen Kız