• 256 syf.
    Merhabalar sevgili kitap dostlarım. Victoria dönemine rağmen yirminci yüzyıl yazınına adını altın harflerle yazdırmış, kendine has üslûbuyla ve bilinç-akışı tekniğiyle modern edebiyat'a muazzam katkılar sağlamış ~deha dil işçisi~ Virginia Woolf’un Dalgalar metniyle sizlerleyim.

    Yorumuma başlamadan önce, Adeline Virginia Woolf kimdir kısaca bahsetmek istiyorum. Ahlâki ikiyüzlülüğün ve katı yasakların dönemi olan
    Victoria döneminin şansız çocuklarından olan
    Woolf, kadınların okula gönderilmesi yasak olduğu için okuyamaz ve eğitimini evde tamamlamak zorunda kalır. Babası tanınmış, saygı duyulan bir yazar-filozof olduğu için bir parça şanslıdır; zirâ evlerindeki geniş kütüphaneden ömrü boyunca faydalanır.
    Çok küçük yaşta annesini kaybeden Woolf, bu kaybını“Olabilecek en büyük felaket.” olarak niteler.
    Annesinin ölümünün ardından ilk
    ağır sinir krizini geçirir. Kısa bir süre sonra babasını da kaybeder ve ardından ikinci sinir krizini geçirir.
    Ölen anne babasının acısı daha tazeyken, "ikinci annem" dediği ablasını da kaybeder. Ve mecbûren küçük erkek kardeşiyle birlikte üvey abisinin yanına gider. Üvey abisi, kimsesiz kalmış iki kardeşe sahip çıkmaz, aksine on üçündeki Virginia'yı taciz eder. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, "hayattaki tek tutanağım" dediği erkek kardeşini de birlikte gittikleri bir gezide hastalık sonucu kaybeder. Tüm sevdiklerini bir bir kaybeden Virginia için yaşamak zulümdür artık! Üstelik savaş da kapıdadır. (2.Dünya) Döneminin birçok yazarı gibi o da umudunu yitirmiş, yazmaya konsantre olamamaktadır. Dolayısıyla yazma yeteneğinin kaybolduğuna inanır. Ağır kayıplarla ve derin acılarla çok zor bir yaşam geçiren Woolf, bundan tam 79 yıl önce ceplerine taşlar doldurarak Ouse nehrininin soğuk sularına kendini bırakır. Cansız bedeni olaydan iki hafta sonra bulunur. Woolf’un yürek parçalayan veda mektubunu, öldüğü gün eşi Leonard bulur.
    Yirmi iki yaşından başlayarak üç kere intihara kalkışan Virginia, sonuncusunda amacına ulaşır. Vasiyeti üzerine cesedi yakılır, küllerinin üzerindeki mezar taşında, dalgaların son cümlesi yazılıdır. "Kendimi Sana Doğru Savuracağım, Yenilmeksizin Ve Boyun Eğmeden, Ey Ölüm!"

    ~Yorumum~

    Gün henüz ağarmamıştı. Denizin üzerindeki, bir kumaşın kırışıklığını andıran hafif kıvrımlar olmasa, gökyüzünü denizden ayırmak mümkün değildi. "Bir yüzük görüyorum," dedi Bernard. "Soluk sarı bir yığın görüyorum," dedi Susan. "Bir ses duyuyorum," dedi Rhoda. "Küre görüyorum," dedi Neville. "Gördüğüm kızıl bir püskül," dedi Jinny.
    "Bir şeylerin tepindiğini duyuyorum," dedi Louis. ..

    Virginia Woolf, Dalgalar metnini, ortak kayıpların etrafında bir araya getirdiği altı karakterlerin iç dünyasını dış dünyaya aktarmak çabası gibi zahmetli bir çabayla kaleme almış diyebilirim. Zirâ feminist, yazar, romancı ve eleştirmen olan Woolf, diğer tüm metinleri gibi Dalgalar metnini kaleme alırken dış dünyadan kopar ve tamamen iç dünyasıyla yazar. Dolayısıyla metin bir olay örgüsü etrafında değil, o an ki ruh ritmine uyarak yazmış olduğu bir nazım-nesirdir. Yaşamındaki derin, ağır acılar ve kayıplar sonrası kendisine Bipolar (Manik Depresif) teşhisi konulan Woolf, rûhunda ki dalgalanmaları da hırçın deniz dalgalarına benzetir. Woolf’un bu ruh yazım metni, düş gücüyle deliliğin birbirinin ayrılmaz parçası olduğunun kanıtıdır desem, sanırım abartmış olmam. Ayrıca, ~Deli dünyanın Dehası Virginia Woolf, ~ "Bize hiçbir zaman gerçek hastalar gelmez, gerçek hastaların hasta ettikleri gelir. " Psiko-tespitinin de tescili gibidir âdeta.

    Ezcümle: Aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle çöküşü, aşkla ölümü yaşamış olan biri, hayatı gerçek anlamda kavramış ve yaşamış demektir; tıpkı canım Woolf gibi. ..

    #dipçem Ceplerine taş doldurarak kendini Ouse Nehri’nin kollarına bırakan Woolf’un hayatını konu alan ~Saatler~ filmi, bu ânı çarpıcı bir sahneyle ölümsüzleştirmiştir. (V. Woolf'u, kült romanı Mrs. Dalloway ekseninde anlatan bir filmdir.)

    #dipçem Bilinç akışı tekniği: Yazar, karakterlerin hayatlarındaki pek çok izlenimi arka arkaya sıralayarak bir an içerisinde insanın zihninden geçen şeyleri bize tüm çıplaklığıyla verir. Tam anlamıyla bir kurgusal gerçeklik yoktur, daha çok ânın gerçekliği vardır. İmla kurallarına uyulmaz. iç monolog : Karakterin duyguları ve düşünceleri, belirli bir mantık sırasıyladır. imla kurallarına uyulur.
  • 83 syf.
    "İstediğim, denizi yazmak. Zümrütlerin, gökyakutların sabrını; ağaçların tarihsizliğini...Bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz, anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri yoktur bir kara adamı için. Yolculuklara, ister gerçek ister düşsel olsunlar, yakıştırdığımız son, öbür kıyıda bitse bile, deniz gene tek kıyılıdır, üzerinde yaşayıp çalışan biri olmadıkça. Deniz, kara adamının yalnız sınırlarını kaldırışı değil, sınır düşüncesini içinden çıkarıp atıvermesidir. Her şeyin bir aradalığının bir yerde başlaması ya da bitmesidir. İstediğim, denizi yazmaktı. Her şeyin bir aradalığına yenik düşeceğimi bile bile."
    Böyle diyordu Altı Ay Bir Güz
    Cok değerli bir hoca ve Felsefeci olması hasebiyle ekstra hayranlık duyduğum fakat edebî ve müzisyen kişiliğini de her daim ayakta alkışladığım adam, Karasu. Felsefeyle edebiyatı hep dozunda harmanlayan fakat eleştirel, düşünsel ve birey sorunlarına bir adım önde odaklanan, odaklandıran, bakışlarında ve dahi bakış açısıyla tıpkı kuyu derinliği hissettiren, kendi 'Karasu'larında yaşayan adam, Karasu. İdolüm ve Türkiye Felsefe Kulübü başkanı Prof. Dr. 'Kuçuradi' nin en yakın dostu ve çok sevdiğim Oruç Aruoba'nın ustası, hocaların hocası adam, Karasu. ♥ Eserlerini çoğu yazar gibi açık raflarda sergilemekten hoşlanmayan, aksine kapalı kapılar ardında yazan, yazdıklarını da saklayan ve dahi "yalnızca metin yazıyorum" diyecek kadar mütevâzi olan, tarafımdan hep sevilmiş ve sevilecek olan Bilge Adam, Karasu.

    #dipçem Aslında değerli hocama dair yazılacak, onu anlatacak o kadar çok kelime ve tümce var ki, kelime kifâyet ummanında ve dahi "Bilge Karasu"larında boğulmamak/ boğmamak adına burada noktalıyor ve yorumuma başlıyorum.

    "Bizim de bir masal dünyamız var; uçsuz, bucaksız bir dünya bu: Kel Oğlanı da içine alır, Köroğlunu da; peri kızını da içine alır, dev anasını da; sizi de içine alır, bizi de, gene de bir fındık kabuğuna sığar, yedi dünyaya sığmaz. Hani, şu masal dünyâsını bir dönüp dolanayım diye, demir çarık, demir âsa yola düşseniz; dere, tepe düz, ~Altı Ayla Bir Güz~ gitseniz, bir arpa boyu yol gidersiniz ancak! İyisi mi, gelin derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçerek; lâle, sümbül derleyip, soğuk sular içerek; daha da yorulursanız Hızırın atına binerek bir tandır başına …"

    Merhabalar sevgili kitap dostlarım. Yine yeniden, kılı kırk yaran felsefeci-edebiyatçı-çevirmen ve çok değerli bir hoca olan Bilge Karasu'ları-ndan bir avuç su ile geldim.

    Altı Ay Bir Güz, Bilge Karasu'nun hasta olduğu aylarda (pankreas kanseriydi) tamamlayamayacağına karar vererek yayınevine teslim ettiği, ancak ölümünden sonra yayımlanmasını vasiyet ettiği son metnidir.

    Metin, ölüme yaklaşmış yaşlı bir adamın çocukluk-ergenlik-yetişkinlik dönemlerinden anlar-anılar, düş-gerçek arası yaşamından izler, birbiriyle ilgili-ilgisiz gibi görünen karmaşık bölümlerden oluşuyor. Karmaşıklığa rağmen gayet akıcı, okuyucuyu etkin kılan ve farklı yorumlamalara açık bir metin olduğunu da eklemek isterim.

    "... Bütün tümceler belki burada biter, bitmeli tümcelerin hepsi, günlerin, yılların, gezilerin, denizlerin, inançların, ölümlerin, kaçışların hepsi. Bundan sonrası tükenesiye tükenmez sözler, tükenmez sözleri tükenesiye söylemek olacak! ..." dercesine canhıraş-çalakalem, aynı zamanda da harf-harf, kelime-kelime nârin bir motif gibi işlediği bu metin, bir ömrün ardından sona gelindiğinin bilincinde/bilinciyle kaleme alındığından, ölüm üzerine içsel sorgulamalarla dolu
    bir "veda" metni olarak da nitelenebilir: Ayrıca ölümle yüz yüze gelindiğinin hissedilmesi ve hissettirilmesiyle otobiyografik özellikleri olan bir metindir diyebilirim.

    "Sonun, başın, ortanın birbirine karıştığı, anlamını yitirdiği, tersinmez zamanın boyunduruğundan kurtulduğunuzu duyduğunuz bir gün gelir. Yaşlanmışsınızdır, yaşamınız artık sizin malınızdır. Malınızı istediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Yeterince güçlü, yerini bulan bir fiskenin ~ister içinizden gelsin, ister dışarıdan~ sizi nasıl dağıtabileceğini, elinizden her şeyi ~bir kırıntısını bile bırakmamacasına~ bir anda nasıl alabileceğini öğrenmiş olduğunuz ölçüde yaşamınıza egemensinizdir artık. " derken, ölüm karşındaki çaresizlikle teslimiyet ve geçen ömrün muhakemesi yapılıyor gibidir.
    Sevgili hocamın hemen her metnindeki felsefî derinliğe hayrân olmamak mümkün değil, ~anlatılamaz-ın anlatılamaz-lığını anlatmak çabası~ karşısında saygıyla eğiliyorum. Anlaşılması zor altmetinlerin-mecazların güzel ruhlu Bilge'si ~Altı Ay Bir Güz~ metninde belirttiği gibi, geçmişin içinde gezinip duran bir anlatıcının o geçmişin içinde duyduğu şimdiliği, şu andalığı duyurmaya çalışıyor ve bunu yaparken de geçmişte gezindiğini hiç unutturmuyor. Dolayısıyla anlatılan anıların okurun kendi anılarıymış gibi benimseyip yaşamasını sağlıyor. İmge ve realite'yi (düş-gerçek) harmanladığı, geleneksel mecaz anlamın dışında bir "mecazla" derinlik kattığı, destan-mitlerle, tarih-sanat-teoloji-felsefe ve daha birçok disiplinle harmanladığı 'imgesel öykü'leri iyi ki var.

    #dipçem Değerli hocam bu metninde Gılgamış Destanı, Yaratılış Destanı ve Deli Dumrul'a gönderme yapmış, Da Vinci şaheserini (Son Akşam Yemeği/ Hz. İsa-Yehuda ilişkisini) farklı bir bakış açısıyla yorumlamış, ölümü masalla anlatmış. Sayfa sayısı az olmasına rağmen yoğun bir anlatıma sahip olan bu metni, postmodern edebiyat ve imgesel öykü seven ilgilisine ısrarla tavsiye ediyorum.
  • 126 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak

    Ulaş Başar Gezgin


    Çevirmen, köşe yazarı ve eleştirmen olarak tanınan, çok yönlü, çok değerli düşün insanı Ahmet Cemal’i (d.1942) kaybettik. Onun daha az bilinen diğer yönleri, eğiticiliği, tiyatroculuğu, şairliği ve öykücülüğüydü. Bu yazıda, Ahmet Cemal’in ‘Dokunmak’ adlı öykü kitabı üzerinden, onun öykücülüğünü değerlendiriyoruz. 10 öyküden oluşan ‘Dokunmak’, özellikle düşünsel yoğunluğuyla ve sanatsal izlekleriyle öne çıkıyor.


    Dosyası Çabuk Kapatılan Bir Ölüm Olayı

    Üçüncü tekil anlatımın kullanıldığı ‘Dosyası Çabuk Kapatılan Bir Ölüm Olayı’nda, ‘tanınmış tiyatro oyuncusu’ Raif Ergüç, görünüşe göre intihar etmiştir. Ancak, geride bıraktığı intihar mektubunda, neden intihar ettiğini değil neden etmediğini anlatır. Bu da, kuşku uyandıracaktır. Oyuncunun yaşamında, oyunla gerçek birbirine girmiştir. Öykü boyunca, “bu, bu oldu ama bunun için intihar etmedim” biçimindeki bir mektubun içine gireriz. Annesinin çökmesi de, eşyaların eskimesi de intihar nedeni değildir. Başkişi bunları bize bir bir anlatır. Ergüç’ün annesiyle hastalıklı bir ilişkisi olduğunu öğreniriz. Yetişme koşulları, cinsel kimliğinde farklılaşmaya yol açacaktır. Yine de hiçbiri ama hiçbiri, intihar nedeni değildir ve asıl nedeni asla öğrenemeyeceğizdir. Dosya hızla kapanır… Böyle bir öyküyü ancak tiyatro konusunda derin bilgi ve becerisi olan bir öykücü yazabilirdi.

    ‘Claudia’ adlı öykü, ikinci tekil kişi üzerinden bir aşk öyküsü… Bu öyküde de, ölüm ve yaşamın kıyısında olmak söz konusu:
    “Yakın çevresinde bulunmuş olanlar yaşamı Claudia’dan, neden ölündüğünü merak etmeyecek kadar iyi öğrenmişlerdi.” (s.31)
    Bir kez daha tiyatro ve bir kez daha bilinmeyen ölüm nedeni…


    Dokunmak

    Birinci tekilden yazılmış olan ‘Dokunmak’ adlı öyküde, başkişinin zihninde, düşle gerçek ve geçmiş anılarla şimdiki zaman içiçe geçecektir. Metinde bakış açısı, sürekli değişiyor. Ben dili, yer yer, sen dili ve biz diline kayıyor. Tek cümleden oluşmuş paragrafların kullanımı dikkat çekici. Bu, kolay okunurluk sağlamış ve metni akıcılaştırmış. Bu, bir aşk ve ayrılık anlatısı… Öte yandan, dilsel yalınlık, düşünsel yalınlık anlamına gelmiyor. Felsefi bir metin olmuş. Öyküdeki düşünceler azar azar verildiğinde bile, zihinsel enerji ve odaklanma gerektirebiliyor. Örneğin, “Hiç yaşamamış olmayı ölümsüzlük sandılar.” (s.42)

    ‘Vergilius’un Son Gecesi Üzerine Bir Çeşitleme’ adlı öykü, uzun bir alıntıyla açılıyor. Önceki öyküdeki gibi, tek cümleli paragraflar dikkat çekiyor. Bu öyküde de, ben dili, sen dili ve biz dili arasında sürekli geçişler var. Hatta bunun da ötesine geçilerek bu üç tür, odağa alınıyor. Bir noktadan sonra bu metin, öyküden çok deneme gibi duruyor. Belli bir olay akışı yok; bu, bir felsefi monolog. Tiyatro oyunu olmaya daha yatkın…

    ‘Balkondaki Defterler’ adlı öyküde, başkişi, 8-9 defteri bulan güncelerini doğaya, bozulmaya bırakır. Başkişinin anılarla ilgili düşüncelerine tanık oluruz. Ölüm, bu öyküde de baş köşede ve ilerleyen sayfalarda, başkişinin güncesini ve dolayısıyla anılarını neden imha ettiğini öğreniyoruz. Bu öykü, “Olmasa mektubun / Yazdıkların olmasa” dizelerini anımsatıyor.


    Dört İncil

    ‘Dört İncil’ adlı öyküde, siz dili baskın. Öykücü, öyküyü yazma sürecini anlatıyor. Kendine gönderme yapan bir öykü. Başkişi olan öykücünün öyküsündeki başkişi ise İstiklal’deki Sen Antuan Kilisesi’ni ziyaret eden bir kadın olacaktır. Öykücü, cemaatin günahkarlığı bağlamında tutucu bir izlenim verir; ancak aslında maddecilikleri eleştiri konusu yapılıyor. Dua edenlerin bağışlanmayacağı söylenir. Öyküde, Hıristiyanlık’a ilişkin simgesel bir dil kullanılıyor. ‘Dört İncil’de eski İstanbul’a dönük özlem de seziliyor:

    “Ama çoktan yitirilmiş bir kentin bir zamanlarki haliyle en iyi burada, sığındığımız bu eski tapınakta düşlenebileceğini siz de biliyorsunuz.
    (…)
    Ve ellerinizi izlerken, bu görünen kentin altında aramaktan hiç usanmadığımız öteki batık kentin haritasını ancak sizin parmaklarınızın çizebileceğini biliyorum.” (s.65)

    Öykücü olan başkişinin düşünceleri, Çehov ve Dostoyevski’ye gidecektir. Öykücü, onların acılarının toplama kamplarının kurulmasından önceye gittiğini; yani neredeyse hiç olduğunu ileri sürecektir. Duaların kabul olmaması, belli bir ölçüde buna bağlanacaktır…


    Olmayan Bir İstanbul Gecesinde Seninle Gezinmek

    ‘Olmayan Bir İstanbul Gecesinde Seninle Gezinmek’ adlı öyküde, başkişinin İstanbul’a duyduğu sevgi ve özlem karışımı duygular yer alıyor. Defalarca ayrılmayı, veda etmeyi düşünür, ama yapmaz, yapamaz. Ölümden söz açtığında ise, biz okurları üzecektir:

    “Bir zamanlar ölmeyi bile bu kentte istemiştim. Üstelik ölümüm haberli gelmeliydi. Onu karşılamak için koca bir düğün sofrası kuracak ve sofranın her yanını elden düşme oldukları için yaşamaya değer bulmadığım yarınlarımın mumlarıyla donatacaktım.
    Olmadı.
    Bu kenti ne ölerek, ne de ölmeden bırakabildim.” (s.70)

    ‘Olmayan Bir İstanbul Gecesinde Seninle Gezinmek’te, başkişi, İstiklal’de geçen çocukluk anılarını aktarır. Gözü dışarıda olan babasıyla onu eve döndürmeye çalışan annesi ve ‘Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çöküşünün hüzünlü görkeminden Asmalımescit’e kucak dolusu getirdiği’ (s.74) söylenen Madam Edith anımsanır. Öyküde, kıyısından köşesinden de olsa, siyasetçi eleştirisi de yer alıyor:

    “Madam Mimi’nin kocası, cumhuriyetin ilk yıllarının ünlü bir politikacısının oğluydu.
    Fakat bu politikacının namuslu olmak gibi bir zaafının bulunması nedeniyle, oğluna adından başka bir şey kalmamıştı.” (s.80)

    Öykünün başkişisi, Ahmet Cemal’e fena halde benzer; kendisi olması büyük olasılık. Aynı izlekler, hem öyküde geçen yarım şiirde hem de ‘Özyaşam Öyküsü’ adlı şiirinde yer alacaktır. Başkişi, çoktan ölmüş olan babasıyla ilgili anılarını okurla paylaştığında, bu paylaşıma önce bir anlayamamazlık ve sonra “büyüyünce daha iyi anladım” hissiyle karışık, hayranlık ve sevgi hisleri eşlik ediyor. ‘Olmayan Bir İstanbul Gecesinde Seninle Gezinmek’, şöyle bitecektir:

    “Resmin aslını bilen kalmadığından, parçalar da hiç birleştirilemeyecek.” (s.85)


    Yazılamayan Bir Öykünün Serüveni

    ‘Yazılamayan Bir Öykünün Serüveni’nde, öykücü olan başkişi uzun süredir yazamamaktadır. Yazamama nedenleri üstüne düşünür; yazma denemeleri yapar; aynı anının farklı farklı yazım örneklerini görürüz… Bu öykü, kurmaca ile ilgili tartışmaları dolayısıyla (örneğin, anlatıda kullanılan zaman kiplerinin yarattığı farklılıklar), kuramsal bir yazı olmaya gidiyor. Başkişiye göre, tiyatro, her zaman şimdiki zamanda geçer; bu zamanı seçmeme özgürlüğü bulunmaz. Öyküde ise, şimdiki zaman, en ince ayrıntıyı aktarma kolaylığı sağlıyor… Öyküde geçmiş zaman kullanımı, tersine, herşeyin yerli yerince anımsanamayabileceği olasılığını gündeme getiriyor. Oysa, başkişinin söyledikleri, yalnızca anılara dayalı öykücülük için geçerli olabilir… Öykünün ilerleyen sayfalarında, öykücü başkişi ile öykülemeye çalıştığı ressamın konuşmalarını dinleriz. Ressamın öyküye yönelik itirazları vardır. Aralarındaki konuşmayla birlikte, asıl öykü başlar. Bundan öncesinin yalnızca hazırlık olduğunun farkına varırız.


    Giritli Dayı’nın Sabah Çiçekleri

    ‘Giritli Dayı’nın Sabah Çiçekleri’ adlı öyküde de, bir önceki öyküde olduğu gibi, sanat ile gerçeklik arasındaki ilişki konu ediliyor. Bu öyküde, Ahmet Cemal öykücülüğünün sözlü değil yazılı bir nitelikte olduğunu bir kez daha görüyoruz. Sözgelimi, Aziz Nesin, Sait Faik ya da Orhan Kemal öykücülüğü için geçerli olanın tersine, Ahmet Cemal anlatısı, birine sözlü olarak anlatılabilecek bir türde değil; tersine, Ahmet Cemal öykülerinde kitaplara ve yazılı kültüre çoğunlukla açık ve kimi zaman örtük olmak üzere çokça gönderme var. Ahmet Cemal öykülerinde, ayrıca, şiirlere ve şiir parçalarına sık sık yer verilmesini de bu noktada not edebiliriz.

    ‘Giritli Dayı’nın Sabah Çiçekleri’nde yazar, Kazancakis’in bir Bizanslı bilginden alıntıladığı söze yer veriyor: "Gerçeği değiştiremeyiz, öyleyse gerçeğe bakan gözleri değiştirelim," (s.101). Bu görüş, gerçekte, psikolojik danışmanlık ve klinik psikolojideki birçok yaklaşımın temel çıkış noktası… Öyküdeki temel kişiler, 90’ını geçmiş olan Giritli Dayı’yla, ‘Adalı’ diye çağırdığı yeğeni…



    …Ve O Kentlerin Fotoğrafsız Zamanları

    Kitaptaki son öykü olan ‘…Ve O Kentlerin Fotoğrafsız Zamanları’, ben ve biz diliyle, 30 yıl önceki anılara gidiyor. Kişilerden biri kanser. Cem için öyküde şöyle deniyor:
    “Cem için ise kalan yıllarımız da önemli. Ağır bir kanser ameliyatı geçireli henüz iki ay olmuş. Bundan sonraki ilk beş yılı, tıp biliminin deyişiyle bir ‘deneme süresi’ olarak yaşayacak. O beş yıl içersinde hastalık tekrarlamadığı takdirde, ‘kalan zamanından’ söz ederken sınırlamalardan daha bir uzaklaşmış olmanın rahatlığını duyacak.” (s.107)

    Resim ve anı ilişkisi için öyküde şöyle deniyor:
    “O yıllarımızda resim çektiğimiz zamanlar, bunu neredeyse bir alışkanlığın etkisiyle yapardık. "Bir anı olsun," derdik, fakat doğrusu anıların ne işe yarayacağını da pek bilmezdik.
    Hiç bilmezdik.
    Yaşadıklarımızla aramızdaki uzaklık, anıların yardımına gereksinim duyacağımız kadar değildi. Üstelik ‘ilerisi için’ dediğimiz zaman bile öyle çok uzakları düşünebildiğimizi, düşünmek istediğimizi sanmıyorum.” (s.109)

    Ahmet Cemal, ‘…Ve O Kentlerin Fotoğrafsız Zamanları’nda fotoğraf ile resim ilişkisine de değiniyor. Cem, fotoğraf çekmez, resim yapar; çünkü yaşamımızı çekilmeye değer bulmaz, ancak resimde, yaşadıklarını değil özlemlerini dışavurma olanağı bulur. Fotoğraflar yalancıdır; çünkü geçmişteki mutlu anları dondurarak onların sürekli olduğuna bizi ikna etmeye çalışırlar. Resimde ise, ressam, yaşadıklarından kendine kalanları resmeder.


    Uğurlama

    Görüldüğü gibi, ‘Dokunmak’, Ahmet Cemal’in çok yönlü aydın kişiliğinin bir parçası olan öykücülüğünün de ustaca olduğunun kanıtı… Özellikle, ‘Dosyası Çabuk Kapatılan Bir Ölüm Olayı’ ile ‘Olmayan Bir İstanbul Gecesinde Seninle Gezinmek’ adlı öykülerini öneriyoruz; bunlar Türkçe öyküler için hazırlanmış bir seçkiye (antoloji) girmeye aday öyküler… Keşke daha uzun yaşasaydı da, yeni öyküler yazabilseydi… Onun ölümü, yalnız çeviri, eleştiri, gazetecilik, tiyatro ve eğitim için değil, öykücülük için de kayıp…

    Ahmet Cemal, son öyküsünde, okuma-yazma bilmeyen ve gitarını özgürce çalabilmek için nota da öğrenmeyen Çingene flamenko ustası Manitas de Plata’yı (1921-2014) (s.120) ve Eleni Karaindru’nun ‘Rosa için Ağıt’ını (s.118) anıyor. Onu Karaindru’nun Rosa’sıyla sonsuzluğa uğurluyoruz! (https://www.youtube.com/watch?v=7Nvl0EHnQQI ) Devri daim olsun!



    Kaynak

    Ahmet Cemal (1999). Dokunmak. İstanbul: Can.



    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 464 syf.
    ·11 günde·10/10
    Güzel ve kaliteli kitapları ikiye ayırıyorum: Bir an önce bitirme arzusu oluşturanlar ve olabildiğince geç bitirme arzusu oluşturanlar. ‘Adsız Sansız Bir Jude’ benim için olabildiğince geç bitirme arzusu oluşturan bir metin oldu. Daha ilk sayfadan yakalayıp beni içine çekmeyi, metni yaşatmayı başardı ve geçirdiğim bu on bir günlük okuma süreci unutamayacağım bir okuma serüveni olarak zihnimdeki yerini aldı.

    Thomas Hardy

    Adsız Sansız Bir Jude’u okurken zihnimde bir yerlerde sürekli bir fısıltı vardı: ‘Hardy çok iyi bir gözlemci ve tasvirci!’ diye. Kurduğu cümleler, kurulan bu cümlelere yerleştirdiği duygular müthiş bir hissediş sürecine sokuyor okuyucuyu. Taşra romanları penceresinde ‘İngiliz Edebiyatı’nın önemli yazarları arasında yer alan Hardy, doğayı ve doğada kurulanları çok iyi süzüyor. Hardy’nin şairliğini de hesaba katarsak anlatımındaki duruluğu, gerçekçiliği ve abartısızlığındaki başarısı benim için tartışma götürmez bir gerçek. Anımsıyorum, bu durumu daha önce şair Lermontov’un ‘Zamanımızın Bir Kahramanı’ romanında da hissetmiştim. Bazı tasvirler şöyle:

    Sanırım Jude ile ot yığınının üzerine uzandığımı hissettim: #75480014

    Jude ve harika ruhu: #75491701

    Çivilenip kaldığım yer: #75701980

    Tasvirleri gibi benzetmeleri de harika. Burada canımın sıcak kurabiye çektiğine eminim :) :
    #75903829

    Bir sarhoşluk ancak bu kadar başarılı yazılırdı :) : #76501607

    Thames Irmağı: #75651040

    Adsız Sansız Bir Jude ve Romancılığa Veda

    Adsız Sansız Bir Jude, Hardy açısından romancılığa veda durumuyla da öne çıkıyor ki en çok da bu yönüyle bilindiği söylenebilir. Metin yazıldığı dönemde anlattıkları ile büyük tepkiler almış ve Hardy’nin romanı bırakarak yaşamında kalan otuz iki yılı sadece şiir yazarak geçirmesine neden olmuş. Burada, bu durumu şansızlık mı, yoksa şans olarak mı değerlendirmem gerektiği yönünde bir karasızlık yaşıyorum; çünkü iki yönlü de düşünmekten kendimi alamıyorum: ‘Adsız Sansız Bir Jude’un üzerine koyarak devam ettiği ihtimalini ve ‘Adsız Sansız Bir Jude’dan sonra düşüşe geçtiği ihtimalini düşünüyorum. Belirsizlik. Kim bilir, belki de ‘Adsız Sansız Bir Jude’un daha da ölümsüzleşmesi buradan geliyordur.

    Hardy’nin Eleştirisi

    Adsız Sansız Bir Jude’da gördüğümüz arka plan Viktoria döneminin kapitalizmidir. Hardy; kapitalizmi, adaletsizliği, inancı, kiliseyi ve bunlar ekseninde sıradan insanların yaşamlarının nasıl daraltıldığını ve daraltılan baskılanan bu insanların nasıl bir yok oluşa sürüklendiğini başarılı bir şekilde ele alıyor ve eleştiriyor. Şu alıntılar önemli:

    I “... Dua ederse belki Christminster'ı görebilirdi. Hep derlerdi ki "Dua edersen istediğin şey bazen yerine gelir." Jude bazen de hiç öyle olmadığını biliyordu. Kilise yaptıran birkaç adamın paraları bitip de yapı yarım kalınca diz çöküp dua ettiklerini, gerekli paranın da bir sonraki posta ile gelmiş olduğunu bir kitapta okumuştu. Başka bir adam aynı şeyi denemişti ama, para gelmemişti. ...” I İletişim Yayınları, s.55

    I “Üniversitenin kapıları kapanmıştı. Birden, bir dürtüyle, bir taş işçisi olarak hep yanında bulundurduğu tebeşiri cebinden çıkararak duvarın üzerine boylu boyunca şu satırları yazdı:

    Fakat sizin gibi benim de aklım var;
    Ben sizden aşağı değilim;
    Ve bu gibi şeyleri kim bilmez?
    -Eyub, Bap XII-” I İletişim Yayınları, s.156

    I "İşçilere, köylülere, dilencilere göre bir yer burası. ancak onlar şehrin hayatını gerçekte olduğu gibi görebiliyorlar. Ya üniversiteliler? Sen de bu durumu görüyorsun işte. Başlangıçta bütün okullar senin gibi öğrenme isteğiyle yanıp tutuşan, hiçbir dostu, imkânı olmayan kimseler için açılmıştı. Oysa milyoner çocuklarından şimdi sana yer kalmadı. Onlar seni aralarına almadılar." I İletişim Yayınları, s.188

    Yukarıda söylediklerime şunu da ekleyebiliriz: Hardy bir nevi gelişen yaşam standardı, mekanik aklın öne çıkışı, yapmacık ve belirlenen standartlar üzerinden yaşanan bir yaşamada, insanların yaşamlarına, yazgılarına olan müdahalenin eleştirisini gayet güzelce yapıyor. Buna dair gözüme çarpan en iyi ifade de şuydu sanırım:

    I … Alınyazımız bizi böyle yaptı… alınyazısı ölümdür! I İletişim Yayınları, s.440

    Adsız Sansız Bir Jude

    Bir ‘Oluşum Romanı’ olan ‘Adsız Sansız Bir Jude’da çocukluğundan itibaren Jude Fawley’in yaşamına konuk oluyoruz. Metnin merkezinde her ne kadar Jude olsa da metin boyunca Jude ile beraber dikkat etmemiz gereken üç isim daha var: Phillotson, Arabella ve Sue. Bir başka deyişle metin Jude, Phillotson, Arabella ve Sue üzerinden ilerlemektedir.

    Teyzesi Drusilla ile yaşayan yetim ve yoksul çocuk Jude Fawley öğretmeninden ve kitaplardan etkilenerek Christminster’da akademiye girme hayalindedir. Bu hayali doğrultusunda para kazanması gereken Jude, zaman içinde büyür ve çeşitli işler yapar ve sonunda yoluna, amacına bir taş ustası olarak ulaşmaya çalışır. İşler yolunda gidecek midir?

    Hayır, işler pek de planlandığı gibi gitmeyecektir. İlerleyen zaman içerisinde David Lodge’un belirttiği ifadeyi farklı bir sözcüklerle de olsa zihnimizde buluruz:

    ‘Adsız Sansız Bir Jude’un hayatın iki alanındaki –cinsellik ve eğitim- hüsran ve başarısızlığı anlattığında herhalde hepimiz hemfikir olabiliriz.’ -İletişim Yayınları, s.457-

    Evet, D. Lodge’un dediği gibi okuyan herkes bunda hemfikir olacaktır ve işte ‘Adsız Sansız Bir Jude’da hayatın en önemli diyebileceğimiz bu iki alanında başarısızlığa ve hüsrana uğrayan Jude, mutluluğu kendisi gibi huzursuzluklar ve başarısızlıklar içinde olan kuzeni Sue Bridehead’de aramaya başlar. İki karakter de birbirlerine; belirttiğimiz mutsuzluk ve başarısızlık sonucu kenetlenmeye çalışırlar, evlilik dışı bir beraberlik sürerler -romanın döneminde -günümüzde de mümkün- infial uyandıran noktalarından birisi de burasıdır- ve bizi mükemmel bir anlatının içerisine çekerler!

    Jude, Sue, Arabella, Phillotson ve Küçük Zaman Baba

    Jude ve Sue

    Jude ve Sue yaşamdaki kaosta kaybolmuş ve varoluş kaygıları içerisinde aslında çok da ne yapacağını bilemeyen iki karakterdir. Yaşamda savrulan bu iki karakterimiz okura çok şey fısıldıyor. Jude’un durumunu Sue’ya göre biraz daha anlayabiliyoruz ama Sue gerçekten inanılmaz bir karmaşıklığa sahip. Öyle anlar oldu ki insanı çileden çıkarıyor. Ne yaptığı ve neden yaptığı soruları Jude’a göre daha karmaşık. Bilmiyorum; belki de kadın olduğu içindir, karşılık veremeyeceğim. :) Ne diyordu Hardy, s.368’de?

    "Size karşılık veremeyeceğim hanımefendi. Kadın milleti hakkında hiçbir zaman pek bir şey bilememişimdir." I İletişim Yayınları, s.368

    Jude ve Sue’ya dair söylemek istediğim bir diğer şey: Jude ve Sue arasındaki ilişki biçimine bakınca aklıma ‘Freud’un Kirpileri’ geldi. Birbirine ihtiyaç duyan ama yakınlaştıkça da dikenleri yüzünden birbirlerinden uzaklaşmakta olan iki karakter. Durumlarını en iyi ifade eden şeylerden biri bu olabilir: ‘Freud’un Kirpileri!’

    Arabella

    Ah, Arabella! Tanrı, insanı Arabella ve Arabella gibilerden esirgesin, korusun! Bu şeytan hakkında söyleyeceklerim bu kadar.

    Phillotson

    Phillotson romanımızın öğretmen karakteri. İdealist olarak çizilmiştir ancak sayfalar ilerledikçe idealistliğinden kopuşunu kendi kabuğuna çekilişini görüyoruz. Ancak romanı okurken fikirlerinden ciddi derecede beslenebileceğimizi söyleyebilirim. Phillotson bende bir karakter abidesi olarak yankılandı! Özellikle Sue ile olan olaylarda; gücü, özgürlüğü, insanlığı ve erdemli duruşu beni çok etkiledi.

    Küçük Zaman Baba

    Küçük Zaman Baba, en sevdiğim roman kahramanları arasında yerini elbette aldı. Daha önceki okumalarımda tanıdığım ‘İklimler’de Rene ve ‘Zamanımızın Bir Kahramanı’ndaki Vera gibi bizimle geçirdiği zaman dilimi kısa ama çok çok etkili! Sanırım bu şekilde kurgulanmış karakterlere olan tutkum büyük! -Vera için bakılabilir: #71796083 -

    Küçük Zaman Baba için romanın en etkili kahramanlarından birisidir, diyebilirim. Özellikle romanın kısa bir bölümünde ortaya çıkışı ve yaptıklarıyla kan dondurması okuru sarsıyor! Hakkında söyleyecek çok şeyim var ama kimsenin okuma zevkini düşürmemek için burada çok bir şey söylemeyeceğim.

    Son olarak:

    Adsız Sansız Bir Jude! Etkisinde epey bir kalınacak, üzerine uzun uzun konuşulacak, benliğimizi aydınlatacak pek çok ayrıntı ile dolu. Jude, Sue, Arabella, Phillotson, Küçük Zaman Baba ve hatta yukarıda söz etmediğim şerefsiz Doktor Vilbert! :) Bu karakterlerin herbirinin söyleyeceği ve göstereceği çok şey var.

    Neyi bekliyorsunuz?

    Karamsarlığı, mutsuzluğu ama aynı zamanda sarsıntısıyla gözlerinizi açacak olan 'Adsız Sansız Bir Jude' sizi bekliyor.

    Unutmadan 'Adsız Sansız Bir Jude' sinemaya da taşınmış. Geriye kalan, kısa zamanda izlemek.

    Herkese keyifli okumalar.
  • İslamiyet'te kişisel hak ve özgürlükler (Müslümanların dokunulmaz hakları / İnsan hakları) nelerdir? Bu konu hakkında bilgi verir misiniz?

    İslâm inancına göre insan; aklî, bedenî, ahlâkî ve ruhânî en mükemmel meleke ve yeteneklerle donatılmış bir varlıktır. İnsan, maddî ve manevî her çeşit yükselmeye müsâit bir şekilde, günâhsız, tertemiz olarak doğar. Gerek dış görünüşü gerekse iç âlemi itibariyle varlıkların en güzelidir. Kur'an-ı Kerim'de:

    “Biz, insanı en güzel biçimde yarattık.”(1) buyurulmaktadır.

    Bu sebeple insana saygı ve bireylere hizmet, temel felsefe ve irâde olarak kabul edilmelidir. Çünkü insan yeryüzünde Allah'ın bir memuru ve halifesidir. Onun bu özelliği Kur'an-ı Kerim'de şöyle belirtilmektedir:

    "Hatırla ki Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” dedi..." (2)

    İslâma göre her insan Allah'ın kuludur. Bir tek kişi dışarıda kalmamak şartıyla bütün insanlar tabii haklara sahiptirler. Yalnız bu haklar, onun insan oluşu bakımından, doğuştan sahip olduğu haklardır. Bütün insanlar, bir ailenin üyeleri gibidirler. Asalet doğuştan değil, ahlâkî fazîlet, hak ve vazifeye bağlılıkla meydana gelir. Hangi ırka, hangi sınıfa, hangi mesleğe ve hangi rütbeye sahip olursa olsun, bütün insanlar eşit haklara sahiptirler. Böylece her bir fert de, diğerlerine aynı ailenin üyeleri gözüyle bakacak ve öyle muamele edecektir. Hiçbir fert, mensup olduğu sınıf, meslek, ırk veya cinsiyet dolayısıyla tabiî haklarının hiçbirinden mahrum edilemez.

    Yine İslâma göre bütün insanlar adâlet karşısında eşittirler. Devlete karşı görevlerini, yerine getirdiği sürece bir Müslümanın gayri müslimden farkı yoktur. (3)

    Sonuç olarak insan, mümin olsun olmasın, Allah'ın kulu ve güzel bir emânetidir. Bundan dolayı insan haysiyet sahibi olup hürmet edilmeye lâyıktır. İnsanlar arasında, insan olma bakımından herhangi bir fark görmemek, onları eşit hak ve vazifelere, kıymet ve değerlere sahip varlıklar olarak kabul etmek, İslâm'ın temel felsefesidir.

    İnsan hakları açısından Veda Hutbesi, İslâm'ın önemli kaynaklarından birisi sayılır. Bilindiği gibi Veda Hutbesi, Hicretin 10. yılında Hz. Peygamber (asm)'in hac farizasını ifâ için Mekkeye gelip, Vedâ Haccı esnasında irâd ettiği hutbelere verilen bir isimdir. Şu kadar var ki, Vedâ Hutbesi yalnız Arafat'ta irâd edilen hutbe olmayıp, Arafat'ta arefe günü (Zilhiccenin 10. günü) ile yine Mina'da bayramın ikinci günü irâd edilen hutbelerin bütünüdür.(4) Bunlardan meşhur olana Arafat'ta, sayıları kadın-erkek 140.000 i aşan bir topluluğa irâd edilen hutbedir. Bu hutbe temel bir kanun olarak insanın hak ve vazifelerini özetlemektedir. Hz. Peygamber (asm) bu hutbeyi irâd ettikten üç ay sonra vefat ettiğine göre, bu Onun hakîkî vasiyyetidir.(5)

    Hz. Peygamber (asm), bu mahşerî kalabalıkta hutbesine başlamadan önce Cerir b. Abdillah vasıtasıyla sükûneti temin etmiş ve sahabilerinden Rebia b.Ümeyye gibi gür sesli münâdîler görevlendirerek konuşmasının cümle cümle tekrar edilip, uzaklara kadar duyulmasını temin etmiştir ki, bu teknik anlamda bir bakıma hoparlör teşkilatından yararlanmak demektir.(6)

    Şimdi İslâm tarihinde “Vedâ Hutbesi” olarak tescil edilen bu önemli ve evrensel tebliğin bazı bölümlerini verip, onun içerdiği konuları açıklamaya çalışalım:

    ”Hamd ve şükür Allaha mahsustur; biz Ona hamdeder, Ondan yardım talep eder, affımızı Ondan diler ve Ona yöneliriz. Nefislerimizin şerlerinden, hareket ve fiillerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah kimi sapıklığa sevkederse (artık) o kimse için doğru yola sevkedecek yoktur. Allah'tan başka ilah olmadığına göre Onun tekliğine ve eşinin bulunmadığına şehadet ederim. Yine şehadet ederim ki, Muhammed, Onun kulu ve elçisidir."

    "Ey Allah'ın kulları! Sizlere Allah'tan korkup çekinmenizi tavsiye ve sizi Ona itaatta bulunmaya teşvik ederim. Bu suretle en iyi ve en hayırlı olan bir şey ile (sözlerime) başlamak istiyorum:"

    "Ey insanlar! Sizlere açıkladığım (şeyleri) dinleyiniz. Zira bilmiyorum, bu yıldan sonra bulunduğum bu yerde belki de sizlerle tekrar buluşamayacağım."

    "Ey insanlar! Kanlarınız (hayatınız), mallarınız, haysiyet ve şerefleriniz, Rabbinizle buluşacağınız (güne) kadar, bu mahalde (Mekke), bu ay da (Zilhicce) bu günün kutsallığı gibi kutsal ve saygındır. Dikkat ediniz! Tebliğ ettim mi? Ey Allah'ım, sen şahit ol!.."

    "Emânet olarak eli altında bir şey bulunduran kişi, onu kendisine emanet etmiş olan kimseye iâde etmelidir."

    "Bundan böyle cahiliyyet döneminde ödünçler üzerinden alınan fâiz kaldırılmıştır; şu kadar var ki, (ödünç olarak verdiğiniz) sermayeleriniz sizindir; (bu suretle) ne zulmedecek ve ne de zulme uğrayacaksınız. Allah (bundan böyle) fâizin kaldırılmasını hükmetmiştir. (Kaldıracağım) ilk fâiz, amcam Abbas İbn Abdülmüttalibin ribâsıdır."

    "Yine cahiliyyet devrinin kan davaları kaldırılmıştır: (Kaldıracağım) ilk kan davası yeğenim Âmir İbn Rebia İbn el-Hâris İbn Abdulmuttalibin kan davâsıdır."

    "Câhiliyyet devrinin (Mekke şehri ile ilgili) âdetleri kaldırılmıştır. Kâbe muhafızlığı (sidâne) ve hacılara su işleri (sikaye) vazifesi bundan müstesnâdır."

    "Ey insanlar! Gerçekten şeytan, sizin bu ülkeniz üzerinde kendisine tapılmaktan ümidini kesmiş bulunuyor. Fakat o bunun dışındaki iş ve hareketlerinizden ehemmiyetsiz saydıklarınızda, kendisine tâbi olmaktan hoşnud olacaktır."

    "Ey insanlar! Kadınlarınızın haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Sizin kadınlar üzerinde haklarınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Kadınlara en iyi şekilde davranıp muâmele ediniz. Çünkü onlar, sizin himaye ve muhafazanız altına girmiş kimselerdir. Kadınlar hususunda Allah'tan korkup çekinin."

    "Ey insanlar! Müminler kardeştirler. Bu kimse için kardeşinin malını yemek, onun tam rızasını almadıkça helal olmaz. Allah, her hak sahibine hakkını (Kur'an'da) vermiştir."

    "Benden sonra küfre sapıp birbirinizi boğazlar hale gelmeyin. Gerçekte ben size öyle bir şey bırakıyorum ki; siz ona sarıldıkça dalâlet ve sapıklığa düşmezsiniz: Bu Allah'ın kitabı ve Onun Nebisinin sünnetidir."

    "Ey insanlar! Rabbiniz bir, ceddiniz birdir. Hepiniz, Âdem'den türemiş bulunuyorsunuz. Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Allah katında en makbûl olanınız, Ondan en çok korkup çekineninizdir. Bir Arabın Arap olmayana, -takva hariç- üstünlüğü yoktur."

    Hutbenin sona ermesinden sonra Peygamberimizin (asm), huzurundaki o muazzam topluluğa:

    ”Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne dersiniz?" diye sordu. Ashab-ı Kirâm:

    "Allah'ın risaletini tebliğ ettin, risâlet vazifesini yerine getirdin, bize vasiyet ve nasihatte bulundun, diye şahâdet ederiz." dediler. Hz. Peygamber (asm), mübârek şehâdet parmağını göğe kaldırarak, sonra da cemaat üzerine çevirip indirerek üç kere:

    "Şahid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Râb! Burada bulunanlar bulunmayanlara (bu sözlerimi) tebliğ etsinler.” (8) buyurdu.

    Hz. Peygamber (asm) -görüldüğü gibi- hutbesine Allah'a hamd ve senâdan sonra: "Eyyühennas: Ey insanlar!" nidâsıyla başlamış ve önce dinleyenlerin dikkatini çekerek, oradan bütün dünyaya hitap etmiştir.

    Bu hutbe, İslâmın temel konularına temas etmesi, cahiliyyet âdetlerinin ortadan kaldırılması, eşitlik, hürriyet, kan davâları, fâiz, emânet, özellikle insan hakları, âile hukuku içinde yer alan karı-koca hakları, vasiyet, nesep, zina, borç ve kefâlet gibi hukukî meselelere yer vermesi açısından oldukça önem taşır.

    Hz. Peygamber (asm)'in bu hutbesi, yalnız Müslümanlara okunmuş sıradan bir hutbe olmayıp, bütün insanları kapsayan tarihî bir hutbe ve bir insan hakları evrensel beyannâmesidir.

    Hutbede 7-8 yerde geçen ve parağraf başlarını oluşturan "Ey nâs: Ey insanlar!" kelimesi bu hutbenin veya bu beyannamenin evrensellik yönünü, yani bütün insanlara şâmil olma özelliğini ortaya koyar. Çünkü bu kelime ile Hz. Peygamber (asm), sadece huzurundaki Müslümanları değil, orada bulunmayan gayri müslim; hatta inançsız, Allah'ı tanımayan bütün insanlara seslenmeyi hedeflemiştir. Zira "nas" kelimesi mutlak bir sözcük olup, inananı, inanmayanı; müslimi, gayri müslimi, erkeği, kadını, orada bulunanı, bulunmayanı; hâsılı akıl sahibi bütün mükellefleri içine almaktadır. Dolayısıyla bu mesaj, o gün orada hazır bulunan insan kitlelerine mahsus değildi; bilakis bütün dünyaya duyurulacak açık bir davetti. Hz. Peygamber (asm), orada bulunanlardan, ilân ettiği prensipleri kabul ve tebliğ edeceklerine dair söz aldı. Ve üç ay sonra da irtihal buyurdu.(7)

    Hz. Peygamber (asm), bu hitabesinde birtakım sosyal reformlar telkin etmiştir. Fakirin zengin tarafından her türlü istismârı yasaklanmış, borç alınan paraya eklenen fâiz kaldırılmıştır. Erkeklere, hayat arkadaşları ve yardımcıları olduğu için hanımlarına iyi muâmele etmeleri emredilmiş, ırk ve memleket farkları tamamen ortadan kaldırılmıştır. Arabın Arap olmayana hiçbir üstünlüğü yoktur, çünkü bütün insanlık aslında tek bir ırka mensuptur. Ayrıca, canların, malların, namus ve şereflerin, mukaddes olduğu ilân edilmiştir.

    Hz. Peygamber (asm) Veda Hutbesi'nde İslâm Dîninin âdetâ bir özetini vermiş gibiydi. Her konu, Allah, insan ve diğer varlıklar üçgeninde cereyan ediyordu. İnsanlar tarağın dişleri gibi eşit telâkkî edilmişlerdir. İnsanın kendi özüne, canına, malına, düşüncesine ve her şeyine dokunulmazlık getirilmiştir. Özetle bu hutbe, insanların kaybetmiş oldukları haklarını yeniden ortaya koymuştur.

    Vedâ Hutbesinde diğer konular yanında, özellikle fert ve toplum hayatında son derece önemi olan şu hususlara dikkat çekilmiştir:

    1. Herkesin can, mal ve namusu tecâvüzden korunmuştur.
    2. Kimsenin, kimseye zarar vermeye hakkı yoktur.
    3. Bütün Müslümanlar kardeştir.
    4. Bütün borçlar iâde edilecek ve borç olarak alınanın dışında bir fazlalık (fâiz) ödenmeyecektir.
    5. Kan dâvâları ve âdâleti şahsen yerine getirmek yasaklanmıştır.
    6. Kadınlar, erkeklerin hayat arkadaşlarıdır, buna göre onlara iyi muâmele edilmesi emredilmiş, onların da tıpkı erkekler gibi mal ve mülke şahsî tasarruf hakları olduğu öngörülmüştür.
    7. İnsanların ırk ve renk farkı gözetilmeksizin birbirine eşit oldukları belirtilmiştir.
    8. Aile ve toplum hayatına zarar veren zina vb. davranışlar yasaklanmıştır.
    9. Kur'an-ı Kerim'in, insanlara bir emânet olarak bırakıldığı ve sımsıkı sarılınması tavsiye edilmiştir.
    10. Cahiliyyet döneminde Araplar arasında ihtilâf konusu olan gün, ay ve yıl hesaplamasına açıklık getirilmiş, çıkar için bazı ayların helâl, bazı ayların haram sayılması ve bunların yerlerinin değiştirilmesi yasaklanmış, bir yıl on iki ay olarak tespit edilmiştir. Ayrıca Mekke ve çevresinin kutsallığına işâret edilmiştir.
    11. Emânetlerin, sâhiplerine mutlaka iâdesi vurgulanmıştır.

    Vedâ Hutbesi'nin hukuk açısından insan haklarına getirdiği değerler açıktır. Dînî , ilmî, sosyal, idârî, siyâsî ve ailevî birtakım hak ve vazifeler getirmiştir. Bu hutbenin sosyolojik tarih açısından da önemi inkâr edilemez. Hz. Peygamber (asm) bu hitâbesinde cahiliyyet döneminin bütün âdet ve geleneklerini yıkmış, her biri bir devrim niteliğinde olan hak ve vazifelerle ilgili hükmünü bildirmiştir.

    Bu hitabenin irad olunduğu gün, İslâmiyet, bütün kudret ve ihtişâmiyle, dünyaya hitap ediyor, cahiliyyet döneminin bütün karanlıklarıyla ve sapıklıklarıyla geçmiş ve kapanmış olduğunu bildiriyordu.

    Vedâ Hutbesi, insan haklarını 632 yılında tüm dünyaya böylece ilân etmişken, bugün batılılar, insan haklarını, 1215 yılında İngilizlerin kendileri için kabul ettiği Magna Charta Libertatum (Büyük Hürriyet Akitnâmesi)na kadar götürmektedir. Ancak bu sözleşme, doğrudan kral ile vatandaşlar arasında değil, kral ile vatandaşı temsilen Lordlar arasındaki birtakım hak ve yükümlülükleri ihtiva etmektedir. Daha sonra 1789 tarihli Fransız İhtilali ile birlikte insan hakları gündeme gelmiş ve insan hakları beyannamesi neşredilmiştir. Nihayet Birleşmiş Milletler 1948 yılında hazırladığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile nihaî şeklini almıştır. İnsan Hakları 1215 yılına kadar götürülse bile, Vedâ Hutbesi bundan 583 yıl önce, konuyu gündeme getirmiştir. Bu açıdan Veda Hutbesi'nin tarihi bir değeri de vardır. (9)

    Yine Vedâ Hutbesi, geleceğin, hukuk, siyâset ve idâre dünyasının çok yönlü etki yapmış olan bir vesikadır. Bilhassa Müslümanlar, hayatlarında Hz. Peygamberi (asm) kendilerine örnek kabul ettiklerinden her alanda Onun izleri görülür. Hukukî, iktisâdî ve siyâsî alanlarda bunun örneklerini görmek mümkündür. Eğer dikkatle incelenirse; Hz. Ali (ra)'nin halife iken Mısır Valisi Mâlik b. el-Harîs el-Eştere yazıp gönderdiği siyâsî protokol-emirnâme Hz. Peygamber (asm)'in Vedâ Hutbesinden ilham alınarak hazırlanmış olduğu anlaşılır.(10)

    İnsanların birbirlerinin hak ve hukukuna riayet ettikleri, sevgi dolu bir dünyada yaşamak temennisiyle...

    Dipnotlar:

    1. Tîn, 4.
    2. Bakara, 30.
    3. Alâuddin Ebû Bekir b. Mesûd Kâsânî, Bedâıus-Sanaii, Lübnan, 1974, c. 7, s. 100.
    4. Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Terc. ve Şerhi, D.İ.B.Yayını, c.10, s. 396.
    5. Prof. Dr. Muhammed Hamîdullah; İslâm Peygamberi, (Terc. M. Said Mutlu) İst., 1966, c. 1. s. 175.
    6. Miras, a.g.e., c.10, s. 396.
    7. Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İst., 1978, c. 1, s. 46.
    8. Vedâ Hutbesinin tam metni için Bkz. Kâmil Miras, a.g.e., c. 10, s. 397-399; Prof. Dr. Muhammed Hamîdullah, a.g.e, c. 1, s. 175- 177; Diyanet İlmî Dergi, c. 28, sayı, 1, s. 3-6.
    9. Prof. Dr. Osman Eskicioğlu, İslâm Hukuku Açısından Hukuk ve İnsan Hakları, İzmir 1996, s. 255, 256, 262, 263, 265, 269, 271.
    10. Ahmet Gürkan, İslâm Kültürünün Garbı Medenîleştirmesi, Ankara 1975, s. 333.
  • AYDINLANMANIN ROMANI 

    "Genç Werther'in Acıları" Üzerine Birkaç Düşünce

    Goethe, 28 Ağustos 1999 günü 250 yaşında olurken, onun dünya çapındaki erken ününün ilk temel taşı olan "Genç Werther'in Acıları" romanının ilk basımının üzerinden de tam 225 yıl geçmiş bulunuyor.

    Goethe, romanını 1774 yılının Şubat-Mayıs ayları arasında yazdı. Aynı yılın güzünde ilk kez yayımladı. Okurlar üzerinde beklenmedik yoğunlukta etki yaratan roman, kısa sürede birçok Avrupa diline çevrildi, aynı etkiyi diğer dillerin okurları üzerinde de bıraktı.

    18. yüzyıl Almanyası'nda bireysel özgürlüğün gündeme geldiği yetmişli yıllarda bireyin duygusu, gündemin ağırlıklı maddesiydi. Fransa ve İngiltere gibi Avrupa ülkelerinin siyasal örgütlülük ve ulusal birlik, toplumsal gelişmişlik ve ekonomik kalkınma açısından çok gerisinde bulunan, siyasal birliği olmayan Almanya, sanat, edebiyat ve felsefe alanlarında bütün Avrupa'da öne fırlayarak, feodal toplumdan burjuva toplumuna, uyruktan yurttaşa, yığınlıktan bireyliğe geçiş sürecinin sanat ve düşün alanındaki önderliğini üstlenmiştir.
    "Werther", işte böyle bir sürecin ilk romanı olarak henüz yirmi beş yaşındaki Geothe'ye, Almanca'nın ve Almanya'nın sınırları ötesinde ün kazanmanın kapılarını da ardına kadar açmıştır. Bireysel özgürleşme ve aydınlanma sürecinin romanı olam "Werther" günümüze dek etkisinden ve öneminden hiçbir şey yitirmedi.


    Genç Goethe, hem kendisinin, hem yakın çevresindeki kişilerin çarpıcı duygusal yaşantılarından yararlanmıştır "Werther"i yazarken, ama bütün eleştirmenlerin ve yazınbilimcilerin saptadıkları ve kanıtladıkları gibi, bu yaşantılardan yola çıkarak, eksiksiz bir kurgu ve roman yapısı ortaya koymuştur. Romanın yayımlanmasından yaklaşık on yıl sonra arkadaşı Eckermann'a, "Werther"in kendi yaşantılarıyla ilişkisini şu sözlerle belirtir:
    "Parmaklarımın ucunda yanarak beni sıkıntıya sokan bireysel, çok yakın ilişkilerdi, bunlar beni sonunda Werther'i ortaya çıkaran ruh durumuna soktu. Yaşamış, sevmiş ve çok acı çekmiştim."

    Lahn Irmağı kıyısındaki Wetzlar kentine gelen genç Goethe, 9 Haziran 1772 günü gittiği Volpertshausen'deki baloda Lotte Buff ile tanıştı. Lotte Buff, on dokuz yaşında olup dört yıldır, kendisinden on bir yaş büyük elçilik yazmanı Johann Christian Kestner ile nişanlıydı.
    1772 yılının yaz aylarında Lotte Buff'e duyduğu aşk, daha sonra "Werther" romanının kıvılcımı olacaktı. Romanda önemli bir yeri olan veda izleği de, Goethe'nin aynı yılın 10 Eylül günü Lotte ile Kestner'e vedasından kaynaklandı. Bu veda sırasında da Goethe, romanın birinci bölümünün sonunda doruk oluşturan, ayrılık ve öbür dünyada yeniden buluşma üzerine konuşmuştu. Romanın ikinci bölümünün sonunda Werther'in kendini öldürmesi de böylece birinci bölümün sonundaki bu veda konuşmasına
    bağlanıyor. Zira, Werther, Lotte ile öbür dünyada buluşacağından emin ve bu amaçla intihar ediyor.
    Goethe, 11 Eylül sabahı bir daha veda etmeden Wetzlar'dan ayrılır, yolda Ehrenbreitstein kasabasında Laroche ailesini ziyaret ederek, ailenin 16 yaşındaki kızı Maximiliane ile tanışır. Oradan Frankfurt'a dönerek avukat olarak çalışmaya başlayan Goethe, tam Lotte'ye aşkını unutmaya çalışırken, Wetzlar'dan aldığı bir haber, kendisini allak bullak eder. Leipzig'te öğrenim yıllarından tanıdığı, Volpertshausen'deki baloda yeniden karşılaştığı arkadaşı, elçilik yazmanı Jerusalem, evli bir kadına aşkı yüzünden kendini öldürmüştür. Goethe, bu intiharla ilgili olarak Kestner'den ayrıntılı bilgi ister. Kestner gereken bilgileri kasım ayında Goethe'ye yazar.
    Kestner ile Lotte, 4 Nisan 1773 günü evlenirler ve Hannover'e taşınırlar. Çiftin nikâh yüzüklerini Frankfurt'tan alıp gönderen Goethe'nin evlilik gerçekleştikten sonra bundan haberi olur. Temmuz 1773 tarihinde de bayan Laroche kızı Maximiliane ile Frankfurt'ta Goethelere konuk olur.
    Ancak, bundan altı ay kadar sonra 9 Ocak 1774 tarihinde Maximiliane Frankfurtlu tecimen Peter Anton Brentano ile evlenir ve bu evlilikten Alman edebiyatının önemli adlarından Bettina ve Clemens Brentano doğar, evleri de Alman Romantik Akımı'nın beşiği olur. Böylece Goethe ikinci kez, eğilim gösterdiği bir kızın başkasıyla evlenmesini yaşar, kendi kıskançlığının yanı sıra kocanın ona karşı kıskançlığının da deneyimini derinden duyumsar.
    1 Şubat'ta yazmaya başlayıp çok kısa bir süre içinde mayıs ayında tamamladığı "Werther" romanının dış çatısı bu yaşantılardan oluştu. Ama yaratılan yapıtla yaşantılar arasında daha başka bir bağlantı kurmak olası değil. Zira, ortaya gerçekten baştan sona en sağlam biçimde tasarlanmış bir kurguyla bir yazın yapıtı çıkmıştır.
    Kurguyu oluşturan "Werther"deki mektuplar, Goethe'nin 1772 yılında gerçekten yazdığı mektuplarla karşılaştırıldığı zaman, yaşamla yazınsal kurgu arasındaki ayrım ve sanatlaşma süreci görülür.
    "Genç Werther'in Acıları" romanıyla Goethe, dünya edebiyatının en etkili, en ünlü yapıtlarından birini henüz yirmi beş yaşındayken verdi. Etkisi, böylesine doğrudan olan az sayıda yapıt vardır dünya edebiyatında. Romanı okuyan bazı kişiler, roman kahramanı Werther'in etkisi altında kalarak yalnızca Almanya'da değil, romanın çevrildiği başka ülkelerde de intihar etmişler ya da intihara kalkışmışlardır.
    Ama romanın okur üzerindeki büyük etkisi, konusuyla olaylar dizisinden ziyade, Goethe'nin dilinden kaynaklanmaktadır. Bir yandan ev, aile, arkadaşlık ilişkileri, köylü, hizmetçi gibi insanların günlük yaşamları günlük bir dille anlatılırken, bir yandan Werther'in tutulduğu aşk hummaları, coşku ve heyecanları, öfke ve sıkıntıları, duygu ve düşünce dorukları, müthiş bir söyleyiş ve anlatış tırmanışına geçiyor. Zaman zaman bu tırmanışın sonu gelmiyor; dil ve anlatım duygulara, coşkulara, umut ve düş kırıklıklarına, öfke ve kızgınlıklara aynı hızla ayak uyduramıyor; tümce tıkanıyor, kopuyor, ama okuru kendi sezgi ve imgelem gücüyle, algılamasıyla tümcenin kesildiği yerden öteye anlamı ulatmaya götürüyor. Goethe'nin dil ve anlatım zenginliğinin yanı sıra, anlatım öğeleriyle dokuma ve kurgulamayı da dahiyane bir ustalıkla başardığını görüyoruz bu gençlik romanında.
    "Werther" romanını Alman Aydınlanması'nın bir ürünü olarak değerlendiren Georg Lukacs, bu romanın yayımlanır yayımlanmaz dünya çapında ünlenmesiyle Alman Aydınlanması'nın Avrupa'da öne çıktığını belirtiyor. Aydınlanmanın özü akılcılık, akılcılık ise birey olmakla olası. Lukacs, "Aydınlanmada aklın özü nedir?" sorusuna şöyle karşılık veriyor: "Aklın özü 'açıkça dinin, ilahiyatın bulaştığı felsefenin, feodal mutlakiyet kurumlarının, feodal-dinsel erdem koşullarının vb. ödünsüz eleştirisinde' yatmaktadır."
    Aydınlanmanın neden ve sonuçları arasında burjuva devriminin kesinlikle yer aldığını saptayan Lukacs, genç Goethe'nin, Schiller'in anlayışına göre de devrimci olmadığını, ama "geniş bir tarihsel anlamda, burjuva devriminin temel sorunlarıyla içsel bağıntısı anlamında, genç Goethe'nin yapıtlarının, Avrupa Aydınlanma Hareketi'nin, Büyük Fransız Devrimi'nin ideolojik hazırlığının doruklarından biri" olduğunu söylüyor.
    Goethe'nin temel bir ilkesi var. İnsanın sözle ya da eylemle ya da başka bir yoldan ortaya çıkardığı her şey, onun bütün güçlerinin birleşiminden kaynaklanmalıdır; her tekillik sakattır, diyor. Lukacs, "Werther"in yazınsal ana içeriğinin bu ilkenin gerçekleştirilmesi, bunun gerçekleştirilmesinin karşısındaki iç ve dış engellerle savaş olduğunu belirterek, estetik açıdan bu savaşın kurallara karşı verildiğini saptıyor. Aydınlanmaya göre de, kurallar insanlar için yapılır, yoksa insanı kurallara köle etmek için değil. Yasalar da öyle.
    Lukacs'a göre, "Werther"deki erdem sorunları hep bu savaşın çerçevesinde işlenmektedir. Goethe, yaşlılık yıllarında, intihar hakkını da, kurallara ve dogmalara başkaldırı, devrimsel tavır olarak niteler. Lukacs da Goethe'nin bu açıklamasına gönderme yaparak, bu hakkı istemenin Montesquieu'ye dayandırılmasını, "Werther" ile aydınlanma bağıntısı açısından çok ilginç olarak değerlendiriyor. Kurallarla ve dogmalarla insan için savaşım, hümanist ideallerin gerçekleştirilmesi açısından, genç Goethe'de halkçılık eğilimiyle iç içedir, diyen Lukacs, "Werther" üzerine şu saptamayı yapıyor:
    "Bütün "Werther", burjuva devriminin hazırlık sürecindeki yeni insana, burjuva toplumunun gelişmesinin ortaya çıkardığı insanlaşmaya, her yönde edim için insanın uyanışına inandır - ve aynı zamanda trajik olarak batmaya yargılı. Bu yeni insanın canlandırılması sürekli olarak sınıflı toplumla ve darkafalılıkla dramatik bir çatışma içinde oluşur."
    Lukacs, "Werther"in dünya yazınındaki yerini belirlerken, bunu geçici, aşırı, abartılı bir duygusallık olarak değerlendirmenin yanlış bir kısıtlama olacağını vurgular, gelenekçi eleştirmenleri eleştirir aynı zamanda. Lukacs için "Werther" çok daha önemli bir yere sahip:
    "Werther"deki halkçı-hümanist başkaldırı, Fransız Devrimi'nin hazırlık sürecinde burjuva ideolojisinin en devrimci anlatımlarından biridir. "Werther"de, genç Goethe'nin her yönden gelişmiş, özgür insan için, "Götz" ve "Prometheus" fragmanıyla "Faust"un ilk tasarımlarında vb.de dile gelen çabalarının bireşmesidir."
    Goethe'yi, Richardson ve Rousseau'nun yanında, Fielding ile Goldsmith'in de uzantısında gören Lukacs, "Werther"in, 18. yüzyılın büyük gerçekçi eğilimlerinin sanatsal birleşimini sunduğunu savunarak, romanın dünyaçapındaki başarısını da, burjuva devrimi çizgisinin yazınsal bir başarısı olarak değerlendiriyor. Homeros'un öğrencisi olarak gördüğü genç Goethe, "Werther" ile yalnızca 18. yüzyıl yazınının doruklarından birini yaratmakla kalmıyor, Lukacs'a göre, aynı zamanda 19. yüzyıl gerçekçiliğinin de öncüsü oluyor. Balzac ve Stendhal, "Werther"deki gerçek eğilimleri sürdürüyorlar," diyor.
    İnsanın kişilik sahibi olması süreci elbete çelişkisiz ve pürüzsüz yürümüyor. Bir aşk çelişkisi içinde genç Geothe, bireyin kişilik kazanma kavgasındaki büyük sorunları da romanın örgüsüne organik olarak katıyor, yine Lukacs'ın saptamasıyla. Bu aşk çelişkisiyle Goethe, daha da öteye giderek, kişilik geliştirmeyle burjuva toplumu arasındaki derin çelişkileri de ortaya seriyor. Facianın kaynağı da zatenbu Lukacs'a göre: "Lotte, bir burjuva kadını, yetenekli ve saygın bir adamla evliliğine sıkı sıkıya bağlı kalarak, kendi tutkusundan ürküp sendeliyor."
    Ve Lukacs'tan bir son saptama: "Goethe, kendi döneminin yaşamını bütün çatışmalarıyla birlikte bu aşk trajedisinde yoğunlaştırdığı için, "Werther'in Acıları" dünya edebiyatının en büyük aşk romanlarından biridir."
    Birkaç söz de bu çeviriye ilişkin:
    "Werther"i Cumhuriyet için çevirmekte olduğumu açtığım, kültür adamı bir Alman dost, kuşku duyan bir bakışla, nasıl becereceksin Goethe'nin o tümcelerini çevirmeyi, demeye getirdi. Yüzde yüz haklıydı. Ben de, yazarının 250. doğum yıldönümünde ve yazılışından, ilk basımından 225 yıl sonra "Werther"i yeniden çevirmenin, Goethe'nin dil zenginliğinin yanı sıra biçem özelliklerinin de günümüz Türkçesinde elden geldiğince yansıtılmasıyla bir anlamı olacağını düşünüyordum.
    Goethe'nin anlatım özelliklerini ve tümce yapılarını olduğu gibi korumaya çalıştım. Yoksa, bazı upuzun tümceleri, daha kısa birkaç tümceyle vermek benim de işimi çok kolaylaştırırdı. Ama 18. yüzyıldan bugüne dek Almanca okuyanlar, o tümceleri okuyup hâlâ etkilendiklerine göre, Türkçede de aynı sonuç niçin alınmasın, diye bir çabaya kalkıştım.
    Tümce yapılarını korurken, Goethe'nin özel noktalama imlerini de çeviride yansıttım. Özellikle tümce içinde, deyiş ve anlatış biçeminin ve mektup türünün sonucu olarak, ünlem imleri kullanıp, aynı tümceyi küçük harfle sürdürüyor Goethe. Bu ve bunun gibi küçük yazımları ve diğer yazım özelliklerini kolladım.
    Ayrıca, 18. yüzyılda yazılmış bu roman, özgün dilinde günümüzde de okunuyor. Bu yüzden, Türkçeye çevirirken, elbette günümüz Türkçesi hedef dil, ama günümüz Türkçesinde kullanılan bazı eskicil sözcük ve kavramla, romanın oluştuğu döneme hafiften imsel gönderme amaçlandı. Oysa, örneğin, romanın sonuna doğru yer alan Ossian metni, arı Türkçeyle roman içinde ayrı bir metin olarak da ortaya çıkarılıyor.

    Yüksel Pazarkaya
  • Son vahiy dini olan İslâm'ın kutsal kitabı. Kur'ân, tercih edilen görüşe göre, "karae" fiilinden edilen bir mastar olup, Allâh'ın son kitabına özel ad olmuştur. Kök anlamı; okumak, toplamak, bir araya getirmek demektir. Âyetlerde bu anlamı görmek mümkündür: "Ey Muhammed! Cebrail sana Kur'ân'ı okurken, acele ederek onunla beraber dilini oynatma. Onu bir araya toplamak ve okutmak şüphesiz bizim işimizdir. Biz onu Cebrail'e okuttuğumuz zaman, sen onun okuyuşunu izle" (el-Kıyâme, 75/1618). Kur'ân-ı Kerim'in özlü tarifi şöyledir: Yüce Allah, tarafından Hz. Muhammed'e arapça olarak indirilmiş, bize kadar tevatür yoluyla nakledilmiş, mushaflarda yazılı, Fatiha Sûresi ile başlayıp Nâs Sûresi ile sona eren kelâmıdır.

    Kur'ân-ı Kerim'in, Hz Muhammed'in risaletinin başında ilk inen âyetleri şunlardır: "Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin, kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren en büyük kerem sahibidir" (el-Alâk, 96/1-5). İlk inen âyetlerin inananları okumaya, öğrenmeye, yazmağa ve araştırmaya çağırması ilim için büyük teşvik mesajı taşır. Kur'ân'ın son inen âyeti de şudur: "Bu gün size dininizi ikmal ettim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, din olarak sizin için İslâm'ı seçtim" (el-Mâide, 5/3).

    İslâm'ın kutsal kitabının özel adı olan Kur'an kelimesi, Cenab-ı Hak tarafından altmış sekiz kadar âyette kullanılır. Bir kaçını örnek olarak sunacağız: "Biz şüphesiz bu kitabı okuyup anlamanız için arapça bir Kur'an olarak indirdik" (Yûsuf, 12/2). "Ey Peygamber! Kur'anı okumak istediğin zaman, Allah'ın rahmetinden kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'a sığın, yani "eûzübillâhimineşşeytânirracîm" de (en-Nahl, 16/98). "Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin. Ve susun ki merhamet olunasınız" (el-A'râf, 7/204). "Şüphesiz bu Kur'an, insanları en doğru yola götürür. Salih amel işleyen mü'minlere büyük bir mükâfat olduğunu, âhirete iman etmeyenlere de can yakıcı bir azap hazırladığımızı müjdeler" (el-İsrâ, 17/9-10). "Biz Kur'an'ı, iman edenler için bir şifa ve rahmet kaynağı olarak indiriyoruz. Kur'an, zalimlerin ise ancak zararını arttırınr" (el-İsrâ, 17/82).

    İslâm hukukunda Kur'ân için daha çok "Kitap" ismi kullanılır. Birçok âyette "el-Kitâb" kelimesinin Kur'ân-ı Kerîm anlamında kullanıldığı görülür "Elif. Lâm. Mîm. Bu o kitaptır ki, kendisinde (Allah tarafından gönderildiğinde) hiç şüphe yoktur" (el-Bakara, 2/1). Bundan başka çeşitli âyetlerde Kur'ân için başka isimler de kullanılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: el-Furkân (el-Furkân, 25/1), ez-Zikr (el-Hicr, 15/9), en-Nûr (en-Nisâ, 4/174), er-Rûh (eş-Şûrâ, 42/52), el-Hudâ (el-Bakara, 2/2), eş-Şifâ (el-İsrâ, 17/82), el-Mecîd (el-Burûc, 85/21-22), el-Mesânî (ez-Zümer, 39/23), Ümmü'l-Kitab (ez-Zuhruf, 43/1-4)

    Kur'ân'ın Toplanması:

    Ashab-ı Kiram, Hz. Peygamber (s.a.s)'in sağlığında Kur'an'ın bütününü yazmıştır. İnen her âyeti bizzat Hz. Peygamber tarafından vahiy katiplerine okunur, onlar da yerlerine yazarlardı. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s), nâzil olan âyetlerin ashabı tarafından ezberlenmesini yeterli görmemiştir. Çünkü onları ashabından ne kadar çok kimse ezberlemiş olursa olsun, hafıza, daima unutkanlık illetine maruz kalabilecek olan bir yetenektir ve belirli bir zaman için çok güçlü olsa bile, sonradan bu gücünü ve dolayısıyla güvenilir olma vasfını yitirebilir. İşte bu sebeble Hz. Peygamber, vahyi ezberleyenler yanında, onu bir de yanlışsız olarak yazabilecek kâtipler edinmiş ve kendisine bir âyet nazil olduğu zaman, onu bu katipler aracılığıyla yazdırmıştır. Hz. Ebu Bekir, Ömer b. Hattab, Osman b. Affân, Ali b. Ebî Tâlib, Zubeyr b. el-Avvâm, Ubeyy ibn Ka'b, Zeyd b. Sâbit, Muâviye b. Ebî Süfyan, Muhammed b. Mesleme, Eban b. Sa'd, Hz. Peygambere vahiy katipliği yapan sahabilerden bazılarıdır.

    Kur'an-ı Kerim, Hz. peygamber devrinde bizzat vahiy meleği ve Nebi (s.a.s)'in birbirlerine karşılıklı okumaları ve de sahabilerin ezberlemesiyle korunmuştur. Ancak Hz. Peygamber' in sağlığı müddetince devam eden vahyin bütün bir kitabta toplanmasına imkân yoktu. Çünkü vahyin Hz. Peygamberin ölümüne kadar devam ettiği bilinmektedir (Buharî herrid-i Sarih, XI, 228) Hz. Peygamber'in vefatından dokuz gün öncesine kadar devam eden vahiy Onun vefatıyla son buldu. Böylece Kur'an inen son âyetle tamamlanmış oldu.

    Yüz on dört sûre, altıbin altıyüz altmış altı âyetten müteşekkildir.

    Kur'an sûreleri bazen bir bütün olarak bazen de bölümler halinde indirildi. Bazı sûreleri Mekke'de inmesi dolayısıyla "Mekkî", bazıları Medine'de indirildiklerinden "Medenî" diye nitelendirilmiş ve yirmi iki yılda tamamlanmıştır.

    Vahyedilen bütün sûrelerin hafızlar tarafından ezberlenmesi, kemik, tahta, papirüs, deri ve kiremit inceliğindeki pişirilmiş tuğlalara yazılmak suretiyle korunmuştur.

    Hz. Peygamber (s.a.s)'in vefatını takip eden Yemâme savaşlarında yetmiş kadar hafız (kurrâ)'ın şehid düşmesi müslümanları telâşa düşürmüştü. Hz. Ömer de hafızların toplanması için halife Hz. Ebu Bekir'e başvurarak konunun görüşülmesini istemişti. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekr, Zeyd İbn Sâbit başkanlığında toplanan Abdullah b. Zübeyr, Sa'd b. Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Haris b. Hişam'ın da bulunduğu büyük bir komisyon tarafından Kur'an sahifeleri Mekke lehçesi esas alınarak bir araya getirildi (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1980, III, s. 761).

    Hafız ve kâtib olan Zeyd b. Sâbit, Hz. Ebû Bekir'in talimi, Hz. Ömer'in yardım ve gözetimi altında, elinde yazılı Kur'an metni olan herkesin bu metinleri getirmesini ve getirirken de ellerindeki metinlerin bizzat Hz. Peygamberden yazıldığına dair iki güvenilir şahid gösterilmesi istendi. Böylece bütün metinler toplanarak bir araya getirilmiş ve Kur'an-ı Kerim'in aslî nüshası yazılarak halife Hz. Ebu Bekir'e teslim edilmiştir. Zeyd b. Sâbit'in çalışmalarıyla ortaya koyduğu bu aslî nüshaya "İmam Mushaf" adı verilmiştir. Abdullah b. Mes'ûd'un teklifiyle iki kapak arasında "İmam Mushaf" üzerinde yapılan danışma ve görüşmeler sonucunda bunun üzerinde her hangi bir noksanlık görülmemiş ve güvenirliği konusunda ittifak sağlanmıştır. Böylece Kur'an-ı Kerim her hangi bir tahrifata uğramadan "Mushaf" haline getirilerek aynı mushaftan çoğaltılan mushafların ana kaynağını teşkil etmiştir.

    Hz. Ömer devrinde Kur'an öğretimine hız verildi. Gerek Medine'de gerekse sınırları günden güne genişleyen İslam Devletinin diğer merkezlerinde en sıhhatli kaynak olan hâfiz sahabilerin öğretmen ve gözetmenliğinde pek çok hâfız yetiştirilmiştir. Fakat zamanla fetihlerin hız kazanması ve yeni fethedilen yerlerde ortaya çıkan kavim ve kabilelerin müslüman oluşu farklı şive ve lehçelere göre okuyuş ayrılıklarını ortaya çıkarmıştır. Bu durum M.648'de Ermenistan ve Azerbaycan fethinde Şamlı ve Iraklı askerlerin yan yana gelmesi ile farklı okuyuşların su yüzüne çıkmasını sağladı. Bu tartışma ortamının daha fazla büyümesine engel olmak için Huzeyfe b. Yemân, Halîfe Hz. Osman'a başvurarak bu durumun düzeltilmesini, ihtilafın ortadan kaldırılmasını istedi. Bunun üzerine Halife Hz. Osman, Rasulullâh'ın diğer ashabı ile de istişare ederek, İslâm dünyasında yalnızca Hz. Ebu Bekr'in emriyle derlenmiş olan onaylı Kur'ân mushaflarının kullanılmasını ve bir başka lehçe yahut ağız ile yazılmış tüm diğer nüshaların kullanılmasının yasaklanmasını kararlaştırdı. Hz. Osman bir önlem olarak da gelecekte herhangi bir kargaşa yahut yanlış anlamaya meydan vermemek için diğer tüm nüshaları yaktırarak ortadan kaldırma yoluna gitti. Hz. Ebû Bekir zamanında yazıları İmam Mushaf, Hz. Ömer'in ölümünden sonra kızı ve Peygamberimizin hanımı Hz. Hafsa'ya geçmişti. Hz. Osman zamanında bu nüshadan çoğaltılan mushafların yedi nüsha olduğu söylenir (Muhammed Hamidullah, a.g.e., II, s.763). Bunlar Medine, Mekke, Şam, Kûfe ve Basra'ya gönderilerek müslümanlar arasında çıkabilecek farklı okuyuşlar önlenmiş oldu. Hatta Hz. Ali'nin Hz. Osman için "Eğer Osman (r.a) Kur'an'ın tek kitap halinde toplatılarak çoğaltılması işini yapmasaydı ben yapardım" dediği bilinmektedir.

    Kur'an-ı Kerim Fatiha sûresi ile başlayıp Nâs sûresi ile son bulmuştur. Ondört yerinde tilâvet secdesi yer almaktadır (el-A'raf, 19/58; er-Râd, 13/1; en-Nahl, 16/50; el-İsra, 17/107; Meryem, 19/58; el-Hacc, 22/18; Furkan, 25/60; en-Neml, 27/25; es-Secde, 32/15; Sad, 38/24; Fussilet, 41/37; en-Necm, 53/62; İnşikâk, 84/21; Alâk, 96/19). Bunlar okunduğunda tilâvet secdesi yapmak vacibdir.

    Hz. Osman (r.a) tarafından değişik vilâyet merkezlerine gönderilen nüshalar asırların geçmesiyle kayboldu. Günümüzde halen onlardan bir tanesi İstanbul Topkapı müzesinde; bir diğer tam olmayan nüshası Taşkent'te bulunmaktadır. Çarlık Rus hükümeti onun faksimile ile röprodüksiyonunu (fotoğraf veya fotokopi ile tam kopyasını) neşretmiştir. Şu anda dünyanın her yanında okunmakta olan Kuran'larla Taşkent'teki Kur'an arasında tam bir benzerlik, aynılık sözkonusudur. (Muhammed Hamidullah, İslam'a Giriş, Ankara, t.y, s.41; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, s. 763).

    Hz. Ebû Bekr'in (ö. 13/634) halifeliği sırasında Kur'an-ı Kerîm toplanıp iki kapak arasında kitap haline getirilince, uygun bir isim aranmış, Abdullah b. Mes'ud'un (ö.32/652) "Habeşistan'da bir kitap gördüm, ona Mushaf adını vermişlerdi" demesi üzerine, halife tarafından bu isim uygun bulunmuştur (Celâleddin es-Süyûtî, el-İtkân f F Ulûmi'l-Kur'ân, terc. Sakıp Yıldız, H. Avni Çelik, İstanbul 1987, I, 124). Mushaf; sayfalardan meydana gelmiş kitap anlamına gelir.

    Kur'an-ı Kerîm'in Muhtevası:

    Kur'an yirmi üç yılda parça parça indirilmiştir. On üç yıl kadar süren Mekke döneminde inen âyet ve sûreler daha çok İslâm inanç ve ahlâkı ile ilgili konuları kapsar. Allah'ın birliğine, meleklere, peygambere, kitaplara ve âhiret gününe iman gibi. Hz. Âdem (a.s)'den beri gelen tevhid inancı işlenir. Allah'a ortak koşma ile mücadele edilir ve geçmiş milletlerden ibretli kıssalar anlatılır. Bu arada tevhid inancından ayrılmış olan atalarının bu yanılgısı şöyle ifade edilir: "Onlara; Allah'ın indirdiğine uyun, denilince, hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız, derler. Ya ataları bir şeye aklı ermeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?" (el-Bakara, 2/170).

    Cenab-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'in, Hz. Âdem'den sonra peygamber olan Hz. Nuh'tan itibaren devam eden vahiy zincirinin devamı olduğunu da açıklar: "Şüphesiz biz, Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyûb'a, Yunus'a, Hârun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Dâvud'a Zebûr'u verdik" (en-Nisâ, 4/163)

    Medine'de inen âyet ve sûrelerde daha çok hukuk kuralları yer almıştır. Aile ve devletin tanzimi, insanların birbiriyle veya devletle olan ilişkileri, akitler, sulh ve savaş halleri bu âyetlerde açıklanır. Çünkü M.622 tarihinden itibaren artık Medine'de bu hükümleri uygulamak için yeterli güce sahip bir İslâm Devleti teşekkül etmişti. Bu Devlet'in basında da Allah'ın elçisi Hz Muhammed bulunuyordu.

    Allah-ü Teala hafifinden ağırına doğru bir yol izleyerek hükümler gönderiyor, resûlüllah ve ashabı bunları geciktirmeksizin uyguluyordu. Kur'an dilini bilmeleri, namazlarda, mescid içinde ve dışında okunan sûre ve ayetleri anlamalarını kolaylaştırıyordu. Bu devrin özelliği; iyi ve yararlı olanı almak, kötü ve zararlı olanı kaldırmak şeklinde özetlenebilir. Yükümlülükler birden gelmemiş, gelenler de giderek tamamlanmıştır. Mesela: namaz, sabah ve akşam iki vakit iken, sonra beş vakit olmuştur. İçki önceleri yasaklanmamış, sadece zararlı olduğu belirtilmiş, sonra sarhoş iken namaza yaklaşılması yasaklanmış, en sonunda da kesin olarak haram kılınmıştır. (bk. El-Bakara, 2/219; en-Nisa, 4/43; el-Mâide, 5/90-91)

    Kur'an-ı Kerim'de yer alan hükümler insanların gücü yeteceği ölçüdedir. Ayette şöyle buyurulur: "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez." (el-Bakara, 2/286)

    Hükümlerde başka bir özellik de kolaylık prensibidir. "Allah size kolaylık diler. Size güçlük istemez" (el-Bakara, 2/185, ayrıca şu ayetlere bakınız: el-Bakara, 2/286, Âlu İmran, 3/159)

    Hz. Peygamber ayetlerde belirtilmeyen hususlarda ağır hükümler konulmasından çekinir, çeşitli konularda çok soru soran sahabelere: "Ben sizi kendi halinize bıraktığım sürece, siz de beni kendi halime bırakın" (Buhari, el-Cami', IV, 422) buyururdu. Nitekim hac ibadeti farz kılınınca (b. Alu İmran, 3/97, el-Hac, 22/27, el-Bakara, 2/196, 197) Resûlüllah (s.a.s.) bunu tebliğ etmiş ve ashab-ı kirama hac yapmalarını bildirmiştir. Bir sahabenin bu ibadeti için: "Her yıl mı?" sorusuna üç defa tekrarlaması üzerine, Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur: "Sizden öncekiler, peygamberlerine çok soru sormaları ve aldıkları cevaplarla amel etmemeleri yüzünden helak olmuşlardır. Ben sizi kendi halinize bıraktığım sürece siz de beni kendi halime bırakın" (Buhari, el-Cami" IV, 422)

    Kur'an'ın parça parça inişi uygulamayı kolaylaştırıyordu. Diğer yandan, bu sayede, gelen ayetler ezberlenip, ünsiyet meydana geliyor, kalblere yerleştiriyordu. Müşrikler Kur'an'ın bir defada inmesi gerektiğini söyleyerek tenkid yönetilince, kendilerine yüce Allah şöyle cevap verdi: "İnkar edenler; Kur'an ona bir defada indirilmeliydi, derler. Halbuki biz onu böylece senin kalbine yerleştirmek için azar azar indirir ve onu ağır ağır okuruz" (el-Furkan, 25/32)

    Ayetlerin olaylar üzerine inişi, tam ihtiyaç sırasında gelişi, toplumda gerekli etkiyi göstermesine yardımcı olmuştur. Bu yüzden, ayetlerin iniş sebepleri (esbab-ü nüzul). Kur'an tefsirlerinde önemli bi alt yapı oluşturmuştur.

    Kur'an-ı Kerim'i gerek Mekke ve gerekse Medine döneminde Hz. Peygamberden bir vahiy katipleri grubu yazmış ve bu yazılanları sahabeden yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluk ezberlemiş, böylece her devirde yalanda birleşmesi düşünülmeyen topluluklar birbirlerinden naklederek, hiçbir tahrif ve değişikliğe uğratılmadan, ilave ve eksiklik yapılmadan mushaflara yazılı ve hafızalarda kayıtlı olarak bize kadar ulaşmıştır. Tevatür yoluyla nakil, nakledilenin doğruluğu konusunda İslam bilginleri arasında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Bu prensip gereğince Hz. Ebu Bekir'in halifeliği sırasında Kur'an toplanırken tevatür derecesini bulmayan Abdullah b. Mesud'un kendisinin daha iyi anlaması için açıklayıcı olarak koyduğu bazı ifadeler komisyonca metne eklenmemiştir. Bunlardan birisi de yemin ile ilgili; "Bunları yapma imkânını bulamayan kimsenin üç gün oruç tutması gerekir." (el-Maide, 5/89) âyetinin devamında "mütetâbiat (peşpeşe)" ilavesidir. Yine Abdullah b. Mes'ud'un annelerin nafakası ile ilgili: "Mirasçı da (yukarıda) belirtildiği şekilde (nafaka ile) yükümlüdür." (el-Bakara, 2/233) âyetindeki "mirasçı hakkında "zi'r-rahimil-mahrem (evlenilmesi yasak olan yakın hısımlardan olan) şeklinde ilâve taşıyan kıraati de Kur'an'dan sayılmaz (Zekiyüddin Şaban, Usulü'l-Fıkh, Terc. İbrahim Kafi Dönmez, Ankara 1990, s. 46-47)

    Tevâtür derecesine ulaşamayan bu gibi kıraatlerin hukukçular için delil olarak kullanılıp kullanılamayacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Hanefilere göre, bu kıraat şekillerini nakleden sahabe bunu ya Hz. Peygamber' den işitmiştir veya kendi görüşü ve ictihadı olarak ifade etmiştir. Bunun, en azından Allah'ın kitabını tefsir için vârid olmuş bir sünnet olduğu açıktır. Sünnetin hüküm kaynağı olduğunda ise şüphe yoktur. İşte bunun bir sonucu olarak Hanefîler yemin keffâreti olarak tutulacak orucun peş peşe üç gün tutulmasını gerekli görürler Şafii, Maliki ve Hanbelilere göre ise, mütevatir olmayan Kıraatler ne Kur'ân ve ne de sünnet sayılmaz ve hüküm çıkarmada delil olarak da kullanılamaz (Zekiyuddin Şa'ban, a.g.e., s.47, 48).

    Kur'ân-ı Kerîm bir benzeri yazılamayan, en üstün edebiyat ve üslûp özelliklerine sahiptir. Âyetlerde bu özellik şöyle dile getirilir: "Eğer kulumuz Muhammed'e indirdiğiniz Kur'an'dan şüphe ediyorsanız siz de bunların benzeri bir sûre getirin. Bu konuda Allah'tan başka şahidlerinizden de yardım isteyin. Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bunu yapın" (el-Bakara, 2/23) "Yoksa onu (peygamber) kendiliğinden uydurdu mu diyorlar?" De ki: "Öyleyse, eğer iddianızda doğru iseniz siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin. Bu konuda Allah'tan başka gücünüzün yettiği kim varsa onları da yardıma çağırın" (Yunûs 10/38).

    Kur'an yalnız Araplar için değil, yeryüzündeki tüm insanları doğru yola iletmek için gelmiştir. Onun öğretileri cihanşümüldür. Âyette şöyle buyurulur: "Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (el-Enbiyâ, 21/107) Bu özelliği Kur'an'ın i'caz yönlerinin de evrensel olmasını gerektirir. Kur'an'ın insan gücü üstündeki bazı özellikleri şunlardır:

    1. Belâgat: Kur'an'ın üslûp ve ifade üstünlüğü essiz ve orijinaldir. Kur'an kelimelerinin üstün akıcılığının arap dilinde bir benzeri yoktur. Bazen bu edebî üslûp, insanın tüylerini ürpertecek güçtedir. Buna aşağıdaki âyetler örnek verilebilir: "Ey insanlar! Rabbinizden sakının. Doğrusu kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir. Kıyameti gören her emzikli kadın emzirdiği yavrusunu unutur, her hâmile kadın çocuğunu düşünür. İnsanları sarhoş gibi görürsün, halbuki onlar sarhoş değildirler; fakat Allah'ın azabı çok çetindir" (el-Hac, 22/ 1, 2).

    2. Kur'an'ın geçmiş çağlara ait olayları haber verişi: Kur'an; Hz. Nuh, Lut, İbrahim peygamberlere, Ad ve Semûd kavimlerine ait haberleri anlatmaktadır. Yine Hz. Musa ve Fir'avn arasında geçen olayları, Hz. Meryem'i, Hz. İsa ve doğumu gibi haberleri gerçeğe uygun biçimde vermektedir. Bunlar, diğer semavi dinlerin kutsal kitaplarındaki bozulmamış olan bilgilere de uymaktadır. Bütün bunlar ümmi olan, okuma ve yazma bilmeyen bir peygamber olan Hz. Muhammed'in diliyle haber verilmektedir. Bu durum, bu bilgilerin ilahi vahiy ürünü olmasını gerektirir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu konuda şöyle buyurulur: "Sen daha önce bir kitaptan okumuş ve onu sağ elinle de yazmış değildin. Öyle olsaydı, bâtıl söze uyanlar şüpheye düşerlerdi" (el-Ankebût, 29/48).

    3. Kur'ân'ın gelecek olayları haber verişi: Kur'an'da haber verilen, geleceğe ait bir takım olaylar zamanı gelince meydana gelmiştir. Şu olayları örnek verebiliriz:

    İslâm'ın ortaya çıkışı sırasında Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) ile İran dünyanın güçlü iki ülkesi idiler. Anadolu, Suriye, Filistin, Mısır ve Irak'ın bir bölümü Bizans'a bağlı idi. M.613 tarihlerinde bu iki komşu ülke, amansız bir savaşa girişti. İran galip gelerek Irak, Suriye, Filistin ve Mısır'ı ele geçirmiş, Anadolu'yu da istilâ ederek İstanbul Boğaziçi sahillerine kadar ilerlemişti. Bu haber Mekke'ye ulaşınca müşrikler sevinmiş, İranlıların Bizans'ı yenip perişan ettiği gibi, kendilerinin müslümanları yeneceklerini söylemişlerdi. Bizanslılar hristiyan ve ehl-i kitap, İranlılar ise putperest idiler. Bu yüzden Mekke müşrikleri İranlıları kendilerine yakın görüyor ve onların zafer kazanmasından dolayı seviniyorlardı. İşte bu arada Kur'an-ı kerim'in şu âyetleri indi:

    "Elif.Lâm.Mîm. Bizanslılar en yakın bir yerde yenildiler. Onlar bu yenilgilerinden sonra yakın bir zamanda (üç ilâ dokuz yıl arasında) galip geleceklerdir. İş, eninde sonunda Allah'a aittir. İşte o gün mü'minler Allah'ın yardımı ile sevineceklerdir. Allah dilediğine yardım eder. O güçlüdür, esirgeyicidir"(er-Rum, 30/1-5).

    Hz. Ebû Bekir, üç yıl süre belirleyip, Bizanslıların bu süre içinde çıkacak savaşta galip geleceklerini söyleyerek müşriklerden Ubey b. Halef'le bahse girdi. Bunu haber alan Rasûlüllah (s.a.s), âyetteki "bıd"' kelimesi üç ilâ dokuz arası sayıları ifade ettiği için süreyi dokuz yıla çıkarmasını bildirdi. Kaybedenin vereceği deve sayısı da yüz'e çıkarıldı. Gerçekten "Bedir" gününde, Bizanslılar İran'ı yendi ve Hz. Ebû Bekir Ubey'in varislerinden bu develeri alarak, Rasûlüllah'ın tavsiyesi üzerine yoksullara tasadduk etti (Ahmed b. Hanbel, Müsned, l, 276, 304; Buhârî, Tefsiru Sûreti'd-Duhân, VI, 164; Tefsîru't-Taberî, XXI, 12-15; İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm, İstanbul 1985, VI, 304-310; Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1936, V, 3794-3802).

    Yine Kur'ân-ı Kerîm'de müslümanlara Mescid-i Haram'a girecekleri va'dedilmiş ve şöyle buyurulmuştu: "Şüphesiz, Allah, Peygamberinin rüyasının gerçek olduğunu tasdik etmiştir. Allah dilerse siz, güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. Bundan başka size, yakın zamanda bir zafer verecektir" (el-Feth, 48/27). Mekke fethi ve arkasından yapılan veda haccı ile bu müjde de çok geçmeden gerçekleşmiştir. Bunun gibi haber verildiği üzere çıkan pek çok olaylar vardır (bk. el-Enfâl, 8/7; en-Nûr, 24/55).

    4. Kur'an bir çok bilimsel gerçekleri içine almıştır. Kur'an'ın açıkladığı öyle bilimsel gerçekler vardır ki, okuma-yazma bilmeyen ümmî bir kimsenin bunları kendiliğinden söylemesi mümkün değildir. Meselâ; insanın yaratılışı Kur'an'da şöyle anlatılır: "Yemin olsun ki, Biz insanı özlü balçıktan yarattık. Sonra onu bir nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra o nutfeyi donmuş bir kana çevirdik. Sonra o kanı bir parça et yaptık ve bu etten kemikler yarattık, bu kemikleri de etle örttük. Daha sonra onu, bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir. Bütün bunlardan sonra siz öleceksiniz. Sonra da kıyamet günü yeniden diriltileceksiniz" (el-Mü'minûn, 23/12-16).

    Yer, gök ve canlıların yaratılışı hakkında da şöyle buyurulur: "inkâr edenler, gökler ve yer birbirine bitişik iken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan yarattığımızı bilmezler mı? Hâlâ inanmıyorlar mı?" (el-Enbiyâ. 21/30).

    Kur'an'da bunlara benzer yaratılış ve evrenle ilgili pek çok âyetler vardır. Bunları, kitap okumasını bilmeyen ve yanında hiçbir ilmî eser bulunmayan Hz. Muhammed'in başkalarından öğrenip söylemesi mümkün değildir. Diğer yandan Hz. Muhammed gençliğinde ticaret amacıyla, biri on iki, diğeri yirmi beş yaşlarında olmak üzere sadece iki defa kısa süreli Mekke dışına çıkmış ve Suriye'ye kadar gidip gelmiştir. Kur'an'da haber verilen bu gerçekleri bugün pozitif bilimler de aynen doğrulamaktadır. Astronomi, fizik, kimya ve biyoloji gibi bilimler bunlar arasında sayılabilir. Allah'ın yarattığı maddeyi ve tabiat olaylarını açıklamaya çalışan bu bilimlerle vahiy ve sünnet ürünü olan ilahiyat bilimlerinin çatışması düşünülemez. Çünkü yüce yaratıcı bu gibi çelişkilere düşmekten uzaktır.

    Çelişki gibi algılanan noktalar varsa, ya delîlin kendisi tartışmalıdır, ya da anlaşılmasında kapalılık veya yanılgı söz konusudur. Nitekim, önceki asırlarda ne kastettiği tam anlaşılamayan bazı âyet ve hadislerin bilim ve tekniğin, astronomi ve tıp ilimlerinin ilerlemesi sonucunda daha güzel anlaşılıp tefsir edilebildiği bilinmektedir. Güneşin kendi ekseni etrafında dönmesi ve sistemiyle birlikte evrendeki hareketini sürdürmesi (bk. Yâsin, 36/38), gök cisimleri arasındaki çekme ve itme gücü (er-Ra'd, 13/2; Lokmân, 31/10), rüzgârın bitkileri aşılayıcı fonksiyonu (el-Hicr, 15/22) bunlar arasında sayılabilir.

    Kur'an'da yer alan amelî hükümlerin ana noktaları açıklanmış, uygulama ve ayrıntı sünnete bırakılmıştır. Çünkü Allah'ın ve elçisinin koyduğu hükümler birbirinin tamamlayıcısıdır. Yüce Allah; "Peygamber'e itaat eden Allah'a itaat etmiş olur" (en-Nisâ, 4/80) buyurur.

    Kur'an-ı Kerim'in içine aldığı hükümler; ibadetler, muâmeleler ve cezâ olmak üzere genel olarak üçe ayrılır.

    1. İbadetler:

    Kur'an'da ibadetler icmalî olarak emredilmiştir. Namaz, oruç, hac, zekât ve diğer sadakalar bunlar arasında sayılabilir. Otuzdan fazla âyette namaz emredilmiş, ancak onun vakitleri, rükün ve şartları hadislerle belirlenmiştir. Allah elçisi; "Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın" (Buhârî, Ezân, 18, Edeb, 27). Haccın esasları da Hz. Peygamber tarafından açıklanmıştır: "Hac ile ilgili ibadetlerinizi benden alınız" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 318, 366). Zekâtı da Allah elçisi bizzat uygulamış ve zekât memurlarına uygulama şartlarını açıklamıştır.

    Keffâretler de temelde ibadet niteliğindedir. Çünkü bir kısım günahların affı bunlarla sağlanmaktadır. Kur'an'da yer alan keffâretler üç tanedir. Yemin keffâreti (el-Mâide, 5/89; bk. "Yemin Keffâreti"), bir mü'mini yanlışlıkla öldürme keffâreti (en-Nisâ, 4/92 bk. "Katı Keffâreti") ve zıhar keffâreti (el-Mücâdele, 58/1-4; bk. "Zıhar Keffâreti" mad.).

    2. Muâmeleler:

    Evlenme, boşanma, nafaka, velâyet, mâlî, iktisâdî konular, akitler, savaş ve barış gibi ferdin fertle, ferdin devletle veya devletlerin birbiriyle olan birtakım ilişkileri bu bölümde yer alır.

    Kur'ân-ı kerim mâlî konularda haksız kazancı yasaklamış ve akitlerde karşılıklı rıza esasını getirmiştir. Allâhü Teâlâ şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Malı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rızaya dayanan ticaretle yeyin, haram ile kendinizi mahvetmeyin" (en-Nisâ, 4/29). Diğer yandan ticarî yatırımlarda kârın meşrû oluşu "risk" esasına bağlanmıştır. İslâm, riske katılmaksızın sermaye için alınacak miktarı önceden belirlenmiş fazlalığa "faiz" adını vermiş ve bunu yasaklamıştır (bk. el-Bakara, 2/275-280). Nakit tasarrufunu başkasına veren kimse, bunu karz-ı hasen yoluyla vermiştir. Bu takdirde rizikoya katılmaz, sadece verdiği cins paradan, verdiği kadarını alma hakkı doğar. Ya da gelir elde etme amacıyla vermiştir. Bu da İslâm'da riske katılma yoluyla olabilir Mufavaza, inan veya mudârabe yöntemlerinden birisiyle vermesi gerekir ki her birinde sermaye zarar riskine girer ve kârdan, serbest sözleşmeyle belirlenecek yüzde kadar pay alır.

    Aile hukuku ile ilgili hükümler de Kur'ân da genişçe yer alır. Karşılıklı haklar yanında, aile fertlerinin birbirlerine karşı tavır ve davranışları da açıklanır. Ölümden sonrası için miras hükümleri belirlenir.

    İdare edenlerle idare edilenler arasındaki ilişkilerde adâlet, şûrâ, yardımlaşma ve koruma ilkeleri gözetir.

    a. Adalet bütün hakların ve mülkün temelidir. Kur'an'da şöyle buyurulur:

    "Şüphesiz ki, Allah, size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder" (en-Nisâ, 4/58). Şu âyet de adaletin önemini belirtmektedir: "Şüphesiz, Allah adaleti, iyilik yapmayı ve hısımlara yardım etmeyi emreder. Taşkın kötülüklerden, meşrû olmayan şeylerden, zulüm ve zorbalıktan nehyeder" (en-Nahl, 16/90). Kur'an adaleti, idare edenlerle idare edilenler, devlet başkanı ile tebea ve bütün halkın birbirine adaletli davranması esasına dayanır. İnsanlar arasında ırk, renk, dil, zenginlik ve yoksulluk ayırımı yapılmaz. Zimmet ehli olan ehl-i kitabın hakları korunur.

    b. Şûrâ: Kur'an-ı Kerîm şûrâyı (istişare) emretmiş ve şöyle buyurmuştur: "Dünyaya ait işlerde onlarla istişare et. Bir kere karar verince de, artık Allah'a güvenip dayan " (Âlu İmran, 3/159). "Onların işleri aralarında şûrâ (danışma) yoluyladır" (eş-Şûrâ, 42/38). Bu ikinci âyet, İslâm yönetiminin müslümanlar arasında şûrâ esasına dayandığını ifade etmektedir. Diğer yanda âyet, herkesle tek tek istişare imkânı bulunmadığı için, yönetimde bir istişare heyetinin işbaşına getirilmesi görevini İslâm toplumuna yüklemektedir. Nass'ın işaretinden bu anlam ve sonuç ortaya çıkmaktadır (Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, Daru'l Fıkri'l-Arabî tab'ı Mısır, t.y., s. 100,101,141,142). Burada şûrâ şekil ve unsurlarının kapalı bırakılması, bu prensibe, ileriki çağların getireceği yeni durumlara ve sosyal yapılara göre esneklik kazandırmak için olsa gerekir.

    c. Yardımlaşma: Yönetimle toplum ve bütün mü'minler birbiriyle yardımlaşma ve dayanışma içinde bulunmalıdır. Kur'an'da şöyle buyurulur: "Birbirinizle iyilik ve takvada yardımlaşın, günah işleme ve haksızlıkta yardımlaşmayın" (el-Mâide, 5/2).

    d. Koruma: Toplumun, mal, can, ırz ve namusunu korumak gerekir. Bunlar da ceza hukukunu uygulamak ve zayıfı güçlüye ezdirmemek yoluyla gerçekleşir.

    Sonuç olarak Kur'an-ı Kerîm, fert ve toplum yararı için gerekli özlü prensipler getirmiş, fert ve topluma zarar verebilecek şeyleri yasaklamıştır. Kur'ân'ın okunması, dinlenmesi, açıklanması, üzerinde düşünülmesi ve içindeki prensiplerin uygulanması birer ibadettir. Sözünü, iş ve mesleğini ona göre düzenlemek manevî huzur ve mutluluk kaynağıdır. Ona tutunan en sağlam kulpa yapışmış, hidâyet yolunu bulmuş olur. Ancak Kur'an'ın iniş amacı, yalnız okunup sevap kazanılması ve saygı ile duvara asılmasından ibaret değildir. Asıl amaç, anlamına eğilmek ve günlük hayatımızda gücümüz yettiği ölçüde onu uygulamaya ve toplum hayatına hakim kılmaya çalışmaktır.