• Gerçek değildir büyük kentler; sahtedir
    Gündüzü, gecesi, hayvanları ve çocukları;
    Suskunluğu yalan söyler, gürültüsü yalan
    Ve içindeki her şeyi ile bu oyuna uyan.

    Sen oluşmakta olan, seninle ilgili,
    Büyük ve gerçek olaylardan hiçbiri
    Gerçekleşmez orada…
  • “Bu kadar lafı edilen , şairlerin hemen biricik konusu olan aşk nedir acaba, diye düşünüyordu Anastasio. Çünkü o, aşıkların aşk dediğine benzer bir şey hissetmemişti ömründe. Sadece bir kuruntu muydu aşk, yoksa zayıf kimselerin hayatlarındaki boşluğa veya can sıkıntısına karşı korunmak için kullandıkları itibari bir yalan mı? Anastasio'nun duygusuna göre hayattan daha boş,daha sıkıntılı, daha manasız,daha saçma bir şey olamazdı çünkü.”

    “Zavallı Anastasio acınacak bir hayat sürüyordu; bomboş ve gayesiz bir hayat sürüyordu ve içinde zayıf bir ümit, zayıflığına rağmen bütün hayal kırıklıklarına meydan okuyan bir ümit taşımayıp da sonunda elbet bir gün aşkın kendisine geleceğinden emin olmasaydı şimdiye kadar yüz kere canına kıyardı şüphesiz. Ve Anastasio boyuna seyahate çıkıyor, aşkı aramaya yollara düşüyor, bir yol kavşağında ansızın aşkın hücumuna uğrayacağına inanıyordu adeta.”

    “İsim yapmış erotik yazarların hepsini , seksüel aşk çözümleyicilerini incelemek gelmişti aklına: aşk romanı namına her ne varsa cümlesini okuduktan sonra henüz tam erkek olmamışlarla, bir bakıma artık erkek olmaktan çıkmışlar için yazılmış o pek biçare eserlere kadar indi; baldır bacak edebiyatının en azgın örneklerine kadar alçaldı. Tabi bütün bunlarda aşk adına bulduğu şey , hemen hemen bir hiçten ibaret kaldı.”

    "Ben de mi böyle olacağım " diye düşündü. "Meşum kadın , aşkı hiç düşünmediğim bir anda peşinden mi sürükleyecek beni?" Ve Anastasio , bu kaderi aramaya seyahat üstüne seyahate çıktı.

    "Bir gün gelecek ki " diyordu içinden. "Aşkı bulacağım diye beslediğim o cılız ümit de sönüp gidecek bir gün! Ya gençliğimi yahut hiç değilse olgunluk çağımı anlayıp tadamadan ihtiyarlık gelip çatarsa nice olur benim halim? Ya gün gelip de ne yaşadım ne de bundan sonra yaşayabileceğim demem gerekirse ? Ben korkunç bir şanssızlığın mı kurbanıyım, yoksa bütün insanlar birlik olmuşlar da yalan mı söylüyorlar?" Ve Anastasio , kötümser oldu.

    “Dalgın dalgın oturdu, çorbayı bekledi.Başını kaldırıp da bakışlarını yolcu dizilerinde üstünkörü gezdirince bir kadın gördü; kadın o sırada büyücek , terütaze ağzına bir elma dilimi götürüyordu. İkisi de göz göze geldi ve sarardılar. Karşılıklı sarardıklarını görünce daha da sarardılar. Göğüsleri kalkıp kalkıp iniyordu. Anastasio , vücudunun ağırlaştığını duyuyor, uzuvlarını saran soğuk bir karıncalanmadan rahatsız oluyordu.”
    Anastasio ayağa kalktı, titreyerek ona yaklaştı; kurumuş, susuzluktan kavrulmuş, titrek bir sesle kadının kulağına fısıldadı:
    "Neniz var? Rahatsız mısınız?"
    "Bir şeyim yok, hayır, teşekkür ederim"
    "Müsaade buyurun!" Ve Anastasio, titreyen parmaklarıyla genç kadının bileğini tuttu.
    O anda birinden ötekine bir ateş seli boşandı sanki. Birbirlerinin sıcaklığını hissettiler. Yanakları alev gibi yanıyordu.
    "Ateşiniz var" diye kekeledi Anastasio ancak işitilebilir bir fısıltı halinde.
    Bir başka dünyadan, maveradan geliyora benzeyen bir sesle, cevap verdi kadın:"Ateş bana senden geçti!"

    "Yolculuğa devam edemezsiniz" dedi Anastasio.
    "Evet ben burada kalacağım" cevabını verdi kadın.
    "Biz burada kalacağız " diye düzeltti Anastasio.
    "Evet, biz..Ve ben sana anlatacağım!Her şeyi anlatacağım!" diye ilave etti kadın.
    Valizlerini aldılar, bir arabaya bindiler. Ve arabada karşı karşıya oturmuş, diz dize sıkışmış, bakışları iç içe geçmiş bir halde kadın, Anastasio'nun ellerini avuçlarına aldı ve ona kendi hikayesini anlattı. Bu Anastasio'nun kendi hikayesiydi, tıpatıp aynı hikaye! Kadın da aşka seyahat ediyordu.Kadın da aşkı itibari bir yalan , hayatın sıkıntısını gidermek için bulunmuş bir çare olarak görüyordu.

    Karşılıklı itiraflarda bulundular; birbirlerine içlerini döktükçe kalpleri o nispette sükuna kavuştu. İlk anın acıklı perişanlığını kurtuluşa benzer bir büyük gönül rahatlığı takip etti. Birbirlerini çoktan beri , daha doğmadan önce tanıyorlardı sanki; ama bir taraftan da geçmiş günlere ait bütün hatıralar hafızalarından silinmişti; zamansız,ebedi bir "şimdi" içinde yaşıyor gibiydiler.

    “Derme çatma bir otelin küflü bir odasına kapandılar. Günün tamamını,daha ertesi günün bir kısmını bu odada geçirdiler. Sağ mıdırlar, öldüler mi,dışarıya ses seda sızmıyordu. Sonunda otelci huylandı, vuruşlarına bir cevap alamayınca kapılarını kırıp odalarına girdi. Otelci onları yan yana, soğuk ve kar gibi beyaz,yatakta çıplak yatar buldu. Çağırdığı doktor intihar etmediklerini, kalp sektesinden öldüklerini söyledi.
    "Nasıl, ikisi de mi?" diye haykırdı otelci.
    "İkisi de!" diye cevap verdi doktor.

    Her iki ölünün hüviyetleri tespit edilemedi. İkisini de mezarlığa götürdüler, nasıl buldularsa öyle,çıplak ve beraber ,bir mezara gömdüler; üzerlerini toprakla örttüler. Bu topraktan otlar bitti, bu otlara yağmur düştü. Onları ölüme sürükleyen gökyüzü, mezarları başında ağlayan tek kişi oldu.”
  • Bu işte herkes yalan söylüyor , çünkü böyle bir iş... kimse kimseyi sevmiyor , yalnızca eğleniyor... herkes için büyük bir utanç bu.
    Maksim Gorki
    Sayfa 297 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • "Zenciler prensesi olacağım,
    Hayat işte asıl o zaman başlayacak"
    Pippi Uzunçorap

    Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
    Bilmiyorsunuz darmadağın gövdemi
    Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum. Karanlıkta oturuyorum, ışıkları yakmıyorum Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
    Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
    Yıllardır kendini bulutlarda saklayan
    İllegal bir yağmurum.
    Bir yağsam pahalıya mal olacağım.
    Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
    Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
    Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
    Fakat korkuyorum.
    Birazdan da
    Kırk üç numara ayakkabılarınızla
    Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
    Bu iyi olmaz bayım!

    "gün akşam oldu" diyorum.
    Ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara,
    Cam kırıkları yiyorlar.
    Rüyamda bir kase dolusu suyun içinde Rengarenk yap-boz parçacıkları
    Anlatmak istiyorum, dinlemiyorsunuz.
    Hayır, sanırım sabahı bekleyemem.
    Bilmiyorum.
    İnsanlar rüyalarını acilen anlatmalı.

    On dört yaşındaydı ruhum bayım
    Bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı.
    Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz
    Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri.
    Prrotez bacaklarıma bile ıslık çaldılar
    O ara içimde çiçeklerden oluşmuş
    bir silahsız kuvvet ablukaya alındı
    Sinemalarda da "orgazm gıcırtıları" oynuyordu.
    Kaçmaya çalıştım. Olmadı.
    Bu nedenle çiçekli şiirler yazmayı ruhum açısından faydalı buluyorum.
    Neyse işte
    Ben her filmi hatırlarım

    Sinemaların hiç bitmeyen gecesine sığındığım çok oldu.
    "Sofi'nin Tercihini" seyrederken çok ağlamıştım
    Öpüşen guramilerle ilgili bir film yapsalar onu da mutlaka hatırlardım.
    İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?
    Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım.
    Bir "eşya toplayıcısıyım" bayım
    Büyük gemiler de yok artık
    Büyük yelkenler de
    Büyük kağıtlar yakmak istiyor şimdi canım
    İşte az önce karabatak daldı suya
    Bir süredir de kayıp
    Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
    Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım
    Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
    Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
    Bir gül bir güle derdi ki görse...
    Yalan söylüyorum
    Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.
  • 432 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Her şey yazılabilir bu kitap üzerine.
    Şiir mesela.. Roman belki !
    Eleştiriledebilir.
    Bir yazarın, okuyucunun boğazına dikenli tel sokma hakkı var mıdır diye kızıladabilir.
    Velhasıl her şey yazılıp çizilebilir bu kitap hakkında…

    Aşan bilir karlı dağın ardını
    Çeken bilir ayrılığın derdini…

    Allah’ın adını ve adaletini yeryüzüne hâkim kılma ülküsünü kendine şiar edinmiş Büyük Türk milletine duyulan kara sevdanın adıdır Ülkücülük.
    Devlet için mücadele ederken beklemedikleri bir şekilde devlet tarafından yeşil ekin biçilir gibi biçildiler. Boğazlarında kaldı hayalleri, sevdaları.. Gelecekleri talan oldu, yaşananlar yalan oldu. Yine de konuşmayı anlatmayı onur meselesi yaptılar, sustular, dağlar kadar acıyı yüreklerine gömdüler..
    “Vatan sevmenin çilesini biz çektik, edebiyatını onlar yaptı.” diyordu Rahmetli Muhsin Başkan.
    Sebepsiz söylenen söz var mıdır?

    Eser belki de alanında bir ilk.
    Bir kadın yazar, binlerce ülkücünün çektiği binlerce acıya küçücük bir bakış atmış.
    Yaşananlarla anlatılanlar elbette oranlanamaz !

    Eser genç bir kızın günlük tutmasıyla başlıyor, okurken su gibi akıp gidiyor. Duygu aktarımı muhteşem; yer yer duygu yer yer heyecan, biraz korku, biraz hüzün !

    Yazarımız klinik psikolog. Diyebilirim ki uzmanlığını eserine layıkıyla yansıtmayı başarmış.

    Günümüz Türkiye’sinde maalesef okumayan, sorgulamayan, karşılaştırma yapamayan, savunduğu veya reddettiği bir şeyi niye savunduğunu veya niye karşı olduğunu açıklayamayan bir nesil bir toplum yetişti.

    Kitabı okuyunca 39 yıl öncesiyle günümüz arasında pek çok şeyi düşünecek, o günden bugüne - bugünden o güne bakabileceksiniz.

    Bence gerçekten de çok şey yazılabilir bu kitapla ilgili. Çok şey !

    21.02.2019 23:52 Erciş
  • 272 syf.
    ·Beğendi·6/10
    "Yıllardır yazarım, benden de bir şey kalsın istiyorum. Bir umut... Bu yazıları gönlümce sevecek belki birkaç kişi bulunur umudu. Ölüm başımızda dolaşıyor... "

    Der Ataç kitabın önsözünde basılan ilk kitabıdır, Günlerin Getirdiği ve 1946'da Akba Kitabevinden çıkan ilk baskısının kitabıdır elimdeki bu kitap. 71 yıllık kitabın maalesef ki bir okuyanı olmamış basımdan çıktığı halde hala sayfaları birbirine yapışık bir halde elime geçti o yüzden bir yanda ilk baskıdan olan kitapta ilk okumayı gerçekleştirmek, bir yanda okumayan insanların elinde yıllardır dolaşan kitabın böyle bir mirasın sokak sahaflarından elde edilmesi.. acı bir gerçek var ortada ama buna değinmek yetersiz kalıyor şuan . .
    -
    Yaklaşık 7 ay Ankara'da bulundum fakat hep özlerim Ankara'yı. Sokak sahaflarını daha çok özlerim çünkü her gün farklı bir kitabı bulacağımı bilirdim Nurullah Ataç'ın bu kitabını bulduğum zaman cebimde bu kitabı satın alacak kadar bir para yoktu cuzzi bir miktar vardı. -Böyle kitaplara değer biçemem ben o yüzden parasından söz etmek değersizlik katar- bu kitabın satıcısı olan Osman adında sokak sahafıdır sürekli ondan kitap aldığım için - ve arada bir çay içimi sürede gündem ve sistem hakkında muhabbetler ettiğimiz için - fiyatının yarısına satın alıp kütüphaneme ekledim o yüzden insanlarla bazen muhabbet kurmanın nadir olan iyi taraflarından birine rastladım o gece ...
    /
    Ataç insanın içindeki yalancı taraflara ve kendini beğenme- beğendirme yönlerine sivri bir dille epey dokunur zaten eleştiri alanında iyi olması şaşılacak bir şey değildir. .
    Özellikle kendisi ile olan hesaplaşmasından kaçmadığını satır aralarında hep vurgular biz yapar mıyız uzun uğraşlar sonunda kendi bencillik denizimizin kıyısına varırız ancak o denizi aşıp benliğe varmak mümkün mü belki de hiç bir zaman bilemeyeceğiz diye düşünüyorum..
    .
    - "Biz, yeryüzüne, tanıklık etmeye, insanoğlu için ne işitir, ne görürsek, ne bilirsek onu söylemeye gelmişiz. Doğruyu hiçbir şeye, dünkü düşüncemize bile feda edemeyiz; yoksa yalan söylemiş, dünyaya karşı da, kendimize karşı da en büyük, en utanılacak suçu işlemiş oluruz." Bu suçu günümüzde işlemek için birbirleriyle yarışan o kadar insan var ki...
  • Kedilere nankör derler ya kedilere nankör demek için hiç insan tanımamış olmak lazım.Nankörlük hayvanlarla özdeş bir davranış değildir sadece insana mahsustur.Nankör kelimesi Farsça’dan gelmektedir.”Nan” Farsça’da ekmek anlamına gelir.Verilen değere,nimetlere karşılık vermeyen anlamındadır.Bazı insanlar,onlara fırsat oluşturanları,yanında olanları menfaatleri bitince silerler ve yerine sıradakini alırlar.Onlar için sıradaki hep vardır.Biten önemsiz yerine gelecek olan önemlidir.“New victims” yani!
    Nankörlük ile karşılaşmak insanı hayata küstürebilecek bir güce sahiptir.Bu konu da alabileceğiniz tedbiri Balzac şöyle anlatır “İnsanlara,kendilerini nankörlüğe mecbur edecek kadar büyük hizmetlerde bulunmayınız.”
    Montaigne ise; “Nankörlük,zayıf ve bencil insanların savunma mekanizmasıdır” diyerek güçlü insanların nankörlük yapmaya ihtiyaç duymadıklarını belirtir.Ben ise tedbir olarak sevilmekten çok korkulan biri olmanın daha güvenli olacağını düşünüyorum.Çünkü bazı insanlar nankör,iki yüzlü,korkak,onursuz ve utanmazdır.Bunca sıfata gerekte yok.Bir insana nankör diyorsan başka kötü bir söze ihtiyaç kalmaz çünkü toprak nankör bir insandan daha kötü bir şey yetiştirmez.
    Anonim bir alıntı yapacak olursak, bir çok insan fotoğraflar da güzel çıkmadığını düşünür. Fotojenik bir hal almak için çırpınır dururlar.Ama bilmezler ki ne vaziyette olursa olsun aslında en güzel oldukları yer fotoğraflardır.Öylece dururlar çünkü.Yalan söylemezler, nankör olmazlar,kimseyi kullanmaz,onurlarını ve şereflerini ayaklar altına alacak davranışlarda bulunmazlar.Fotoğraflar sadece susar ve bakar.O yüzden gelmesin şerefini bırakıp gidenler, bir fotoğraf göndersinler yeter.
    Son olarak,
    “Uçurtma Avcısı”nın yazarı Khaled Hosseini “Bin Muhteşem Güneş” kitabında nankörlüğü gerçekten ağır ama tam yerinde şu cümle ile anlatıyordu.
    “Nankör bir kız anne olmayı dahi haketmezdi”
    Bu cümleyi kuruyordu Khaled Hosseini, çünkü yeryüzünde bir insana söylenebilecek en ağır sözün bir annenin! anneliğine laf söylemek olduğunu biliyordu...