• 224 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    İlk dövmesi olarak, koluna ‘Marla Singer’ portresi kazıtmaya karar veren, ‘Fight Club’ manyağı biri geldi, açılın. Bu inceleme için geç bile kaldım. Film konusunda da bazı eleştirilerim olacak, ama onun dışında bulunduğumuz site sebebiyle tamamen kitap üstüne yoğunlaşacağım. İncelemenin spoiler içerdiğini söylememe gerek bile yok. Ama ben yine de uyarayım.

    Aslında bunun hakkında konuşmamalıyım. İlk kural.

    1996 yılında Chuck Palahniuk tarafından kaleme alınan Dövüş Kulübü, yazarın ilk kitabı. Palahniuk daha önce kısa hikayeler yazmayı denemiş, ancak yayıncıların dikkatini çekememiş. “Görünmez Canavarlar” adlı kitabı, yayıncılar tarafından rahatsız edici bulunduktan sonra, asıl rahatsız edici olanı göstermek için Dövüş Kulübü’nü yazmaya başlamıştır.

    Öncelikle anlatıcımızın bir adı yok. Ne ‘Joe’, ne de sadece filmi izlemiş kesimin genellikle zannettiği gibi ‘Jack’ değil. O yüzden karakterimiz Tyler’a evrilene kadar, kendisinden ‘Anlatıcı’ olarak bahsedeceğim.



    “Bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur.”

    Anlatıcı, birçok kişinin hayatlarında ulaşmak isteyeceği hedeflerin hepsine ulaşmış, tamamlanmış birisi. Lüks eşyalarla döşenmiş, içinde yemek pişmeyen, ama çeşni ve sosların bol olduğu, oldukça güzel ve lüks bir ev. Etiketinden dolayı, bir anda ederinden yüz kat daha fazla fiyatlara satılan, pahalı kıyafetlere sahip bir gardrop. Son model bir araba. İyi bir iş. Yani konformist kişilere göre, mükemmel ve kusursuz, ulaşılması için tüm ömrün feda edilmesinde sakınca görülmeyen bir yaşama sahip.

    Ama Anlatıcı, minik hayatından memnun değil. Fazla tamamlanmış, fazla mükemmel olduğunu düşündüğü hayatından sıkılmış. Kıstırılmış hissediyor. Tek kullanımlık eşyalara ve arkadaşlara sahip olduğu işinden, televizyon, reklamlar ve popüler kültürün durmadan, nefes bile almadan pompaladığı ve herkesin ulaşmak istediği yaşam tarzından, IKEA mobilyalarından, iç tarafında kim bilir hangi moda devinin soyadı bulunan etikete sahip kıyafetlerinden bıkıp, usanmış. O sıralar adını koyamadığı ve nedenini bilmediği bu bıkkınlık, kıstırılmışlık duyguları onu öylesine rahatsız ediyor ki, bir hastalığa sebep oluyor: İnsomnia.



    “Uykusuzluk böyledir işte. Her şey çok uzaklardadır, bir kopyasının kopyasının kopyası gibi.”

    Anlatıcı’yı uyutmayan, işlerin aslında hiç yolunda gitmediği, bütün bu yaşam tarzından çok sıkıldığı konularında uyaran ilk hisleri, Tyler Durden’ın ilk ortaya çıkış emareleri olarak görebiliriz. Anlatıcı tarafından ete kemiğe büründüğü tanışmalarından bile önce.

    Sadece uyumak isteyen ama üç haftadır uyuyamayan Anlatıcı, acı çektiğini ve kendisine Amital Sodyum, Tuinal ve Seconal’lar vermesini istediği doktorundan bir tavsiye alır: “Gerçek acının ne olduğunu görmek istiyorsan, ölümcül hastalıklara sahip insanların destek gruplarına git.”



    “İnsanlar ölmekte olduğunuzu sanırlarsa, bütün dikkatlerini size veriyorlardı. Bugün sizi son kez görüyor olmaları gibi bir ihtimal varsa, sizi gerçekten görüyorlardı.”

    Doktorun tavsiyesine uyan Anlatıcı, Tyler’dan, bıkkınlık ve sıkışmışlık hislerinden kurtulduğu ve bu sayede nihayet uyuyabilmesine neden olan destek gruplarına gitmeye başlar. Çünkü ölümünün yaklaştığını bilen bir insan için, lüks bir ev, içinde bulunan eşyaları kimin tasarladığı, kaç model arabaya bindiği ya da hangi marka kıyafeti giydiği genellikle önemli değildir. Çünkü altı ay ömrü kalmış bir insan için, sekiz ay sonra piyasaya sürülecek son model telefonun hiçbir önemi yoktur.

    Çünkü bu etrafımızı saran binbir türlü şeyden kurtuluşumuzdu. “İşte bu özgürlüktü. Bütün umutlarınızı kaybetmek özgürlüktü.” Kendi kaçışını beceremeyen Anlatıcı, hastalıkları sayesinde tüm bunlardan arınmış insanların sözlerinde ve gözyaşlarında kendini arındırır, Tyler’ın çığlıklarını bastırır ve bebekler gibi uyumaya başlar. Tam iki yıl boyunca. Ta ki bir turist bozuntusu ortama gelene kadar: Marla.



    “Bu silah, bu anarşi, bu patlama, aslında hepsi Marla Singer’la ilgili.”

    “Marla’nın hayat felsefesi, bana söylediğine göre, ölmeye her an hazır oluşu. Marla’nın hayatındaki trajedi ise ölmüyor oluşu.

    Anlatıcı, destek gruplarına kendisi gibi bir yalancı geldikten sonra dibe vuramaz, ağlayamaz ve uykusuzluk geri döner. Marla’nın yalanı kendi yalanına ayna tutar ve yalandan başka bir şey göremez. Tyler Marla’yı delicesine istemeye başlar. Çünkü Marla, Anlatıcı’yı bu geçici rahatlamadan, kendisini kandırmaktan kurtaran tümördür. Çünkü Tyler’a göre Marla en azından dibe vurmak için çabalayan biridir.



    “Sahip olduklarımı yok eden kurtarıcı, benim ruhumu kurtarma savaşındadır. Bütün aidiyetleri yolumdan kaldıran öğretmen beni özgür kılacaktır.”

    “Adı Tyler Durden’dı. Sendikaya kayıtlı bir film makinistiydi, şehir merkezindeki bir otelde garsondu ve bana telefon numarasını verdi. İşte onunla böyle tanıştık.”

    Destek grupları sayesinde iki yıllık bir zincire vurulma süreci geçiren Tyler, Marla sayesinde bu zincirleri kırmaya başlar. İki yıl boyunca bastırılma ve geriye itilme neticesinde iyice sinirlenen Tyler kişiliği, en sonunda Anlatıcı tarafından ete kemiğe bürünecek kadar güçlenir. Filmde tanışmaları farklıdır. Filmde ilk tanışmaları uçakta gerçekleşir. Tyler, kendini akıllı sanan bu aptala, beş dakika içinde on tane ayar verir. Ama kitaptaki tanışmaları çok daha etkileyicidir bana göre.

    Kitapta bir çıplaklar plajında tanışırlar. Lüks evlerden, pahalı eşyalar ve kıyafetlerden uzakta, anadan doğma bir şekilde görünür ilk seferinde Tyler. Buradaki çıplaklığı Tyler’ın doğumu olarak görebiliriz. Tyler, plajda kütüklerle dev bir elin gölgesini yaratır ve belli bir anda bu gölgenin bir dakika boyunca kusursuz olacağını söyledikten sonra, kendi yarattığı elin ve kusursuzluğun avucunda oturur. Daha iyi bir iş, araba, eşyalar ya da ev kusursuzluk falan değildir. “Bir dakika yeterli” der Tyler, “Tek bir an. Hayatta kusursuzluktan en çok bunu bekleyebilirsiniz.”



    “Ancak her şeyini kaybettikten sonra, canının istediğini yapmakta özgür olursun.”

    “Fiziksel güçle ve mülkiyetle olan bağlarımı niçin koparıyorum? Çünkü ancak kendimi mahvederek ruhumun gerçek gücünü keşfedebilirim.”

    Tyler Durden’ın ilk işi, Anlatıcıyı bağlayan bağları tek tek çözüp, yok etmektir. Anlatıcı’nın bütün ömrünü uğruna heba ettiği dairesini, eşyalarını, kıyafetlerini havaya uçurur. Son model arabasının ön camına da bir masa lambası saplar. Tyler, Anlatıcı’yı kusursuz ve tamamlanmış olmaktan kurtarmıştır. Nihayetinde, postacı dahil kimsenin uğramadığı bir muhitte bulunan, su ve elektriğin dâhi doğru düzgün sağlanamadığı, eşyaların olmadığı ve ön kapısında kilit bile bulunmayan köhne bir evde, Tyler ile yaşamak üzere yola çıkar.



    Tyler diyor ki: “Bana bütün gücünle vurmanı istiyorum”

    “Dövüş Kulübü’ne hoş geldiniz.”

    “Belki de kendini geliştirmek aranan cevap değildir. Belki de cevap, kendine zarar vermektir. Belki de kendimizi daha iyi bir şeye dönüştürmek için her şeyi kırıp dökmemiz gerekiyor.”

    Kadınlar tarafından yetiştirilmiş erkekler, Dövüş Kulübü’nde kitleler halinde özgürleşmeye başlar. Kendilerine dayatılan şeylerden birbirlerine zarar vererek kurtulurlar. Kişinin sadece tüketici rolüyle var olabildiği bir zamanda, modern yaşamdan, tüketici toplumundan, medya yoluyla pompalanan popüler kültürden ancak şiddetle yani ilkel bir yolla arınmaya başlarlar. Birbirlerine attıkları her yumrukta, çevrelerini saran bu sisteme karşı bir öfke boşalması yaşarlar. Dövüş Kulübü inanılmaz bir hızla yayılır. Tyler, ilk kuralda dövüş kulübü hakkında konuşmayı yasaklar. İkinci kural yine aynıdır. Tyler, bu şekilde, bunun önemini üstüne basa basa haykırır. Tyler’ın taktiği oldukça iyidir. Çünkü bir şeyi kitlelere en hızlı şekilde yaymanın en iyi yolu, o şeyi yasaklamaktır.



    “Önce aptal olduğunu ve bir gün öleceğini kavraman gerek. Yüzüme bak. Bir gün öleceksin ve bunu kavramadığın sürece benim gözümde beş para etmezsin.”

    “Önce dibe vurmak zorundasın.”

    Hâlâ bazı sınırlardan kurtulamamış olan ve dolayısıyla Tyler’ı da sınırlamaya çalışan Anlatıcı, yine Tyler tarafından iteklenerek bir üst seviyeye geçer. Anlatıcı, melek yüzlünün güzel suratını darmadağın ettikten sonra hiçbir tat alamadığını fark eder. Belki de dövüşmek insanı kesmez oluyordu. Belki de dövüşü bırakıp daha büyük şeylere yönelmesi gerekiyordu. Anlatıcı’nın bu hareketi sonrası Tyler, Dövüş Kulübü’nde ya çıtayı yükseltmeleri ya da bu meseleyi bitirmeleri gerektiğini düşünür. Tyler tabii ki çıtayı yükseltmeyi seçer.



    Kargaşa Projesi’nin beşinci kuralı da şudur: “Tyler’a güvenmek zorundasınız.”

    Tyler’ın bir sonraki hedefi daha büyüktü. Dövüş Kulübü ile insanları bireysel olarak kurtarmak yetmiyordu. Kargaşa Projesi’nin hedefi medeniyeti tüm toplum için tahliye etmekti. Derhal ve tamamen. Kültürel bir buzul çağı, vaktinden önce başlatılmış bir karanlık çağ, dünyanın kendisini toplamasına yetecek bir eylemsizlik süreci. Tyler, anarşiyi haklı çıkarıyordu, ona anlam kazandırıyordu.

    Özellikle Kargaşa Projesi sonrası, Tyler hakkında sıklıkla düşülen bir yanılgı var. Tyler, bir devrimci değil. Evet, sistemin amansız bir düşmanı ve gözü dönmüş bir şekilde sistemden ve getirilerinden, toplumdan götürdüklerinden nefret ediyor. Ama Tyler, sistemi yıkıp, yerine yeni bir sistem getirmekle asla ilgilenmiyor. Tyler’ın istediği sistemi yıktıktan sonra yerine hiçbir şey koyulamaması. Tyler, düzeni yıktıktan sonra, herhangi bir düzen istemiyor. Tyler, dünyadan tarihi söküp atmak istiyor. Tyler, Mona Lisa ile kıçını silmek istiyor.



    Ben genel hatlarıyla bir inceleme yapmayı seçtim. Yine de çok kısa tutamadım sanırım. Yoksa üstüne konuşulacak daha çok noktası var kitabın. Tek sayfasında bile saatlerce konuşulacak, değinilecek pek çok konu ve metafor var. Okuyun, okutturun.



    Film hakkında da kısaca bir şeyler söyleyeyim. Eleştirim filme değil, ama filmin bazı kişiler tarafından konulduğu yerle alakalı. İzlediğim en iyi film olmasa bile, en sevdiğim filmdir kesinlikle. Fincher’ın, Palahniuk tarafından bile kıskanılan kurgusu, çekim açıları ve teknikleri, araya serpiştirilen güzel ayrıntılar, muhteşem bir şarkı eşliğinde kitaba göre kat kat daha vurucu bir final ve muhteşem oyunculuklar. Kült film mertebesini sonuna kadar hak eden bir filmdir benim için. İsteyen, istediği mesajı almakta serbesttir tabii ki. İnsanı düşünmeye iten pek çok mesaj da içerir gerçekten. Ama bazı kişilerin yaptığı gibi Kapitalizm karşıtlığı açısından kutsal bir yere konulabilecek bir film ya da rehber değildir kesinlikle. En nihayetinde eleştirdiği her şeyin en büyük savunucusu, üreticisi, en büyük çarkı olan Hollywood tarafından önümüze konulmuştur. Bu konuda çıkarılabilecek en güzel mesaj da bu olabilir bence. Kapitalizm ve popüler kültür üreticileri eğer paraya dönüştürebileceklerse, kendilerine yöneltilen eleştirileri bile allayıp pullayıp piyasaya sürebilirler. Onlar için içeriğin bir önemi yoktur. Para getiriyor mu? O zaman sıkıntı yok.

    Film ve muhteşem final şarkısı ile bitireyim incelemeyi:

    https://youtu.be/FSCgfI3OG7s


    “Tebrikler, dibe vurmaya bir adım daha yaklaştın.”
  • Burada sorulacak iki soru olduğu görülüyor. İlk olarak, toplum, neden ahlak gibi bir kurumu benimsesin? Toplum, neden geleneklere, yasalara ve sağduyuya ilave olarak, insanların davranışlarına rehberlik yapması için böyle bir düzen geliştirmek istesin?
    Bu soruya verilecek cevap bellidir. Gruplar halinde yaşayan insanlar, yeterli insani yaşam koşullarına başka türlü çok zor ulaşabilir. Bunun dışında, iki devlet alternatifi olabilir; ya içinde hepimizin veya çoğumuzun olduğumuzdan daha kötü bir durumda bulunacağımız bir doğal devlet, ya da yasalarıyla, yaşamın her yanını kuşatan ve bireylerin mümkün her farklılığını, fiili güç tehdidi ile bitiren, akla gelebilecek olandan çok daha baskıcı canavar gibi bir sivil devlet.
    William Frankena
    Sayfa 207 - İmge
  • Bilmek yeterli değil. O bilginin gereği olarak amel etmek gerekiyor. Kişinin bildiklerini önce hissetmesi, yaşaması ve tatbik etmesi lazım. Aksi halde bir kimsenin "alim" sıfatını hak etmesi mümkün değildir.

    Mesela Hadis imamlarından eş-Şa'bî diye bir zat var. Hafızası çok geniş birisi. Diyor ki: "Biz hadisleri ezberlerken, onlarla amel ederek ezberlerdik. Bu bize, hadisleri' ezberlemede yardımcı olurdu."

    Yüce Rabbimiz (c.c), "Kulları içinde Allah’tan hakkıyla ancak alimler korkar" buyuruyor. Demek ki gerçek alim kişi, Allah Teala'dan (c.c) hakkıyla korkacak, bildikleriyle amel etme noktasında diğer insanlardan daha hassas davranacak. "Acaba yanlış bir şey söyleyip de insanların hatalı hareket etmesine sebebiyet vererek ahiretimi tehlikeye atmış olabilir miyim?" diye her yaptığını ve söylediğini kılı kırk yararcasına hassasiyet göstererek yapacak ve söyleyecek.

    Bizim ulemamız ile bugün adına "ilim adamı'" denen pek çok kişi arasındaki bariz farklardan birisi bu noktada kendini göstermektedir. Mesela İmam Mâlik (rh.a)'e birisi gelip bir soru soruyor. İmam cevap vermekten kaçınıyor. Soruyu soran adam cevap almak için ısrar edince şöyle diyor:

    "Yazıklar olsun sana! Bırak önce ben kendimi kurtarayım. Kendimi kurtarmadan seni nasıl kurtarabilirim?"
  • Gecikmiş polemiğe cevap olarak yazıyorum. Kısa ve öz yazmaya çalışacağım. Umarım anlaşılır.

    -

    Yeni şeyler söylemek lazım diyorlar. Gelecekle; eskinin çürümüş bağlarını kökten kesip çelikten halkalarla yeni bir bağ kurmalıyız gibi sözlerin geçerli olduğu bir dönemdeyiz. Mukabil olduğu durumları şuncacık eğitimimle bende farkediyorum. Eski ve yeni arasındaki farkları ve nereden gelip nereye doğru gitmek istediğimiz hakkındaki ayrımın da dikkatle düşünülmesi, ortaya koyulması lazım. Bugün bulunduğumuz yeri merkeze aldıkça sanırım bu tür düşüncelerinde sonu gelmeyecek... Ben de bugüne değin gördüklerim ışığında, merkeze bugünün alınmaması gerektiği kanaatindeyim. Tartışılır elbet.

    Endülüs medeniyeti, rönesans, reformlar, fransız ihtilali, sanayi devrimi vb. dönüm noktalarını düşünürsek hepsinin bir tepki olarak ortaya çıktığını görebiliriz. Bu tepkilerin amacı daima terakki merkezli oldu. Çok kısa haliyle söylemek gerekirse "tabiata hükmetmek" düşüncesi vardı adı konulmamış olsada. Benim izini sürdüğüm inanç sistemi ise bana "sınırı aşma, sınırlar içinde derinleşmeye bak" emri ile "size müsade edilenleri keşfetmeye bakın" önerisini sunmaktadır. Bu sebepten Abdullah Cevdet'in de dedigi gibi "Din terakkiye manidir" sözünü haklı bulmaktayım. Çünkü din; tabiatı yok etmemeyi, teknolojiyi araç olmaktan öteye taşımamayı söyler. İnsanın yegane vazifesinin kendisinin peşine düşerek bunu gerçekleştirmesi gerekliliğidir. Bu düşünceyi de 'maddecilik' konu başlığı altında değerlendirebiliriz.

    Marx "Din afyondur" buyurmuş. Bu sözün ne kadar kabul gördüğünü tartışmak abes olur. Bunu tartışmadan onun bu sözü neden söylediğine bakmam gerekti. Baktığım da ise bunun "Kilise ve ruhban kesime" dair bir tepki olduğunu gördüm. Bu da benim için yeterli bir sebepti. Marx'ın olumsuzlardan yola çıkarak anlamlandırdığı din anlayışının bu olmadığını düşünüyorum. Çünkü her sözün önü ve arkası vardır.

    Sadece iki kişi için bir cevap olduğundan diğer okuyacak arkadaşlara anlamsız ve karışık gelebilir. Kusura bakmayın.

    Bir de anlayın artık beeğğ "Din terakkiye manidir"

    (:
  • 288 syf.
    ·3 günde·2/10
    Eleştiri ve SPOİLER içerir
    Eksiklerim ve atladığım noktalar da muhakkak vardır...
    Arda Çolakoğlu Teşekkür ederim

    ELEŞTİRİSİZ ELEŞTİRİ KİTABI: HAYVAN ÇİFTLİĞİ
    Bugün sizlere Hayvan Çiftliği kitabından bahsedeceğim. Önce kitabın yayımlanma serüvenine bakalım: Kitap incelemesinde yalnızca kitaptan bahsetmek, yayımlanmasından ve yazarın kişiliğinden bahsetmemek olmaz. Esere etki eden şeylerdir bunlar.
    George Orwell, bu elinizdeki kitabı bastırabilmek için birçok yayınevi dolaşmış, ekseriyetle olumsuz cevap almıştır. Kitabın basılması, rağbet görmesi ise ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra mümkün olabilmiştir. Tahmin edebileceğiniz üzere bu seneler Soğuk Savaş yıllarına denk gelmekteydi. Üstelik alenen anti-Sovyet ve anti-komünizm propagandası içerdiğinden özellikle yayıldı. Yazarın CIA bağlantısı, arkadaşlarını ihbar etmesi ve burjuva ideolojisine kültür alanındaki büyük yardımı hesaba katılırsa, kitabın yazılış amacı daha iyi anlaşılır. Hatta kitabın filmi dahi yapılmıştır(1984 için de geçerli).
    Gelelim kitabımızın içeriğine. Ben çok özetlemeden kitabın kilit noktalarına değineceğim. Hayvanların çiftliği ele geçirdiği yerden başlayabiliriz. Devrim olur olmaz Napoleon ve Snowball hayvancılığın 7 ilkesini yazmaya başlar ve yönetimin önderleri olur. Kimin önder olacağı, önderin nasıl belirleneceği bilinmez; ancak yazar kendi kurguladığı dikta animalizminde kimin yönetmesi gerektiğine karar vermiştir. Diğer hayvanlara göre zeki olduğu anlaşılan domuzlar için ‘’Bazı hayvanlar daha eşittir’’ diyerek onları ön plana çıkartacaktır yazar(7 temel ilkenin domuzlar tarafından yazılması, hasat zamanı domuzlara ‘düşünce işçisi’ sıfatı verilmesi, okuma yazmayı domuzların sökebilmesi buna örnektir). Böylece devrim gerçekleşmeden bir adım ileride gösterilen domuzlar, devrimden sonra da adeta bir diktatörlük inşa edecektir. Kitabın bu noktasında eleştirilmeye çalışılan şeyin(Sovyetler Birliği) Orwell’in kafasında ne kadar çarpıtıldığını okuyabiliriz. İleriki kısımlarda bu çarpıtma daha belirgin hale gelecektir. Örneğin kitap hiç üretimden, planlı ekonomiden bahsetmez. Örgütlü toplum yapısından ve Sovyet komünist parti siyasetinden de habersizdir Orwell. Yazarın animalizminde yalnızca bir domuz diktatörlüğü vardır, bunu Sovyet siyasetiyle bağdaştırmak ise büyük bir tarihi çarpıtma, görülmemiş bir karalama kampanyasının ürünü olabilir ancak. Devam edelim. Orwell daha sonra domuzlardan Snowball ve Napoleon’un kavgalarından bahseder. Zaten domuzlar dışındaki hayvanlar cahil sayıldığı için kendi aralarında karar veremezlerdi. Bu arada çiftliğimizdeki animalizm diğer çiftliklere de yayılacak, hayvanlarla çiftlik sahipleri arasında büyük bir savaş çıkacaktır. Savaşın sonucu elbette Napoleon’a yarayacaktır. O, Snowball’u çiftlikten kovdurma fırsatını elde edecektir. Napoleon’un tek adam diktatörlüğü, Snowball’un önerdiği bazı uygulamalara çaresiz geri dönecektir(çiftliği ayakta tutmak için başka çare yoktur). Yel değirmeni projesi bunlardan biridir. İlk başlarda Napoleon’un karşı çıktığı yel değirmeni yapımı, daha sonra bir gereklilik olarak görülecektir. Lakin yel değirmeninin yapımı sırasında aksilikler meydana gelecek ve daha yarısı bitmemişken yıkılacaktır değirmen. Bunun da suçlusu Snowball olacaktır. Görüldüğü gibi Napoleon çok kurnaz bir karakterdir; hem rakibinin projelerini çalmaktadır hem de başarısızlığa uğradığında yine onu suçlamaktadır. Ancak bu kadarla kalmaz, Napoleon daha da vahşileşir. Kendisine muhalif olan herkesi öldürtür. Değirmenin tekrar yapılması için hayvanları ölesiye çalıştırır, aç bırakır onları. Kitabın sonunda ise Napoleon’un düşmanlarla anlaştığı görülür.
    Kitabın özetini detaylandırarak uzun uzun yazmak istemem. Bu kadarı yeterli. Kitabın söz konusu özetinden sonra ne çeşit bir ‘’reel sosyalizm eleştirisi’’ olduğu anlaşılmadı mı? Ortada eleştiri yoktur, apaçık bir saldırı vardır. Karalama vardır. Sosyalist rejim tek adam rejimi gibi gösterilir, sosyalist bireylerin aç olduğundan bahsedilir. Dahası sosyalist liderin(Stalin) düşmanla işbirliği yaptığı da söylenir. Tarihi gerçekler göz önüne alındığında baştan sona yalan olan kitabın herhangi bir edebi değeri de yoktur. Böylesine kasıtlı olarak yazılmış bir kitap zaten gerçeklerden söz edemezdi. Stalin ve sosyalist idare hakkında fikir sahibi olmak isteyenler, başta William Bland, Edward Halett Carr gibi meşhur Sovyet tarihçilerinin eserlerine bakabilir. Hepsi yazdıklarını tarihi belgelere dayandırmaktadır. Bland’in ‘’Stalin: Söylence ve Gerçeklik’’ kitabında Stalin’in ne kadar mütevazı bir hayat sürdürdüğü, Sovyet halkının refah ve mutluluk içerisinde yaşadığı anlatılır. Zaten SBKP(Sovyetler Birliği Komünist Partisi)’de herhangi bir başkan da yoktur. Ancak genel sekreter sıfatı kullanılır. Bunun işlevlerinden de bahsedilince yönetimin ne kadar kolektif bir anlayışla gerçekleştiğini anlarız. Şimdi bu gerçeklerle Orwell’in çizdiği tabloyu karşılaştırın, burada yazdıklarını hiçbir şeye dayandırmayan Orwell suçludur. Dolayısıyla kitabı ‘’reel sosyalizm eleştirisi’’ olarak göremeyiz. Eleştirinin bir dayanağı olur. Burada tamamen uydurma bir karalamayla iş yapıldığı aşikardır.
    Yapılan şey aynıdır: Sosyalizmi veya komünizmi sistemsel olarak eleştiremeyenler Lenin’e, Stalin’e olmadık iftiralar atar. Mustafa Kemal’e saldıramayanların İsmet İnönü’ye söyledikleri gibi. Bu bağlamda George Orwell okuyup komünizmi eleştirdiğini zannetmek, Adnan Oktar izleyip Darwin’i çökerttiğine inanmakla birdir.

    Son olarak büyük Hitler faşizmini yenilgiye uğratan SSCB ve Stalin’in böyle fütursuzca ayaklar altına alınması, kitabın yazılış amacına ve zamanına bakıldığında çok normaldir. 1945’ten sonra Avrupa’da yükselen komünizm tehlikesi karşısında ABD’nin emperyalist sermaye sınıfları, kültürel alanda böyle bir kampanyaya ihtiyaç duymaktaydı. NATO’nun kurulması gibi askeri, mali birçok ayağı da vardır işin. Kitap ise emperyalist burjuvaziye kültürel hizmet veriyor, bu çok açık. Ancak bir zaman sonra SSCB yıkıldığında, dünyada barışın garantörü herhangi bir sosyalist ülke kalmadığında NATO-ABD takımının yaptığı zulüm ve katliamlar, kurduğu diktatörlükler tabiri caizse Hayvan Çiftliği’ne taş çıkartır. Şu an Venezuela’da yaşananlar, Şili’de bir zamanlar Allende’nin kanlı bir darbeyle indirilmesi, Suriye’deki ve Yugoslavya’daki, daha öncesinde Afganistan’daki iç savaşlar buna örnektir. Bize Hayvan Çiftliği’ndeki Stalin ‘’eleştirisini’’ söyleyenlere de bunları hatırlatmak lazım. Thomas Mann’ın sözüyle incelemeyi sonlandırıyorum: ‘’Antikomünizm 20. Yüzyılın temel budalalığıdır.’’
  • Başta belirtmem gerekir ki bu inceleme benim algıladığım bir dünya. Eğer eseri okumamışsanız okumanızı tavsiye etmem. Çünkü benim algılarım üzerinden sizin algınızın yeşermesi belki de esere yapılabilecek en büyük ihanettir. Bu ihanetin sorumluluğunu üstlenmiyorum. Kendime sadece bir hatırlatma, not babında düşüyorum. Belki de bu kendi zihnime yapmış olduğum bir ihanet. Çünkü her hatırlanma aynı hatırlanma olacaksa sanırım olacak gibi. Aynılığı yaşamak oldukça büyük bir işkence belki de haksızlık. Bu yüzden daha geniş, daha kapsamlı yaklaşmak istiyorum, haliyle farklı yerlere sıçratıyor getirdiğim yorumu. Hem, yazarken beyin daha çok çalıştığı gibi daha da sınırlıyor kendini. Açıkçası bu bir çıkmazlık halinden öteye varmıyor. Şu da var ki: Güçlü bir hafıza için düşlemek oldukça zengin bir uğraş ama ben hafızama güvenmediğim/güvenemediğim için yazmak zorunda kalıyorum.

    Hayranlık duyduğum eserlere inceleme yapmak benim için korkunç bir kâbustan başka bir şey değildir. Eseri ve eserle beraber yazarı yanlış anlayıp yorumlamaktan değil benim korkum. Benim korkum, eserle zihnimde yarattığım o muazzam dünyaya sınır getirmek, bir yere sabitlemek, zihnimi sınırladığım haliyle düşünme korkusudur. Bazen bir eserin ismi ve konusu yetiyor bilincimin sarsılması için. Sarsılan bilincimle eseri yahut eserin ismini öyle bir hayal ederim, öyle bir yüceltirim ki isim ve konusundan sonra eğer kendi yaratmış olduğum dünyayı sayfalara döksem belki yeni bir eser ortaya çıkacaktır. Hatta zihnimde eserle ilgili yaratmış olduğum dünya eserle tamamen zıt olabilir yani hiçbir alakası da olmayabilir. Böyle düşünüp bir daha o eseri ellemeye cesaretim kalmaz. Çünkü isimle kendi hafızamda yaratmış olduğum dünyayı yerle yeksan etmek istemem daha doğrusu böyle bir cürette bulunamam. Belki de bu kendime yaratmış olduğum muazzam bir duvardır, bilmiyorum. Belki de eseri okumam bana oldukça büyük bir zenginlik katacaktır, deneyimleyince anlıyor insan. Godotyu Beklerken…. İlk bu isimle karşılaştığım vakit bilincim oldukça sarsılmıştı. Neyin beklentisi? Kim bekliyor? Beklenen ne? İlk düşlemede bu soruları sordum. Vakit geçtikçe düşünmeye devam ettim. İsim bilincimi sarsa da ileriye götüremedim işi. Çünkü yazar sınır getirmişti: Godot? Bekle/Bekleme/Beklemek/Beklenti… Godot kimdi? Ve bekleyen kimdi? İsim üzerinde çok fazla düşündüm sonra konusuna baktım bir paragraflık konusuna. Bilincim daha da sarsıldı. Yaklaşık bir ay kadar sadece konusunu düşünüp durdum. Elbette gündelik işlerimi aksatmadan. Aklımı sürekli kurcalayan bu esere nihayet başlama cesareti gösterebildim. Çünkü anladım ki benim düşündüğüm oldukça basit ve sınırlanmış/sınırlandırılmış birkaç parça kopuk, zayıf hayalden ibaret…

    Bu incelemede incelemenin birçok unsurundan vazgeçmek durumundayım. Bu eseri tam anlamıyla yahut bize düşen anlamıyla bir yazı yazıp bitirmek imkânsız. Sürekli düşündüklerinin üzerine yeni düşünceler ekleyen; fenomen, fenomenliği her geçen gün başka alanlara sıçrayan, sıçradığı her alanda yeni yeni çeşitli düşüncelere sebebiyet veren bir eser. Yani, gösterenin ötesine her zaman uzanan bir eser. Bana kalırsa tüm zamanların en iyi beş kitabına dâhil edilmeli amma kaç kitap okudum ki böyle bir şey söyleme cesaretinde bulunuyorum? Veya neden düşüncemi bütün herkes için geçerli kılmaya çalışayım? Okuyarak, bitirerek bitmeyen bir eser, tam aksine her okuyuş yahut düşünüşte yeni bir okuma daha gerekli kılıyor.

    Yaşam, engelleri aşmak üzerine kurulu. Yaşam, engelleri aşarken verdiği haz üzerine kurulu. Aksi takdirde birinci engel aşındıktan sonra kimse ikinci engelle uğraşmak istemez. Haz vermedikten sonra ne anlamı kalır aşmanın, aşmamanın yahut aşamamanın? Ve bu engelleri aşarken hazza bahaneler gerekli. Yani hazzın da karnı boş çalışmıyor. Hazzın kendini beslemesi gerekli ‘’beklenti’’ içinde girip ve beklentinin karşılanması gerekli. Birinci engelde beklenti karşılanmazsa ikinciye zor dayanır. İkinci defa da beklenti karşılanmazsa artık haz ölür ve insanlar durur, yerinde sayar, geriye döner. Tamam, ampul için bininci deneme belki gerçekleşmiş ama milyarlarca insan denememiş bunu da gözden kaçırmamak gerekli. İşin bu tarafına vurgu yapıyorum. Hepimizin kendi kendine yaratmış olduğu bir Godot var. Kendimiz bir Godot yaratmasak dahi başkaları bize özenle bir Godot yaratmıştır. Bizi bir beklenti içine çoktan sokmuşlardır. Beckett ne yapmak istedi? Bütün Godotları öldürmemizi mi istedi? Neyle ve nasıl öldüreceğiz? Aslında bunun cevabı basit: Beklemeyerek. Yani Beckett diyor ki: Hayat bir ıstıraptır, bu ıstıraba giden tek yol beklentilerimizin yarattığı yıkıntılardır ve o yıkıntıları ortadan kaldırmanın tek yolu beklentilerimizi hiç acımadan öldürmemiz gerekmektedir. Oldukça sağlam, oldukça çekici bir varoluşsal savunma. Tabii, Samuel bunu söylemiyor, bana bunları düşündürttüğü için söylüyorum. Belki de söylüyordur, bilmiyorum, bakmadım. İşte bu yüzden Godot gelmiyor, gelmez de. Oldukça trajik ve komik bir sahnedeyiz. Bu sahnede durdukça alkış beklentisi içinde çok güzel hareketler yapıyoruz(!)

    Kitabın isminden içeriğe geçecek olursak. İsim ve içerik tamamen örtüşmektedir.

    Burası, Samuel Beckett sahnesi. Bütün inançların kafasının karıştığı bir sahne. Bu sahnede alkış yok, gülmek, ağlamak yok. Bu sahnede yalnızca gerçeğin trajedisi var. Bu trajedi bir ağıt değil bir düşünce trajedisi. Bu trajedi seni hareketsiz kılan tek trajedidir. Çünkü bu sahnede Samuel Beckett soruları soruyor. Üstelik cevapsız sorular. Bu sahnede olan şey: Godotsuzluk değil, Godot. Godotun geride bıraktığı yıkıntı, uçurum.

    Estragon (Gogo): Geçmişini hatırlamayan, güdüleriyle hareket eden biridir. Bu karakter toplumun unutkanlığını temsil etmekle beraber ayaktakımını da temsil etmektedir. Bu gibi tiplere hangi yönü işaret edersen o tarafa yığılır ve yığıldığı tarafı tarumar eder. Yakar, yıkar, biçer ardından unutur ve yaşamaya devam eder. Karşı çıkmazlar. Akıl eksikliği her zaman kendini gösterir. Bu grup, demokrasi ve propaganda ile hâkim olanların hâkimiyet garantisidir. Bu gruba acımak sanırım bir ihanettir. Acımamak ise insanı/insanları faşizme götüren bir eylem olarak kendini gösterir. Bu değişmez ve sarsılmaz yazgı eğitimle de çözülecek bir iş değildir. Bunların beklentileri ve kurtarıcılık arayışları hiçbir zaman sönmez, söndürülemez. Farkında olanlar için bu grup acı bir yazgıdan başka bir şey değildir.

    Vladimir (Didi): Soru sorar, düşler ve düşünür. İnsanlık yanı ağır basar. Bu kişi orta sınıfı temsil ediyor. Küçük burjuva sınıfı. Kafa bırakmamak için kafayı çalıştırmaya çalışan sınıf. İyi eylemleri olduğu kadar kötü eylemleri de olan bir kişi. Gogo gibilerini yanında tutar, onlara ümit bağışlar. Yani Gogoya Godotu veren kişidir. Beckett, hayat felsefesinin özünü, bekleyişini, kendisini hayatta hiçbir şeyin anlamı ve önemi olmadığını bu karakter ile verir. Yani bu karakter trajedinin, komedinin kendisidir.

    Pozzo: Lucky’nin sahibi, sömüren, varlıklı, güçlü. İnsanları kendi türü ve kendi türü dışındakiler olarak ayıran, insani yönü hemen hemen hiç olmayan biridir. Kendine düşkün, kendini seven daha da ileriye gidecek olursak kendine tapan ve tapılmasını isteyen biridir.

    Çocuk: Saf ve temizdir. Elçidir. Godotun hiç gelmeyeceğini söyler. Diğer bir tanım değişiyle saflığı, dürüstlüğü temsil etmektedir.

    Köleliğe farklı bir bakış: Alternatifsizlik düşüncesinin zerk edilmesi… Köle? Nesnedir. Düşünceci, dili değil, şekli şeması değerdir. Nesnelerin düşüncesi, dili olmaz, köle dilsiz ama üretken bir nesne. Zaten kölelik üzerine oluşturulmuş birçok yapıt yahut düşünce yazısı zerk edilen alternatifsizliğin kendisini gösteriyor ama bu türde bir eserde kölelik bu kadar öz, saf ve duru anlatılamaz diye düşünüyorum.

    Luck, Pozzo’nun kölesi. Sahnedeki köle hakkındaki Pozzo’nun ilk cümlesi oldukça dikkate değer: ‘’Dikkat! Saldırır!’’… Köle, her daim tehlike ve saldırganlık arz eder. Çünkü köle ya itaat eder ya da hayvansal kaslarını kullanarak saldırıya geçer. Çünkü köleye verilmiş bir söz hakkı bulunmamaktadır. Söz hakkı verilse dahi söz söyleyecek kadar kelime bilmez. Bu çıkmazlık hali de saldırganlığı getirir. Kölelerin ve işçilerin eğitimsiz olması Pozzo gibilerin işine yarar. Eğitim demek düşünmek demektir ve düşünmek de hakkını koparıp almaktır. Kimse kimseye hak vermez, hakkın varsa almak zorundasın. Şu an ki mesleki liselerin neden kalitesiz olduğunu ve dahası eğitimin her alanının bu kadar kalitesiz olduğunu da göstermeye yeterli. İnsanlara düşünecek zaman bırakmamak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar/yapıyorlar. Önce eğitim diyerek okullara onlarca yıl hapsederler. Sonra ekmek uğruna yarıştırırlar. Hadi diyelim ki birey kendi çabasıyla bunları da aştı. Bu defa devreye tüketim giriyor alışveriş merkezleri vs… Özgürlük, her sahada, her toplumda, her düşüncede kıstırılmış, hapsedilmiş durumda. Şu an her şey yapmakta hürsünüz denilse inanıyorum ki insanların hayatında pek bir değişim olmaz, ölüm ve öldürmeler dışında. Çünkü özgürlüğün ne olduğu ne olmadığı üzerinde yeterince kafa yormadık. Çünkü hiç kimse özgürlüğün sınırına dayanmamıştır. Çünkü bize benimsettikleri hayat tarzı, yaratmış oldukları kültür ve medeniyet üzerinden yaşamaya devam edeceğiz. Mesele, iki şey arasında yahut yüzlerce şey arasında seçim yapmak değildir. Liberal kafayla düşündüğümüz özgürlük kavramlarının dışına ne zaman çıkacağız? Çıksak nereye sığınacağız?

    Luck’a zerk edilen alternatifsizlik nerde? Luck neden kölelik yapıyor? Luck, Pozzo’nun eşyalarını hiçbir şekilde elinden düşürmüyor, her an gelebilecek yeni emirlere karşılık hazırda bekliyor. Luck’un bu hareketleri Estragon ve Vladımır’ın gözünden kaçmıyor. Pozzo, Estragon ve Vladımır’ın sorusuna ‘’durduğu halde neden eşyaları yere bırakmıyor?’’ karşılık verdiği cevap: ‘’ Kendisini bana acındırmak istiyor, ondan ayrılmamı engellemek için. İyi bir hamal olduğunu görürsem, ilerde de onu bu işte kullanmak isteyeceğimi sanıyor. Yorulmaz olduğunu görünce kararımdan döneceğimi sanıyor. Onun aşağılık hesabı bu. Elimin altında sanki başka hamal mı yok!’’ Kölenin(Luck) düşüncesi şu: Ben bu işi yapmasam aç kalacağım, benim yerime başkası yapıp aç kalmaktan kurtulur, efendisinin yanında hem güven altında olmuş olur hem de barınak bulmuş olacak. O zaman neden bu kölelik işini yapmayayım ki? Bu soruya karşılık kendine cevap olarak da işi yapmasına yol açıyor. Yerini garantilemek ve biraz da değer görmek için eşyaları yere bırakmaz, bırakamaz. Böylece Luck’un ve diğer bütün kölelerin neden kölelik yaptığına cevabı efendisi veriyor. Burda da Luck’un beklediği bir Godot yok mu? Peki, alternatifsizlik nerde? Dünya düzeninde efendi olarak doğmamışsan köle olarak yaşamaya mahkûmsun anlayışı. Köleliği ret edersen aç kalacaksın! Eğitim de olmadığından kolektif bir direniş de söz konusu değil

    Luck, şapkası ve şapkasının çıkmasıyla düşünmede ve ifadede hürriyeti yakaladığı vakit durmadan konuşmaya başlaması. Bastırılmış olan özgürlüğün dışavurumundan başka ne olabilir ki… O zaman Luck’un başındaki şapka, onu bastıran ve yöneten Pozzo’nun onun için biçtiği şapkadır diyebiliriz. O şapka: Kemiktir, ekmektir, sığındığı mağaradır, yaşam garantisidir. Ve Pozzo pişmanlık yaşayarak bir daha şapkasını çıkarmasını istemeyeceğim der...

    Beckett, minimalist bir yazar olduğundan, hikâyede oldukça az karakter işleyerek bir dünya anatomisi çıkarmıştır. Trajikomik olan bu eserde boş cümleye rastlamak neredeyse imkânsızdır. Hikâye ve karakterler oldukça öz, saf ve yalın anlatmıştır.

    Zaman olarak bilinmeyen bir zamandır. Ya gecedir ya da akşamüstü, ikindi vakti diyebiliriz. Zaman olarak zamanın belirsizliği aynı zamanda dünyanın varlığından beri herhangi bir zamanda geçen herhangi bir durumu temsil etmesi bakımından önem taşımaktadır. Yani, bu hikâyeyi alıp ortaçağa da götürseniz, daha da eskiye götürseniz ve bundan yüz yıl sonrasına da götürseniz durum aynı durumdur. O yüzden sosyolojik ve psikolojik bir dünya tarihi değerini de taşımaktadır.

    Mekânın bir yol kenarında olması, kurumuş bir ağaçtan başka hiçbir şeyin olmaması… Sanırım bu da dünyanın ne kadar berbat olduğunu ve yolun da dünyanın gelip geçiciliğini vurgulamaktadır. Psikolojik olarak ise mekân kapalı bir mekândır. Açık havada olması psikolojik mekân için bir şey ifade etmez. Ağır bir psikolojik sorun vardır: Beklenti.

    Yazıldığı dönem oldukça etkili bir dönem. İkinci dünya savaşının yarattığı buhran, yıkıntı ve yalnızlık. Varoluşsal akımının da en zirvede olduğu dönem. Çünkü ümitler tükenmiş, yaşamak için hiçbir neden kalmamıştır.

    Yanlış anlaşılmasın… Beklentileri yok etmeden kasıt: Kurtarıcı beklemektir. İnsanların geneli sürekli bir kurtarıcıya inanırlar. Kurtarıcının gelip onları o bataklık yahut çukurdan kurtarmalarını beklerler. Beckett, bunun anlamsızlığı ve boşunalığı üzerinde durmaktadır. İnsanların kurtarılacak bir yanı varsa, kendi kurtarıcısı yine kendisidir. Mesih veya Mehdi aptallığında olduğu gibi… Ya tanrı ise Godot? Maalesef, günümüz ana-akım sineması; gerek Hollywood gerekse Bollywood gerekse bizim Yeşilçam sineması ve ardılları sürekli bir kurtarıcı lanse etmişlerdir. Kimse kendini kurtaracak kadar cesur yahut zeki değildir. Sürekli birinin mağduriyeti, kötü efendiye karşılık iyi efendi öne sürmüşlerdir. Efendi, efendi olarak kalıyor, mağdur mağdur olarak ama iyi efendiyle mutlu bir mağdur olarak kalıyor. Bu kurtarıcılık konusunda edebiyatın da ahlaksızlığı çıkıyor ortaya. Çakma aydınlar, çakma yarım aydınlar sürekli birisini adres gösterirler. Bu adres gösterme işi edebiyattan sinemaya devredilmiş, sinemada da oldukça yüceltilmiştir. Bir toplum, her ne kadar bir kurtarıcıya inanıyorsa o toplum o denli aptallaşmıştır, o denli yozlaşmıştır ve o denli yobazlaşmıştır. Hiç kimse kurtarıcı değildir. Toplumları yöneten hâkim güçler yahut hâkim gücü bozguna uğratmaya çalışan karşı güç için kurtarıcı yahut kahraman ortaya çıkarılır.

    Kim bu Godot? Belki hiç kimse belki de her şey. Ama Beckett için hiçbir şeydir. Godotyu farklı suretlerde, farklı sözlerle her zaman insanların/insanlığın karşısına çıkmış/çıkarılmış bir puttan ibarettir. Ve insanların kirli, basiretsiz bir yazgısıdır.
  • -- Zengin Birisi ile Evlenmek İsteyen Kıza Cevap! --

    Dünyanın en büyük finans şirketlerinden J.P. Morgan’ın CEO’su James Dimon’un, zengin koca avcısı bir kızın kendisine attığı bir elektronik postaya verdiği ilginç cevap.

    Zengin birisi ile evlenmek isteyen bir kızın J.P. Morgan’a yolladığı elektronik posta :

    Sayın Morgan, Sizinle dürüst olacağım. Bu yıl 25 yaşına giriyorum. Çok güzelim, iyi bir stilim var ve kaliteli şeyleri severim. Yıllık geliri en az 500 bin dolar veya daha fazla olan bir adamla evlenmek istiyorum. Aç gözlü olduğumu düşünebilirsiniz fakat New York’ta yıllık geliri 1 milyon dolar olan insanlar maalesef orta sınıf sayılıyor.

    Çok şey istemiyorum. Sizin sitenizde yıllık geliri 500 bin dolar veya daha fazla olan biri var mı? Hepiniz evli misiniz? Bu konuları merak ediyor ve sormak istiyorum, sizin gibi zengin insanlarla evlenmek için ne yapmam gerek?

    Bugüne kadar birlikte olduğum erkekler arasında en zengini yılda 250 bin dolar kazanıyordu. Central Park’ın batı yakasında, yüksek bütçeli rezidanslarda yaşamak isteyen biri için yıllık 250 bin dolar yeterli değil. Size alçak gönüllülükle soruyorum:

    1) Zengin bekârlar nerede takılır? (Lütfen bar, restoran, spor salonu, kulüp, vs. gibi mekanların isimlerini ve adreslerini yazar mısınız?)
    2) Hangi yaş kategorisine odaklanmalıyım?
    3) Çoğu zenginin eşleri neden ortalama güzellikte? Bir kaç kızla tanıştım; güzel veya ilgi çekici değiller ama zengin erkeklerle evlenebiliyorlar.
    4) Kimin karınız, kimin yalnızca sevgiliniz olabileceğine nasıl karar veriyorsunuz? Benim hedefim evlenmek. Zengin bir adamla evlenebilmek için ne yapmalıyım ?

    Saygılarımla
    Bayan Güzel

    James Dimon’un kıza yanıt olarak yolladığı elektronik posta :

    Sevgili Bayan Güzel,

    Yazınızı büyük bir ilgiyle okudum. Tahmin ediyorum ki sizin gibi aynı soruları soran pek çok genç kız var. Lütfen profesyonel bir yatırımcı olarak durumunuzu analiz etmeme izin verin. Benim yıllık gelirim 500 bin doların üzerinde, sizin kriterlerinize uyuyor, bu sebeple zamanınızı boş yere çalmadığımı umut ediyorum.

    Bir iş adamı gözünden bakarsak, sizinle evlenmek kötü bir fikir. Nedeni ise çok basit, lütfen açıklamama izin verin. Detayları bir kenara bırakırsak, yapmaya çalıştığınız şey “güzellik” ile “para” ikilisini takas etmek: A kişisi güzelliği sağlar, B kişisi de bunun için ödeme yapar, gayet adil. Fakat burada ölümcül bir problem var; sizin güzelliğiniz kaybolacak ama benim param iyi bir sebep olmadıkça tükenmeyecek. Aslına bakarsanız, benim gelirim yıldan yıla artabilir, ancak siz yıldan yıla güzelleşemezsiniz. Bu sebeple, ekonomik açıdan bakarsak, ben değer kazanan bir varlıkken siz değer kaybeden bir varlıksınız. Hem de sıradan bir değer kaybı değil, katlanarak artan bir değer kaybı. Eğer güzellik sizin tek varlığınızsa, değeriniz 10 yıl sonra çok daha düşük olacak.

    Wall Street’te kullandığımız bir terimden yola çıkarsak, sizin için “takas pozisyonu” diyebiliriz, “satın al ve bekle” değil. Sizi satın almak iyi bir fikir değil, bu sebeple kiralamayı tercih ederim. Çünkü alışveriş değeri düşen bir şeyi uzun süre elde tutmak hiç de akıllıca değildir. Şüphesiz; aynı şey sizin istediğiniz evlilik için de geçerli.

    Bu yazdıklarım size zalimce geliyorsa bir de şöyle düşünün; tüm paramı kaybetseydim, beni terk etmez miydiniz? Aynı şekilde güzelliğinizi kaybettiğinizde, benim de çıkış yolunu bulmam gerekmez mi?

    Yıllık geliri 500 bin doların üstünde olan insanlar aptal değil; sizinle yalnızca çıkarız ama evlenmeyiz. Size, zengin bir adamla evlenme fikrini unutmanızı öneririm. Bu arada, yılda 500 bin dolar kazanan o zengin siz olabilirsiniz. Zira o kadar parayı kazanmak, zengin bir aptal bulabilme ihtimalinizden daha yüksek…

    CEO J.P. Morgan