• (Profilimde sadece kitaba ait bir okudum tarzı gönderi olmaması için okuma durumum kitabı okumadı )kitap çok güzel bir kitap, yalın ve akıcı bir anlatıma sahip,tasavvuf kitaplarını ilk okumaya başlayacak insanlar için hem çok sade hemde anlaşılır biçimde farzlardan sonra belki de en önemli konu müslüman yaşantısı nasıl olmalıdır? Sorusunun cevabını buluyoruz. Hangi konuda neden eksik olduğumuzu, nerede hata yaptığımızı,neler de daha hassas olursak imanımızın daha sağlam olacağını bizlere ayet,hadis,
    ,sünnet ve sahabe hayatları ile güzel bir biçimde ifade etmiş. Kitabın dili ve üslubunun ağır olmaması nedeni ile günlük koşturmaca içerisinde aralara serpiştirerek okunacağına inanıyorum ben öyle yaptım :))) her konu başlığını farklı anlarda ele aldım bu sayede tekrar kitabın başına gelene kadar derin bir düşünme vakti yaratmış oldum.keyifli okumalar.
  • 345 syf.
    ·7 günde·7/10
    Devir 19. yüzyıl, yer, dönemim süper gücü; İngiltere. Sömürgelerden akan su gibi parayla ne yapacağını şaşıran İngiliz aristokrasisi kendini afyona, balolara, ziyafetlere vurmuş, hedonizmin kucağında yaşamaktadır. İngiliz cemiyet hayatı için en önemli yaşam amacı; sanat, müzik, zerafet ve güzellik olarak ön plana çıkmıştır. Oscar Wilde’ın da bu iklimden oldukça etkilendiğini söyleyebiliriz. Dorian Gray’in Portresinde bu atmosferde geçiyor.

    Oscar Wilde 3 kişi üzerinden kurduğu bu romanında insan ruhunu iyilik ve kötülük arasındaki gel-gitlerini anlatıyor. Yazar şöyle açıklamış bu durumu ‘’Hepimizin içinde Cennet de var Cehennem de’’.


    İyiliği temsilen Basil Hallward karakterini yaratmış Wilde, kötü olarak da Lord Henry. Bu ikisinin ortasında olan genç ve yakışıklı Dorian Gray. İyi ve kötü arasında kalan Dorian kötü olmanın cazibesine kapılıp Lord Henry’e doğru meyil ediyor. Böylece ruhunu da bir bakıma şeytana da satmış oluyor genç Gray. Ve kitabın en önemli karakteri Dorian Gray’in portresi. Bu portre de Droian Gray’in ruh halini temsil ediyor. Yaptığı her kötülük sonrası resim biraz daha bozuluyor. Aslında portre gray’in ruhunun yasnımasından başka birşey değil. Gray bu resmi yani ruhunun çirkinliğini başkalarının görmesinden ölümüne korkuyor. Ama bu porteden de vazgeçemiyor. Çünkü gerçek Gray aslında o portrede gözüken.


    Kitap bir nevi gençliğe ve güzellğe övgü. Oscar Wilde bu konulara takıntılı gibi biraz. Bu arada yazmadan geçemeyeceğim bir şey daha var. Wilde mensubu olduğu İngiliz toplumunu çokça eleştiriyor kitapta. Belki de eşcinsel olmasından sebep çok baskı görmesindendir bu tepki. Kitapta bolca zevksiz İngilizler, İngilizler edebiyattan ne anlar ya da toplum olarak kötüye gidiyoruz tarzı eleşirileri görebilirsiniz.

    Yazıldığı dönem itibarıyla tabi ki devrimci bir eser. Herkesin yazmaya cesaret edebileceği tarzda bir kitap değil. O zamanlar wilde yerden yere vurulsa da bugün tüm dünyanın bildiği bir başyapıtın yazarı.

    Bir konu daha var daha doğrusu bir tespit. İngiliz edebiyatının daha doğrusu inglizce yazılan edebiyatın büyük bölümü İrlanda kökenli. Joyce ve Wilde bu akımın öncüleri. İsrlandalıların asıl dilinin İngilizce olmaması rağmen bu kadar çok eser yaratmaları takdire şayan.

    Çok uzatmaya gerek yok bu incelemeyi. Zira bilen biliyor zaten. Ama gene de inceleme yaptığım kitapların arasına bu eseri de koymak istediğim için yazdım bu incelemeyi biraz da.
  • televizyon izleyen veya bilgisayar başındaki bir erkeğe bir şey anlatmayın. sizi duyamayacaktır. o nedenle eğer gerçekten söylemek istediğiniz önemli bir şey varsa önce erkeğin o an uğraştığı konu neyse ilk olarak onu ortadan kaldırın. eğer televizyon izliyorsa televizyonu kapatın. bilgisayar ile uğraşıyorsa onu bilgisayardan uzaklaştırın. geçin karşısına, gözlerinin içine bakın ve ne söylemek istiyorsanız onu söyleyin. unutmayın, cümleleri tekrarlamak yok. bu uzun uzun yazdığım mesele en fazla beş saniyenizi alacaktır. eğer bu konuşma sırasında üzerinizde dekolte bir kıyafet de yoksa erkek ne dediğinizi çok iyi anlayacaktır. çünkü sizi duyabilecektir. bu yaklaşım size biraz abartı gibi gelebilir ama inanın oldukça işe yarıyor.
  • 176 syf.
    Bu kitap yazarın 1983-1984 yılları arasında hapishanede yaşadıkları ve gözlemlerinden
    yola çıkarak yazdığı anı türünde olduğundan dolayı öncelikle yazarın hayatına kısaca bir bakmak gerekiyor.

    Osman Şahin 3 Mart 1940 tarihinde Mersin'in bir köyünde dünyaya gelmiş. Bu köy bir Yörük köyüymüş ve bundan dolayı ilerleyen zamanlarda yazacağı hikayelerinde Yörük kültürüne yer vermesini sağlamış. Bu benim ayrıca hoşuma giden bir özellik oldu. Çiftçi bir ailenin on üçüncü çocuğu olan Osman Şahin, ilk öğrenimini köyde almış, 1950 yılında sınavları kazanarak Köy Enstitüsü'ne girmiş. Burada geçirdiği zamanı ileride kendisinin "yeniden doğuşu" olarak niteleyecektir. Burada aldığı eğitim ve edindiği bilgi birikimi neticesinde yazar olmaya evrilmiştir. Enstitüyü bitirir ve henüz on sekiz yaşındayken Şanlıurfa- Siverek'te Bucak aşiretinin yaşadığı Kalemli Köyü'nde öğretmenliğe başlar. Köy Enstitüleri, komünizm ve dinsizlik propagandası yapma gibi gerekçelerle kapatıldıktan sonra 1958 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü'ne girer ve beden eğitimi öğretmeni olur. 1961-67 arasında Malatya'da, 1967-74 arasında İzmit ve İstanbul'da öğretmenlik yapar. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra zorla emekli edilerek Trabzon'a sürülür. 1978'de bir romana yazdığı eleştiri yazısı nedeniyle dönemin askeri Sıkıyönetim mahkemesi tarafından on sekiz ay hapis cezasına çarptırılır. Bu cezası kısa süre ertelenir ve bu arada bir hikayesini yazar. 1 Haziran 1983- 18 Mart 1984 tarihleri arasında Şile ve Yalova cezaevlerinde yatar. Bu kitabını da buralarda yazar.

    Osman Şahin'in hikayeleri; Polonya, Macar, Alman, Fransız, Hollanda, İngiliz, Sloven ve İsveç dillerine çevrilir. 23 hikayesi senaryo haline getirilmiştir. Bunların bazılarını kendisi yazmış ve bunlardan farklı olarak senaryolar da yazmıştır. Hikayelerinden yola çıkılarak yapılmış filmler, yurt içi ve yurt dışında 35 ödül kazanır. Bu filmlerden benim tanıdığım en ünlüleri; Kibar Feyzo (Fareler hikayesinden) ve Züğürt Ağa (Acenta Mirza ve Reşim) filmleridir. Bu iki çok sevdiğim filmin kaynağı olmasi, Osman Şahin'e kanımın daha çok ısınmasını sağladı.

    Hikayelerinden dolayi aldığı ödüller şunlardır:
    1971 TRT Büyük Öykü Ödülü (Kırmızı Yel hikayesi)
    1980 Nevzat Üstün Öykü Ödülü (Ağıt İçinde Dil Gibi)
    1992 Stockholm İnternational Humanism Ödülü (Kırmızı Yel)
    1992 Ömer Seyfettin Öykü Ödülü (Selam Ateşleri hikayesi)
    1993 Sait Faik Hikaye Ödülü (Selam Ateşleri kitabı)
    1998 Yunus Nadi Hikaye Ödülü (Mahşer)
    Truva Folklor Derneği "Yılın Edebiyat Ödülü"(1999)
    2003 Yunus Nadi Öykü Ödülü (Ölüm Oyunları)
    MTSO, MESİAD ve İçel Sanat Kulübü "Kraliçe Aba Ödülü" (2007)
    11. Ankara Öykü Günleri Onur Ödülü (2007)
    Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü (2007)
    Söke Kültür Sanat Onur Ödülü (2008)
    8. İzmir Öykü Günleri Onur Konuğu (2009)
    Mersin Kenti Edebiyat Ödülü (2009)

    Yazar bir demecinde, görev yaptığı ve bulunduğu köylerde ve muhitlerdeki akıl almaz olayları not aldığını ve ilerleyen süreçte kentlerdeki aydın sınıflara bunları duyurmak için hikayeleştirdiğini ifade etmiştir. Kendisi yoksul ve köylü bir aileden gelip Enstitüler sayesinde yeniden doğduğundan, yazım hayatında halkın yaşadığı sıkıntıları, içinde bulundukları yoksulluğu, cehaleti ve onların bu halde bulunmasına neden olan yobaz ve softa takımını anlatmak için edebi akımlardan kendisine en yakın toplumcu gerçekçiliği bulmuş. Genel olarak Realizm akımı, yazarın kendi fikir ve duygularını dahil etmeden hayatı yansıtmayi temele alır diyebiliriz. Tabiki, bir yazarın tam anlamıyla kendi fikir ve duygularından bağımsız bir eser yazacağını düşünmüyorum lakin akımın bu temel özelliğini bilmek elzemdir. Osman Şahin'in hikayeciliği üzerine yapılan araştırmalarda, onun diğer toplumcu gerçekçi yazarlardan farklı olarak kendi siyasi tavrını eserlerinde kesin olarak ortaya koymadığı, toplumcu görüşlerini hikayelerinde anlattığı olaylar ve izlenimler aracılığıyla iletmeyi tercih ettiği vurgulanmıştır. Buna ek olarak,edebi söylemi siyasi söylemiş gölgesinde bırakmadığı belirtilmiştir. Bu, benim için çok önemli bir özelliktir. Ayrıca kendisini edebi konuda yenilemeye çalışarak farklı üsluplar denediği de belirtilmiştir. Zira, bir başka hikaye kitabından okuduğum beş on sayfada bunun izlerini görebiliyorum. Yani, genel manada bulunduğu edebi akıma aşırı sabitlenmediği ve az önce aktardığım vurgulamalara dair örnekleri olduğu izlenimini edindim diyebilirim. O kitabını okuduğumda ve başka kitaplarını okuduğum zaman bu vurgulamalar dair edinimlerim artacaktır diye düşünüyorum.

    Kolları Bağlı Doğanlar hikaye kitabının adı, yazarın annesinden dinlediği bir hikayeye dayanır. Buna kitabın hemen girişinde yer verilmiştir. Baştan uyarmak istiyorum: kitapta toplumcu gerçekçilik akımına bağlı olarak, anlatılan olaylar tüm çarpıcılığıyla adeta resmediliyor gibi aktarılmıştır. Germinal romanını okuyanlar bilirler, romanın girişinde Zola'nin enfes bir gerçekçi anlatımla girişi vardır. İşte bunun insana dair olanını düşününüz. Buna bağlı olarak, "siviller" diye dillendirilen sivil polislerle mahkumlar arasında sorgu ve işkence sırasında 'hassas' bünyelerin rahatsız olabileceği diyaloglar geçer. Örneğin: kitabın 106. sayfasında bir sivil mahkuma "Seni aşağılık orospu çocuğu seni! Demek utandın ha? Ananı bile bellerim senin" benzeri sözler edilir. Tabi, yazar da biliyor bunu mesela şu şekilde ifade etmeyi "Sen ciğeri beş para etmez insan, demek utandığını söylüyorsun, senin nadide gururunu ve haysiyetini bir böcek ezer gibi ezmeyi, bir kuşu vurur gibi vurmayı, Proust'un Kayıp Zamanlar İzinde serisinin ilk kitabında çaya batırılarak yoğun izlenimciliğinin yüzeysel nedeni olan madlen kurabiyesi gibi suya hafifçe dokundurup ruh halinde nahoş bir seyehati başlatabilirim." Ama demiyor, diyemediği için mi, hayır. Tercih ettiği edebi akım doğrultusunda kullandığı bir teknikten dolayı. Çünkü bu tarz küfürler sadece 80 darbesi sürecindeki sorgularda değil her an hayatın her yerinde yaşanıyor. Ve bu edebi akım bunları olabildiğince gerçekçi aktararak insanlarda bir sarsıntı yaratmak istiyor. Bu sayede insanların çoğunlukla yadsıdıkları, unuttukları veya unutturuldukları konulara dikkatlerinin yönelmesi ve sonra da bu sayede bu konuların kamuoyunda kendisine yer edinerek tartışılabilmesi hedeflenir. Böylelikle bir süre sonra ülkedeki yöneticilerin de dikkati bu konulara çekilebilir. Bundan sonra da sorunların nedenleri belirlenir ve çözüm yolları üzerine kafa yorulur. Tabi bu dediklerim, bir anda olacak işler değildir. Çoğunlukla, 'hassas' insanlarla dolu olan toplumlarda ta en başından başarısız da olabilir. Ama böyle bile olsa farkındalık yaratabilir. Bu doğrultuda kitaptan bir paraf daha alıntılayayım:

    "...Fareler içini oyup yedikleri ekmeğin içine kara kara sıçmışlardı. Kimsenin aldırış ettiği yoktu. Ekmeğin içine üfleme gereği bile duymadan, tatlı bir helva gibi yiyor, 'Ne yapalım? Yaşamam lazım arkadaş!' diyorlardı…"(s.90) Bir başka parafta, işkence sahneleri birebir aktarılıyor: mahkumun cinsel organı sıkılıyor, cinsel organına elektrik veriliyor, bir başka zaman tazyikli suyla derisine zarar veriliyor, tırnakları ve parmakları çekiçle eziliyor. Yine mahkumun cinsel organındaki kıllar (evet cinsel bölgede kıllar olur) yakılıyor ve bundan dolayı cinsel bölgesi ve etrafındaki derisi yaralandığı için sünnet olmuş gibi yürümek zorunda kalır mahkum ve bundan da dolayı da ayrıca dalga konusu olup, aşağılanır ve ardından bir de bunun için dayak yer. Böyle böyle 'dayak arsızı' haline getirilirler. Terörist nedir bilmeyen bir çocuktan babasının terörist bağlantısı öğrenilmeye çalışılır, hapiste değil tabi. Neyse biz bunları, Almanya'dan askerliğini yapmak üzere gelip Taksim meydanında dolaşırken herhangi bir neden öne sürülmeden tutuklanan bir mahkumun gözünden okuruz. Her hikaye ayrı güzel ve etkileyici ama ben bilhassa ilk hikayeyi çok beğendim.

    Kitabın teması tarihsel ve düşünsel açıdan olmak üzere iki farklı şekilde ortaya koyulabilir. Bunlardan tarihsel olanı, 12 Eylül Darbesi'nin yarattığı faşizmin hapishanedeki yansımalarıdır. İnsanlar geçerli bir neden öne sürülmeksizin tutuklanırlar. Sorgular sırasında insanlık onurunu ayaklar altına alan işkencelerden geçirilirler. Suçunun ne olduğunu bilmeyen insanlar aylarca mahkemeye bile çıkarılmadan içerde tutulurlar. Yani 12 Eylül Darbesi'nin yarattığı vahşi faşizm ilk temadır. İkinci yani düşünsel tema, toplum ve devlet için en tehlikeli suçun düşünce suçu olduğudur. Dilimize boşuna "icat çıkarma" benzeri deyimler yerleşmemiştir. Devletin ve toplumun düzeni adına farklı düşünceler "ahlaka uygun değil," "toplumun düzenini bozmaya yönelik düşünceler," benzeri nedenlerle kısıtlanır ve susturulurlar. Çünkü herkes bilir ki, toplumu ilerleten farklı ve özgür düşüncelerdir. Buna mahal vermemek her faşist zihniyetin temel görevidir.

    Tabi, hapishane koşulları, ceza ıslah için midir yoksa ceza için midir konuları söz konusudur. Kitapta anlatılan hapishane koşullarından ve ceza anlayışından sonra dışarı çıkan bir mahkumun sosyal hayata uyum sağlama imkanı kalmıyor. Bu durumda, yazar da devletin görevi ve amacı ıslah etmek mi yoksa bu insanları toplum düşmanı haline getirmek mi diye soruyor. Bu konu oldukça çetrefillidir ama burada söz konusu olan, düşünce suçlularıdır çoğunlukla.

    Bir hikayede dikkatimi çeken olay, mahkumların sigara içmek için olağanüstü mücadelesiydi. Sigaraya da müsaade edilmiyor ancak bir şekilde sigara ve kibrit bulunuyor. Sigaraya ise ilk olarak koğuş ağası başlıyor, iki fık çekip yandakine veriyor, o iki fık çekiyor yandakine veriyor böyle gidiyor. Bu esnada bir nöbetçi de pür dikkat gardiyan ve sivilleri gözlüyor. Aklıma lise anılarım geldi. Ey gidi günler.

    KAMU SPOTU: SİGARA SAĞLIĞA ZARARLIDIR.
    KAMU SPOTU: LİSEDE SİGARA İÇMEYİN VE EN İYİSİ HİÇ İÇMEYİN GENÇLER.

    Her zaman sigara bulunmuyor. Bundan dolayı izmarit avı başlıyor. Bunca çaba sigara içmek için verilmiyor. Özgürlüğünü elinden alınan ve buna ek olarak ekstra zor şartlar altında zulüm gören mahkumların, hayatlarında bir anlam arama, tutunacak bir 'dal' bulma çabalarıdır bunlar.

    AB: KENDİNİ NAMAZA, KİTABA VERSE YA, SİGARA DA NEYMİŞ.

    Tabiki, bu da yapılabilir Mr&Mrs AB, lakin herkes aynı şeyi yaparak belirtilen amacı gerçekleştirecek değil, herkes zor şartlarda aynı tepkileri verecek, yaşama içgüdüsünü aynı şekillerde dışa vuracak değil. İnsanlar farklıdır Mr&Mrs AB.

    AB: NITFLIX KAPATILSA BÖYLE OLMAZDI.

    80lerden bahsediyoruz.

    AB: PARDON, BEN ONU UNUTMUŞUM AMA YİNE DE NITFLIX KAPATILSIN.

    Tamam.


    Sonuç olarak, kitabı 'hassas' olmayan herkese tavsiye ediyorum.


    İyi okumalar..
  • 400 syf.
    ·5 günde·Beğendi·7/10
    Merhabalar, bugün buraya ne kadar kitap incelemesi için gelmiş olsam da ondan çok daha önemli bir mevzuyu anlatmak asıl amacım.

    Amerika başta olmak üzere dünyanın bazı bölgelerinde maalesef geçmişte uygulanmış ve hala uygulanmaya devam eden ''siyahi'' ayrımcılığını konu alan bu kitabımız bana göre tam anlamıyla gerçeği yansıtmış durumda. Özellikle son zamanlarda George Floyd, Jacob Blake ve daha belki de haberimiz olmayan binlerce siyahiye uygulanan bu anlamsız ve kesinlikle yerinde olmayan şiddet olayları bazen görmezden geliniyor ya da fark edilmiyor belki de direkt işin içinde olmamamız bizi bu duruma sürüklese de bana göre insanlığa yakışmıyor. Yine aslında sosyal medyanın bu denli yüksek kullanıma ve kullanıcıya sahip olması farkındalığımızı bir yere kadar arttırıyor evet ama yeterli değil. Sessiz kalmamalı böyle şeylere susmamalıyız. Yarın bir gün herhangi birimizin böyle kötü-ki bence kötü demek çok yetersiz kalıyor insanların hayatı kararıyor sonuçta- bir muameleye maruz kalmayacağını bilemeyiz. Aslında daha demek istediğim çok şey olsa da bir incelemeye bunu sığdırmam maalesef mümkün değil. Sadece sessiz kalmamam gerektiğini ve bu insanlık dışı zulmün ben derinden üzdüğünü kısa da olsa anlatmak istedim.

    Şimdi asıl incelememizin konusu olan kitabımıza gelelim. Kitabın konusu zaten ilgimi çektiği için ben sıkılmadan okudum diyebilirim ama açıkçası bir tık akıcılıktan kaybedebiliyor ve bazı yerlerde yazar konu tekrarına gitmiş. onun dışında beğendim, romantik ögeler de içeriyor bunu belirtmeden geçmeyeyim. Bu arada kitap filme de uyarlanmış ve merak ettiğim için izledim. Fakat kitapla alakası olmayan çok yerler vardı, bazı kısımları yumuşatmışlar mesela bu hiç hoşuma gitmedi. Geçe geçe izlediğim bir film oldu o yüzden kitabı okumadan bu filmi izlemenizi tavsiye etmem. Hatta kitabı okumayı düşünmüyorsanız bile tavsiye edebileceğim türden bir film değil, vermek istedikleri mesajı tam olarak iletemiyorlar ve bu yüzden vuruculuğu da kalmamış oluyor.

    Şunu da belirtmeden geçmeyelim ki kitapta maalesef biraz fazla miktarda küfür içeriği var ki benim gibi küfürden çok rahatsız olan bir kişiyseniz bu sizi yorup rahatsız da edebilir. Ayrıca belki kitaptaki cinsellik ögelerine dikkat ediyorsanız bu noktada size kitabı tavsiye edemeyebilirim çünkü biraz açık bir şekilde çokça bahsedilmiş okumadan önce haberiniz olmalı diye düşündüm.

    Benim kitap hakkındaki yorumlarım bu kadar. Tavsiye ediyorum özellikle de bu konuların asıl yüzünü merak ediyorsanız diyeyim ama aynen filmdeki gibi tam anlamıyla vermek istedikleri mesajı veremiyor yazarımız bir miktar eksik kalıyor.

    Herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim...
  • 232 syf.
    ·13 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitapta ''Büyük Gerileme'' hakkında 15 yazarın makalesi bulunuyor. Bir derleme yani.

    ''Büyük Gerileme'' ve ''Zamanın Ruhu'' ise kısaca dünyadaki sağcılığın yükselişi, popülizmin yayılması, demagog liderlerin ve takipçilerin etkisi. Bunun etkisi olarak göçmen nefreti, yabancı düşmanlığı, çevre sorunları, neoliberalizm, kapitalizm sorunları. Genel olarak da günümüz meselelerini tahlil edip, bazen solcuların pratikte ne yapması gerektiğini anlatıyor.

    Benim çok beğenerek okuma sebebim öncelikle çok güncel olması. 2016 yılında hazırlanmış. Biraz daha geç yazılmış olsa Trump hakkında yazılanlar çok daha fazla olabilirdi. Kitapta bahsedilen konulara pandeminin normalleşmeye başladıktan sonra dünyanın alacağı hali düşünerek yaklaştım. ''Zamanın Ruhu''ndaki çatışmanın küreselcilik ve yerellik arasında olduğunu düşünürsek yerellik lehine sonuçlar çıkacağı muhakkak.

    Bu kitap Türkiye'yi anlamak için de çok faydalı aslında bahsettiğimiz konuların ülkelere has olmadığı farklı formlarda tüm dünyanın (Zamanın Ruhu'nun) meselesi olduğunu görüyoruz. Bu yüzden çok üzüldüğüm ve tepkili olduğum konu ise Türkiye'yi bu kadar yakından ilgilendiren, defalarca Türkiye'den bahsedilen, farklı farklı ülkelerden yazarların olduğu bir derlemede bir Türk yazarın olmaması.

    Makaleler hakkında kısaca:
    1-Demokrasi Yorgunluğu, Arjun Appadurai: Appadurai'nin zaten kendi tezi olan ''ekonomik egemenliği kontrol altına almanın imkansızlığı, kültürel egemenliğin vurgulanmasına yol açıyor'' fikri anlatıyor.
    2- Nesnesinin ve İsmini Arayan Semptonlar, Zygmunt Bauman: İktidarla siyasetin ayrılması, gelecekten ümitsizlik, göç ve öteki üzerine Bauman'ın enfes yazısı.
    3- Geç Neolibarizmle İlerici ve Gerici Siyaset, Donatella della Porta: Bana en faydalı olan makalelerden biriydi. Sol protestolardan, bunların değişen tabanları hakkındaki tespitleri çok önemli. Evrensel bir memnuniyetsizlikten ve bunun sebep sonuçlarından bahsediyor.
    4- İlerici Neoliberalizme Karşı Gerici Popülizm: Bir Hobson Seçimi, Nany Fraser: ABD'deki siyasi durum ve karşıtlıklar hakkında. Trump-Clinton rekabetini Trump'ın nasıl kazandığının anlaşılmasında faydalı.
    5- Bağımsızlaşma Paradoksunda Liberal Elitlerin Ölümüne, Eva Illouz: İsrail ve Türkiye'nin süreçlerinin ne kadar benzer olduğunu anlamamı sağlayan çok güzel bir yazı.
    6- Çoğunlukçu Gelecekler, Ivan Krostev: Genel tema içerisinde çoğunlukçuluğun ve popülizmin geleceği hakkında bir makale. Bunun nasıl böyle olduğunu da değiniyor.
    7- Güvenli Avrupa, Bruno Latour: Çevre sorunları hakkında Avrupa merkezli bir makale.
    8- Özgürlük Korkusunu Aşmak, Paul Mason: İngiltere'de işçi sınıfının ekonomik durumu ve içindeki ırkçılıktan bahsediyor ayrıca sol politika için reel politikte somut çözüm önerileri sunuyor.
    9- Hınç Çağında Siyaset: Aydınlanma'nın Karanlık Mirası: Pankaj Mishra: Farklı noktalarda gerçekleşen yerel olayların aslında aynı sebepten gerçekleştiğini bununda etik hakkında olduğu tezini anlatan modernizm tespitleri yapan bir yazı.
    10- Cüret Etme Cesareti, Robert Misik: Sağ seçmen hakkında bir yazı.
    11- Uygarlık Dışına Çıkma: Batı Toplumlarındaki Geriye Yönelik Eğilimler Üzerine, Oliver Nachtway: Norbert Elias ve modernleşme tespitleri var. Diğer yazılardan farklı olarak sistemler değil daha çok birey üzerine bir makale.
    12- Küresel Gerilemeden Postkapitalist Karşı Hareketlere, Cesar Rendueles: İsminden anlaşıldığı gibi mevcut hareketler üzerine bir yazı.
    13- Neoliberal Kapitalizm İçin Sonun Başlangıcı: Bastırılanların Geri Dönüşü, Wolfgang Streeck: ''Post truth'' ve belirsizlik hakkında çok güzel bir yazı.
    14- Sayın Başkan Juncker, David van Reybrouck: Avrupa Konseyi başkanı olan Jean-Claude Juncker'e mektup biçiminde yazılmış, kitabın en edebi metni. Demokrasi yorumları ve tespitlerini çok beğendim.
    15. Popülist Cazibe, Slovaj Zizek: Bir Zizek makalesine yorum yapmaya cüret etmiyorum en faydalı makalelerdendi.
  • Soru 26: "Tanrı'nın yanlış ya da çelişkili kararlar verdiğine, ya da insanlardan akıl alarak iş gördüğüne inanır mısınız?"
    Eğer bu soruya: "Hayır inanmam; çünkü Tanrı her şeyi bilen'dir, her şeyi önceden hesap eden ve görendir; asla yanılmaz, ve insanlardan akıl almaz" şeklinde bir yanıt verecek olursanız, müslümanlık sınavı'ndan yine sınıfta kaldınız demektir. Çünkü, başta Kur'ân olmak üzere İslâm kaynaklarını incelediğimiz zaman görmekteyiz ki Muhammed'in Tanrı'sı, çoğu zaman birbirini tutmaz ve çelişkili ya da yalan/yanlış kararlar vermek yanında, insanlardan akıl alarak da iş görmektedir. Bu konuya da çeşitli yayınlarımda değinmiş olmakla beraber, yukarıdaki soru vesilesiyle burada kısa bir özetlemede bulunmak yararlı olacaktır. Sadece bir kaç örnek vermekle yetineceğim.
    Muhammed'in Tanrı'sının, her hangi bir konuda enine boyuna düşünmeden, hesap etmeden, ve kötü sonuçlar yaratacağını bilmeden kararlar verip, sonra bu kararlarını, kulları'nın uyarısı üzerine değiştirmiş olmasına verilecek nice örneklerden biri, Kur'ân'da, İsrâ sûresi'nde geçen "Mirâc Olayı" ile ilgilidir, ki "Muhammed'in gök gezisi" olarak da bilinir. İsrâ sûresi'ne şöyle yazılı:
    "Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid'i Harâm'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir" (K. İsrâ sûresi, âyet 1).
    "Miraç" sözcüğü, genellikle Kur'ân'daki "Göğe dayalı merdiven" deyimiyle karşılanmakta (Bkz. Zühruf sûresi, âyet 33). Güyâ Muhammed, bir gece Mekke'deki "Mescid-i Haram"dan kalkıp Kudüs'teki "Mescid-i Aksa"ya gitmiş ve sonra "gök merdiveni" ile gök'lerin yedinci katına çıkmış, ve Tanrı ile buluşup ondan bir takım buyruklar almıştır ki bunların arasında namaz vakitleriyle ilgili olanı vardır. "Gök gezisi" olarak da bilinen bu hikâye, 1400 yıl boyunca müslümanlar için kutsal bir anlam taşımıştır; özeti şöyle:
    Bir gün Tanrı, Muhammed'i yanına çağırıp âyet'lerinden bir kısmını göstermek ister! Bunun üzerine Muhammed, Burak adındaki atına binerek Mekke'deki Kâ'be'den hareketle Kudüs'deki Mescid-i Aksâ'ya gider ve oradan Cebrail ile birlikte gök katlarını çıkmağa başlar. Yedi kat'dan oluşan gök katlarından her birinde, eski dönem "peygamber'lerinden" biri oturmaktadır (Örneğin İbrahim, Musa, İsa. vb.... gibi). Muhammed'in söylemesine göre bütün bu peygamberler, Tanrı tarafından müslümanlıkla emrolunmuşlardır. Her kat'dan geçerken onlarla selamlaşır ve nihâyet Tanrı'nın bulunduğu kata gelir. Tanrı kendisine, günde elli vakit namaz kılınması için buyrukta bulunur. Nasıl bir gerekçeye dayalı olarak günde elli vakit namazı uygun bulmuştur, bilemiyoruz. Yalnız bildiğimiz şu ki günde elli vakit namaz kılınmasını içeren emir, uygulanması mümkün olmayan bir emirdir. Çünkü eğer insanlar, günde elli vakit namaz kılmağa kalkışacak olurlarsa, ne çalışmağa, ne uyumağa, ne yemek yemeğe, ne eğlenmeğe ve ne de çiftleşip nesil üretmeğe vakit bulabileceklerdir. Bunun böyle olduğunu en basit bir hesapla ortaya vurmak kolay: örneğin her bir namaz (hazırlık, abdest almak, vs... dahil), en azından 20 dakika tutmuş olsa, günün aşağı yukarı 17 saatini bu işe ayırmamız gerekecektir. Geriye 7 saatlik bir boş zaman kalıyor ki, uyku uyumağa bile yetmez. Şimdi sormak gerekiyor: "Nasıl olur da Tanrı, bunu hesap edemez!" . Ne var ki, sadece Tanrı değil, fakat Muhammed de, elli vakit namaz emrinin, uygulanması imkansız bir emir olduğunu düşünmez. Emri alır almaz, büyük bir sevinç izhar eder, ve Tanrı'nın bu sözlerini kendi kavmine müjdelemek üzere hemen gök katlarını inmeğe başlar. Her bir kat'ta rastladığı peygamberlerle selamlaşır, Tanrı ile görüşmüş olduğunu anlatır. Fakat Musa'nın bulunduğu kat'a geldiği zaman, Musa kendisine Tanrı'dan ne emirler aldığını sorar. Elli vakit namaz emri verildiğini öğrenince Muhammed'e şöyle der: "Senin kavmin günde elli vakit namaz kılamaz. Geri dön ve Tanrı'dan bu emri değiştirmesini, namaz vakitlerinin sayısını azaltmasını iste". Musa'nın bu şekilde konuşması üzerine Muhammed, hiç tereddüd etmeden gök katlarını tırmanarak Tanrı'nın yanına döner ve namaz vakitlerinden indirme yapmasını Tanrı'dan ister. Tanrı onun isteğini kabul ederek 10 vakit namaz indiriminde bulunur ve müslümanlara günde 40 vakit namaz kılınmasını emrettiğini bildirir. Aslında 40 vakit namaz da az sayılmaz; ama her ne hikmetse Tanrı böyle karar vermiştir. Tanrı'nın bu kararını Muhammed, yine sevinçle karşılar ve gök katlarını inmeğe başlar. Ne var ki Musa'nın katına geldiğinde, Musa kendisine günde 40 vakit namazın da çok olduğunu, ve tekrar Tanrı katına dönüp indirim sağlamasını söyler. Musa'nın dediğine uyarak Muhammed, tekrar katları çıkıp Tanrı'nın yanına gelir ve O'ndan indirim yapmasını diler. Tanrı 10 namaz daha indirimde bulunarak günde 30 vakit namaz kılınmasını emreder. Muhammed bunu uygun bulur, ve gök katlarını inerek Musa'nın yanına gelir. Fakat Musa bunun da çok olduğunu söyler ve geri dönüp Tanrı'dan indirim istemisini tavsiye eder. Muhammed, yine Tanrı katına dönerek indirim ister. Ve işte bu şekilde, Tanrı ile Musa arasında mekik dokuya dokuya, (ve her seferinde Musa'dan aldığı tavsiyeye uyarak) Muhammed, nihâyet Tanrı'dan namaz sayısının günde beş vakit olması gerketiğine dair karar alır. Ancak Musa bunun dahi çok olduğunu söyleyince Muhammed: "Hayır artık Tanrı'nın yanına çıkıp daha fazla indirim istemeğe yüzüm tutmaz" der, ve doğruca kavminin yanına gelerek emri bildirir [Bu Miraç olayı için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasarı... (Diyânet yayınları, Cilt 10, sh. 65-72)...
    İslâm kaynaklarının Muhammed lehine iftiharla kaydettikleri bu olay'dan anlaşılıyor ki Tanrı, namaz vakitlerinin saptanması konusunda çok isabetsiz bir karar vermiştir, ve Muhammed bu kararın isabetsizliğinin farkına varmamıştır. İsabetsizliğin farkına varan sadece Musa'dır. Daha başka bir deyimle Musa, Tanrı'dan da, Muhammed'ten de daha isabetli düşünmüştür. Ve Tanrı, Musa'nın aklına uyarak iş görmüştür. Söylemeye gerek yoktur ki burada söz konusu olan Tanrı, Muhammed'in kendi hayalinde canlandırdığı bir Tanrı'dır.
    Ve işte eğer siz, böyle bir Tanrı tanıtımına inanıyor iseniz, müslümanlık sınavını geçmiş sayılırsınız. Ama kalkıpta: "Hayır, Tanrı böylesine isabetsiz karar vermiş olamaz; hele insanlardan akıl alarak iş görmesi söz konusu olamaz; zira Tanrı'yı ve Muhammed'i bu durumda kılmak, her ikisini de Musa'ya nazaran daha az akıllı saymak olur" şeklinde bir şeyler derseniz, bu takdirde müslümanlık sınavından sıfır alırsınız.
    *
    Kur'ân'ı incelerken görüyoruz ki, o her şeyi bildiğini söyliyen, ve kendisini "âlim" olarak tanıtan Tanrı, bilinmesi gereken çoğu şeylerden habersizdir. Bunun nice örneklerinden biri Muhammed'in okur/yazar olup olmamasiyle ilgili. Gerçekten de Kur'ân'da Tanrı'nın Muhammed'e şöyle hitap ettiği yazılı:
    "(Ey Muammed!) Yaratan Rabbının adıyla oku! İnsanı bir alaktan yarattı. Oku... " (K. Alak sûresi, âyet 1)
    Yâni Tanrı, Cebrail aracılığiyle Muhammed'e vahiy gönderirken, onun okuma bildiğini düşünerek: "Oku" diye emrediyor. Fakat Muhammed:
    "Ben okuma bilmem"
    diye karşılık verir. Fakat buna rağmen Tanrı emrinde ısrar eder ve:
    "Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin en büyük keremdir" (K. Alak sûresi, âyet 3-5)
    der. Muhammed, yine aynı şeyi söyler ve okuma bilmediğini tekrarlar. Tanrı yine ısrar eder, ve bu üçüncü kez Muhammed'ten:
    "Ben okumak bilmem"
    Şeklinde karşılığı alınca, ısrarından vazgeçer. Anlar ki Muhamed, gerçekten okumasızdır. Bunun üzerine Tanrı, okuma işini üstlendiğini ve bu işi Cebrail aracılığiyle yapacağını anlatarak şöyle der:
    "(Ey Muhammed!) Doğrusu o vahyolunanı senin kalbine yerleştirmek ve onu sana okutturmak Bize düşer. Biz onu Cebrail'e okuttuğumuz zaman, onun okumasını dinle. Sonra onu açıklamak bize düşer" (K. Kıyâmet sûresi, âyet 17-19)
    Ve bu söylediğini pekiştirmek için şunu ekler:
    "Ey Muhammed! Cebrâil Kur'ân'ı okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme, yalnız dinle..." (K. Kıyâmet sûresi, âyet 16)
    Ve sonra Tanrı, Muhammed'in okuma-yazma bilmez olduğunu herkese bildirmek üzere şöyle konuşur:
    "... bunu okuyup-yazması olmayan Peygamber Muhammed'e uyanlara yazacağız..." (K. A'raf sûresi., âyet 156-157)
    Ayrıca da Muhammed'e hitaben şöyle der:
    "Ey Muhammed... Sen daha önce bir kitaptan okumuş ve elinle de onu yazmış değildin. Öyle olsaydı, bâtıl söze uyanlar şüpheye düşerlerdi..." (K. Ankebût sûresi, âyet 49)
    Görülüyor ki Tanrı, Muhammed'in okuma bildiğini sanarak ona vahiy'lerini gönderiyor ve "Oku" diye emrediyor; fakat okumasız olduğunu anlayınca okuma işini kendisi üstleniyor! Pek güzel ama, nerede kaldı Tanrı'nın "âlimliği", nerede kaldı Tanrı'nın her gizli ve bilinmeyen şeyleri bilirliği!
    Bu yukardaki örnek, Kur'ân sûre'lerinin, İslâmcı'ların belirledikleri iniş sırasına göre açıklanmıştır. Eğer konuyu, Sûre'lerin Kur'ân'daki sırasına göre ele alacak olursak, bu kez Tanrı'yı güç durumda bırakan bir başka sonuçla karşılaşmış oluruz ki, o da şöyle:
    Muhammed'in okumasız olduğunu belirleyen âyet'ler, Kur'ân'daki Sûre'lerin sırasına göre şu düzeyde:
    A'raf sûresi, (7ci Sûre)
    Ankebut sûresi (29.cu Sûre)
    Kıyâmet sûresi (75ci Sûre)
    Alak Sûresi (96.cı Sûre)
    Kur'ân'in 7ci sûresi olan A'raf sûresi'nde Tanrı, Muhammed'in "ümmi" (yâni okumasız) olduğunu bildirmekte:
    "Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o ... ummî pegambere (Muhammed'e) uyanlar var ya..." (K. A'raf sûrei, âyet, 157)
    "(Ey Muhammed!) de ki: ... 'öyle ise Allah'a ve ummî peygamber olan Resulüne (Muhammed'e)... iman edin' ..." (K. A'raf sûresi, âyet 158)
    Görüldüğü gibi, Tanrı burada Muhammed'i okumasız bir kimse olarak tanıtmakta. Ayrıca da, onu okumasız bıraktığını anlatmak maksadiyle 29cu sûre olan Ankebut sûresi'nde, şöyle konuşmakta:
    "(Ey Muhammed!) Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı bâtıla uyanlar kuşku duyarlardı..." (K. Ankebut sûresi, âyet 48)
    Yâni Tanrı Muhammed'i okumasız bırakmıştır, çünkü okuma/yazma bilir kılmış olsa, çevresindekiler yanlış kanıya kapılıp onun başka kitaplardan (örneğin Tevrat'tan, İncil'den) çalma yaparak Kurân'ı hazırladığını sanabilirlermiş!
    Fakat Tanrı bunu söylemekle kalmaz bir de, 75ci sûre olan Kıyâmet sûresi'nde, âyet'leri kendi ağziyle Muammed'e okuduğunu bildirmek üzere şöyle der:
    "(Ey Muhammed!) ... şüphesiz (Kur'ân'ı senin kalbine yerleştirmek) ve onu okumak bize ait'tir..." (K. Kıyâmet sûresi, âyet 16-17)
    Görülüyor ki Tanrı, Kur'ân'ın yukarda belirttiğimiz 7ci, 29cu ve 75ci sûre'lerinde Muhammed'i okumasız imiş gibi tanımlamakta. Böylece onu, başka kitapları okuyup bu kitaplara göre konuşmadığını anlatmağa çalışmakta. Ne var ki, Muhammed'in okumasız olduğunu söyleyen bu aynı Tanrı, bu söylediklerini unutmuşcasına, Kur'ân'ın 96cı süresi olan Alak sûresi'nde, Muhammed'e "Oku" diye emreder:
    "(Ey Muammed!) Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı bir alaktan yarattı. Oku... " (K. Alak sûresi, âyet 1)
    Evet ama, hani ya Muhammed okuma bilmezdi! Okuma bilmeyen bir kimseye "Oku" diye emredilir mi! Görülüyor ki, hangi açıdan bakarsak bakalım (yâni konu ile ilgili âyet'leri ister Sûre'lerin iniş sırasına göre, ya da ister Kur'ândaki sırayı göz önünde tutarak okuyalım) Tanrı, Muhammed'in okuma bilir ya da bilmez oluşu konusunda, ya habersizdir ya da kurnazlık peşindedir. [Bu konuda daha geniş açıklama için "Kur'ân'ın Eleştirisi 2", ve "Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları" adli kitaplarıma bakınız].
    *
    İslâm kaynakları'nın bildirmesine göre Tanrı bir çok hususlarda, insanlardan akıl alarak iş görmüştür, ki bu kişilerin başında Ömer b. Hattâb gelmekte. Guyâ bir çok âyet'leri onun isteğine uyarak indirmiştir. Ömer'in bizzat kendi söylemesine göre Tanrı, özellikle üç konuda kendisinin isteklerinin âyet şekline dönüştürmüştür. Bunlardan biri, Kâ'be'deki Makam-ı İbrahim denen yerin namazgah ve duâ yeri olarak kabul edilmesidir. Bir diğeri kadınların örtünmesi konusundadır. Üçüncüsü de Muhammed'in karılarının kıskançlık göstermeleriyle ilgilidir. Bunları kısaca özetleyelim:
    Bakara sûresi'nin 125. âyet'inde, kâ'be'deki İbrahim makamı ile ilgili şu var:
    "Biz Beyt'i (Kâbe'yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın)..." (K. Bakara sûresi, âyet 125)
    Guyâ Ömer b. Hattab, ikide bir Muhammed'e gelip, Kâ'be'deki Makam-ı İbrahim denen yerin ibâdet yeri olması isteğinde bulunurmuş, ve onun bu isteğini duyan Allah, bu isteğe uyarak Kur'ân'ın Bakara sûresi'nin yukardaki 125. âyet'ini indirmiş imiş!
    Kur'ân'in Ahzâb sûresi'nde, kadınların örtünmeleriyle ilgili olarak şöyle bir âyet var ki "Hicab âyet'i " diye de bilinir:
    "Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını şöyle. Onların tanınmaması ve incilmemesi için en elverişli olan budur...." (K. Ahzâb Sûresi, âyet, 59; ayrıca 33cü âyet'e bakınız)
    İslâm kaynaklarının bildirmesine göre Tanrı bu âyet'i Ömer b. Hattâb'ın uyarısı ve isteği üzerine indirmiştir. Güyâ Ömer, son derece kıskanç olduğu için, kadınların tanınmayacak şekilde örtünmeksizin evden çıkmalarını istemezmiş. Bu nedenle bir gün Muhammed'e:
    "Yâ Resûlâ'llâh, emretsen de (eşlerin) hicab içine girseler. Çünkü senin yanına iyi-kötü insanlar girip çıkıyor"
    şeklinde bir şeyler söylemiş. Bunu duyan Tanrı, hemen yukadaki Hicâb âyet'ini indirivermiş. Söylendiğine göre Hicâb âyet'i, Hicret'in 5ci yılında inmiştir (kimine göre 3cü ya da 4cü yılında), ki Muhammed'in "Peygamber" olarak kendini tanıtmağa başlamasından 15 yıl sonraya isabet etmekte. Yâni Tanrı, 15 yıl boyunca kadınların örtünerek sokağa çıkmaları konusunda hiç bir şey düşünemiyor, ve bu işi Ömer'in hatırlatması üzerine yapıyor! [Bu hususlar için bkz. Diyânet yayınları: Sahih-i Buharî Muhtasarı... , cilt 2, sh. 346 ve d.; Hadis no.261; ayrıca bk. Cilt 11 sh. 48, 398].
    Kur'ân'in Tahrîm sûresi'nde, Muhammed'e karşı kıskançlık göstermek üzere anlaşan eşlerin Tanrı tarafından uyarılmalariyle ilgili şöyle bir âyet var:
    "Eğer O (Muhammed) sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi... sebatla itaat eden, tevbe eden ... dul ve bâkire eşler verebilir" (K. 66 Tahrîm sûresi, âyet 5)
    Kaynakların bildirmesine göre Tanrı, bu âyeti de, Ömer b. Hattab'ın uyarısı üzerine düşünmüş ve indirmiştir. Olay şu:
    Muhammed, her sabah namazını kıldırdıktan sonra, sırayla eşlerinin odalarına gider, onlarla cinsî münasebette bulunurmuş. Günlerden bir gün Hafsa'nın (ki Ömer b. Hattab'ın kızı'dır) yanına geldiğinde, Hafsa ona bal şerbeti içirmiş, bu yüzden Muhammed onun odasında biraz fazlaca kalmağa başlar. Bu iş bir kaç gün böyle devam edince Ayşe kıskançlığa kapılıp işkillenir, ve Hadira adındaki cariyesine: "Resûlu'llâh Hafsa'nın odasına girdiği vakit sen de git. Bak ne yapıyor! bana haber ver" der. Cariye Hadira, ertesi gün olan bitenleri görüp Ayşe'ye haber verir; bunun üzerine Ayşe, Muhammed'in diğer eşleriyle birlikte Muhammed'e bir oyun oynamak ister. Ve onlara şöyle der: "Resûlu'llâh yanınıza geldiği zaman kendisine: -'Sende magâfir kokusu duyuyorum' - deyiniz" der.
    "Magafir" denen şey, Urfüt denilen Arabistan meselerinin bal gibi tatlı fakat kokusu hoş olmayan bir cins zamk imiş. Muhammed ise, üzerinde fena bir koku bulunmasından hoşlanmazmış. Ve işte, eşlerinin yanına girdiğinde, onların:
    "Sende magâfır kokusu duyuyorum'" demelerinden rahatsız olmuş. Ve hele Ayşe'nin odasında ve onunla cinsî münasebette bulunurken ondan:
    "Yâ Reûlu'llâh, senden magafir kokusu duyuyorum. Yoksa yedin mi!"
    sözlerini duyunca:
    "Hayır, Hafsa bana bal şerbeti içirdi"
    diyerek cevap verir. Ayşe bunu duyunca:
    "Demek, o balın arıları Urfüt otlamış"
    diye karşılık verir. Muhammed de ona, artık bir daha bal şerbeti içmeyeceğine dâir yemin eder:
    "Vallâhi bir daha ağzıma koymam"
    der. Ne var ki Tanrı buna râzı olmaz. Yâni Muhammed'in, sırf Ayşe'yi ve diğer eşlerini hoşnud etmek için bal şerbeti içmekten vazgeçmesini istemez; ve hemen şu âyet'i indirir:
    "Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun...." (K. 66 Tahrîm sûresi, âyet 1)
    Fakat bu arada Ömer b. Hattâb, olan bitenleri öğrenince fena halde öfkelenir ve Muhammed'in eşlerine, yaptıkları için kötü bir şey olduğunu hatırlatır ve şöyle der:
    "Ne bilirsiniz! Eğer (o) sizi tatlik edecek (boşayacak) olursa, Rabbi belki size bedel ona sizden daha hayırlı ezvâc (eşler) verir".
    Anlaşılan o ki Tanrı bütün bu olan bitenleri izlemiş ve Ömer'in söylediklerini çok uygun ve yerinde bulmuştur. Nitekim, Ömer'in söylediklerini hemen vahy şekline dönüştürür ve Tahrîm sûresi'nin 5ci âyet'ini indirir ki, biraz önce belirttiğimiz gibi şöyledir:
    "Eğer O (Muhammed) sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi... sebatla itaat eden, tevbe eden ... dul ve bâkire eşler verebilir" (K. 66 Tahrîm sûresi, âyet 5)
    [Bütün bu hususlar için benim "Şeriât ve Kadın", "Kur'ân'ın Eleştirisi" adlı kitaplarıma bakınız. Ayrıca bkz. Sahih-i Buharî Muhtasarı... , cilt 2, sh. 346 ve d.; Hadis no.261]
    Yine İslâm kaynaklarından öğrenmekteyiz ki Tanrı, sadece yukardaki hususlarda değil fakat daha bir çok konulardan Ömer b. Hattâb' ın fikrinden yararlanmış olarak iş görmüştür. Örneğin Tirmizî gibi kaynaklar, Kur'ân'daki pek çok âyetlerin Ömer'in uyarısına uygun olarak indiğini söylerler, ve İbn-i Ömer'in şu sözlerini anımsatırlar:
    "Hiçbir mes'ele tehaddüs etmemiştir ki, nâs bir türlü, Ömer de bir türlü re'yde bulunmuş olsunlar da Kur'ân, Ömer'in dediğine uygun olarak nâzil olmuş olmasın" [Bkz. Diyânet Yayınları, Sahih-i Buharî Muhtasarı... , cilt 2, sh. 349]
    [Bu sözlerin Türkçesi Şöyle: "Halk ile Ömer'in görüş ayrılığına düştükleri hiçbir sorun yoktur ki Kur'ân'a, Ömer'in görüşüne ve dediğine uygun âyet'ler şeklinde girmemiş olsun"]
    Fakat hemen ekleyelim ki Muhammed'in Tanrı'sı, sadece Ömer'in isteklerine ve aklına uyarak değil fakat başkalarından da esinlenerek iş görmüştür. Yer darlığı nedeniyle bunları burada değil fakat "Muhammed'in Tanrı Anlayışı" adlı kitabımda ele alacağım. Fakat burada kısaca belirtmek isterim ki, Tanrı sözleri olarak tanıtılan kitap, akıl ve mantık dışılıklardan gayri, önemli sayılmak gereken bir çok yanlışları da içermektedir. Örneğin İsa'nın anası Meryem ile, Musa ve Harun'un kızkardeşleri olan Meryem birbirleriyle karıştırılmış ve sanki aynı kişi imiş gibi tanıtılmıştır; oysa bu iki Meryem'in 1700 yıl ara ile yaşadıkları kabul edilir. Yine bunun gibi Acem hükümdarlarından Ahasveros 'un veziri olan Haman, Mısır Firavun'larından birinin veziri olarak tanıtılmıştır. Öte yandan Ay, güneşin uydusu ve dolayısıyle güneşe nazaran ikinci derecede bir değeri olduğu halde, Kur'ân'da "Münir" (yâni "Nurlandırıcı") yâni güneşe üstün gösterilmiştir. Bunlara benzer diğer yanlışlar konusunda benim "Kur'ân'ın Eleştirisi 3" adli kitabıma bakınız.
    İlhan Arsel, Müslümanlık Sınavı
    Tanrı Kavramı İle İlgili Bazı Sorular