• 249 syf.
    ·3 günde·8/10
    “ ... her zaman bir şey bilmeyen ya da bilmek istemeyen biri vardır, böyle kalacağız sonsuzluğa. “

    Roza Hakmen ismini çokça duydunuz. Miguel de Cervantes ve Marcel Proust’un şaheserlerini onun çevirisiyle daha bir başka okuduk, okuyacağız.

    Javier Marias ile tanışmam da Roza Hakmen’in çevirdiği üç ciltlik Yarınki Yüzün Cilt: 1 Ateş ve Mızrak serisi ile gerçekleşti. İyi ki de gerçekleşti.

    Marias İspanyol romancı, çevirmen, köşe yazarı. Ülkesi İspanya’da William Shakespeare çevirileri ile de çokça adından söz ettiriyor. Ve yanılmıyorsam eserlerine verdiği isimlerde de Shakespeare alıntılarını kullanıyor.

    Bazı yazarları okuyan ‘ufak zümreden’ olmak hem mutluluk hem de hüzün kaynağı.

    Mutlusunuz, size ait değerli bir mücevher o.

    Hüzünlüsünüz, değerli; ama değeri bilinmeyen bir mücevher o.

    Eser, seçkin ülke ve diplomatlara ‘tercümanlık’ yapan anlatıcımız ve bu şekilde tanışıp evleneceği meslektaşı Luisa üzerinden yürümekte.

    İmgelerin çokça yer tuttuğu, zor bir okuma serüveni. Ama ilginç bir şekilde su gibi akan bir üslup. Diğer eserlerinde de olduğu gibi.

    Dinleme ve anlatma üzerinden çokça mesaj veriyor. Daha doğru tabirle sorular soruyor. Eserinin son sayfasına kadar sürdürüyor bunu.

    “ ... zamanla daha az tanınır karşıdaki, zamanla daha çok karanlık nokta oluşur. “

    Varlık, anlam ve dil. Bu üçgende sizleri sonsuz ya da sonlu(?) bir serüvene çıkaracak.

    Tekrardan söyleyelim. Zor ama lezzetli bir okuma süreci arayanlara.
  • 327 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Özet mahiyetinde bir not olarak;

    1985'te kitap haline gelmeden önce, Anzieu'nün 1974'te yayımlanan "Deri-Ben" adlı makalesinde bu kavram şöyle tanımlanıyor; "Çocuğun beninin, gelişmesinin erken evreleri sırasında, beden yüzeyi deneyiminden hareketle, kendini kendisine ben olarak temsil etmek için kullandığı bir şekillendirme" (s. 14).

    Deri, hem organik hem imgesel düzeyde kökensel veri kaynağıdır, öznelliğin kurucusu, koruyucusu ve ötekiyle de iletişimin, alışverişin ilk aracı ve yeridir. Deriye ilişkin bilgiler madde madde sentezlenecek olursa;
    * günlük konuşma dilimizdeki birçok ifade derinin ve benin birbirine bağlı işlevlerine göndermede bulunur; eli uğurlu, nabza göre şerbet vermek, pohpohlamak [dokunsal haz işlevi], terletmek, can sıkmak, kafa ütülemek [bedenden atma işlevi], postu deldirmek, taş yürekli [savunmacı saldırgan işlev], tepeden tırnağa değişmek, deri değiştirmek [özdeşleşme işlevi], elle tutulur, ele avuca sığmamak [gerçekliğin sınanması], temasta bulunmak [iletişim işlevi]
    *deri bir organdan fazla bir şeydir, farklı organların oluşturduğu bir bütündür ve derinin anatomik, fizyolojik, kültürel karmaşıklığı, benin ruhsal düzeydeki karmaşıklığını organizma düzeyinde önceler. tüm duyu organları içerisinde en yaşamsal olanıdır; kör, sağır ve tat ile koku duyumundan yoksun olarak yaşamak mümkünken derinin büyük bölümünün bütünlüğü söz konusu olmaksızın yaşamak mümkün değildir.
    *uyarılma engeli işlevini sağlayan kürkümüz memelilerde son derece önemli olan tutunma ya da bağlılık dürtüsünün anatomik desteklerinden biri haline gelmesini sağlayan dokunma, ısı ve kokuya dair niteliklere sahiptir.
    *deri paradoksal bir işleyişin pek çok örneğini sunar, o kadar ki ruhsal paradoksallığın kısmen deriye yaslanıp yaslanmadığını kendimize sorabiliriz. Deri geçirgendir ve geçirimsizdir yüzeyseldir ve derindir, doğrucudur ve yanıltıcıdır, sürekli kurumaya doğru gider ama yenileyicidir, esnektir ama bütünden kopan bir parça deri önemli ölçüde büzüşür, narsisistik olduğu kadar cinsel libido yatırımlarını da çağırır, hem huzurun hem de baştan çıkarmanın yeridir, haz verdiği kadar acı da verir.
    * deri erken yoksunluklardan mustarip hastalara bir fantezi çekirdeği sunar.
    *yeni doğan bebeğin, en iyi tanımayı öğrendiği deri annesinin elleri ve memeleridir.
    *derinin nesneye yansıtılması bebekte yaygın bir süreçtir.
    * deri sakatlanmaları beden ile benin sınırlarını koruma, dokunulmamış ve birleştirici olma duygusunu onarma amacı taşıyan dramatik girişimlerdir. >> https://youtu.be/-O2pD93x6Tc

    Etolojik verilerden çıkarımlar da bulunacak olursak anne ile yavru arasındaki bedensel temas arayışı yavrunun duygusal, bilişsel ve toplumsal gelişmesinde temel bir etkendir, üstelik bu, besin verilmesinden bağımsız bir etkendir. (bunun için Harlow'un çok bilinen çalışması >>https://youtu.be/0k7wmqkwEjE). Anneden ya da onun ikamesinden yoksunluk, geri döndürülemez hale gelebilen bozukluklara yol açar. Anne bedeni ile temasın ve tutunmanın hazzı, hem bağlılığın hem ayrılığın temelinde yer alır.
    Grup içerisindeki bireyler de genellikle boşlukları doldurma, delikleri kapama eğilimindedirler, bu ise grup yanılsamasının oluşumunu destekler: kolektif bir narsisistik zarın yeniden kurulduğu güvenliği yaratır.
    Derideki bozulmanın derinliği ruhsal hastalığın derinliği ile orantılıdır. Yani derideki bozulmanın ağırlığı deri-bendeki boşlukların nicel ve nitel önemi ile orantılıdır. Öyle ki iki yaş altı çocuklardaki egzamanın anne tarafından sevecen ve kuşatıcı bir temasın eksikliğine işaret ettiği düşünülebilir.

    Deri-benin sekiz işlevini şöyle sıralayabiliriz.
    *1- Deri nasıl iskelet ve kaslar için bir tutma işlevini yerine getiriyorsa deri-ben de aynı biçimde ruhsallığı TUTMA İŞLEVİni yerine getirir. #59420190
    *2- Bedenin tüm yüzeyini örten ve tüm dış duyu organlarının içinde yer aldığı deriye, deri-benin İÇERME İŞLEVİ karşılık düşer. Nasıl deri tüm bedeni sarıyorsa, deri-ben tüm ruhsal aygıtı sarmayı hedefler.
    *3- Üstderinin yüzeysel tabakası, duyarlı tabakasını ve genel olarak organizmayı fiziksel saldırılara, radyasyonlara, aşırı uyarmalara karşı korur. Anne bebeğe ek uyarılma engeli olarak hizmet eder ve bu hizmeti bebeğin büyümekte olan beni aynı işlevi üstlenmek için yeterli dayanağı kendi derisinde bulana dek sürdürür. Bu UYARILMA ENGELI İŞLEVİdir.
    *4- Deri-Ben kendiliğe biricik bir varlık olma duygusunu taşıyan bir kendiliğin BİREYLEŞMESİ İŞLEVİni sağlar.
    *5- Deri, dokunma duygusundan başka duyu organlarının da yerleştiği ceplerin, oyukların taşıyıcısı olan bir yüzeydir. Deri-ben çeşitli doğalara sahip duyumları kendi aralarında birbirine bağlayan ve dokunma zarının oluşturduğu o kökensel zemin üzerinde şekiller olarak ortaya koyan bir ruhsal yüzeydir. Bu deri-benin DUYULARARASILIK İŞLEVİdir.
    *6- Cinsel hazlar, üstderinin yüzeysel tabakasının inceldiği ve mukozayla doğrudan temasın bir aşırı uyarılmaya yol açtığı sertleşebilen bazı bölgelerde ya da bazı deliklerde lokalize olurlar. Deri-ben CİNSEL UYARILMA DESTEĞİNİN YÜZEY İŞLEVİni yerine getirir.
    *7- Duyusal-motor kas gerilimini dış uyarılmalar yoluyla sürekli uyaran bir yüzey olarak derinin karşılığı deri-benin RUHSAL İŞLEYİŞİN LİBİDİNAL OLARAK YENİDEN YÜKLENMESİ , iç enerji geriliminin korunması ve ruhsal alt sistemler arasında eşitsiz bir biçimde dağıtılması işlevidir.
    *8- İçerdiği dokunsal duyu organları ile birlikte deri dış dünya üzerine doğrudan bilgiler üretir. Deri-ben, dokunsal, duyusal izlerin kaydedilmesi işlevini yerine getirir. #59420209

    Séchaud şöyle diyor: "Didier Anzieu'nün özgünlüğü, duyusallığa baskın bir yer tanımak ve dokunsal duyusallığı benin ve düşüncenin örgütleyici modeli haline getirmektir."


    İçindekiler

    Sunuş
    İkinci Basıma Önsöz "On Yıl Sonra Deri-Ben"

    I. KEŞİF
    1. Epistemolojik Önçalışma
    2. Dört Veri Dizisi
    3. Deri-Ben Kavramı
    4. Marsyas'la İlgili Yunan Miti
    5. Deri-Benin Ruhsal Doğumu

    II. YAPI, İŞLEVLER, AŞMA
    6. Deri-Benin İki Öncüsü: Freud, Federn
    7. Deri-Benin İşlevleri
    8. Temel Duyusal-Motor Ayrımlara İlişkin Bozukluklar
    9. Narsisistik Kişiliklerde ve Sınır Durumlarda Deri-Benin Yapısında Gözlenen Bozulmalar
    10. İkili Dokunma Yasağı, Deri-Benin Aşılmasının Koşulu

    III. BAŞLICA KONFİGÜRASYONLAR
    11. Ses Zarı
    12. Isı Zarı
    13. Koku Zarı
    14. Tatla İlgili Niteliklerin Karıştırılması
    15. İkinci Kas Derisi
    16. Istırap Zarı
    17. Rüya Pelikülü
    18. Özetler ve Tamamlayıcı Düşünceler

    Vaka Kayıtları Tablosu
    Kaynakça
    Dizin
  • Genç yaşta, 1963’te motor nöron hastalığına yakalanmış; 2 sene yaşayabileceği söylenirken 2018 Mart’ında vefat etmiş olan Stephan Hawking’le ilk tanışmam “Zamanın Kısa Tarihi” adındaki kitabıyla olmuştu. Hawking’de dikkatimi çeken şey, Carl Sagan’da olduğu gibi okuyucusuna neyi nasıl anlatması gerektiğini iyi bildiğiydi.
    Hawking’in, okuduğum her kitabında ve her makalesinde gözüme çarpan esas özelliği ise “Bilim Yasaları” dediği bir olguya bütün kalbiyle inandığıydı.

    Tabiat Risalesi’nin başındaki ihtarda belirtilen “tabiiyyunun münkir kısmı”ndan olanlara, bilim yasalarına sarsılmaz şekilde inanan kişilerin de dâhil olduğunu düşünmekteyim. Hawking’i de rahatlıkla “Tabiiyyun”dan birisi olarak görebiliriz. Tabiatperestlik, son iki asırdır Auguste Comte’un çizdiği çerçeve ile Pozitivizm olarak arz-ı endam etmektedir. Pozitivizm, iki asırdan fazla bir süredir felsefe çevrelerinde inanılması gereken neredeyse yegâne inanç konumundadır. Pozitivizm, bilim dünyasında “Bilimcilik” olarak ortaya çıkmaktadır.

    Pozitivizm ve Bilimcilik; teolojiden ve metafizikten arınmış şekilde, kâinatı sadece ve sadece maddî olarak tarif etmeye çalışan bir felsefedir. Karşı çıktığı şey “varlığın başlangıcının ve devamının bir yaratıcıya dayandırılması”dır.

    Bilimcilik, kâinatın ortaya çıkışını, gelişimini ve değişimini bilim yasalarının, başka bir tabirle tabiat kanunlarının belirlediğine inanmak demektir. Bu yönüyle Pozitivizm, felsefî dinsizlik türlerinden olan ve üzerinde en çok tartışma yapılan Materyalist Felsefenin son iki asırda kendisini ifade şeklidir. Allah’ın isim ve sıfatlarının kâinatta ortaya çıkan yansımalarını “Tabiat” veya “Bilim Yasaları” olarak takdim etmek için şimdilerde pozitivizme inanmak ve onda ısrar etmek gereklidir.

    Peki, pozitivizme inanmayı mümkün kılan nedir? Bediüzzaman, bunu genel bir ifadeyle “Onlar mesleklerinin içyüzünü görememişler” şeklinde izah eder. Pozitivistler “Bilimsel faaliyette bulunmak” ile “Bilimsel faaliyetle elde edilenleri yorumlamak” arasındaki temel farkı gözden kaçırmakla mesleklerinin içyüzünü görememektedir. Bediüzzaman, bazı lise talebelerinin kendisine yönelttiği “Bize Yaratıcımızdan bahset; öğretmenlerimiz bize ondan bahsetmiyorlar” sorusuna verdiği cevapla bu farka dikkat çeker: “Okuduğunuz her bir fen (bilim), kendi dilleriyle Yaratıcıyı anlatıyorlar; öğretmenlerinizi değil fenleri dinleyin”. Bu yaklaşıma göre, meselâ Hawking de pek çok tabiatperest bilim adamı gibi elde edilen bilimsel verileri kendi inancına göre–yani bilimcilik anlayışına göre–yorumlayan birisidir.

    Peki, Hawking gibi bir bilim adamının söylediklerini sorgulayabilmemiz mümkün olabilir mi? Onun gibi ileri düzey bir teorik fizikçiyle baş etmemiz ve onun fikirlerinin mahkûmu olmadan hakikati bulmamız mümkün müdür?

    Said Nursî, bunun mümkün olduğunu Tabiat Risalesi’nde “varlığın var olmasının temel sebebi nedir?” sorusuna verilen üç farklı düşüncenin neden yanlış olduklarını izah ederek gösterir.

    Bediüzzaman’ın gösterdiği şekilde varoluşa dair Hawking’in bahsettiği ve savunduğu yaklaşımı eleştirebilmek ve onun değerlendirmelerini bir tartıya vurmak oldukça mümkün hale gelmektedir.

    Öncelikle şunu söylemek gerekir ki Kuantum fiziğini tartışacak düzeyde iyi bir teorisyenin hâlâ tabiat kanunlarına ve bilim yasalarına inanması ve materyalizmde ısrar etmesi şaşılası bir durumdur. Zira üç asırdır bilimsel araştırmalarla ve bunların materyalist felsefe çerçevesinde yorumlanmasıyla ortaya çıkan “bilim yasaları”nın kuantum fiziğinin araştırma alanı olan atomaltı kâinatta uygulanamaz hale geldiği anlaşılmıştır.

    Bu durum aşikâr iken materyalist felsefenin görüşünde ısrar etmek; bilimin ortaya koyduklarına inanmak değil, din haline getirilmiş bir bilim anlayışında körü körüne ısrar etmek demektir.

    Vurgulanması gerekir ki, son yüzyılda ortaya çıkan iki büyük olay bütün hayatımızı etkilemekle kalmadı; bizi, bütün inançlarımızı gözden geçirmek ve yeni duruma yeni cevaplar aramak zorunda bıraktı. Zira Kuantum ile fizik alanımız, genetik ile biyolojik alanımız çok farklı bir şekle büründü. Bununla birlikte, halk arasında kesinlik ifade etmesiyle tanınan matematikin esasında pek çok belirsizlikle malûl oluşu da karmaşayı tetikledi.

    Bir asırlık süreçte ortaya çıkan gelişme seviyesiyle Kuantum Fiziği bize şunu söylemektedir: “Sebep olarak tanımladığımız ilişkiler ağı (aslında tenteneli perde), üzerini örttüğü kuantum alanını maddî alandan ayırmaktadır. Maddî dünyamız enerjinin bir kurala ve intizama bağlandığı form olan atomun oluşmasıyla mümkün olabilmiştir. Formüllere dönüştürdüğümüz ve tabiat kanunu olarak kabul ettiğimiz bilim yasaları bu seviyeyi “sebepler” ile izah etmekteydi. Ancak atomaltı dünyada, bizce kabul edilen şekliyle sebep olarak tarif edebileceğimiz cinsten bir ilişkiden farklı bir durumun geçerli olduğu görüldü. Atomaltı dünyada, içinde yaşadığımız hikmet ve madde âleminden farklı; “enerjinin değişimi, dönüşümü, sıkışması ya da patlaması” olarak tanımlanabilecek durumlardan, yani kudret alanından söz edilmesi daha doğru olacaktır. Bununla birlikte, kuantum alanını (atomaltı düzey) tarif etmekte kullanabileceğimiz formülleri oluşturmak için yeterli seviyede matematiğe, deneysel altyapıya ve teknolojiye sahip olmadığımız da ortaya çıkmıştır.

    Sebeplerden bahsederken Hazret-i Bediüzzaman “Esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında” demektedir.

    Bu tarif, kuantum fiziğinin ulaştığı sonuçlar itibariyle atom üzerine inşa edilmiş tabiat düzleminin, aslında kuantum alanı üzerine örtülmüş bir perde olduğu ve bu perde üzerinde Rabbin sinemalarının ve isimlerinin tecellilerinin bilim yasaları ya da tabiat kanunları adıyla sergilendiğini söyleyebiliriz.

    Bu gün 3-4 asırdır materyalist bakış açısıyla tarif edilen tabiattan çok daha geniş ve büyük bir âlemde yaşadığımız ortaya çıkmıştır. Kaba bir hesapla kâinattaki toplam maddenin % 84’ü ışık düzeyine ulaşmadığı için tesbit edemediğimiz, ancak çekim etkileri ile varlığına ulaştığımız «Karanlık Enerji ve Karanlık Madde»’den oluşmaktadır. Bu alanda, tabiat kanunları olarak ortaya konulan kurallar geçerliliğini yitirmektedir. Sebep sonuç ilişkisi anlamsızlaşmaktadır. Bu alanda matematiksel ifadelerimiz, formüllerimiz ve ilkelerimiz kullanılamamaktadır. Sadece bu alanı anlamaya çalışırken ortaya atılan teorilere sahibiz. Enerji çılgın, başıboş ve yıkıcı bir şeydir; hüküm altına alınmazsa, kendisi bütün sınırları aşmaya meyillidir. Yaşadığımız kâinat, ilim ve iradesiyle kudreti (enerjiyi) elinde tutan, şekil veren, had çizen ve buna süreklilik kazandıran bir Yaratıcının eseri ve sanatıdır. Hawking gibileri, ne kadar çalışsalar ve inanmamakta ısrar etseler de uğraştıkları işleri (bilim) ve laboratuvarları (tabiat ve evren) onlara hep Yaratıcının varlığını ve işlerini göstermeye devam etmektedir.
  • Eski ve çok doğru bir özdeyiş vardır. "Bir damla bal bir galon zehirden daha çok sinek avlar." Bu söz insanlar için de geçerlidir. Eğer bir kimseyi kazanmak istiyorsanız gerçek bir dost olduğunuza onu inandırın. Onun kalbine ulaşmak için gerekn bir damla baldır. Bu bal onu yola getirecektir.
  • Cesur Doruk'un, "biradambirbebek" kitabından alıntılar;

    S 26- Ölü doğum vakasını bildiğimden mi yoksa yetiştirilme şeklimden mi bilmiyorum ama hep şefkatli oldum kardeşime karşı. Hiç kıskanmadım. Mama yedirdim, oyun oynadım, uyuttum.

    S 37- Tamam kabul ediyorum beş yaşımda karşı komşumla oynadığım evcilik oyunlarından biraz daha zor ama olsun böylesi daha güzel. Artık bir bebeğimiz mi olsa?

    S 43- Tıbbi bir sorun yoksa her isteyen çocuk sahibi olabiliyor. Onu doğru, yanlış, dürüst, hırsız, sevecen ya da kötü yetiştirmek çevresel faktörlerle beraber büyük oranda anne ve babasının elinde. Bu düşünce bende büyük bir baskı yaratıyor. İnşallah iyi bir evlat yetiştirebilirim.

    S 70- O hastane odasında geçen günlerin sonunda kızımızı kucağımıza sağlıklı olarak alabilmenin dünyadaki her şeyden önemli olduğunu anlamıştık.

    S 95- Mesela kime "Baba" diyoruz? Ameliyathane kapısında bebeği kucağına alınca gözleri dolan adama baba diyoruz. Akşam evde oyuncaklarla oynarken şirinlerdeki Şirin Baba değil de Şirine olmayı kabul eden adama da baba diyoruz. Pişen balıklardan en büyüğünün kılçıklarını beyin ameliyatı yaparcasına ayıklayıp çocuğuna yediren adama baba diyoruz. Bazen çatlayan sabır taşını, Japon yapıştırıcısıyla yapıştırıp yerine koyan adama ermiş baba diyoruz.

    S 101- Tek başınıza kitap okuyun, bir filme gidin, hobinizle ilgilenin, hobiniz yoksa bir köşeye çekilip neden bu yaşa kadar bir hobi edinmemişim diye dertlenin ama mutlaka yalnız vakit geçirin. Yalnız vakit geçirin ki pil tekrar dolsun.

    S 113-114 Madem bu çocuk senin, her yaptığını yapmaya çalışan bir kopyacı, kitap konusunda da kopyacılık edecek tabii. Senin elinde ne kadar çok kitap görürse o kadar çok okuyacak, ne kadar cep telefonu ya da tablet görürse bu aletlerle o kadar çok ilgilenecek. Hani "çocuklarla kaliteli vakit geçirmek" diye bir söylem var ya, bence ailece beraber kitap okumak en kaliteli eylem...

    S 142- Seni hastane odasında o mart ayının soğuk gününde kucağıma aldığımda ilk his endişe oldu içimde. Sensizlik endişesi. Tüm varoluş sebebim değişti sanki bu dünyadaki.

    S 145- Sen bir şeye kızıyorsan ve çocuğun onu yapmasına izin vermiyorsan aynı tutarlılığı anne de göstermeli. Birinin kızdığı konuyu diğeri tolere etmemeli.

    S 152- Hiçbir zaman teknolojinin esiri olmasını istemedim kızımın ama nimetlerinden faydalanmamak da enayilik olur.

    S 161- Burada okuyup öğrendiğimiz taktikler devreye giriyor. Kaybeden yok taktiğini uyguluyoruz. "İlla etek mi giymek istiyorsun? Peki etek giyip nasıl üşümeyebilirsin bir düşünelim mi beraber? Senin bir önerin var mı? Mesela çorabı mı değiştirsek?"

    S 165- Biz hiçbir telkin edici söz ya da harekette bulunmadan kendi kendine harika bir düzen tutturdu kuzu.

    S 170- Benim inatçı kendim, bu yazdıklarımızın ne kadarını becerebileceksin bilmiyorum ama sen ben ol, hep "sev" ve sevgini hep göster olur mu!

    S 174- Kızım benim arkadaşım, içimdeki onunla aynı yaştaki çocuğun arkadaşı. Ben onu beklemişim büyümek için, beraber büyüyoruz şimdi biz.
    "Hadi gel yalnız bıraktın beni, tekli kırmızı parça bul bana baba!"
    O halde ben kaçtım, bitti zaten yazacaklarım, pat diye bitti, affınıza sığınarak ben kızımla oyun oynamaya gidiyorum.
  • Ebû Dâvûd Sünen'inde Ebü'd-Derdâ hadîsi olarak şöyle rivayet eder: “Ebû'd-Derdâ, Resulüllah s.a.v.'in şöyle buyurduğunu söyler: ''Şüphesiz Allah, derdi de dermanını da indir­miş, her derdin dermanını yaratmıştır. O halde tedavi olunuz fakat haram şeylerle tedavi olmayınız."

    Buhârî Sahîh'inde İbn-i Mes'ud'dan şöyle nakleder: “Allah şifanızı size haram kılınan şeylerde yaratmamıştır.”

    Sünein'de Ebû Hureyre'nin şöyle dediği rivayet edilir: “Resulüllah s.a.v., pis sayılan ilaçlarla tedaviyi yasaklamıştır.

    “Târik, Peygamber efendimize şarapla ilgili soru sordu, Peygam­ber efendimiz onu şaraptan nehiy etti. Yahut da onun şarap yapmasını hoş karşılamadı.

    Târik: “Ben şarabı ancak ilaç olarak yapıyorum” dedi.

    Peygamber efendimiz s.a.v. bu cevaba karşılık: “Şarap deva değildir, aksine derttir” buyurdu.

    Sünen'de hadisin şu şekliyle rivayeti vardır: “Peygamber Efendimize, ilaca karıştırılan şaraba ilişkin soru so­ruldu. Peygamber Efendimiz s.a.v. cevap olarak: -"Şarap derttir, deva de­ğildik buyurdu”.

    Hadisi Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Müslim'in Sahîh'inde Târik İbn-i Süveyde'l-Hadramî'den şöyle dediği rivayet edilir:

    Dedim ki: “Ey Allah'ın elçisi, bizim toprağımızda üzümler var, biz onları sıkıyoruz, ondan içelim mi?

    Peygamber efendimiz: "Hayır" buyurdular.

    Tekrar Peygambere danıştım ve dedim ki: “Biz hastayı tedavide kullanıyoruz”

    O da bana dedi ki: "Bu kullandığınız şifa değil, aksine derttir"

    Neseî'nin Sünen'inde rivayet edildiğine göre: “Bir doktor Peygamber'in yanında kurbağayla tedaviden söz et­ti, bunun üzerine Peygamber s.a.v., doktoru kurbağa öldürmekten menetti”

    Hadis, şarapla tedavinin haram olduğuna delildir. Peygamber onun bir deva değil, dert olduğu­nu en açık şekilde bildirmiştir.

    Şarap içenlerin durumu şarabın gerçekten birçok hastalıklara sebep olduğunu her zaman gözler önüne sermektedir (bkz. Müslim; Sahih: c.6, s. 206; içecek­ler kitabı. Hadis no: 12)

    Fıkıhçılar arasında pis ve haram maddeyle tedavinin bazı şartlarda caiz olabileceği hususunda geniş tartışmalar olmuştur.

    Peygamber efendimizin şöyle buyurduğu zikredilir: “Kim şarapla tedavi olursa, Allah ona şifa vermez.” (Ebu Davut, Tirmizi).

    Haram şeylerle tedavi hem akıl, hem de din yönünden çirkin görülmüştür. Dinî yönden çirkinliği, zikrettiğimiz hadislerden ve diğer­lerinden anlaşılır.

    Akli yönden çirkinliğine gelince; Allah c.c., yasakladığı şeyleri pis­liklerinden ötürü yasaklamıştır, İsrail oğullarına ceza olsun diye temiz şeyleri: “Kendilerine yasaklanan faizi almaları ve haksız yere insanların mallarını yemeleri yüzünden önceden helal kılınmış temiz şeyleri on­lara haram kıldık” ayetiyle haram kıldığı gibi, bu ümmete temiz şey­leri haram kılmamış, ancak haram kıldığı şeyleri pisliklerinden dolayı haram kılmıştır.

    Allah-u Teâlâ'nın pis şeyleri haram kılması bu üm­mete acıdığı ve pis şeylere bulaşmaktan bu ümmeti koruduğu içindir. Haram şeylerle hastalıklardan kurtulmayı istemek uygun değildir. Ha­ram bir madde hastalığı gidermekte etkili olsa bile, kendisinde bulu­nan pisliğin gücüyle kalpte açtığı daha büyük bir hastalıkla sonuçla­nır. Böyle olunca onunla tedavi olan kimse vücut hastalığını kalp hastalığıyla gidermek için çaba harcamış olur. Ayrıca bir şeyin haram kılınması, ondan kaçınmayı ve her yolla ondan uzak olmayı gerekti­rir, onu ilaç olarak kullanmakta ise harama teşvik etmenin ve ona bulaşmanın payı vardır. Bu ise yüce Allah c.c.'in gayesine ters düşer. Yi­ne Peygamber Efendimizin de buyurduğu gibi, haram madde derttir, derdin deva kabul edilmesi caiz değildir.

    Aynı şekilde haram madde, bünyeye ve ruha pis olma niteliği kazandırır, çünkü bünye açık bir şekilde ilacın durumundan etkilenir, ilacın yapısı pis ise bünye ondan pislik kazanır, ilacın kendisi pis ise durum ne olur? İşte bu nedenle Allah, kullarına pis olan yiyecekleri, içecekler ve giyecekleri haram kılmıştır. Çünkü nefis bunlar aracılığıyla yapısı ve niteliği yönünden pisleşiyor. Bunun gibi, nefislerin ha­rama eğilim gösterdikleri sırada haramla tedavinin serbest bırakılma­sında, özellikle nefisler haramın kendilerine faydalı, hastalıklarını gi­derici ve hastalığın şifasını celbedici olduğunu bildikleri zaman, şeh­vet ve lezzetle harama yönelmeye yol açma vardır. Şehvet ve lezzet ise nefsin en çok sevdiği şeylerdir. Hâlbuki Cenab-ı Hak c.c., kötülüğe yol açan iş ve davranışları mümkün olan her şeyle engellemiştir. Kötülü­ğe giden yollan kapamakla açık bırakmak arasında şüphesiz bir çe­lişki ve çatışma vardır. Aynı zamanda haram maddeyle tedavide, fay­dalı olduğu sanılan, hastalığı artırıcı bir özellik de vardır.

    Sözün, Al­lah'ın bizim için kendisinde asla şifa yaratmadığı "kötülüklerin ana­sı" hakkında olduğu kabul edilirse, bu madde (şarap), doktorlara, fakihlerin çoğuna ve kelam bilginlerine göre, aklın merkezi sayılan di­mağa şiddetle zararlıdır.

    Hipokrat, azgın hastalıklar hakkında konu­şurken şöyle demiştir: “Şarabın başa verdiği zarar şiddetlidir, zarar hız­la başa doğru ilerler, bu sırada bedeni işgal eden salgılar da yükselir, şarabın zihne verdiği zarar bu yüzdendir.”

    Kâmir adlı eserin yazarı da şöyle der: “Şarabın özelliği, zekâ ve sinire zarar vermesidir.”

    Tedavide kullanılan haram maddelerden, şarabın dışındakilere gelince, bunlar iki türlüdür: Birincisi, nefsin üstün geldiği maddedir ki, bünye hastalığı atmak için onun desteğini beklemez. Zehirler, enge­rek etleri ve diğer tiksinti duyulan şeyler bu türdendir. Bu maddeler bünyede bitkinlik yaratarak bünyeyi ağırlaştırırlar, bu takdirde der­man değil de dert olurlar. İkinci tür maddeler de nefsin yenemediği maddelerdir. Taşıyıcıların örnek olarak kullandıkları şarap gibi, bunun zararı faydasından daha çoktur. Böyle olunca akıl, bu şarabın haram kılınmasını gerektirir. (Tiksinti ve zarar birleşince) akıl da fıtrat da ha­ram maddeyle tedavinin yasaklanması konusunda din ile uyum halindedir.

    Haram maddelerden şifa beklenmemesinde ince bir sır vardır. Hastanın ilaçtan fayda görmesinin şartı, ilacın iyi olduğunu kabul et­mesi ve faydasına inanmasıdır. Allah c.c. haram maddede şifa bereketini yaratmamıştır.

    Faydalı bir şey aynı zamanda bereketlidir. Eşyanın en faydalısı, en bereketli olanıdır. İnsanlardan mübarek olanlar da bulun­dukları yerde helal yollardan kendilerinden yararlanılan kişilerdir. Bi­lindiği gibi Müslüman’ın inancı, bu maddenin bereketine ve faydasına inanmakla, iyiliğine inanmak ve bünyesinin o maddeyi kabulle karşı­laması arasında dolaşan tereddütler haram olduğu yönündedir. Hatta Müslüman’ın inancı ne kadar büyük olursa, haramdan o derece iğre­nir, kötülüğüne o derece inanır, yapısı İtibarıyla haram, en çok tiksin­diği şey hâline gelir. Bu durumda hasta haram maddeyi aldığı zaman hasta için derman yerine dert olur. Ancak hastanın, maddenin pisliği­ne olan inancı, kötü zannı ve tiksintisi, sevgiyle yer değiştirirse o za­man faydalı olabilir. Haramı sevmek de inanca aykırıdır. Mü'min, tedavi maksadının dışında asla harama yönelmez. Allah her şeyi en iyi bilendir.

    İbn-i Kayyim El Cevziyye’nin Tıbbu’n Nebevi (s 190-195) adlı eserinden alınmıştır.

    Günümüzde alkol, domuz yağı, domuz deri veya kemiği veya helal kesim olup olmadığı tartışmalı sığırlardan elde edilen jelâtin gibi hayvansal maddeler birçok ilaç veya aşılarda kullanılmaktadır. Bu nedenle hastaların doktorlarından bu tür ilaçları yazmamalarını talep etmelidirler.

    http://www.gidahareketi.org/...-Mi--65-sayfasi.aspx