• Şiddetin hâli hazırdaki kârına rağmen, işçi sınıflarının yakalandığı aldatmaca tuzağının bugün bu kadar su yüzüne çıkmamış olmasına rağmen, acısını çektikleri adaletsizlerin açıkça görünmesine ve şiddeti bastırmayı hedefleyen büyün isyanlara rağmen, nüfusun çoğunluğunu oluşturan bu insanlar kendilerini desteklemeye devam ediyor ve hem makul zihniyete sahip olana, hem de kendi menfaatlerine muhalif olarak, birbirlerine şiddet eylemleri gerçekleştiriyorlar.
  • 214 syf.
    ·7 günde·Beğendi·8/10
    > Adaletin, hak ve hukukun, düşüncenin ve özgürlüğün bizler için daha da önemli olduğu şu son günlerde okumuş olduğum bu güzel kitaba dair incelemem ve düşüncelerimin aktarımıdır. Sen, “SPOİLER AVCISI” arkadaşım, sen bu incelememe sakın yaklaşma! Yaklaşsan bile, zahmete katlanıp okuyacağın bu incelemenin içeriğinden bırak bir spoiler bulmayı, spoiler nerede diye ararken, beyninin yanacağından ve okuduklarından zerre anlamayacağından adım gibi eminim. Onun için hiç mi hiç zahmete katlanma ve benim incelemelerimden uzak dur. Bunu hem benim adıma hem de sevdiğim, incelemelerine emek veren tüm arkadaşlarım adına söylemeyi kendime görev ediyorum! Güne Pachelbel - Canon In D Major. https://www.youtube.com/watch?v=NlprozGcs80 ile başladım ve sonrasında incelememi sakin kafa ile yazarken dinlenebilecek en güzel şeyin Adagios https://www.youtube.com/...qmLG7v1w&t=3622s olduğuna karar kılarak klavyemin üzerinde sihirli parmaklarımı uçurmaya başladım. Bu eser iki yıldır okunacaklar arasında beklemekteydi ve çok sevdiğim, merakla takip ettiğim değerli ekonomist, gazeteci yazar Emin ÇAPA’nın önerilerinden birisiydi. Onun tavsiyelerine ve kitaplara dair görüşüne değer veriyorum. Bu sebeptendir ki, bu gibi kitapları okurken, kitap içinden kaynak kitap bula bula kendimi eğlendirerek okuma hayatıma farklı bir bakış açısı ile devam ediyorum. Umarım sizleri bugün gene uzun uzadıya tarih yolculuğunda yormuş olmayacağım düşüncesi ile şimdi yavaş yavaş konuya geçebilirim.


    > Profesör Carlo Ginzburg 'un kaleme almış olduğu bu Peynir ve Kurtlar kitabı, 1975 yılında yayınlanan Fransız tarihçi Emmanuel Le Roy Ladurie’nin kaleme aldığı Château de Montaillou (Bir Fransız köyünde Katolikler) adlı eserinin benzer bir emsali değildir. Profesör Ginzburg, belki de cesaret edip okuyacağınız bu kitabı ile sapkın bir toplumdan ziyade, izole edilmiş olarak yaşayan bir bireyi kaleme alıyor ve onun bu zorlu mental ve tinsel manevi yaşam mücadelesini bizlere aktarmaya çalışıyor. Bu güzel kitabıyla o dönemin bazı niteliklerini bizlerle paylaşıyor. Dönemin Roma Katolik toplumunda var olan ve neredeyse tamamen Ortodoks olmayan fikirlerin şaşırtıcı cesaretini ve erdemini ortaya koyuyor. Orta Çağ'ın açıkça ifade edildiği gibi, 'inanç çağı' olduğu okur tarafından anlaşılıyor, çünkü o döneme ait bütün kanıtlar, tarihi kaynaklara ait bize ulaşan birçok şey dönemin rahipleri ya da manevi kalemleri tarafından yazılmıştı. Bu süreç, matbaanın icadı ve icadından sonraki birkaç yüzyıl daha böyle ilerledi de diyebiliriz. Dini liderlerin, önde gelen rahiplerin sansürler ve baskılar ile kitleye hâkim olduklarından dolayı, o dönemi bir nevi inanç yüzyılları gibi görmek ya da düşünmek olası mümkündür. Günümüzde sıradan bir hayat süren, eğitimsiz, dünyadan bihaber insanların ne düşündüğünü bilmek çok zor olmasa gerek, ama dönemin şartları gereği Katolik yöneticileri tarafından bunu bilmek, kestirmek pek de kolay bir şey değildi. İşte sadece bu döneme ciddi manada eğilen Robert Mandrou ve Peter Burke gibi tarihçiler, o dönemde ne olup bittiğini esaslı bir şekilde ele alanlardandır. Ama Profesör Ginzburg bu konuda şanslıydı ve daha dikkat çekici başka kanıtlar ve birisini, Menocchio’yu buldu.

    “İlginç olan her şey karanlıkta geçer.
    Hiç bilinmez insanların gerçek hikâyesi.” #43843205


    Kitaba Dair:

    > Menocchio olarak da bilinen Domenico Scandella, İtalya'nın Friuli-Venezia Giulia bölgesine bağlı Pordenone ilinde bulunan bir komünde, Montereale Valcellina 1532 doğdu ve 1599 yılları arasında yaşadı. Venedik cumhuriyetinin bir parçası olan Friuli'deki küçük bir tepe kasabası olan Montereale'de neredeyse bütün hayatını geçiren ve sade yaşama sahip basit bir değirmenciydi. Hayatını değirmencilik yaparak sürdüren Menocchio, fakir olan ailesinin de geçimini buradan sağlamaktaydı. 16. yüzyılda değirmenler, ağırlıklı olarak dış dünya görüşüne kapalı toplumlarda bir buluşma yeri ve sosyal ilişkilerin yürütüldüğü yerlerdendi. Bir birahane misali, 'fikir alışverişi ve eşten dosttan alınacak havadisler için uğrak bir yerdi' ve değirmencilik, 'yeni fikirlere son derece elverişli ve onları yaymaya meyilli bir meslek grubuydu'. Öğütücüler, Orta Çağ dönemsel mezheplerinde ve 16. yüzyıl Anabaptistleri döneminde daha çok öne çıktılar. Ginzburg, aynı zamanda, Menocchio ile benzer düşüncelere sahip olan ve Modena’nın dağlarında yaşayan bir değirmenciyi daha ele almıştır.

    > Vakti zamanında Venedik, İtalya'daki en liberal ve din karşıtı devletti ve 17. yüzyıl başında İngilizler, Venediklileri neredeyse fahri Protestanlar olarak görüyorlardı. O dönemin burjuva aristokrat hükümeti, Friuli’deki soylular ve köylüler arasında var olan şiddetli düşmanlığı destekliyordu. Friuli, Avrupa'da, köylülerin betimlerini Parlamento'nun yanında temsil eden bir organ olması bakımından benzersizdi. Menocchio, 16. yüzyıl standartlarına göre nispeten özgür bir toplumda yaşıyordu ve 1584'te dini sapkınlıktan ilk yargılandığında soruşturmacıya, Venedik düzenlemelerinin Engizisyon tarafından yapılan bütün mahkemelerde laik bir görevli bulunması gerekliliğini hatırlatan bir savunma eyleminde bulundu.

    > Profesör Ginzburg, Menocchio'nun mahkemede geçen sorgusunu genellikle ikili diyaloglar çerçevesinde ela aldı ve biz okurlara ara açıklamalar ile konu hakkında gayet anlaşılır bir gidişat sundu. Bu yargılama öncesi ve sonrasında, Menocchio’nun kendisini okudukları hakkında çok düşünen ve bu koca dünyada yalnız hisseden birisi olarak görüyoruz. Aslında okuduğu ve bu okuduklarından yola çıkarak bazı düşüncelerinin tehlikeli olduğunun farkında olan Menocchio, ancak sorgucuların, hâkimlerin ve kitlenin önünde karşı konulmaz, bilgi dolu bir tavır sergiliyordu. Fikirlerini, zaman zaman en şeffaf biçimde, büyük bir tedbirsizlikle onlara, orada bulunanlara aktarıyordu. Salonda bulunan sorgu ve Engizisyon heyeti duyduklarından rahatsız olmuştu ve Menocchio'nun sapkınlıklarını tanımlayabilmek adına, onun bu haletiruhiyesinden elle tutulur bir anlam çıkarma gayretindeydiler. Bu duruşmalar esnasında kayıtlara geçen 11 kitaptan bahsedildi. Bu kitaplarının bir kısmı kendisine ait olanlardı ve bazıları ise ödünç alınmıştı. Bu okumuş olduğu eserlerin, Menocchio gibi insanlara yeni fikirler getirmiş olma ihtimalinde kilisenin manevi baskısının önemini de küçümsememeliyiz. Sir John Mandeville'in, 14. Yüzyıl Seyahatleri’nin İtalyanca çevirisi ona İslam, Hindistan ve Çin dinlerinin, oldukça farklı medeniyetlerin varlığının bilinci de ortaya koymuştur. Kayıtlarda pek rastlanılamadıysa da, muhtemelen 1547’de Venedik’te İtalyanca çevirisi yapılmış olan bir Kuran’ı da okuduğu düşünülmektedir. Bu bize o zamanın yönetiminin göreceli liberalizminin bir başka örneğini de göstermektedir: Eğer yanlış hatırlamıyorsam, Kuran, 1649’a kadar İngilizcede neredeyse hiç görünmemiştir.

    > Ginzburg’a göre, Menocchio’nun, ‘kendisinde sıkı bir şekilde yerleşik olan fikirlerinin ve inançların teyidini ararken sanki tek taraflı ve keyfi’ bir okuma eğilimi içerisinde olduğunu vurguluyor. Şayet konuya ilgisi olanlar varsa onlarda hatırlayacaklardır ki, 1660 yılında II. Charles’ın tekrar tahta çıkışından sonra Puritan vaizi John Bunyan’ın vaazlarının kışkırtıcı olduğuna hükmedildi ve 1672’ye kadar Bedford’da hapsedildi. John Bunyan Kuran'ın İngiltere'de yayınlanmasından sonra da benzeri sorun ve sıkıntılarla karşı karşıya kaldı. Profesör Ginzburg, Amerika’nın yerlilerinin açıklamalarını okumaktan şüpheci sonuçlar çıkaran ve çok farklı bir entelektüel seviyede faaliyet gösteren çağdaş bir yazar olan Michel de Montaigne’ye de değiniyor. Bernard de Mandeville'den örnekleme yapan Menocchio, bütün manevi dinlerde iyi insanlar olduğu görüşünü öne sürüyor:

    “Hristiyan olarak doğduğuma göre Hristiyan olarak yaşamak istediğimi, ama Türk olarak doğsaydım Türk kalmak isteyeceğimi işte bu yüzden söyledim”. (s.87)

    > İtalyan yazar Giovanni Boccaccio'nun Decameron'unun oldukça şaşırtıcı bir kaynağa atıfta bulunan Menocchio, “Her insan inancının haklı olduğunu söyler, ama hangisinin doğru olduğunu bilmiyoruz.” sonucuna vardığını ifade eder. Tüm bu okudukları aracılığı ile hoşgörüyü ve başkalarının görüşlerine olan saygı aradığı düşüncesi o günün Engizisyon’cularına değilse de, biz okurlara daha mantıklı gelmektedir. Başka mantıklı bir kaynağa, il Fioretto della Bibbia’ya atıfta bulunan Menocchio; “Yüce Tanrı, Kutsal Ruh'u herkese, Hristiyanlara da, sapkınlara da, Türklere de Yahudilere de vermiştir; hepsini sever, hepsinin ruhunu da aynı şekilde kurtarır.” #43886185 fikrine kapıldım der.

    > Bu yüzden Profesör Ginzburg'un asıl üzerinde durduğu esas mesele, Menocchio'nun okuduklarını net olarak anlamadığı, ama okuduklarının aracılığı ile mental olarak aklına getirdiği bu manevi düşünceleri, fikirleri tanımlamak, açıklamak için kafa yorduğudur. Menocchio'nun mahkeme tutanak kayıtlarındaki davranışlarından, sanki bu dünyadaki bir başka yarıktan çıkmış gibi, neredeyse anlaşılmaz görünecek kadar sıra dışı olan köklü bir kültürel tabaka ortaya çıkmaktaydı. Bu durum sadece yazılı kitapların sayfalarından filtrelenmiş bir reaksiyonu değil, aynı zamanda indirgenemez bir sözlü kültür kalıntısı içermekteydi. Burada dikkate alınacak öncelikli şey, basit bir değirmenci konuşması ile Kilise ve dünyayla ilgili kendi görüşünü ve düşüncelerini dile getirmeye cesaret ediyordu. Sonrasında önem arz eden ikinci mesele ise, kendisinin etkileyici düşüncelerinde geçen kelimeler içinde fermente olan dünyanın belirsiz, anlaşılmaz görüşünü ifade etmek için kullandığı betimlemelerdi. Kitaplarda geçen cümle veya cümlelerden kazanmış olduğu deneyimler aracılığı ile fikirlerini formüle ederek kendisine özgü bir savunma tarzı yaratışıydı.

    Tanrı Baba'nın da sevdiği birçok çocuğu vardır; Hristiyanlar, Türkler ve Yahudiler. Her birine kendi düsturuna göre yaşama isteği vermiştir, hangisinin en doğrusu olduğunu da biz bilemeyiz. Hristiyan olarak doğduğuma göre Hristiyan olarak yaşamak istediğimi, ama Türk olarak doğsaydım Türk kalmak isteyeceğimi işte bu yüzden söyledim. (s.86-87) #43989045

    Menocchio; 'Anlayamıyor musunuz, engizitörler* bildiklerini bilmemizi istemiyor!' diye diğer bir köylüye bağırdı. (engizisyon mahkemesi üyeleri)

    "Kilise'nin kanunu ve emirlerinin hepsinin aslında ticaret olduğuna inanıyorum; hayatlarını bununla kazanıyorlar." #43887505

    > Fakat Reform ve baskının yayınladığı 'sözlü kültür' de neydi? Menocchio'yu bunları okumaya iten etken ve sebepler nelerdi? Neden “Kutsal metinler insanları aldatmak için uyduruldu” düşüncesine hâkimdi? Dini tasvirleri, törenleri, kutsallıkları, azizlerin günlerini, kilisenin gücünü, servetini ve yine Kilisenin insanlar üzerinde olan ekonomik baskısını ve papazların İlahi Güç ile inananlar arasında olan arabuluculuklarını reddetti. Daha olumlu bir şekilde, Menocchio, Engizisyon mahkemesi ününde “Gözle görülebilecek ve algılanabilecek her şey Tanrı'dır... Bizler birer tanrıyız.” deme cüretini gösterdi. Ölmüş olan sevdiklerimiz ya da insanlar için dualar yerine “hala bu dünyada iken birbirimize yardım etmeliyiz” ve “Komşumuzu sevmek, Tanrı'yı sevmekten daha önemlidir.” Görüşünü savundu. Onun bakışı açısından bu bir dini, manevi görevden çok ahlaki bir yaklaşımdı. Kendisinin üzerinde durmuş olduğu bu görüşlerin birçoğu, bulundukları yüzyılın ortalarında Friuli'de bulunan Anabaptistler tarafından yapılmaktaydı ve mahkemenin görüşü, kendisinin bu tür gruplarla temas halinde olmuş olabileceğiydi, ancak bu asla ispat edilemedi. Bunların dışında, Engizisyon tarafından yasaklı olan yerel bir İncil'e de sahipti.

    "Siz papazlar ve keşişler, siz de Tanrı'dan daha fazla şey bilmek istiyorsunuz, şeytan gibisiniz, yeryüzünde Tanrı olmaya kalkıyorsunuz, şeytanın izinden giderek Tanrı'nın bildiği kadar bilmek istiyorsunuz. Aslında bir insan ne kadar çok bildiğini sanırsa, o kadar az biliyor demektir." #43887332

    > Okuduktan sonra da anlayacağımız üzere, kitaplar Menocchio için sadece bir 'kaynak' olmaktan da öteydi. Düşüncelerinde 'cennetin var olduğuna inanmıyordu, çünkü cennetin nerede olduğunu bilmiyordu'. Dünyanın Tanrı tarafından yaratılmadığını, ancak 'doğal bir işleyiş içerisinde olan döngü' ile 'dünyanın en mükemmel özü sayesinde' var olduğu fikrini savunuyordu. Profesör Ginzburg, Menecchio’nun konuya tamamen bilimsel bir fikir ile yaklaştığını vurguluyor ve yazar bizlere burada Thomas Burnet'in, Peynir yapımının metaforunun Kutsal Kökeni Teorisi'ndeki (1681) kaynağına dikkat çekiyor.

    > Peynir ve Kurtlar maneviyatın biraz daha çok öne çıktığı, baskının hâkim olduğu bir Orta Çağ dönemini ele alan etkileyici, ama okuması bir o kadar zor bir eserdir. Elimde olan bu güzel çeviri mükemmel bir okuma imkânı sunmakta ve çeviriyi yapan Sn. Ayşen GÜR, Menocchio'nun yargılanış sürecini dilimize olması gerektiği güzellikte aktarmıştır. Fırıncı Menocchio’nun işkence sırasında neler söylediğini, kendi içsel çekişmesini, feryadını, ağlamasını ve gözyaşlarını doğru aktarması, bir çevirmen için çok başarılı bir şeydir.

    “Ölüyü defnetmeyi ticarete çevirdiler
    Sanki bir çuval yün ya da bibermiş gibi:
    Bu işlerde çok açıkgözdürler
    Önce parayı avuçlarına saymazsan
    Ölüyü kabul etmezler bile;” #43924769

    > Profesör Ginzburg, Menocchio'nun ilk kez Engizisyon mahkemesinde yargılanışını, işkence gördüğü zaman dilimini, kalemi aracılığı ile biz okurlara ustaca aktardı. Sonrasında görülen ikinci duruşmada bu suçlamaya dair geçerli bir kanıt bulunmadığını da açıkça ifade ettiği görülüyor. Ancak Kutsal Roma makamı, VIII. Papa Hazretlerinin de konuya olan ilgisinden dolayı, bu kadar önemli bir durum karşısında, Fırıncının yeniden yargılanmasında olan ısrarını ezici bir şekilde kabul ettirdi ve mahkeme bu zavallı Fırıncı hakkında üzücü bir karar aldı.

    "İyilik yapmaktan başka hiçbir şey istemiyorum." #43889654 "Bir insan günahkârsa, cezayı çekecek olan yalnızca kendisidir." #43889812

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ A.Y. ~
  • 200 syf.
    ·15 günde·9/10
    İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 28. kitap, Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerden ise okuduğum 4. kitap oldu. Daha önce Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerin okuduğum 3 kitabından da tam olarak mutlu ayrılamamıştım; fakat Uzayda Piknik isimli bu kitap, şu ana kadar okuduğum en iyi ve en derin kitaplarıydı.

    Strugatski kardeşleri genellikle eleştirdiğim konu şuydu: Muhteşem bir konuyu yavan bir anlatımla mahvetmeleri... Okuduğum diğer kitaplarında gerçekten de harika bilimkurgu konuları bulmalarına karşın, yavan denebilecek bir anlatımla konuyu mahvediyorlardı bana göre. Fakat Uzayda Piknik'te herhangi bir konu mahvetme görmediğim gibi gayet güzel bir işleyiş de gördüğümü itiraf etmeliyim.

    Günümüzde birçok bilim adamının da kabul ettiği üzere, insanoğlu evrende yaşayan tek canlı değil. Canlı denildiğinde illa insana benzeyen bir yaratık olarak düşünmemek gerekir. İnsana hiç benzemeyen ama yaşadığı doğa şartlarına uyum sağlamış bir takım mikroorganizmalardan oluşan yaratıklar da canlı bir tür olarak nitelenebilir. İşte Strugatski kardeşler de insanoğlunun kainatta yalnız olmadığı önkabulüyle Uzayda Piknik isimli bu kitabı temellendirmişler. Sayfa 15: "Önemli olan, insanlığın bugün kesin olarak bildiği şey: kainatta yalnız olmadığı."

    Dünya dışı bir uygarlıktan gelen bir takım canlıların dünyanın 6 farklı köşesinde piknik yapar gibi bir an konaklayıp gittiklerini ve piknikten geriye kalan artıkların dünyada bırakıldığını düşünelim. Son derece yabancı bir teknolojinin ürünü olan bu atıkların dünyada ne gibi olaylara sahne olacağını az çok hepimiz tahmin edebiliriz. Uzaylı artıklarını tamamen insancıl amaçlar için kullanmak isteyenler, teknolojinin gelişmesi ve dünyanın ileriye gitmesi için kullanmak isteyenler, kar ve güç tutkusu ile zengin olmak isteyenler, silah teknolojisine alet ederek ağır tahripli silahlar üretmek isteyenler... Ve tüm bunların merkezinde yer alan "stalker"lar, yani uzaylı artıklarını yasadışı bir şekilde toplayıp satanlar, yani hırsızlar. İşte Strugatski kardeşlerin işlediği ana temalar bunlar.

    Kitabın içeriğiyle ilgili fazla ayrıntıya girmeden şu alıntıyı da paylaşmak istiyorum:

    Sayfa 131: "Piknik. Düşünün: orman, patika, çayır. Bir araba kır yolundan sapıp çayıra dönüyor, arabadan da delikanlılar, şişeler, yiyecek dolu sepetler, kızlar, radyolar, fotoğraf makineleri çıkıyor... Kır ateşi yakıyorlar, çadırlar kuruluyor, müzik çalıyor. Sabah olunca da çekip gidiyorlar. Bütün gece bu gelenleri korkuyla gözleyen hayvanlar, kuşlar ve böcekler saklandıkları kuytulardan çıkıyorlar. Ne görürler? Otların üzerinde araba yağı, benzin döküntüsü, sağa sola atılmış bozuk bujiler, yağ filtreleri. Çaput parçaları, yanmış lambalar atılmış, biri de ingiliz anahtarını düşürmüş. Lastiklerin dişlerinden yerlere, bilinmeyen bir bataklıktan geçerken kalan çamur bulaşmış... Ve, tahmin edileceği üzere, kır ateşinin izleri, elma artıkları, şekerleme kağıtları, konserve kavanozları, boş şişeler, birinin mendili, birinin çakısı, eski ve buruşuk gazeteler, bozuk paralar, başka bir çayırdan solmuş çiçekler.."

    Kitapta uzaylıların dünyaya olan ziyaretleri tıpkı bizim yaptığımız pikniklere benzetiliyor. Ve burada ilginizi çekmesi gereken bir benzetme daha var: Biz insanoğlunun yaptığı pikniklerden sonra etrafta kalan artıkları toplamak ve kendilerince bir işte kullanmak üzere piknik mahalline gelen hayvanlar ile "Uzayda Piknik"ten sonra piknik mahalline gelen insanlar birbirine benzetiliyor...

    Uzayda Piknik, verdiği mesajlar, özgün konusu ve şaşırtıcı benzetmeleriyle okunması gereken bir bilimkurgu kitabı. İlk defa bilimkurgu okuyacak olanlar için ise gayet kararında bir başlangıç kitabı...

    Son olarak, piknik yaparken etrafta bıraktığımız artıklara daha fazla dikkat etmeliyiz. Bizden sonra oraya bir başka canlının daha gelebileceğini unutmamalıyız.
  • Yutakan Yarımadasındaki Mayalar Ekpetz, Uzannkak ve Sojakak adındaki üç kötü tanrının geceleri köy köy dolaşıp insanları hasta ettiğine inanırdı. Aztekler, ya Tezcatlipoca ve Xipe tanrılarını suçladı ya da tüm bu olanların kara büyü yapan beyaz adamın işi olduğunu düşündüler. Rahip ve doktorlara danıştılar. Onlar da dua etmek, soğuk banyo yapmak, vücudu katranla ovmak ve yaralara ezilmiş hamamböceği sürmek gibi tavsiyelerde bulundular. Kimse yaklaşmaya cesaret edemediğinden on binlerce ceset sokaklarda çürüdü. Çoğunlukla aileler tümden yok oldu. Bu sırada yöneticiler de salgından hastalanarak ölen ailelerin evlerinin tepelerine yıkılmasını emrediyordu. Bazı yerleşimlerde nüfusun yarısı ölmüştü.
    Eylül 1520’de Meksika Vadisi’ne ulaşan salgın, Ekim ayında Aztek uygarlığının 250 bin nüfuslu efsanevi başkenti Tenochtitlan’ın kapılarından sızdı. İki ay içinde Aztek İmparatoru Cuitlahuac da dahil nüfusun en az üçte biri hayatını kaybetti. İspanyol filolarının ilk kez görüldüğü Mart 1520’de Meksika 22 milyon insana ev sahipliği yapıyordu, Aralık ayına gelindiğindeyse sadece bu insanların 14 milyonu hayattaydı. Çiçek virüsü aslında sadece ilk darbeydi. İspanyol efendiler yerlileri sömürerek ceplerini doldurmakla meşgulken grip, kızamık ve diğer bulaşıcı hastalıklar Meksika’yı birer birer vurdu. 1580’e gelindiğinde nüfus 2 milyonun altına düşmüştü.
    İki yüzyıl sonra 8 Ocak 1778’de İngiliz kaşif Kaptan James Cook Havvaii’ye adım attı. Yarım milyon insana ev sahipliği yapan, nüfus yoğunluğu yüksek, Avrupa ve Amerika’dan soyutlanmış Havvaii Adaları, Avrupa ve Amerika’daki hastalıklara hiç maruz kalmamıştı. Kaptan Cook ve adamları adaları grip, verem ve frengi gibi hastalıklarla tanıştırdı. Ardından gelen Avrupalılar ise tifo ve çiçek virüsünü taşıdılar. 1853’e gelindiğinde Havvaii’de yalnızca 70 bin kişi hayatta kalabilmişti.

    Salgınlar 20. yüzyılda da milyonlarca insanın canını almaya devam etti. Ocak 1918’de askerler kuzey Fransa’daki siperlerinde dirençli bir grip türü olan “İspanyol gribi” yüzünden ölmeye başladı. Cepheler dünyanın o zamana dek gördüğü en etkin tedarik ağıyla örülüydü. Britanya, ABD, Hindistan ve Avustralya’dan silah ve asker yağıyordu. Ortadoğu’dan petrol, Arjantin’den tahıl ve et, Malaya’dan kauçuk ve Kongo’dan bakır geliyordu. Karşılığında herkese İspanyol gribi bulaştı. Birkaç ay içinde dünya nüfusunun üçte biri, yani yarım milyar insan hastalığa yakalanmıştı. Virüs Hindistan’da 15 milyon insanın canına mâl olarak nüfusun yüzde 5’ini yok etti. Tahiti Adası’nın yüzde 14’ü, Samoa’nınsa yüzde 20’si yok oldu. Kongo’daki bakır madenlerindeki her beş işçiden biri hayatını kaybetti. Salgın bir yıldan kısa sürede, toplamda 50 ila 100 milyona yakın insanın canına mâl oldu. Oysa 1914-1918 tarihleri arasındaki I. Dünya Savaşı’nda 40 milyon insan ölmüştü.
    Birkaç on yılda bir insan türünü vuran bu ve benzeri epidemik fırtınaların yanında insanlar her yıl milyonların ölümüne neden olan daha küçük çaplı ama daha sık baş gösteren bulaşıcı hastalık dalgalarıyla da uğraştılar. Bağışıklık geliştirememiş çocuklar özellikle daha hassas olduklarından, bu tip hastalıklar sıklıkla “çocukluk hastalıkları” olarak anılır. 20. yüzyılın başına kadar çocukların neredeyse üçte biri yetersiz beslenme ve hastalıklar sebebiyle erişkinlik çağını göremiyordu.
    Geçtiğimiz yüzyılda insan türü, artan nüfus ve gelişmiş ulaşım sistemleri yüzünden salgınlar karşısında daha savunmasız hâle geldi. Tokyo ya da Kinşasa gibi modern metropoller, patojenler için ortaçağ Floransa’sından ya da 1520’ler Tenochtitlan’ından daha zengin bir avlanma ortamı sağladı ve küresel tedarik ağı 1918’e göre bugün çok daha etkin. Bir İspanyol virüsü Kongo ya da Tahiti’ye yirmi dört saatten daha az sürede ulaşabilir. Demek ki ölümcül bir salgından diğerine sürüklendiğimiz epidemik bir cehennemde yaşadığımız gerçeği hiç de şaşırtıcı değil.
    Ne var ki geçtiğimiz yıllarda salgınların sıklığı ve etkisi hatırı sayılır oranda azaldı. Bilhassa küresel boyutta çocuk ölümleri tüm zamanlara kıyasla en düşük seviyede, artık erişkinliğe ulaşmadan ölen çocuk sayısı yüzde 5’in altına düştü. Gelişmiş dünyadaysa bu oran yüzde 1’in bile altında.12 Bu mucizeyi aşılar, antibiyotikler ve çok daha iyi medikal altyapı sağlayan 21. yüzyıl tıbbının eşi benzeri görülmemiş başarılarına borçluyuz.
    Örneğin çiçek aşısı için başlatılan küresel kampanya öyle başarılı oldu ki Dünya Sağlık örgütü (WHO) 1979’da insanlığın kazandığını ve çiçek hastalığının kökünün kazındığını ilan etti. İnsanlar ilk defa bir salgını yeryüzünden silip atmayı başardı. 1967’de 15 milyon kişiye bulaşan, bunların da 2 milyonunu öldüren hastalıktan 2014’e gelindiğinde eser yoktu. Bu mutlak zafer bugün o kadar kesin ki artık WHO insanları çiçek hastalığına karşı aşılamayı bile durdurdu.
    Birkaç yılda bir yeni bir salgın ihtimaliyle hâlâ paniğe kapılabiliyoruz. 2002-2003’te SARS, 2005’te kuş gribi, 2009-2010’da domuz gribi ve 2014’te Ebola salgınlarında yaşandığı gibi. Ancak alınan etkin önlemler sayesinde, görece çok daha az kurban vererek bunları da atlatmayı başardık, örneğin ilk ortaya çıktığında bir Kara Veba endişesi yaratan SARS virüsü, tüm dünyada toplamda bin kişiden daha az insanın yaşamına mâl oldu.14 Başta kontrolden çıkacakmış izlenimi veren Batı Afrika’daki Ebola salgını, 26 Eylül 2014’te WHO tarafından, “modern zamanlardaki en ciddi halk sağlığı durumu” olarak tanımlanmıştı.15 Buna rağmen, 2015 başında dizginlenen salgının Ocak 2016’da yine WHO tarafından ortadan kaldırıldığı ilan edildi. 30 binin üzerinde insanı etkileyen (11 bininin canına mâl olan) ve Batı Afrika’nın tamamına büyük çapta ekonomik zarar veren Ebola, tüm dünyada kaygı yarattı ancak yine de Batı Afrika sınırlarının ötesine yayılmadı ve ölen insan sayısı İspanyol gribiyle ya da Meksika’daki çiçek salgınıyla karşılaştırılamayacak kadar azdı.
    Son yılların en büyük tıbbi başarısızlığı olarak görülen AIDS trajedisi bile bir ilerleme belirtisi olarak görülebilir. 1980’lerin başında patlak verdiğinden beri 30 milyondan fazla insanı öldüren AIDS, milyonlarca insanın da fiziksel ve psikolojik sıkıntılar çekmesine neden oldu. Bu yeni salgının teşhisi ve tedavisi oldukça zordu çünkü AIDS kendine has sinsi bir hastalıktır. Çiçek virüsü kapan bir insan birkaç gün içinde hayatını kaybederken HIV pozitif bir hasta haftalarca, hatta aylarca gayet sağlıklı görünebilir ve bu esnada hastalığı bilmeden başkalarına da bulaştırabilir. Ayrıca HIV tek başına öldürmez. Aksine bağışıklık sistemini çökerterek hastayı birçok başka hastalığa açık hâle getirir. AIDS kurbanlarını asıl öldüren bu ikincil hastalıklardır. Sonuç olarak AIDS’in ilk yayılmaya başladığı zamanlarda hastalara neler olup bittiğini anlamak daha zordu. 1981’de New York’ta hastaneye yatırılan iki hastadan biri görünüşte zatürreden, diğeriyse kanserden hayatını kaybetmek üzereydi. İkisinin de aylar, belki de yıllar önce kaptıkları HIV virüsünün kurbanları olduğuna dair ortada tek bir kanıt bile yoktu.
    Tüm bu zorluklara rağmen tıp dünyasının bu gizemli yeni salgını fark etmesinden sadece iki yıl sonra biliminsanları hastalığı tanımaya, virüsün nasıl bulaştığını anlamaya ve salgını yavaşlatmak için olası yöntemler önermeye başlamıştı bile. Takip eden on yıl içinde yeni ilaçlar sayesinde bir ölüm fermanı olmaktan çıkan AIDS kronik bir hastalık hâline geldi (en azından tedaviyi karşılayabilecek kadar varlıklı olanlar için). AIDS’in 1981’de değil de 1581’de ortaya çıkmış olması durumunda olabilecekleri bir düşünün. Bırakın salgını tedavi etmeyi, büyük ihtimalle hastalığın sebeplerine, kişiden kişiye nasıl bulaştığına ve nasıl durdurulabileceğine dair öngürüsü olan tek bir kişi bile bulunamayacaktı. Söz konusu şartlar altında AIDS insan ırkının çok daha büyük bir kısmını yok edecek ve Kara Veba’ya benzer, hatta belki de onu katbekat aşan sonuçlar ortaya çıkacaktı.
    AIDS’in yol açtığı korkunç sonuçlara ve sıtma benzeri bulaşıcı hastalıklar yüzünden her yıl ölen milyonlara rağmen, salgınlar geçtiğimiz bin yılla karşılaştırıldığında insan sağlığı için çok daha küçük bir tehdit oluşturuyor. İnsanların büyük bir kısmı bulaşıcı olmayan kanser ya da kalp hastalıkları gibi rahatsızlıklar sonucu ya da yaşlılıktan hayatını kaybediyor.18 (Yeri gelmişken, kanser ve kalp hastalıkları çağımıza özgü değildir, antik devirlerde de görülmektedir. Ne var ki geçmiş çağlarda insanlar genellikle bu hastalıklardan ölecek kadar uzun yaşamıyordu.)
    Birçokları bunun geçici bir zafer olduğunu ve Kara Veba’nın tanımadığımız bir akrabasının bir köşede sinsice beklediği korkusuyla yaşıyor. Salgınların tekrar artmayacağının garantisini vermek mümkün değil elbette ancak doktorlarla mikroplar arasındaki silahlanma savaşında doktorların daha hızlı ilerlediğini söylemek mümkün. Yeni bulaşıcı hastalıklar sıklıkla patojenlerin mutasyona uğraması sonucu ortaya çıkıyor. Bu mutasyonlar sayesinde hayvanlardan insanlara geçen patojenlerin aynı şekilde insanların bağışıklık sistemini çökertiyor ya da antibiyotik benzeri ilaçlara karşı direnç geliştirmesine sebep oluyor. İnsanın çevre üzerindeki etkileri yüzünden bugün bu tip mutasyonlar büyük ihtimalle daha sık meydana geldiği gibi geçmişe kıyasla daha da hızlı yayılıyor.19 Yine de tıbba karşı yarışta patojenler şansa bel bağlamak zorundalar.
    Buna karşılık doktorlarınsa şanstan daha sağlam dayanakları var. Bilim tesadüflere çok şey borçlu olsa da doktorlar yeni bir ilaç keşfetme umuduyla test tüplerine rasgele kimyasallar koymuyorlar. Daha etkin ilaç ve tedavi geliştirmek yolunda her geçen yıl daha çok ve daha nitelikli bilgilerle donanıyorlar. Sonuç olarak 2050’de daha dirençli mikroplarla karşılaşacağımıza şüphe yok, buna karşın tıp bilimi de tüm bu hastalıklarla bugüne kıyasla şüphesiz çok daha etkin savaşabilecektir.
    2015’te doktorlar Teixobactin adında, henüz bakterilerin direnç geliştirmediği yepyeni bir antibiyotik tipinin bulunduğunu açıkladı. Bazı biliminsanları Teixobactin’in çok dirençli bakterilere karşı ezber bozan nitelikte olduğunu düşünüyor. Biliminsanları bilinen tedavi yöntemlerinden farklı işleyişi olan yeni metotlar üzerinde çalışarak ilaç teknolojisinde devrim yaratacak yeni buluşlara imza atıyor. Bazı araştırma laboratuvarları, damarlarımızda dolaşarak hastalıkları teşhis edip patojenleri ve kanserli hücreleri yok edecek nanorobotlara ev sahipliği yapmaya çoktan başladı bile. Mikroorganizmalar organik düşmanlarıyla savaşlarında 4 milyar yıllık bir deneyime sahip olsalar da, biyonik avcılara karşı kelimenin tam anlamıyla deneyimsiz olduklarından etkin savunma geliştirmekte zorlanacaklardır.
    Yeni bir Ebola salgınının patlak vermeyeceğinden ya da bilinmeyen bir grip türünün dünyayı kasıp kavurarak milyonları yok etmeyeceğinden emin olamasak da, artık böylesine bir durumu engellenemez doğal bir felaket olarak görmeyeceğimiz aşikar. Aksine böyle bir trajedi yaşarsak bunu insan elinden çıkma, kabul edilemez bir başarısızlık olarak görüp sorumluların cezalandırılmasını isteyeceğiz. 2014 yazının sonunda, küresel sağlık mercilerinin Ebola karşısında yetersiz kalındığı düşüncesinin yaygın kabul gördüğü birkaç hafta boyunca, alelacele soruşturma komiteleri kurulmuştu. 18 Ekim 2014 tarihinde yayımlanan ilk rapor, Dünya Sağlık örgütü’nü salgına karşı harekete geçmekte yetersiz kalmakla eleştirmiş ve Afrika ayağındaki yolsuzluk ve yetersizlikleri ortaya çıkarıp salgından WHO’yu sorumlu tutmuştu. Eleştiriler giderek artmış, yeterince hızlı ve etkin davranmamakla suçlanan uluslararası camia bir bütün olarak hedef hâline gelmişti. Bu tip eleştirilen insan türünün salgınları engelleyebilecek bilgi ve yetkinlikte olduğunu ve eğer bir salgın kontrolden çıkarsa bunun ilahi bir gücün hiddetinden çok insan evladının beceriksizliğinden kaynaklandığını varsayar. Benzer şekilde doktorların AIDS’in işleyiş mekanizmasını anlamasının üzerinden yıllar geçmişken bile Sahraaltı Afrika’da milyonlarca insanın hâlâ bu hastalıktan ölmesi, haklı olarak kötü talihten çok insanların aptallığına ve umarsızlığına yorulur.
    Sonuçta AIDS ve Ebola gibi doğal felaketlerle mücadelede ibre insanlığın lehine dönüyor. Peki ya insan doğasından kaynaklanan tehlikeler bu durumda ne olacak? Bakteri ve virüsleri yenmemizi sağlayan biyoteknoloji, aynı zamanda bizzat insanların kendisini eşi benzeri görülmemiş bir tehdide dönüştürüyor. Doktorların hızla teşhis koyup yeni hastalıklara tedavi önermesini sağlayan araçlar, orduların ve teröristlerin daha korkunç, kıyamet alameti gibi hastalıklar yaratmasına da imkan sağlıyor, öyle ki insan türünü gelecekte tehlikeye atacak büyük salgınların, acımasız bir ideolojinin takipçisi insanların bizzat kendi elinden çıkması işten bile değil. İnsanevladının doğal salgınlar karşısında çaresiz kaldığı çağ, muhtemelen sona erdi. Ne var ki o günleri mumla arayabiliriz.
  • 584 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Herkese merhabalaar!
    Bugün Veronica Ruth Bir İz Bırak hakkında minik bir yorum paylaşacağım sizlerle.
    Öncelikle kitabın konusuna değinecek olursam, akımdan beslenen bir galakside herkesin belli bir yaşa gelince akım-armağan dedikleri süper güçleri (?) oluyor. Başkahramanlarımız Akos Thuvneli bir kahin çiftçinin oğlu, Cyra ise Thuvne’ye düşman Shotet halkından, hayatını mahkumiyet ile geçirmiş, akım armağanına isteyerek sahip olamamış bir hükümdar kızı. Akos ve abisinin yolunun Shotetlilerle buluşmasıyla olaylar başlıyor.
    Bu kitabı aslında tam olarak sevdim mi sevmedim mi bilmiyorum. Genel olarak kurgu gerçekten iyiydi. Farklı bir distopik dünya ve farklı fantastik güçler işlenmiş. Hayal gücünü bi tık olsa da zorlayan bir kurgu var. Ve benim için bir kitapta en en en önemli unsur; güçlü bir kadın karakter. Yazar gerçekten kadın karakterini çok güzel işlemiş ve kurgulamış. Küçüklüğümden beri hep birinin elini tutunca acısını dindirebileceğim özel bir gücüm olsun isterdim. Bu yüzden Roth bu iki unsurla benim gönlümü fazlasıyla kazandı. Sanırım tam olarak sevemedim dememin nedeni bu.
    Kitapta benim hoşuma gitmeyen iki şey oldu. Birincisi ilk başlarda oluşan mantık hataları ve aşırı yavaş işleyiş. Açıkçası bu benim kitaba adapte olmamı biraz zorlaştırdı. İkincisi ise, olayların çok fazla ortada kalmış olması. Tamam seri bir kitap ama normalde şaşırtıcı bir son olur, diğer kitapta olaylar devam eder. Ama Roth öyle bir yerde bıraktı ki, çözümlenemeyen çok çok fazla sorun kalmıştı. Bu beni biraz sıktı.
    Okumak isteyen arkadaşlara minik bir öneri de bulunup yorumumu alıntılarla sonlandıracağımKitabı yüz sayfa kadar okuduktan sonra her şey daha kolay ve akıcı. Pes etmeyin!