• Vaktiyle evladını terbiye edemeyen bir ana, cezasını dilini kaybetmekle çeker. Hikaye şöyledir.
    Üç beş yaşına gelen bir çocuk komşunun yumurtasını çalıp annesine getirir. Haram, helal bilmeyen cahil ana, yumurtayı çocuğun elinden alır ve çocuğuna bir aferin çeker ve:

    -Benim akıllı oğlum, aferin diyerek çocuğunun başını okşar. Çocuk, artık hergün veya gün aşırı komşuların yumurtalarını eve getirmeye başlar. Bir gün böyle, iki gün böyle derken seneler geçer. Çocuk yaşına göre hırsızlığı da ilerletir. Yumurtadan tavuğa, tavuktan horoza, horozdan koyuna, koyundan kuzuya derken bir haramzâde olur çıkar. Eski zamanın çocuğu şimdi çevresinin bir numaralı ve azılı eşkıyalarından olur. Artık bu eşkıyayı kimse durduramaz bir hale gelir. Hırsızlıklar, eşkıyalıklar derken bir gün büyük bir cinayet işler. Kanun bunun yakasına yapışıp idama mahkum eder.

    Oğlunun idam haberini dinleyen ana, mahkeme salonunda feryadı basar. Saçını, başını yolar. Aman hakim bey, biricik oğlumu bağışla, benim hayatta ondan başka kimsem yok diye yalvarır.

    İdam mahkumu eşkıya evlada sorarlar, son bir arzun var mı? Eskiden beri idam mahkumlarının son arzularını yerine getirmek adet olduğu için bunun da son arzusu sorulur. İdam mahkumu genç:

    -Bir tek dileğim var. Sevgili anacığımın o mübarek dilini öpmek isterim, izniniz olursa bu arzumu yerine gelsin diye rica eder.

    Mahkumun isteği yerine getirilmek üzere annesi getirilir:w

    Benim sevgili oğlum, dilimi son bir defa öp bakayım diyerek dilini uzatır.

    Eşkıya evlad, anasının dilini iki dişlerinin arasına alır. Öyle bir ısırır ki, dişler dili makas gibi keser, dil pat diye yere düşer.

    Orada bulunanlar, vah, vah, vah! Ne olacak eşkıya evlat! Bunca cinayetler yetmiyormuş gibi bir de anasının dilini kopardı derler.

    İdam mahkumu genç:

    -Ey burada toplanan insanlar! Bilmeden boş yere konuşmayınız. Benim burada idama mahkum oluşum o kopasıca dildendir, koptu ya! der.

    Herkes hayretle sonunu dinler. Genç mahkum devam eder:

    -Ben, çocukluğumda komşumun yumurtasını çalıp getirdiğimde anam bana aferin çekti, yumurtayı alıp başımı okşadı. Eğer, o zaman beni terbiye edip men etseydi, bugün bu ölüm cezası bana gelmeyecekti, der.
  • Bir Yahudi’nin kısa zamanda zengin oluşunu görüp, ona özenen Müslüman bir vatandaş, Yahudi’ye gidip, onun gibi kısa zamanda zengin olmak istediğini, bunun için ne yapması lazım geldiği hususunda akıl danışır. Yahudi de ona; “Neyin var, neyin yok?” diye sorar. O da anlatır. “Tamam sen bunların hepsini sat, paraya tebdil et(paraya çevir), gel yanıma, ondan sonra ben sana akıl vereceğim” der. Onun söylediklerine inanan adamda nesi varsa satıp paraya çevirir ve Yahudi’nin yanına gelir.

    Yahudi ona der ki; “Ben araştırma yaptım, İstanbul’da tilki kuyruğu çok iyi para ediyormuş, sen bu paranın tamamıyla tilki kuyruğu al, paketle, İstanbul’a götür, orada pazarda satar zengin olursun.” Adam, tilki kuyruklarını satın alır, paketler, İstanbul’a götürür. Orada bir hana yerleşir. Kuyruklarını pazarda satılığa çıkarır. Günlerce bekler, alıcı bulamaz.. Yol masrafı için ayırdığı para da tükenmeye başlar. Üzüntüye dalar..

    Onun üzüntüsünün farkına varan han sahibi, bunun nedenini sorar. O da, olup bitenleri han sahibine anlatır, perişan duruma düştüğünden bahseder. Bunun üzerine han sahibi o kişiye; “Sultan Abdülhamid Han’ın, Perşembe günleri, yanında mâbeyn kâtipleri ile çarşıya çıkıp, vatandaşların müşkilat ve dertleriyle ilgilendiğini, derdini mâbeyn katiplerine anlatmasını ve bunlar aracılığı ile pâdişâha durumunun anlatılmasının mümkün olacağını ve pâdişâhın da buna bir çare bulacağını” söyler.

    O da hancıyı dinler, dediklerini yapar.. Katipler durumu sultana arzederler. Sultan da; “Bu vatandaş saraya gelsin, bizzat benimle görüşsün’’ diyerek mülakat için randevu verir. Randevu zamanı gelince mülakat için huzura kabul edilir. Sultan Abdülhamid Han ona meseleyi sorar. Oda olup bitenleri anlatır.

    Bunun üzerine Sultan Abdülhamid Han; ‘’Tamam, şimdi sen bu tilki kuyruğunu iki gün sonra Mısır çarşısının önünde pazara çıkarırsın, tanesini iki altından aşağıya satmayacaksın. Üç, beş, kaça satarsan sat, fakat tanesini iki altından aşağıya satmayacaksın, tamamını sattıktan sonra tekrar bana gelip bilgi verirsin..” diyerek huzurundan ayrılmasına izin verir.

    Sultan Abdülhamid Han, daha sonra nâzırlar vekiller heyetini toplar. “Bundan böyle huzuru şahaneye kabul edilecek Yahudi vatandaşlar yakalarına tilki kuyruğu takacaklardır” diye bir karar aldırır. Adam tilki kuyruğunu pazara çıkarır ve kısa zamanda hepsi satılır. Bilâhire tekrar huzuru şahaneye kabul edildiğinde, Sultan Abdülhamid Han hazretleri kendisine; “Evlâdım sen Kuran-ı Kerîm’i okumuyor musun? Kurân-ı Kerim’i oku. Cenâb-ı Hak Kurân-ı Kerim'de; “Yahudi ve Nasârâları (hristiyanları) dost edinmeyin, buyurmuyor mu? Haydi şimdi sen bu paranla malına mülküne sahip ol ve işine bak!” diyerek adamı güzelce gönderir.

    Bilâhire Sultan Abdülhamid Han, tekrar nâzırlar ve vekiller heyetini toplar, “Tilki kuyruğu kararı yürürlükten kaldırılmıştır.” diye ikinci bir kararla önceki kararı yürürlükten kaldırtır.

    Cennet Mekan Sultan Abdulhamit Han, El Fatiha..
  • Haman Ve Eski Mısır Yazıtları
    Firavun dedi ki: “Ey önde gelenler, sizin için benden başka İlah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa’nın İlahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum.” (Kasas Suresi:38)

    Hz. Musa Ve Denizin Yarılması
    “Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve hiç şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir.” (Şuara Suresi: 63-68)

    Firavun ve Yakın Çevresine Gelen Belalar
    “Andolsun, Biz de Firavun ve çevresini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.” (Araf Suresi: 130) Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler (ayetler) olarak üzerlerine tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan musallat kıldık.Yine büyüklük tasladılar ve suçlu-günahkar bir kavim oldular. (Araf Suresi: 133)

    Nuh Tufanı
    “Andolsun ki Nuhu kavmine gönderdik te, onların arasında bin seneden elli yıl eksik kaldı. Onlar zalim kimseler iken nihayet tufan onları yakaladı. Fakat Nuhu ve gemi halkını kurtardık. Ve bu hadiseyi âlemler için bir ibret kıldık” (Ankebut: 14-15)

    İrem Şehri
    “Rabbinin Ad kavmine ne yaptığını görmedin mi? Yüksek sütunlar sahibi İrem’e ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildi.” (Fecr Suresi, 6-8)

    Sebe Halkı Ve Arim Seli
    Andolsun, Sebe’ (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki: ) “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin.Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabbiniz var.” Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece Biz de onlara Arim selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük. Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız? (Sebe Suresi: 15-17)

    Bizans’ın Galibiyeti
    Elif, Lam, Mim. Rum (orduları) yenilgiye uğradı. “Dünyanın en alçak yerinde”. Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Üç ile dokuz yıl içinde. Bundan önce de, sonra da emir Allah’ındır. Ve o gün müminler sevineceklerdir. (Rum Suresi, 1-4)

    Mekke'yi Fethedeceksiniz
    “Allah dilerse Siz güven içinde, korkmadan, bazılarınız saçlarını tamamen tıraş etmiş, bazılarınız da saçlarınızı kısaltmış olarak Mescid-i Harama mutlaka gireceksiniz. Bütün dinlere üstün gelsin diye resulünü hak ile gönderen odur.” (Fetih Suresi, 27-28)

    Firavun’un Cesedinin Korunması
    “Biz, İsrailoğulları’nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): “İsrailoğulları’nın kendisine inandığı (İlahtan) başka İlah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım” dedi. Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim ayetlerimizden habersizdirler. (Yunus Suresi: 90-91-92)

    Peygamber Efendimiz (S.a.v.)’in Allah Tarafından Korunacağı
    “Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (Maide, 67)

    Kur’an’ın Bir Tek Harfini Bile Kimse Değiştiremeyecektir
    “Muhakkak ki Kur’an’ı biz indirdik ve elbette onu biz koruyacağız” (Hicr: 9)

    Kur’an’ın Bir Benzerinin Asla Getirilemeyeceği
    “Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’an’dan şüphe içinde iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi de yardıma çağırarak haydi onun benzeri bir sure getirin. Eğer iddianızda sadıklar iseniz. Eğer bunu yapamazsanız, zaten asla yapamayacaksınız, o halde odunu insanlar ve taşlar olan ateşten sakının. O kâfirler için hazırlanmıştır.” (Bakara, 23-24)
  • “Sen benim altıncı işimsin. Onca ağır yükün altında sana ayırabileceğim ancak yorgunluğumdur. Otuz iki yıl kalbimi ve gövdemi silerek kurduğum dünyanın önüne almamı bekleme seni. Ne kadar derinden gelirse gelsin, ne kadar yakıcı olursa olsun, görünmez bir boşluğu o da bir sürelik dolduracak bir ses için onca yılı hiçleyemem. Bu dünyayı kolaylaştıracaksın diye kapılarımı açtım. Bir yol boyu pınarsın sen. Kan ter içinde geliyorum bir yudum serinlik için, içindeki çirkefle simsiyah ediyorsun. Attığım hiçbir adım için kimseye hesap vermedim ben. Kimse için zaman saymadım. Aşk değil işgal bu. Gittikçe herkese benziyorsun. İçindeki cehennem ilgilendirmiyor beni. Bana gülün gerekli, dibindeki gübre değil. Anlıyor musun?”
  • 192 syf.
    ·1/10
    Bu arkadaş tv'ye çıktı geçen. Dedi; ''ben yazar değilim'', Allah Allah dedim, mütevazılık mı yapıyor, niye bu kadar kitap çıkarıyorsun o zaman, sonra da değilim diyorsun. Sonra aklıma geldi; aa ben bu şahsın kitabını merak edip aldım galiba. Dur bakayım hazır önüme de geldi. Sıcağı sıcağına ne yazmış, neden bu kitap çok satmış, diye okuyayım dedim.
    Aman Allahım! Okumaz olaydım.
    Edebiyata üç yıl küsesim geldi bu kitaptan sonra, nereden okudum, neden merak ettim?
    Çay temalı Elif, Elif diye tasavvuf kırıntılı klişe nağmelerle dolu kitap.

    ''Özgür olacak sevdiğin, her şey, dünya, para, heyecanlar kontrolünüzde olacak.'' (S.19)
    Şu cümleyi anlayan beri gelsin.

    ''Sabah namazını birlikte kılıp günübirlik Venedik'te sokaklarda kaybolmamaya çalışacaksınız mesela'' (S.19)
    Manyak mıyım ben? Neden sabah namazı vakti Venedik'teyim.
    ''Çok ayrıntıya girmeden, özetle seveceksin bazen...
    Sen de kalmayacaksın, o da kalmayacak...
    Hani demiştim ya gökyüzünün tavanına kadar seveceksin.'' (S.20)
    Buna hangi kız kanıyorsa acıdım şu an.

    Aralarda çay demleyip durmadan çay içiyoruz. Sponsoru çay kitabın galiba. Çay resimleri var. Hele bir sayfa var ki. Of of. Çay bardaklarını kıtır kıtır yiyen insanlar geldi aklıma.(Sinirden)
    Yazarımız o kadar mutaassıp ki bir kadında ''abdestli kirpik'' olmazsa olmazı. Nasıl bir tabirse bu artık, ilk defa duydum. (S.29)

    ''Gelsen işte,
    Terliklerinle gelsen,'' (S.36)
    Bak bu edebiyatın doruk noktası!

    ''Sensiz çay içemiyorum,
    Sensiz çay içemiyorum.'' (S.43)
    O kadar çay içersen, mide fesatı geçirdin tabii.

    ''Sen yanımda olmayınca böyle yazasım geliyor sürekli,
    sonra durasım...
    sonra tekrar yazasım.'' (S.44)
    Var ya, evdeki tüm kitapları şu an ısırıp parçalayasım geldi.

    ''Dünyanın en güzel şiirlerini yazarım ben'' (S.59)
    ''Benden uzak yanın bile dünyanın en güzel şiirlerini yazdırırken bana...'' (S.64)
    ''Ömrümün en güzel şiiri olur...
    Ben zaten şiir yaşıyorum!'' (S.69)
    ''Yazmak kesmez oldu artık,
    Şiir yaşıyorum ben'' (S.114)
    Çok da mütevazıyız yani. Yere bakan, yürek yakan cinsinden. Ayıpsın!

    ''Ve tüm bunlardan sonra, Allah'ın bile diyesi geliyor;
    O çocuk seni seviyor!'' (S.72)
    ''Eğer hakkını vermiyorsan, ben Allah'a inanıyorum deme lütfen.'' (S.171)
    ''Allah'ın halkla muhabbeti olmaz!'' (S.171)
    ''Kırasımız, koparasımız geliyor kaderimizi (S.124)
    ''Sen O'ydun biraz da benim için,
    Bir adım daha atsan sana inanacağım.'' (S.124)
    Tövbe de yavrum tövbe de. Bunlar şirk olmuyor mu?

    ''Bir eline çay alırsın,
    kulağın yağmur sesine rezerve. (S.110)
    (Burada herkes Quentin Tarantino'nun Rezervuar Köpekleri'ni izlemeli, yoksa bu kitabı asla anlayamazsınız, asla!)

    Koskoca sayfada ''İstanbul bana, ben sana sırılsıklam'' (S.73)
    ''Demli yanım, senli yanım olsa'' (S.80)
    ''Seni çok özledim,
    çok,
    gerçekten çok özledim,
    'gerçekten' çok özledim.'' (S.83)
    ''Ötesi yok işte bu yürek sana demli'' (S.123)
    Of ki of. Damardan şırdan.

    ''Salya sümük gözyaşım olmuştun'' (S.58)
    ''Namazlar gibi vakti olsa seni özlemenin?'' (S.97)
    ''Tüm uzuvlarımın en temiz yanlarıyla seni istesem Rabbimden'' (S.98)
    ''Yine erkeklik yapıp İkea'daki bütün örnek evleri alacağım sana.'' (S.109)
    Dindar kız tavlama taktikleri.

    ''Şimdi olmasa ahirete be sevdiğim'' (S.64)
    O ''be'' var ya, beni benden aldı. Solucan deliğinden geçtim şu an.

    ''Hep sırıttım ben...
    Nerde olursa olsun bu beden,
    içinde hep sırıttı.'' (S.136)
    Biz de biz de, amiyane tabirle ''aynen öyle'' hep sırıtarak okuduk kitabı.

    ''Şiirimin çırpınışı bana kendimi hatırlatıyordu.
    Bu sefer gerçekten iyice batmıştım.'' (S.142)
    S.çtın, kitabı birde, bir, iki, üç diye çıkarıp sıvamasaydın keşke.

    Kitabı, ''Eliffff!!'' diye çığlık atarak bitirmeniz salık verilir.

    Şaka bir tarafa, kitabın en üzücü tarafı; mütedeyyin insanlarla adeta dalga geçer gibi ''İki Allah derim'' parsayı toplarım kabilinden yazılmış olması.

    Kitapta beğendiğim hiç bir şey yok mu peki? Var.
    Bu kitabın hamuruna gül suyu atılmış ki, (Gül kokulu özel baskı, birinci yılında 500.000 baskı) içerikle tavlayamadığımız mümine kızları kokuyla tavlarım düşüncesi çok hoş. Başka kitaplar da bu yöntemi lütfen örnek alsın; lavanta, gül, karanfil, bilumum kokuları atsın selüloz hamuru teknelerine.
    Ama şunu bilin ki, siz matbaada teknedeyken, biz gondolda Venedik'teyiz; sabah namazı vakti.:)
  • 196 syf.
    EVLİLİK AŞKI ÖLDÜRÜYOR GÜZELİM (SPOILER OLACAKTIR)

    https://www.youtube.com/watch?v=9RUThN5wWOE

    "Zannederim ki bu romanı şimdi okuyanlar önce merak duyacaklar -tüm bu yaygara neden kopmuştu?- sonra da Savaş ve Barış'ı, Anna Karenina'yı, Diriliş'i yazan gözde yazarlarının böyle bir şey de yazabilmiş olmasını huzursuzluk, çaresizlik ve şüpheyle karşılayacaklar." diyor Doris Lessing, önsözde. Bu kült eserlerin hiçbirini henüz okumadım, fakat "böylesi düşünce yapısına sahip bir romanı hangi kafayla yazdın be üstat" demeden de edemedim doğrusu. Nitekim bu durumun gerekçeleri de önsözde ve sonsözde net bir şekilde anlatılmış. Tolstoy, fanatik bir Hristiyan anlayışla bezemiş kurgusunu. Gelgelelim, günümüz koşullarıyla değerlendirildiğinde hem birçok absürt davranışa hem de onca devir ve kültür farklılıklarına rağmen birçok da benzerliğe şahit oluyoruz okurken.

    Kitap yayınlandığı dönemde baskı ve sansür tehlikesiyle karşı karşıya kalmış, hatta romanın sıradan insanların alamayacağı kadar pahalı bir edisyonla basılmasına karar verilmiş. Fakir kitleyi böylesi "zararlı" fikirlerden korumak lazım gelir elbette. Roosevelt'in Tolstoy'a "cinsi ve ahlaki sapık" ithamı ise işin tuzu biberi. Eee... Rejimlerin, hükumetlerin böylesi fikirlerle dolu bir kitabı eleştirmesi gayet doğal. Nitekim evlenmek, dolayısıyla çocuk doğurarak nüfusu artırmak, devletlere külfetin yanında ucuz iş gücü, oy kullanacak seçmen ve de cepheye sürecek asker de sağlar. Önsöze dair son olarak da şunu söylemeliyim, resmen ters köşe oldum. Kitaba dair spoiler yememek adına, kurguyu bitirdikten sonra dönüp önsözü okudum ama hiç beklemediğim bir anda, Anna Karenina romanından spoiler yemiş oldum. Aklınızda bulunsun.

    Konuya gelecek olursak, bir tren yolculuğuyla başlıyor her şey. Yolculukta birkaç kişi arasında kadın-erkek ilişkileri ve sevginin bahsinin açılması, Pozdnişev'in evlilik hayatını ve karısını öldürmesine varan süreci anlatmasına sebep oluyor. Hoş, böyle dertli tasalı insanların bir fırsat bulup size bir şeyler anlatması için bir şeylerin fitili ateşlemesine de gerek yoktur. Yeter ki onlar anlatacak olsun, siz de birazcık da olsa dinleyici yanınızı gösterin yeter. Ana karakterimiz Pozdnişev olsa dahi, anlatıcımız başka biri. Bu kişi, yazarın kendisi de olabilir. Fikrim yok. Anlatıcı başka olsa dahi, kitap boyunca Pozdnişev'i dinliyor olacağız.

    Kitabı hikayesi üzerinden değil de, not aldığım yerleri üzerinden değerlendirmek istiyorum. Kitapta geçen "bedensel tutkunun, insanlığın iyilikte birleşmesine engel oluşu" savına katılmıyorum. Hatta tamamen aksini iddia ederek, bedensel tutkudan nasibini almamış insanları, insanlığın iyilikte birleşmesine engel olan sebepler olarak görüyorum. Fakat bedensel tutkudan arınmış insanlığın, dünyadan silinip gideceğine hak verebilirim. Ne de olsa soyun tükenmesine kadar gider bu süreç. Fakat bu, Pozdnişev'in belirttiği gibi mutlu mesut bir siliniş olmayacaktır. Ben olsam, daha dramatik bir son yazardım, tabii günümüz şartlarından da beslenerek... İnsanoğlunun kadın ve erkek bireyleri, birbirlerinden ölesiye nefret ederler, birbirlerine duydukları tutkudan eser kalmaz, tutkunun yanında birbirlerine duydukları hiçbir iyi duygu da kalmaz. Böylelikle nesil devam etmez, ya da ne bileyim, yapay rahimler, suni sperm sağlayıcılar, üreme kapsülleri icat edilir, ya da robotlar (veya uzaylılar) dünyayı istila edip bizleri soyumuz kuruyana dek köleleştirir... Demem o ki, kadınlar ve erkekler! Birleşiniz! Birbirinizden soğumadan, birbirinize karşı anlayışlı olunuz! Karşılıklı anlayıştan besleniniz! Daha ne diyelim?

    Pozdnişev'in evlilik kararını bu kadar çabuk alışı ve bunu da sadece cinsel çekimle yapışı, sonrasında çektiği (ve de çektirdiği) sıkıntıları göz önünde bulunduracak olursak, bizlere flört veya sözlülük-nişanlılık evrelerinin ne kadar da gerekli olduklarını gösterir nitelikteydi. Çiftlerin aralarında, onları sadece kısa süreliğine bir arada tutabilecek parametreler varsa ve evlilik kurumu da bu sallantılı parametreler üzerine inşa edilirse, o kurumun sallanması ve nihayetinde de yıkılması kaçınılmaz olacaktır. Yıkılması muhtemel bir evlilik üzerine konulan her tuğla ise, yıkımın dramatikliğini üst seviyeye taşıyacaktır.

    Tuğlalardan bahsetmişken, tabii çocuklardan bahsediyorum. Evvelden beri süregelen, fakat benim bir türlü dayanağının ayırdına varamadığım bir düşünce var: Kötü giden bir evliliği, çocuk yaparak kurtaracağını sanmak. Tam bir şehir efsanesi. Burada da şöyle bir hisse kapıldım, iyi bir eş değil sadece kavga etmedikleri zamanlarda iyi bir yatak arkadaşı olan eşini Pozdnişev, çocukları sayesinde bir kimliğe daha bürüyebiliyor: İyi bir anne. Gelecek neslin devamlılığı adına gerekli bir şey bu. Belki de bazı evlilikleri devam ettiren sebep budur fakat evlilikleri kurtaran sebep bu olamaz. Ortada bir çocuk olmadıktan sonra, iyi olmayan bir eşi de iyi bir anne veya iyi bir baba olarak tekrardan değerlendirmeye lüzum kalmaz.

    Çocuklarla paralel gelen bir başka konu ise, gebe bir kadının arzulanabilir olup olmaması ya da gebe kadının kendini çekici bulup bulmaması. Bu durum, Pozdnişev'in kıskançlığını bir nebze de olsa törpüleyebiliyor. Ne de olsa karısı artık, o "aşık" olduğu bedene sahip değil. Başka erkekler de bu şişmanlamış, göğüsleri sarkmış, kalçası genişlemiş kadını arzulanabilir görmeyeceklerdir. Bu onu biraz rahatlatır. Fakat doktorların müdahalesi ile artık çocuk doğuramayacak olan karısı, yenilenmiş, eski güzelliğine ve alımlılığına yaklaşmış bir hale gelmiştir. Bu durum kadın açısından güzeldir, beğenilmek ve güzel hissetmek hemen her kadının hoşuna gider. Fakat paranoyak ve de kıskanç bir koca için bu hiç de istenebilecek bir şey değildir.

    Karakterler bazında son olarak şunu söyleyecek olursak, Pozdnişev, evliliğin başında cinsel dürtülerle donanmış hızlı bir aşık, sonrasında anlaşmazlıklarla yoğrulmuş bir ilişkide debelenen kıskanç bir koca, karısını kıskanacağı adamı dahi kendi eliyle evine sokan bir ezik, fakat çorapla olmaktansa en azından terliklerini giymeyi dert edinen bir aciz. Bir insanı, daha da önemlisi karısını öldürmüş bir adamın, böylesi güç istenciyle ve dış görünüşüyle dertlenmiş olması, onun anca komple bir aciz olduğunu gösterir.

    Gelelim sonsöze ve Tolstoy ustaya karşı tezler sunmaya... Fanatik bir Hristiyanlık anlayışıyla bezeli fikirleri, müritleri tarafından dahi tam anlamıyla benimsenemeyecek düzeyde bana kalırsa. Öncelikle bedensel aşk, hayvani bir düzeye indirgenmesi gereken bir durum değildir. Hele ki daha evvelden de dediğimiz gibi, evlilik hayatında elzem bir durumdur. Evlilikte seksi aşağılık bir durum olarak görmek, eşlerin birbirinden soğumasına ve doğal olarak ihanete kadar sürükler. Sadakatsizlik konusunda ise, günümüzde dahi yüceltildiği ve matah bir şeymiş gibi gösterildiği ortada. Lakin sadakatsizliğe karşı maddi bir cezadan söz edecek olursak, bunu çoğunlukla erkeğin çektiği aşikar. Özellikle boşanmalardan sonra verilen süresiz nafakalar, insanların evlilikten korku duymalarında önemli etkenlerden.

    Gebelik ve emzirme sürecinde cinsel ilişkiye girmenin kadın açısından ne gibi sorunlara yol açabileceği ya da açıp açmayacağı konusunda bir fikrim yok. Ama her cinsel hazzın da bir çocukla neticelendiğini düşünecek olursak, günümüzdeki hayat pahalılığında ve işsizlikte bu işin sonu vazektomi operasyonlarının tavan yapmasına kadar varırdı.

    "Şöyle ki, ana babalar çocuklarını insan gibi insan olacak biçimde yetiştirmek kaygısını taşıyacak yerde..." Burada Tolstoy'un tezini çürütmek gerek. Doğum kontrolünden ve zevk için seksten hazzetmeyen yazarımıza uyacak olursak, evin içi, özellikle de erken evlenen çiftlerde bolca çocukla dolacak ve bu da onlara insanca bakmaya engel teşkil edecektir. Tabii zengin veya aileden varlıklı değilseniz.

    Bedensel aşk ve nikah, insanın kendisine hizmettir ve Tanrıya, insanlara hizmetten alıkoyar diyor Tolstoy usta. Daha sonrasındaki yaklaşımı ise tam bir tezat. Tanrıya ve insanlara hizmetten alıkoyan bir kurumdan, Tanrıya ve insanlara hizmet edecek nesiller yetişmesini bekliyor. Anlayan beri gelsin.

    "Yalnızca ideal olarak ahlakı alın; kimin kiminle olursa olsun, her düşüşün, tek, ömür boyu sürecek bir evlilik olduğunu varsayın..." Vay Tolstoy'um vay... Yanlış evliliklerin yani senin deyiminle "düşüşlerin", ömür boyu sürdürülmesini dayatan bir yaklaşım bu. Günümüz koşullarında, özellikle de şiddeti çözüm gören zihniyetlerde bunun karşılığı kadın cinayetleri gibi toplumsal sorunları doğurmakta. Bana sorarsan evlilik kadar boşanmak da bir haktır. Ama tabii inancın doğrultusunda sen de bunu söylüyorsun, sen de kendince haklısın ne diyelim...