• 288 syf.
    ·Puan vermedi
    Yazdıklarıyla Yaşayanlar #starkyorumluyor
    Yazdıklarıyla Yaşayanlar, kitaplarını çok severek okuduğumuz, cümlelerini hayatlarımıza uyarladığımız, kalplerimize dokunan yazarların hayatları, nasıl yazar oldukları, kitaplarının doğuşuyla ilgili çok güzel bilgiler içeren bir kitap. İçinde hemen hemen her ırktan, her dinden, her dilden 25 yazar var. Bu yazarları yakından tanırken onların da hayatlarına dokunmuş yazarların veya kitapların olduğunu görüyoruz. İşte tamda bu yüzden Yazdıklarıyla Yaşayanlar, başucu kitabı niteliğinde. O kadar çok yazar ve kitap keşfettim ki hepsini listeme ekledim. İlerleyen zamanlarımda bu yazarları ve kitaplarını keşfetmek istiyorum. Bu açıdan kitabın yazarı Hasan Saraç’a çok teşekkür ederim. Portakal Kitap’ın etkinliğinde yazarın bilgi birikimini zaten farketmişken, kitap bunun açıkça bir ispatı oldu. Dolu dolu bir kitaptı. Yazarın hiç sıkmayan bir dille yazmış oluşu ile de oldukça akıcı olan bu kitabı tüm gençlere tavsiye ediyorum. Yazarları keşfetmek ve klasikleşmiş eserlere nereden başlayacağını kestirmek için çok önemli bir eser olduğunu düşünüyorum. Bu gibi birçok yazarı daha bekliyorum. Daha listeme alacağım çok yazar olduğunun farkındayım ve artık uzun uzun araştırmalar yerine Yazdıklarıyla Yaşayanlar serisini tercih edeceğim. Bu arada kitaptaki yazar çizimlerine değinmeden edemeyeceğim. Çizer çok başarılı bir iş çıkarmış. Yazarları ve eserlerini tanırken gözümüzde de canlandırıyor oluşumuz beni çok etkiledi. Bir bölümden diğer bölüme rengarenk geçişler verilmesi çok güzel bir fikir olmuş. Kitap kapağından yazarına, yazarından çizerine, çizerinden editörüne tam bir ekip çalışması olarak olağanüstü bir iş olmuş. Kitap okumayı bu denlice sevdiren böyle çokça kitap görmek istiyorum ve bu kitapta emeği geçen herkesin özel bir teşekkürü hakettiğini düşünüyorum. Gelecek yazarları sabırsızlıkla bekliyorum. Herkese şiddetle tavsiyemdir!
  • 248 syf.
    ·2 günde·8/10
    Ne beyaz dizi ne siyah... Ne tam ne yarım... Ne güzel ne kötü... Ama soluksuz okuduğum bir roman.
    Karakterler ve kurgu havada kalmıştı. Kim neyi savunuyor belli değildi. Önce bir yönde ilerleyen düşünceler sonra tam ters yönde ilerliyordu. Kimi zaman bilgilendirme, kimi zaman laf çakma dürtüsü ile yazıp geçmişti yazar. Hiç bir şeyin hakkını tam vermemişti.
    Ben okurken hikayeyi kafamda tamamladım sanırım. Uyumsuzlukları törpüleyip eksiklikleri yamadım. Erkek karakterin süper özelliklerini yok saydım. Kadın karakterin söylemek istediklerini satırlar arasında yakalayıp hikayenin tümüne yaydım. Toplumsal mesaj haykırışlarında yazarı sayfaların dışına öteledim. Bu yüzden de kitabı elimden bırakamadım. Bir kitabın bunu başarabilmesi de bir başarı bence.
    Ben aslında yazarı anladım. Yeterince güçlü ifade edememiş olsa da hikayenin ana fikrine saygı duydum. Keşke daha özenle işleyebilmiş olsaydı diyeceğim ama açıkçası bu kadarı bana yetti. Bomboş satırlarla üç beş cilt dolduran hikayelerdense eksiğine rağmen beni ağlatabilen bu hikayeyi okumayı tercih ederim.
  • 92 syf.
    Yaşadığı hayatta doğrularını götürmeye yetecek kadar, yanlış yapmayan bir Yunus'tu okuduğum. Çok sıkıştığı yerde değil her şartta koşulda, yaşamını yaratıcıya bırakan bir Yunus... Bazan, bıraktığı boşlukların birinde gibiydi... Bazan da o boşluğun ta kendisi gibi... Ama ne olursa olsun kimsenin doğrusunu götürmeden. Kimsenin yanlışı olmadan.. Kendi halinde güzel öykülerle düşündüren bir Yunus... İşte bu yüzden; hem bitirmek istemedim, hem de kafamda oluşan düşünce tsunamisiyle savaşarak bitirmeyi tercih ettiğim bir kitaptı vesselam.
  • - Türkler arasında Müslümanlık daha Maveraünnehir'de genellikle dervişler sayesinde yayılmıştır. Dervişler, görünen dünyadan ziyade hayali dünyalarla ilgiliydiler. Bu kişilerin öğretileri, şaman geleneğinden gelen Türklere sempatik gelmiştir. Zaten hale Cengiz istilalarından sonra ezilen milletler için, hayali dünyaya gönül bağlamaktan başka çare kalmamıştı.
    Anadolu'ya yerleşen Türkler Bizans'ın harabelerini devraldılar. O zaman ki halk ortamını en iyi yansıtan kişi belki de Yunus Emre'dir. Etrafında ki, Moğol generali Baycu'nun yarattığı kan ve ateşle kaplanmış çevreden yüz çevirip hayalindeki insanı ve yaratıcıyı arayan bu eşsiz halk şairi, aynı zamanda halkının gönlünün ve beyninin de gerçek bir aynasıdır. Cengiz'in ordularından kaçarak Belh'den gelen Mevlana Celaleddin ise Yunus'un entelektüel karşılığıdır. (Mevlana'nın ailesi Belh'i 1212 veya 1213'de babasının Harzem sultanı ile düştüğü bir anlaşmazlık sonucu terk etmişse de, Konya'da ki temelli yerleşmenin nedeni 1219'da başlayan Cengiz istilasıdır). Gelecek ümidinin boş bir iyimserlik olarak yorumlandığı bir yıkım ortamında ancak sıkı bir toplumsal gelenek ve güçlü kişilikler o ortamı nesnel gözlerle incelemeye kalkabilirler. (Atatürk bunun bildiğim en çarpıcı örneğidir). 11. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar Anadolu'da bu tür ne bir gelenek ne de kişilikler vardı. Din, ümitsizliğin tek iksiri olmuştur o zaman ki Anadolu'da. Bu iksir Anadolu insanını 20. yüzyıla kadar taşımıştır, çünkü bağrından çıkardığı Osmanlı İmparatorluğu da onunla ilgilenmemiş, yaşam şartlarını düzeltmemiştir.
    Osmanlı devleti kurulduğunda ciddi bir Orta Asya Türk geleneğinin izlerini taşıyordu. Halkı iyi askerlerden, din adamları da dervişlerden mürekkepti. Cami yerine zaviyelerde tapınıyor, çoğunluğu hala çadırlarda yaşıyordu. Bizans ile temas, bu mütevazı havayı dağıttı ve başlangıçta küçük bir uç beyliği olan devlet, hem kendi özgün dehası, hem de Bizans'tan ümidini keserek kendisine katılan Bizanslılar sayesinde sonunda Bizans'ın yaşamına son verdi ve onun yerine geçti.
    İstanbul'un fethinden sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nun karşısında iki seçenek bulunuyordu; Ya Avrupalı olacak, ya da Asyalı kalacaktı. Avrupalılık o zaman yeşermeye başlamış olan Rönesans'ı izlemeyi, Asyalı olmak ise Cengiz'den geri kalan harabenin mentalitesine tevarüs etmeyi gerektiriyordu. Din birinci tercihin önünde bir engelken , ikinci tercihte böyle bir engel yoktu. Ancak İstanbul'u fetheden 21 yaşında ki Sultan'ın kararını hiç tereddütsüz verdiği görülmektedir: Kendisi de, devleti de Avrupalı olacak, Avrupa sahnesinde oynayacaktır. Bu kararını hem kişisel kütüphanesine topladığı kitaplardan, hem tercih ettiği san'at dallarından, hemde kurduğu devlet politikasından anlıyoruz. Fatih'in gözü sezarların tahtındaydı. Doğudakine oturduğu gibi, batıdakine de oturmak niyetindeydi. Bu niyeti kendisine pahalıya mal oldu ve 49 yaşında büyük ihtimalle Papa'nın tuttuğu bir kiralık katil olan kendi dokturu Yakub Paşa tarafından zehirlenerek katledildi. Ölümünün Avrupa'da büyük bir sevinç dalgası yarattığı, Venedik'te halkın ''La Grande Aqulia e morta!'' yani ''Büyük kartal öldü'' diye bayram ettiği anlatılır.
    Fatih'ten sonra gelen padişahlar arka arkaya birer talihsizlik nişanesidirler. Osmanlı padişahlarının, onuncu sultan olan I. Süleyman'dan sonra yozlaşmaya başladıkları, yargısına katılmak mümkün değildir: II. Beyazid cahil bir softaydı, babasının, daha sonra Venedik doçlarının resmi portrecisi olan Gentile Bellini tarafından yapılan muhteşem portresini saraydan uzaklaştırdığı gibi (bu nedenle o portre bugün İngiltere'dedir!) onun yaptığı bilimsel atılımların frenine bastı. Onun oğlu Yavuz, son derece kısa görüşlü politikalar izleyerek Hint Okyanusu'na ve Akdeniz'e önem vermedi, devlet içinde katı bir ortodoks İslam geleneği yerleştirerek atalarının hoşgörülü ve akılcı din politikasını terk etti, dinin Osmanlı devletini ve toplumunu boğazlamasının temellerini attı .
    Kanuni dönemi ise devletin Anadolu'dan tam manasıyla çekildiği dönemdir. Onun saltanatı esnasında Anadolu medreselerinde softa şekaveti denen öğrenci haydutluğunun başlamış olması medreselerin ne duruma düştüklerinin en çarpıcı belirtisidir. Gene Kanuni zamanı, Osmanlı'nın gözünü kulağını Avrupa'da olan gelişmelere iyice tıkadığı zamandır. Bütün dünyanın yavaş yavaş Avrupa egemenliğine girmeye başladığı bir dönemde Osmanlı kendi içine kapanarak bir yerde kendi sonunun da tohumlarını ekmiştir. Torunu III. Murad'ın zamanında vuku bulan ve devletin tüm servetini yarıya indiren büyük devalüasyonun tohumlarını atan kişi, Batı Avrupalılar tarafından yeni keşfedilmiş olan Amerika'dan akmaya başlayan gümüşün etkisini göremeyen Kanuni'dir.
  • Sadece, zihnimizin hakkında kesin ve kuşku götürmeyen bir bilgiye erişebileceği konularla meşgul olmamız gerekir.

    Bütün bilimler kesin ve açık birer bilgidir; birçok şeyden kuşku duyan kişi, bu şeylerin bazılarıyla ilgili yanlış fikirler üretmediği sürece bunları hiçbir zaman aklından geçirmemiş kişiden daha bilgili değildir. Keza yanlışla doğruyu ayırt etmenin imkânsızlığı nedeniyle, kuşku duymamıza rağmen doğru olduğunu kabul etmek zorunda kalacağımız son derece zor konularla meşgul olmak yerine bu konularla ilgili hiç çalışmamak daha doğrudur, aksi halde sahip olduğumuz bilgiyi artırmak bir tarafa bütünüyle kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırız. Bu nedenle, bu kural sayesinde olasılık niteliğindeki tüm bilgileri reddedip yalnızca kusursuz biçimde doğrulanmış ve üzerlerinde hiçbir kuşku beslenemeyen bilgilere güvenilebileceğini düşünüyoruz. Bilim insanları kendilerini bu türden bilgilere ender rastlandığına inandırmış olabilirler, zira şüphesiz insan doğasından kaynaklanan bir hata yüzünden fazlaca basit ve herkesin ilgi alanına giren bu konular üzerine dikkatlerini vermeyi ihmal ediyorlar. Ancak bu tür konuların sayıca onların sandıklarından daha fazla olduğunu ve şimdiye kadar ulaştıkları kanılarla ortaya atabildikleri sonsuz sayıda önermeyi doğrulamak için yeterli gördükleri bu bilgileri, bir âlim için bir şeyi bilmediğini itiraf etmenin yakışıksız olduğu düşüncesiyle yanlış kanıtlarla süslemeye alıştıklarını, öyle ki daha sonradan kendilerinin bile bunlara inanıp doğrulanmış şeyler gibi piyasaya sürdüklerini onlara bildirmekten çekinmiyorum.
    Bununla birlikte eğer kuralımızı titizlikle ele alırsak, geriye kendimizi bütünüyle verebileceğimiz çok az çalışma kalacaktır. Bilim alanında zeki kişilerin üzerinde farklı fikirlere sahip olmadıkları tek bir mesele bile zor bulunur. Oysa iki kişinin farklı yorumladığı her konuda, ikisinden birinin yanıldığı kesindir. Dahası ikisi de gerçeği bilmemektedir, zira daha net bir görüşe sahip olan kişi bunu rakibini ikna etmek için kullanabilir. Demek ki hakkında yalnızca olası fikirlere sahip olduğumuz konularla ilgili tam bir bilgiye ulaştığımızı iddia edemeyiz, çünkü kendimizden, başkasının yapabildiğinden fazlasını beklemek küstahlık olur. Neticede iyice düşünürsek, geriye mevcut bilimler arasında bu kuralın uygulanabileceği sadece geometri ve aritmetik kalıyor.
    Yine de buna dayanarak, ne başkaları tarafından bulunan felsefi düşünme yöntemlerini ne de onların silahlarını, polemikler için çok uygun olan muhtemel kıyaslarını mahkûm ediyoruz. Doğrusu bunlar genç insanların zihinlerine pratik kazandırıp onlarda öykünme yoluyla eğitim dürtüsü uyandırıyor. Kendi hallerine bırakmak yerine, genç zihinlere şüpheli dahi olsalar fikirlerle yön vermek daha doğrudur, zira bu fikirler âlimler arasında bile tartışma konusu olmuştur. Aksi halde bu genç insanlar uçuruma sürüklenme tehlikesine düşeceklerdir. Ustalarının ayak izlerini takip ettikleri sürece, kimi zaman doğru olandan sapsalar dahi gözü açık kimselerin açtığı daha güvenli bir yolda her zaman ileriye giderler. Kendi adımıza böyle okul eğitimi görmüş olmaktan memnunuz ama şimdi, bizi öğretmenin sözüne zincirleyen yeminden sıyrıldığımıza ve eline değnekle vurulacak yaşı geçtiğimize göre, eğer beşeri bilginin doruğuna ulaşmamıza yardımcı olacak kuralları kendimiz belirlemek konusunda ciddiysek, söz konusu kuralı birinci sıraya koyalım ve birçok kişinin yaptığı gibi kolay çalışmaları göz ardı edip sadece zor konuları ele alarak vakit kaybetmekten sakınalım. Bu kişilerin bu zor konuları ele alarak hassas varsayımlarda bulunup makul yöntemler üretebilecekleri doğrudur ama birçok çalışmanın ardından, onlar da sonunda hiçbir bilim edinmeksizin yalnızca kuşkularını çoğalttıklarını fark edeceklerdir.

    Yukarıda mevcut bilimler arasında yalnızca aritmetik ile geometrinin yanlışlıktan ve kuşkudan tamamen muaf olduğunu belirtmiştik. Gelin bunun asıl nedenini daha titizlikle irdeleyelim. Gerçeğin bilgisine ulaşmanın iki yolu vardır: deneyim ve tümdengelim. Deneyim çoğu kez yanıltıcıdır; tümdengelim ya da bir şeyin başka bir şeyden çıkarsanması ise, eğer dikkat edilmezse atlanabilir, ancak yeterince dikkat edilirse mantık yürütmeye alışık olmayan biri tarafından bile asla yanlış yapılmaz. Bu işlemin, mantığın insan aklını yönetmeye çalıştığı kısıtlayıcı bağlara karşı büyük bir yardımı dokunmasa da, bu yöntemlerin başka kullanım alanları olduğunu inkâr etmeyeceğim. Hayvanları kastetmiyorum ama insanların içine düşebileceği tüm hatalar yanlış bir tümevarımdan değil, yeterince anlaşılmamış bazı deneyimlerden ya da gelişigüzel ve hiçbir sağlam temele dayanmayan yargılamalardan kaynaklanır.
    Tüm bunlar aritmetiğin ve geometrinin diğer bilim dallarından hangi yönlerden daha kesin olduğunu ortaya koyuyor: Yalnızca bu bilimlerin ele aldığı konular bu denli açık ve nettir; deneyimin kuşkuya sebebiyet verebileceği hiçbir şeyi varsaymaya ihtiyaç duymazlar ve her ikisi de aklın birbirinden çıkarttığı bir sonuçlar zinciriyle iş görürler. Aritmetik ve geometri, aynı zamanda tüm bilimlerin en kolayları ve en açıklan olup istediğimiz türden konuları içerirler, zira dikkatsizlik söz konusu olmadığı sürece bir kişinin onlarda yolunu kaybetmesi pek mümkün değildir. Yine de birçok zihnin başka çalışmalara veya felsefelere kendisini vermeyi tercih etmesine hayret edilmemelidir. İnsanlar belirgin bir konu yerine daha muğlak konular üzerine daha cesurca tahminlerde bulunurlar ve herhangi bir konuda üstünkörü bir fikre sahip olmak, onunla ilgili doğruya ulaşmaktan çok daha kolaydır.
    Tüm bunlardan çıkan sonuç, aritmetik ile geometrinin öğrenilmesi gereken yegâne bilimler olduğu değil, doğruyu arayan kişinin aritmetiğe ve geometriye özgü ispatların kesinliğine eş bir bilgiye sahip olmayan hiçbir konuyla uğraşmaması gerektiğidir.
  • Birinci kural

    Çalışmaların nihai amacı, aklı, karşısına çıkan her şey üzerinde sağlam ve doğru yargılara varacağı şekilde yönetmek olmalıdır.

    İnsanlar ne zaman iki şey arasında bir benzerlik fark etseler, ikisinden birinde doğru buldukları şeyi, bu iki şeyin farklı noktalarına dahi aynı şekilde uygulama alışkanlığındadır. Bu nedenle de hatalı bir biçimde yalnızca zihinsel çalışmaya dayanan bilimleri, bedenin belli bir kullanımını ve yatkınlığını gerektiren sanatlarla kıyaslarlar. Bir insanın tüm sanatları birden öğrenemeyeceğini ama kendisini bu sanatlardan biriyle sınırlayan birinin kolaylıkla iyi bir icracı olduğunu görürler: Aynı ellerin hem toprağı işlemesi hem lir çalması ya da tek başına birinin farklı uğraşlara aynı oranda kendini vermesi aynı oranda kolay olmayacağı için, bunun bilimlerde de böyle olduğunu düşünürler. Bu nedenle de bilimlerin, ilgi alanlarına göre ayrılarak her birinin diğerlerinden bağımsız bir şekilde incelenmesi gerektiğine inanırlar. Oysa bu, büyük bir hatadır. Zira bilimlerin hepsi insan bilgeliğinden (humana sapientia) başka bir şey değildir ve nasıl ki şeylerin çeşit çeşit olması, onları aydınlatan güneşin doğasında bir fark yaratmıyorsa, akıl da ne kadar farklı konuyla ilgilenirse ilgilensin hep bir ve aynı kalır. Dolayısıyla insan aklının herhangi bir sınırlamaya ihtiyacı yoktur. Bir doğrunun bilinmesi, bir sanatı edinmenin bir diğerini edinmeyi engellemesi gibi değildir; başka bir doğrunun bilinmesine engel olmasının aksine bu konuda bize yardımcı bile olur. Pek çok insan, insan davranışlarını, bitkilerin özelliklerini, yıldızların hareketini, metallerin dönüşümünü ve binlerce buna benzer konuyu özenle incelemesine rağmen, onlardan pek azının akılla ya da sözünü ettiğimiz bu evrensel bilimle uğraşması bana kesinlikle şaşırtın geliyor. Bununla beraber diğer alanların değer içeren bir yanı varsa bu, kendi değerlerinden çok bilgeliğe kattıkları değerden kaynaklanır. Keza bu kuralı diğer tüm kuralların başına koymamız da nedensiz değildir; hiçbir şey gayretimizi bu tek ve genel hedefe yöneltmek yerine özel amaçlara yöneltmek kadar, bizi doğrunun araştırmasından saptıramaz. Boş bir zafer ve değersiz bir kazanç gibi kınanası amaçlardan söz etmiyorum; yalanın ve basit ruhların küçük kurnazlıklarının bu amaçlara sağlam ve doğru bir bilginin varabileceğinden daha kısa bir yoldan varacağı aşikârdır. Ben burada onurlu ve övgüye değer amaçlardan bahsediyorum, zira bunlar çoğu zaman ilk bakışta anlaşılmayacak bir kılığa bürünerek bizi yanıltırlar. Örneğin iyi yaşamak ya da hakikatin seyrinden alınacak hazza erişmek için bize yardımcı olan ve hiçbir acının bulaşmadığı iyi yaşanmış bir hayatın belki de en saf mutluluğunu oluşturan şeyi, bilimi elde etmenin peşine düştüğümüz zamanlar gibi. Orada bilimsel çalışmaların tatlı meyvelerini bulmayı umabiliriz; bununla beraber çalışmalarımız sırasında bunları düşünmeye koyulursak, onlar sıklıkla diğer meseleleri anlamamız için gerekli olan birçok gerçeği ihmal etmemize neden olurlar. Çünkü ilk bakışta bize daha az değerli ya da daha az ilgiye değer şeylermiş gibi görünürler. Bu nedenle bütün bilimlerin birbirine bağlı olduğuna, hepsine bir arada çalışmanın içlerinden birini diğerlerinden ayırarak çalışmaktan çok daha kolay olduğuna inanmalıyız. O halde, aynı nedenle, şeylerin doğruluğunun araştırılmasını ciddi anlamda isteyen biri, tek bir özel bilimi seçmemelidir; tüm bilimler bir diğeriyle ilişkili ve birbirine bağımlıdır. O kişi eğitimle ilgili güçlükleri ya da bunun nedenini çözmeyi değil, hayatın her türlü durumu karşısında anlama yetisinin onu doğru seçime yöneltmesi için, aklın doğal ışığının ne şekilde artırılabileceğini düşünmeyi tercih etmelidir. Bu yöntemi uygulayan kişi kısa sürede, kendilerini belirli amaçlara adayan kişilerden çok daha fazla yol kat ettiğini ve sadece onların ulaşmak istedikleri sonuçları elde etmekle kalmayıp, yanı sıra kendisinin bile hayal bile edemeyeceği bir amaca eriştiğini görecektir.
  • 72 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10·
    Zweig' ı nasıl bilirdiniz?
    İyi bilirdik.
    İyi de zaten, o konuda hemfikiriz. Öykülerindeki karakterler histerik iç konuşmalarıyla ünlüdür. Çoğu zaman dışa vuramadığımız, ruhumuzun karanlık ve derin yerlerindeki; küçük harflerle büyük yaralar açan kelimeleri sayfalara döker Zweig. Ve bizler okuyucu olarak bunları okur, kendi yansımamızı görürüz sayfalarda ve özdeşim kurarız O'nunla. Netice itibarıyla da Zweig en çok okunan yazar olur.

    Kapağında Zweig' a ait emareler olmasa, Zweig okuyanlar bu kitabın ona ait olduğunu anlar. Beni rahatsız eden sadece bir konu var ki bir okuyucu olarak asla affedemeyeceğim bir durum. Pedofili...

    Hikayede asosyal bir tipleme var. Hayatında eli kadın eline değmemiş fakat içten içe dürtüleriyle tanışmak isteyen bir tıp öğrencisi var. Spoiler bu kadar yeterli olacak sizler için. Hikayenin sonunda 13 yaşındaki bir kızın dudaklarından öpüyor (hissi bir öpücük.) Rahatsız olmam için yeterliydi bu kadarı.

    Şimdi geçenlerde bi tane herifin biri çıktı (Zümrüt apartmanı.)Baya gündem olmuştu. Küçük çocuğa deyim yerindeyse tecavüz etmeyi hayal eden, aklında bunu canlandıran ve yanlış hatırlamıyorsam bunu uygulayan bir karakteri anlatıyordu. Baya baya edebiyat camiasını ikiye böldü. Bir grup "canım adam sanat yapıyor, sanatta sınır yoktur" u savunurken bir grup da "pedofili içerik" i etik ve ahlaklı bulmadı. Ben ikinci kısımdayım. Tabi ki gerekçem var. Şöyle ki,

    Bir yazar kesinlikle pedofiliyi içerik olarak temel alabilir. Fakat bizler içeriği oluştururken tecavüzcünün değil kurbanın bakış açısını temele almalıyız. Zaten öteki türlüsü psikaytrinin alanıdır. O da edebiyat olmaktan çıkar. Yani tıbbi bir makalede ya da kitapta tecavüzcünün bakış açısını, hislerini, kısacası davranımlarını tanımlayabilirsiniz. Edebiyatta bunu yapamazsınız.

    Son olarak bir eleştiri yaparken, eleştirdiğiniz şeyin hangi tarihi dönemde ortaya çıktığını dikkate almak zorundasınızdır. Benim burda Zweig' a lafım yok. Hala benim için en değerli yazarlardandır. Zira o dönemlerde 13 yaş evlenmek için çok tercih edilmese de kabul edilebilir bir yaştı. Fakat artık bu bir hastalık olarak tanımlanıyor. Ve ben günümüz koşullarına göre rahatsızlık duyuyorum. Şikayetim tamamen pedofilinin altını çizmek ve artık neyin sanat olmadığını bir nebze olsun aktarabilmek (sinema dahil-matilda.)

    Kitabı tavsiye ediyorum. En azından çocuklarınızdan uzak tutmanız şartıyla.

    ~~Kitapla kalınız~~