• Ara ara bul beni,sağa sola sor beni
    Kara kara düşün şimdi kur kafanda kur beni
    Rüyanda gör beni
    Bozuyorum tövbemi
    Her gece başka başka takılırım hayat benim. (x2)

    Karala karala yaz görüldü
    Arasan ulaşamazsın,öptüm
    Kim kiminle nerde gördü herkese var bi sana kördü
    Alo alo alo alo
    Ulaşamazsın arama beni
    Kim o kim o kim o kim o
    Diyo ki; muti seviyo beni
    Hahaha(hahaha)
    Çok komiksin tatlım benim (şş yavru)
    Sahne benim (ığhh)
    Burda şu sesi kesin (şşş)
    Bana bi manita seçin oo kafası gene o biçim
    Düşür papapapa,
    Elime düşenin önünü kesin
    Oynatın biri bin ederi gideri varsa sallasın
    Karıştırma beni biriyle hayatınla oynarım
    Duymadım, bi daha söyle benden iyisi yok tatlım
    Tek farkım,yek şahsım
    Oup bu da burada kalsın
  • 340 syf.
    ·10 günde·8/10
    Görmek acı verir bazen, kimsenin göremediği yerde.
    Bugüne kadar ne çok şey gördün. Peki ya göremediklerin? Bu soruyu buraya asıyorum, şimdilik kalsın öyle biraz. Bugün göremediklerimizden konuşacağız.

    Okumaya devam edebilir veya üzerine hazırladığım videoyu izleyebilirsiniz: https://youtu.be/uAhpHbGnD3Y

    Geçmişi anılar, geleceği hayaller aracılığıyla tutuyoruz ya depomuzda hani. Tüm duyularımız ve duygularımız eşliğinde. Sildiğinde görmeyi aralarından, ne kalır senden geriye?

    Bilinmeyen bir ülkedeyiz. Hiç bilmediğimiz bir nedenden ötürü bir anda bir insan kör oluyor. İşin kötüsü bu bulaşıcı bir körlük. Yayılmaya başlıyor ve hükümet tarafından fark edildiğinde ise önlem alınmaya çalışılıyor tabi ki. Başlangıçta bir grup insan, denetim ve uygun ortam sağlaması açısından deliler hastanesinde tutuluyor. Maksat hastalık bulaşmasın. Tabi bu insanları buraya getirenler de, teşhis etmeye çalışanlar da, herhangi bir anda yanlarında bulunanlar da teker teker kör olmaya başlıyorlar.
    Bu aydınlık bir körlük, bildiğimizin aksine karanlık değil, beyaz bir körlük. Gün geçtikçe daha büyük bir kalabalık bu beyazlığın içinde boğulmaya devam ediyor.
    Yalnız burada önemli bir detay var. Bir kadın var ki, hiç kör olmuyor. Bütün dünya körlük salgınına yenik düşerken o kadın (bu göz doktorunun karısı) kocasını karantinaya yalnız göndermemek için kör taklidi yaparak, o körlerle birlikte kalıyor.
    Bu insanlar koğuşlara yerleştiriliyor, daha doğrusu atılıyorlar. Kim nereyi bulursa yatıyor, nereye olursa tuvaletini oraya yapıyor.
    Burada kimsenin ismi yok. Yalnızca kim olarak yaşadıkları var. Kim olduklarının tarifi isimleri ile yapılmıyor. Önemi kalmıyor isimlerin, yüzlerini göremedikten sonra. Okur olarak biz de göremiyoruz. Kitap boyunca tek bir isim dahi geçmiyor. Koyu renk gözlüklü kadın, doktor, doktorun karısı, ilk kör gibi tanımlarla yaşıyoruz hikayeyi. Yaşıyoruz demişken ben gerçekten çok içine girdim kitabın. Benim için karanlık bir odaya girmek gibiydi. Okuması pek kolay değil zaten, bir de bunun üstüne yazarın üslubu yazım biçimi insanı daha da yorabiliyor. Örneğin okurken nasıl bir psikolojiye girdiysem artık, bir ara gözlerimi kapatıp salondan odama gitmeye çalışıyordum.
    Her neyse,
    Gel zaman git zaman sefalet içinde günler geçiyor, bir sürü olay yaşanıyor, siz oraları okursunuz zaten. Sorunlar çıkmaya başlıyor işte, insana dair her şeyde olduğu gibi.
    Kapıda askerler, körler dışarıya çıkmamalı çünkü denetim altında tutulmalılar. Gün içinde belli saatlerde yemek veriliyor ancak bu hep bir sorun. Zaten herkes kör olduğu için yemeklerin paylaşımı da yetersizliği de mesele olmakta. Sonra bir de bir grup çıkıyor ve yemekleri bundan sonra biz dağıtırız diyor. Bütün değerli eşyaları talep ediyorlar, sanki önemi kalmış gibi, toplanan eşyaların değeri kadar yemek veriliyor koğuşlara. Bir süre sonra aç gözlü körler, yemek karşılığında kadın dahi istemeye başlıyorlar. Orada iş çığırından çıkıyor tabi.
    Bu sistemi kuranlar, körlerin arasından bir çete. Anlayacağınız yeni bir insanlık düzeni oluşmaya başlıyor. Dışarıdan kimse müdahale edemiyor. Zaten bir süre sonra dışarıda da kimse kalmıyor. Hastanede tutulanlar bunu geç fark ediyor tabi, göremediklerinden.
    Hastaneden çıkıyorlar çıkmasına da şimdi özgürlük müydü gören insanların yarattığı dünyaya dönebilmek. Yoksa okyanusta av olmak mı?
    Neredeyiz? İnsanlığın kör olduğu yerde. Görmek hiç olmasaydı, insanlık 5 duyu organıyla yaptığı gibi 4 duyu organıyla, sıfırdan başlayabilirdi. Fakat 5 duyu organıyla oluşturulmuş bir dünya, yaşanmışlıklar, kültür, dil, ilişkiler ve her şey bu insanlar için kabustan başka hiçbir şey değil.
    Onlar kabusu yaşıyorlar göremeseler de ama o kadın, o görebilen tek kadın, kabusu değil, gerçeği yaşıyor. Onca şeyi tüm gerçekliğiyle görüyor. Farkındaysanız gerçekliği diyorum. Bu görebilen insanın inşa ettiği dünyanın gerçekliği.
    Görmek daha acı verici değil miydi, kimsenin göremediği yerde? Peki kimse onu göremezken, önemi var mıydı onun gördüklerinin?
    Birdbox filminde olduğu gibi görmenin ölümü çağırdığı yerde avantaj kör olmak mıydı? Ya da körlerin dünyasında görmenin ne önemi vardı? Yine de körler ülkesinde tek gözlüler kral olur derler, belki de çift gözlüler kral olmaya tahammül edemediklerindendir.

    Bana insanlığın sıfırdan başlayışını hatırlattı bu yaşananlar. Sonra biraz daha düşününce, sıfırdan da değil, eksiden başladığını düşündürdü. Görebildiğimiz bir dünyada sonradan kör olduğumuz için sonuçlar daha yıkıcı olmuş gibiydi. Dediğim gibi, görmek olmasaydı, körlük de olmazdı.
    Mesela 6. bir ana duyumuz olduğunu düşünelim. Ve görme duyusunun yok oluşu gibi 6.nın da daha önceden bizim bilmediğimiz bir geçmişte yitirildiğini. Bir salgın oldu ve onu kaybettik, olur ya. Birkaç nesil yokluğunda biraz afalladı. Sonra yeni doğanlar 6. duyu olmadan doğdukları için onu hiç bilmediler. İşte bunu hissettirdi bana görme duyusunun bir anda yok oluşu ve ardından yaşananlar. İnsan mecbur alışıyor. Rezalet içinde de olsa sefalet içinde de. Bir duyunun eksikliğinde algılarımız tamamen değişiyor. Algı değişince de normal değişiyor. Normal dediğimiz hiçbir şey artık normal gelmemeye başlıyor.
    Sahiden daha önce 6. Duyumuzu yitirmiş olabilir miyiz acaba? Sizce bu 6. His gibi bir şey midir yoksa yitirdiysek ya da etkisi azaldıysa bunu asla bilemeyiz diyenlerden misiniz? Bu konuda ne düşündüğünüzü aşağı yazabilirsiniz.

    Bu arada kadının neden kör olmadığını kitapta belirtmiyor ancak benim bu konuda bir tahminim var. Siz de fikirlerinizi yazabilirsiniz. Ben şöyle bir şey fark ettim. Körlük mikrobu yayılmaya başladığında ilk kör olan adam göz doktoruna gitmişti ve mikrop doktora bulaştı. Doktor ise o gün eve gittiğinde henüz kör değildi. O gece eşiyle birlikte olmuş ve kadın hamile kaldığı için körlük mikrobu yeni bir hayat taşıyan o kadına bulaşmamış olabilir. Kadının hamile olduğunu bilmiyoruz ancak kitabın sonlarında epey bir kustuğuna şahit oluyoruz. Yani burada da yeni doğanın her zaman ama her zaman bir umut olduğunu söyleyebiliriz. Tabi bu benim hikayeden çıkardığım bir şey. Dediğim gibi bütün hikaye bilinmezlikler üzerine kurulu. Okuyucu kendi gerçeklikleri üzerine örüyor yaşananları. Yani gerek yazım biçimi, gerek üslubu ve hatta hikayenin anlatım biçimi dahil birçok katmandan okuyucuya ulaşıyor. Çok çok acayip geldi bana. Yani bilmiyorum başka bir etki vardı resmen kitapta.
    Anlayacağınız yazar her şeyi okura bırakmış. Herkes neden kör oldu, gerçekten kör oldular mı? Sorusuna cevap dahi vermeden bitiriyor kitabı. Orada sen başlıyorsun, görüp göremediğine emin olmadan.
    Videonun başında buraya astığım soruya gelecek olursak. Bugüne kadar göremediklerimiz. Sonuçları hep gördük, değil mi? Ama nedenleri bazen göremedik, bu kitapta da hiçbir şeyin nedenini bilmediğimiz gibi. Çünkü 5 duyu organı yetmedi birçok zaman, anlamamıza. Yetseydi eğer inanır mıydı milyonlar tanrılara. Belki 6. belki de 7. Duyumuzdu olmayan ve biz göremedik nedenleri, çünkü Hayatta sonuçlar görülebilirken, nedenler ise görülemeyebiliyor. Sadece gördüklerimize bakarak hiçbir şeyin nedenini anlayamayız.
    Bir anda ve nedeni bilinmeden başlayan körlük, bir anda ve nedeni bilinmeden sona erer. O şiddetli ışık perdesi kalkıverir gözlerinin önünden. Sanki kimse hiç kör olmamış gibi, o rezaletin o sefilliğin içine uyanırlar. Körlük bir vardı, bir yoktu. Belki de hiç kör olmadılar ve hiç görmediler. E görmek hiç olmasaydı, körlük de olmayacaktı.
  • "... teşekkür ediyorum, güzelliğinden ve güzel yüreğinden gelen güzel hediyelerin için; o kadar sevindim, o kadar mutlu oldum ki anlatamam... Sen, bazen öp öz annem, bazen bacım, bazen dost, bazen de sevgilim... "

    10.04.2019 10.54
  • Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
    Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
    Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki
    Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
    Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
    Üşür müydük nar çiçekleri ürpeririken Gidersen kim sular fesleğenleri
    Kuşlar nereye sığınır akşam olunca Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
    Sustuğun yerde birşeyler kırılıyor
    Bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun
    Adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına
    Öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor
    Bir de seni ekliyorum susuşlarıma Selamsız saygısız yürüyelim sokakları
    Belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar
    Geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar
    Adını bilmediğimiz doslar kalır yalnız
    Yüreğimize alırız onları, ısıtırız
    Gardiyan olamayız kendi ömrümüze her akşam Gidersen kar yağar avuçlarıma
    Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında
    Durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler
    Ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde
    Menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri
    Bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak
    Yangınları anımsatıyor genç ölülere artık Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman
    Sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere
    Bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun
    İsyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim
    Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın
    Devriyeler basıyor karartılmış evleri yine Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür
    Bir tufan olurum sustuğun her yerde
    Ahmet Telli
  • 255 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Ülker Fırtınası’nın girişinde Samiha Ayverdi, kıymetli arkadaşı Safiye Erol için;
    ‘’Safiye Erol, hakkında söz söylemesi hem çok güç, hem de kolay olan müstesna bir değerdir. Güçtür. Zira kökü, vatan ve iman topraklarına derinlemesine dalmış ve adeta hudutsuzluk sınırlarına dayanmış bir fikir kadınıdır. Kolaydır. Çünkü insan olarak, hayatının hesabını ve bilançosunu rahatlıkla ve bizzat gözümüzün önüne koymuş, sade, tabii, riyasız ve cesur bir insandır.’’ der bu Cumhuriyet Kadını’na.
    Safiye Erol, günümüzde birçok okurun da diyebileceği gibi, geç tanıştığım bir yazar. En baştan anlaşalım ama, eser hakkında fazla yorum yapmayacağım çünkü sazı elime alırsam her şeyi baştan sona anlatırım, büyük bir aşkla.
    Fakat şu kadarını diyebilirim ki; aşk, siyaset, musiki, tasavvuf ve daha birçok konuyu bir potada çok ustaca eritip, kıvama getirip, okuyucusuna bunu sunmayı başaran bir kalemle karşı karşıyayız.
    Esere ilk bakışta, aşk kokusu buram buram gelse de ben de bıraktığı tat ‘’Yalnızlığın Tasavvufi Haykırışı’’ idi. Aşktan çok daha keskin ve baskın duygu olan yalnızlık kavramı üstündeki ustaca dansı oldu.
    Ülker Fırtınası’nı kendimce çok doğru bir zamanda ve çok doğru insanlarla okudum. Yeri gelmişken bu kıymetli okumama direk eşlik eden ve tüm bilgisi ile bana ışık olan Nazlıcan Kayama ve manen desteklerini asla benden esirgemeyen Çiğdem Ablama çok teşekkür ediyorum.
    Eserde birçok karakter bulunmaktadır fakat asıl karakterler Nuran, Sermet, Numan Bey ve Eglantin’dir. Eser ‘’beşeri aşk’’ kavramı üstüne kurulu olmakla birlikte tam zıttı olan ‘’ilahi aşk’’ kavramını da okuyucuya ustaca vermiştir. Adım adım bu yolu çok duyarlı şekilde ilmek ilmek işlemiştir. Mutluluğu, kederi, musikiyi, ıstırabı, heyecanı, olayları ve çözümleri, çözümsüzlükleri ve de sonunda ilahi güce adanmayı. Fakat eserde bunu başaran tek isim olmuştur. Onu da yakalamak sizlere kalsın
    Sermet şöyle der Nuran’ı görünce; ‘’…Ne özlediğimi, ne istediğimi bilmiyordum. Şimdi biliyorum: Ben sizi aradım…’’ ve burada başlıyor beşeri aşk olgusu ve romanın konusu…
    Safiye Erol, ciddi bir kültüre sahip olup, engin bir üslupla Doğu ve Batı’yı harmanlayabilmiş nadide bir insan, eşsiz bir yazardır. En önemlisi ise üslubu itibari ile gerçekçi ve sahicidir.
    Geç kalmayın Safiye Erol okumak için. Edebiyat tutkunu iseniz izin verin yolunuz Safiye Erol’dan da geçsin. Aydınlık bir edebiyat geleceği için böyle eşsiz yazarlarla her şeye inat yola devam…
    ‘’Sanma zahir boş doluyuz,
    Şah kulu, sultan kuluyuz.
    Hem gedayız, hem uluyuz.’’
    Herkese keyifli okumalar dilerim edebiyat sever güzel insanlar.
  • 750 syf.
    ·147 günde·10/10
    Yaklaşık 4,5 aylık bir okuma ve araştırma çabasından sonra, siz değerli kitapsever dostlarıma Ulysses’i yorumlamaya çalışacağım. Şimdiye kadar yaptığım veya yapmaya çalıştığım yorumlar içerisinde en çok zorlandığım, nereden başlayacağım konusunda derin düşüncelere daldığım, yazıp yazıp silerek farklı bir başlangıçla yeniden yazmaya başladığım, hangi dille yani James Joyce’un o asi-asabi-umursamaz İrlandalı ağzıyla mı yoksa normal bir şekilde mi yorum yapacağıma karar vermekte çok tereddüte düştüğüm bir yazı olacak. O yüzden şimdiden sürç-i lisan ettiysem affola.
    Öncelikle çok detaya girmeden James Joyce’dan bahsetmek sanırım en iyi başlangıç olacak. James Joyce, 182 yılında İrlanda’nın Dublin şehrinde doğmuştur. 10 kardeşin en büyüğü olan Joyce, 6 yaşındayken yatılı bir Cizvit (bir Hıristiyan tarikatı) okuluna gönderilmiş ancak alkolik babasının işlerini ihmal etmesi ve geçim sıkıntısına düştükleri için 9 yaşından itibaren bu okulu bırakak zorunda kalmıştır. 2 yıl boyunca annesinin yardımıyla eğitimine evinde devam eden Joyce, başarısı ve zekası sayesinde Dublin’deki bir başka Cizvit okuluna ücretsiz kabul edilmiş, oradan üniversiteye devam etmiştir. Henüz öğrencilik yıllarında çeşitli yerlerde yayınlanan yazıları sayesinde 18 yaşındayken belli bir üne kavuşması, kendisini yazarlık üzerine daha fazla çalışmaya teşvik etmiştir. 1904 yılıda annesinin ölümü üzerine Fransa, İtalya ve İsviçre’de yaşamıştır. Giderek artan göz rahatsızlığı sebebiyle zamanla görme yetisini kaybeden Joyce, 58 yaşındayken 1941’de İsviçre’de yaşamını kaybetmiştir.
    James Joyce yazılarında kendine has bir üslup kullanmıştır. Özellikle Ulysses ve Finnegan Uyanması bunun en çarpıcı örnekleridir. (İleri tarihlerde Finnegan Uyanması için de bir okuma planım bulunmakta; onun yorumunu da siz değerli kitapseverlere okur okumaz sunacağım.) Peki nedir bu teknik? Ulysses’i “çevrilmesi ve anlaması en zor kitap” yapan, hatta kendisinin bizzat “İçine o kadar çok bilmece-bulmaca ve zeka oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu budur.” dediği, büyük bir çoğunluğun “oooo Ulysses mi, yanından bile geçmeye korkuyorum”diyerek kaçtığı bu kitap nasıl bir teknikle yazılmıştır? Elimden geldiğince size anlatmaya başlayayım.
    En basit ve kısa anlatımıyla kitabın özeti şu: “Tarih 16 Haziran 1904, yer Dublin. Kitabın başkarakteri sayılabilecek Leopold Bloom kahvaltısını yapar, arkadaşlarıyla buluşarak kalp krizi neticesinde ölen diğer bir arkadaşı olan Patrick Dignam’ın cenazesine giderler. Sonrasında, mesleği olan reklam afişi tasarlamak üzere baskı evine gider. Reklam afişi toplamak için dışarıya çıkar, kitapçıdan karısı Molly’ye kitap alır, geri döner. Arkadaşlarıyla bir şeyler içmek üzere genelev tarzı bir bara giderler ve sarhoş olan Stephan Dedalus’un çıkardığı bir kavgaya karışırlar. Mr.Bloom oradan evine gider ve yatar. İşte bu kadar. Zorluğuyla ünlü koca Ulysses’in tüm konusu bu bir günde, yani 16 Haziran 1904’te yaşanan olaylardan oluşmaktadır.” demeyi inanın çok çok çok isterdim. Aslında doğruluğu var, evet, bütün olay örgüsü bundan ibaret. Ama asıl konu bu değil, asıl konu kitabın yazılış tekniğinde. Çünkü James Joyce tüm bu kısacık günü anlatırken “Bilinç Akışı” adı verilen teknik ile kaleme almış. Size bu tekniği şöyle bir örnekle, daha doğrusu kendimden bir örnekle, bunu yazarken önümdeki 1 dakika boyunca zihnimden geçenleri aktararak açıklamak istiyorum: “Çok uzun oldu yorum, saçmalıyorum da sanırım. Yayınlamaz bunu editörler. Yo yo çok güzel gidiyorum, sonuçta tamamen samimi duygularımı aktarmaya çalışıyorum. Pencereyi kapatayım, üşüdüm. Bekle. Serumun yeri acıyor. Tayinler de inşallah zamanında açıklanır. 20 saniye olmuş daha. Sigara yaksam mı? Zaman geçiyor sonra yak. Hay bu otomatik düzeltemenin… Hişşt sakın yazma o küfürü buraya. Borges okuyayım bundan sonra. Kaç saniyem kaldı? Oğlum çok saçma oldu sil bu bölümü. Kalsın. İzmir olsun lütfen tayinim. Son 5 saniye. Hasss…Noktalı virgül, yo hayır sadece virgül. Öğle mi ikindi mi bu ezan? Bitti sürem. Tırnağı koymayı unutma.” Şimdi bunu James Joyce’un tüm bir gün boyunca büyük çoğunlukla Mr.Bloom üzerinden, bazen de diğer karakterler üzeirnden yaptığını ve yazdığını düşünün. Üstelik bunun içerisine James Joyce’un üstün edebi bilgisinin getirdiği birikim ve zekası ile, bazen tek bir kelime, bazen de bir paragraf veya dialog eşliğinde aktarmaya çalıştığı şifrelenmiş mesajlar ile edebi eserlere atıflarda bulunarak sunduğunu hayal edin. Bu bir kelime ile Yunan mitolojisinden ve Homeros’un Odysseus’undan geniş bir bölüme veya Shakespeare’in Hamlet’inden bir veya daha fazla sahneye gönderme yaparak şifreyi oradan çözmenize yönlendirip, ister istemez meraklanarak kendinizi bu kitapları karıştırırken bulduğunuzu düşünün. Bazen de dini inanca yönelik ve Tekvin, Eski Ahit ve İncil’e bulunduğu atıflarda da bulunarak verdiği ve iyice içinden çıkılmaz hallere soktuğu şifreler, gerçekten insanda araştırma hırsını tetikleyen bir mekanizma şeklinde boy gösteriyor. Öncelikli tavsiyem, bu kitabı okumadan önce Homeros’un İlyada ve Odysseus’unu, Shakespeare’in Hamlet, Kral Lear ve Romeo ve Juliet’ini okumanız ve kitabı okurken mutlaka bunları elinizin altında bulundurmanızdır.
    Kitapta her türlü detayı aktarmış James Joyce, özellikle de Dublin şehri hakkında. Hatta bir röportajında “Dublin yerle bir olur ve onu tekrar eski düzeninde inşa etmeye çalışırsanız Ulysses’ten faydalanabilirsiniz.” şeklindeki söyleminin abartı olmadığını okuyunca anlayacaksınız. Çünkü en küçük ayrıntısına kadar, tüm sokak, köprü, dükkan ve hatta sokak lambalarına kadar, adeta bir harita şeklinde Dublin’i anlatıyor. Yolda yürürken yanından geçen insanların veya barda-lokantada otururken yan masadakilerin konuşmalarına kadar, sokak köpeklerinin kusmuğuna kadar her şeyi kaleme almış ve bunları mutlaka bir şekilde şifrelerle başka detaylara bağlamak üzere yönlendirme yoluna gitmiş. Arkadaşlarıyla olan sohbetlerinde de bol bol dedikodu okuyabilirsiniz. Şu şöyle yapmış, bunun karısı zaten şöyleydi, onun oğlu böyle yapmış gibi klasik erkek dedikoduları da oldukça fazla.
    Aslında Ulysses, sanıldığı kadar kasvetli bir kitap değil. Oldukça fazla mizah da barındırıyor. Herhangi bir sohbet esnasında veya karakterlerin bilinç akışlarını kaleme aldığı satırlarda öyle espriler sıkıştırmış ki aralara, tam “burada ne demek istiyor acaba?” dediğiniz sırada bu esprilerle karşılaşınca istemsizce gülmeye başlıyorsunuz. Zaten Joyce yine bir röportajında “Birisi de çıkıp Ulysses’i bir mizah kitabı olarak algılasa, çünkü içinde tek bir ciddi satır yok.” demiştir. Gerçekten de türlü türlü kelime oyunları, şakalaşmalar, laf sokmalar, göndermeler, belden aşağı espriler, sakarlıklar, kısacası mizaha yönelik her şey kitapta mevcut.
    Kitabı şifrelerden ve bilinç akışı tarzından başka karışık yapan bir diğer neden de, birden bire gündelikten çıkıp hayale geçmesi. Ciddi bir olayı anlatırken, aniden hayal kurduğu bir olaya geçmesi okurken gerçek-hayal yönündeki anlaşılmazlıklara yer verebiliyor, ama merak etmeyin çünkü ilerleyen satırlarda derhal bunun ayırdına varabiliyorsunuz.
    Genel olarak en beğendiğim bölüm Stephan Dedalus’un kütüphaneci ile yaptıkları ve sonrasında Egliton ile Mulligan’ın da katıldıkları sohbet bölümüydü. Shakespeare’den, Goethe’den hatta Boccaccio’dan söz ettikleri bu bölüm diğer bölümlere göre bir tık daha ilgi çekiciydi. En çok zorlandığım bölüm ise; tam 42 sayfa süren, hiçbir noktalama işareti kullanmadan paragraflar halinde yazdığı, Leopold Bloom’un karısı Marion Bloom’un, yani Molly’nin bilinç akışını anlattığı son bölümdü.
    Toparlayacak olursam; öncelikli tavsiyem kesinlikle bu muhteşem eserden korkmayın. Uzun da sürecek olsa, bir çok kitaptan araştırma yapmanız da gerekecek olsa mutlaka bu kitabı okuyun. Okuduğunuzda göreceksiniz ki gerek Mr.Bloom, gerek Dedalus, gerekse Molly veya diğer karakterlerden herhangi birinde kendinizi ve içsel yansımanızı, kendi bilinç akışınızı bulacaksınız. İçinizden geçen ama kendinizin bile kabul etmekte zorlanacağız konuları burada bulacaksınız ve artık tüm bu düşünceleriniz özgürleşecek. Bunalmayacaksınız, aksine güleceksiniz esprilere. Gözümüzün bebeği olan yazarımız Oğuz Atay’ı daha iyi anlayacaksınız, nasıl da etkilenmiş James Joyce’dan diyeceksiniz. Hatta özellikle Tutunamayanlar’ı benim gibi tekrar bu gözle okumak isteyeceksiniz. Başlarda Nevzat Erkmen’in Ulysses Sözlüğü kitabından yararlanmaya çalıştım. İsteyen okurlar oradan yararlanarak diğer kitaplara nokta akışı yapıp şifreleri çözme yoluna gidebilirler. Ama şahsi fikrimce Ulysses için sözlük lazımsa, bu sözlükte geçen bölümler için, yani Odysseus veya Hamlet sözlüğü de lazım. O yüzden önceliğiniz yukarıda saydığım ve tavsiye ettiğim kitapları okumanız yönünde olsun. Benim tercihim, eski olan YKY baskısı değil de Norgunk Yayınlarının 2012 yılı baskısı olan Armağan Ekici çevirisi oldu. Sizlere de bu baskı ve çeviriyi öneriyorum.
    Okuyunuz, çünkü bu muhteşem kitap tamamen hayatın içinden ve gerçeklerle dolu…
    Saygılarımla….