• " _Kardeş, dedi; hepsi iyi, hoş. Fakat aklımın ermediği bir tek şey var: Hangi seytana uyup da evleniyorsun? Ben şerefli bir asker olarak, sana doğru bildiğim şeyi söylemek zorundayım:
    İnan ki evlenmek ahmaklıktır.Karınla cebelleşmekten, çocuk dadılığı etmekten başka yapacak şeyin yok mu?Boşver yahu!"
  • ... eğer bir canlı kendine ayakkabı satın alamıyorsa , kızma ama ayakkabısız dolaşabilir. Oysa ne kadar yoksul olursa olsun bir ölü kendine tabut bulmak zorundadır.
  • Bakmayın İstanbul'da buluştuğumuza, Doğu'daydı kalplerimiz o gün. Bakmayın bedenlerimizin faniliğine, Doğu'daki çocuklarla birlikte biz de öldük o gün.

    Umursamazlık, vurdumduymazlık, çaresizlik, soğuk, ölüm, şiirsel betimlemeler ile romanın birleşimi temaları altında ortaklıklar yakaladığımız bir kitap olan Hakkari'de Bir Mevsim'i beraber konuşabilmek için oturmuştuk masaya.

    Öğretmen arkadaşlarımız anlattı, biz de dinledik onların Doğu'daki öğretmenlik görevi yıllarını. Bu kitaba karşı bir öğretmen bakış açısı vardı, bir de öğretmen olmayanların bakış açısı. Öğretmen olup Doğu görevinde bulunmuş olanlar kitaptaki empati duygusunun boşluğunu ve çağrısını, çaresizliği ve o yılları bize çok net ifadelerle anlatmıştı. Hepimizin yüzünde bir donukluk ifadesi vardı, o günkü hava yüzünden değildi pek sanki. Yüzümüze Hakkari soğuğu mu vurmuştu yoksa?

    Dışarıda kapalı havada geçen bir pazar gününü ardı arkası kesilmeyen boş muhabbetlerle geçiren güruh yerine biz o gün devleti, ulaşılamazlığı, imkansızlıkları, Ferit Edgü'nün biyografisini, sosyolojiyi, köy enstitülerini, öğretmenleri ve öğrencilerini, Doğu'daki umursanmayan ve önü kesilemeyen ölümleri, devletlerin bireyin sorunlarına yaklaşımlarını konuştuk. Açıkçası bu kitap ve onla birlikte Ferit Edgü de Türkiye'de diğer yazarlarla karşılaştırılacak olduğunda o kadar tanınmış değillerdi. Aynı Hakkari gibi, değil mi?

    Peki siz hâlâ 1k İstanbul Buluşması'na katılmadınız mı? Çok şey kaçırıyorsunuz diyebilirim. Ayda 1 kere de olsa bir pazar gününüzün 4-5 saatini bir kitabı derinlemesine ve bambaşka bakış açılarıyla irdelemek isterseniz bekleriz.

    Bir sonraki toplantımız 06.01.2019 tarihinde olacak. Bu sefer de kışın yakıştığı ülke olan Rusya'ya gideceğiz, Rus Edebiyatı'nın demirbaşlarından ve öncülerinden Puşkin'le tanışacağız. Bizim okuma grubunda işler böyle ilerliyor. Bir ay Hakkari'deyiz, diğer ay Rusya'dayız. Seçtiğimiz kitap: Yevgeni Onegin

    Toplantıya katılan arkadaşlar:
    Muzaffer Akar
    https://1000kitap.com/JayGarrick
    Oğuz Aktürk
    Ebru Ince
    Osman Y.
    Bengü
    Turhan Yıldırım
    özlem
    Mira mira
    Ezgiperest
    mecdbrs
    Çaça
    Fırat İnan SARIÇİÇEK
    Yaz
    Esra Özbek
    Harun mert
    https://1000kitap.com/Omedya44
    Roquentin
    Esra Koç
    D-503
    Gözde
    https://1000kitap.com/Galeyan
    https://1000kitap.com/bulent872
    Esas Adam
    Şevval Erdemir
    Melike
    Hercaiokumalar /Ayşe
    Abdulkadir Cantürk

    Eksik olan arkadaş varsa bildirirse ekleme yapabilirim.

    Toplu fotoğraf:
    https://i.hizliresim.com/QLA4dv.jpg
    https://i.hizliresim.com/XMvDz0.jpg

    Toplantı sonrası ve diğer fotoğraflar:
    https://i.hizliresim.com/dv5WV7.jpg
    https://i.hizliresim.com/y6MAO9.jpg
    https://i.hizliresim.com/GmYprN.jpg
    https://i.hizliresim.com/5adoOD.jpg
    https://i.hizliresim.com/bV5goG.jpg

    Ebru Ince olmasa biz ne yapardık temalı fotoğraflar:
    https://i.hizliresim.com/7akVGP.jpg
    https://i.hizliresim.com/MVEPMk.jpg
    https://i.hizliresim.com/qdYmXB.jpg
    https://i.hizliresim.com/9a49Bo.jpg
    https://i.hizliresim.com/gr541Z.jpg
    https://i.hizliresim.com/P1qYb6.jpg
    https://i.hizliresim.com/4jgZJp.jpg
    https://i.hizliresim.com/ADm0lz.jpg
    https://i.hizliresim.com/JZY7gW.jpg
    https://i.hizliresim.com/Wqn6OP.jpg
    https://i.hizliresim.com/36D145.jpg

    Bir sonraki buluşma
    Okunacak Kitap: Yevgeni Onegin
    Tarih: 6 Ocak 2019 Pazar
    Saat: 13:30
    Mekan: Okkalı Kahve Kadıköy
    Adres: Rasimpaşa Mahallesi, Halitağa Cd. No:42 Kadıköy/İstanbul
  • 116 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    "Erzurum Yolculuğu", "Yüzbaşının Kızı", kütüphanemdeki bu iki kitabı yaklaşık üç dakikadır seyrediyordum. Bazen birini elime alıyor, kapağını inceliyor, tanıtım bültenini okuyordum. Bazen de kitaplığın karşısında düşüncelerle boğuşurken, bir dönem lisede şiirlerini merakla okuduğum Puşkin'in yazar kimliğini tanımaya hangi kitapla beraber adım atmam gerektiği aklımı kurcalıyordu. Bir-iki dakika daha düşündükten sonra içimdeki ses:
    "Eee yeter! Ne düşünüyorsun bu kadar, birini oku işte." diyerek bana isyan edince, ben de içimdeki sesin isyanından kurtulmak adına ve de eserin ismi ilgimi çektiğinden dolayı Erzurum Yolculuğu'nu okumaya başladım...
    ------------------------------------------------

    "Türk imgesinin Rus edebiyatında gerçekçi bir yaklaşımla yansıtıldığı ilk yazınsal ürün..." (Ataol Behramoğlu)

    Puşkin, pek bilinmeyen diyarları görmek ve de bir savaşa tanıklık etmek adına Rus ordusuna sivil olarak katılır. (1829 Osmanlı-Rus savaşında) Erzurum’a ilerleyen ordu ile beraber geçtiği yerleri, tanıştığı insanları tarafsız bir bakış açısıyla notlarına kaydeder.

    Bu Notlarda Puşkin biz Türkleri, Ataol Behramoğlu'nun önsözünde belirttiği gibi: Ağırbaşlı, sakin, özgüven sahibi kişiler olarak betimler.

    Puşkin, Osmanlı'nın doğu bölgesiyle İstanbul arasında çok büyük farklılıklar olduğunu düşünmüş, sezmiştir. "Yeniçeri Eminoğlu" takma adıyla bir şiir yazarak bu sezgisini notlarında belirtmiştir:
    "Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    Ama yarın demir ökçeleriyle
    Uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    Ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hâlâ uykuyu
    İstanbul Peygamber'in yolundan ayrıldı
    Onu baştan çıkardı kurnaz batı
    Dalarak utanç verici zevklerin koynuna
    O ihanet etti duaya ve kılıca
    Küçümsüyor artık savaş alanından akan teri
    Şarap saati oldu dua saatleri
    Söndü inancın kutsal ateşi
    ..."

    KENDİ AÇIMDAN BAKIŞ:

    * O dönemin Kafkasya ve Doğu Anadolu bölgesinin geleneksel yapısını, insan özelliklerini yabancı bir yazardan okumak iyi bir deneyimdi. Üstelik yazarın tarafsızlığını hissettirmesi beni bayağı bir hoşnut etti. (Tarafsız bakış açısı, Rus ordusunu övmeyen anlatım, notların yayınlandığı ilk yıllarda Rusya'da birçok eleştiriye maruz kalmış.)

    * Puşkin'in yolculuğunda şahit olduğu bir takım üzücü olayı, herhangi bir duyguya yer vermeden anlatması kitabı biraz tatsız hale getirse de, insancıl yaklaşımı durumu kurtarıyor benim açımdan:
    "Atım yolda yanlamasına uzanmış yatan genç bir Türk'ün cesedi önünde durdu. On sekiz yaşlarında bir delikanlıydı bu. Bir kızınkini andıran solgun yüzü henüz tazeliğini yitirmemişti. Sarığı tozlar içinde yatıyordu. Tıraşlı ensesinde bir kurşun yarası vardı."
    ------------------------------------------------

    Puşkin'in kitaplarını okumaya Erzurum Yolculuğu'yla başlamak sanırım benim için iyi bir karardı. Kitabın günlük tarzında yazılışı beni pek yormamakla birlikte kitabı beğenmeme de sebep oldu.

    İyi okumalar.
  • 484 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Hikayenin merkezinde bir beyefendi. Konuşmaları etkileyici, hitabı çekici. Öyle ki neredeyse herkesi rahatlıkla ikna edebiliyor. Amacı zengin olmak. Kullandığı yöntem bir hayli garip, hatta bir nebze yasa dışı. Şöyle ki tarlalarda çalışan köylülere (canlar) sahip olmak istiyor, teşvik alabilmek için. Fakat, işine sadık ve çalışkan bir köylü onun cebine uygun değil. Ne yapmalı? Ölü can almalı. Ölü can, gerçekte mezarda ama kağıt üstünde tarladadır. Kanundaki bu açık onun için sağlam bir ekmek teknesi olacak mıdır? İnsanlar, onun bu isteğini duyduğunda onu hoş karşılayacak mıdır? Yazarın karakter tasvirleri (fiziksel ve ruhsal) bize bu konuda müthiş yardımı dokunacak. Ayrıca, bu bireysel olay dışında, o bölgenin insanının içini senelerce komşuluk etmiş gibi tanıyabileceğiz. Bu yolculukta, kirli işler çeviren yozlaşmış insanlara olduğu kadar, onların enfes sofralarına konuk olup, eğlenceli konuşmalarına da şahitlik edeceğiz.

    Gülümseten bazı alıntılar:
    KÖPEKLER
    +… Bu arada köpekler değişik seslerle bir şamata başlatmışlardı. Hele bir tanesi bu iş karşılığında aylık alıyormuşçasına, başını yukarı kaldırıp pek bir gayretle uzata uzata havlıyordu; onun ardından tekdüze, monoton bir ses geliyor, bu ikisinin arasındaysa herhalde küçük bir köpeğe ait, posta arabasının çıngırağını andıran şamatacı diskant partisi yükseliyordu; hepsinin üstünde de, herhalde yaşlı, irikıyım bir köpeğin bas sesi duyuluyordu. Kontrbasların konserin doruk anındaki partilerini andırıyordu bu köpeğin havlayışı: En yüksek notaya ulaşabilmek için koroda herkes başını dikmiş, tenorlar en üst perdelere çıkabilmek için parmak uçlarında yükselmişken, bir tek o tıraşsız çenesini kravatına gömüp, neredeyse çömelecek kadar yere eğilir ve camları titreten notasını oradan çıkartır. Sahip olduğu köpek korosundaki müzisyenlerin kalitesine bakılarak bir değerlendirmede bulunulacak olursa, yaban atılacak bir köy değildi burası.

    HİNDİ
    +… Giyinince aynaya gitti, burada bir kez daha hapşırdı, hem öyle şiddetle hapşırdı ki dışarıda, odanın yere çok yakın penceresi önünde gezinmekte olan hindi kendi tuhaf dilinde çabuk çabuk ve çok kısa bir şeyler söyledi ona, herhalde ‘’Çok yaşa!’’ demişti, Çiçikov’unsa buna yanıtı ‘’Aptal!’’ oldu.

    BELEDİYE BAŞKANI
    +Mezeleri asıl yemekler izledi. Ev sahibi de işte bu fasılda tam zorbalaştı. Kimin tabağında tek bir parça kaldığını görse, hemen yanına bir parça daha koyuyordu: ‘’Yanında bir eşi olmadan ne insan, ne kuş, dünyada hiçbir varlık yaşayamaz!’’ diyordu. Tabakta eğer iki parça görürse, ‘’Hoppala!’’ diyordu. ‘’İki de nereden çıktı? Tanrının hakkı üçtür!’’ Konuğun tabağında üç parça bir şey varsa: ‘’Etmeyin, eylemeyin… üç tekerlekli araba mı olur? Üç köşeli ev yapan gördünüz mü hiç?’’ diyor ve hemen dördüncü parçayı ekliyordu. Beş parça için de, altı parça için de deyişleri vardı. Tabağı on iki kez dolup boşalan Çiçikov, ‘’Herhalde artık bir şey vermez,’’ diye düşünüyordu. Ne gezer! Ev sahibi herhangi bir şey söyleme gereği bile duymadan, uzanıp Çiçikov’un tabağına nar gibi kızarmış kocaman bir dana biftekle birkaç da böbreği boca ediverdi. Ama dana da danaydı hani!
    - İki yıl sütle besledim ben bu danayı. Oğlum gibi baktım ona.
    - Kusura bakmayın ama yiyemeyeceğim! -dedi Çiçikov.
    - Önce bir lokma alın, bakın, sonra ‘’yiyemeyeceğim’’ dersiniz!
    - Mümkün değil! Hiç boş yer kalmadı!
    - Canım olur mu?
    Kilisede de artık doldu, iğne atsan yere düşmez derler, belediye başkanı gelir, hemen yer bulunur. Siz şu tabağınıza koyduğum parçanın tadına bir bakın: Kilisedeki herhangi biri değil, belediye başkanıdır kendisi!
    Çiçikov bir lokma aldı etten: Gerçekten de belediye başkanı olduğu anlaşılıyordu, hiç yer yok dediği midede hemen yerini buldu.

    Ö. Aydın Süer’in 19. Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine Yazıları’ndan Notlar:
    +Puşkin, Gogol’un yeteneklerini fark ederek, onu hiciv yazarlığına yöneltmiş, Müfettiş ve Ölü Canlar’ın konusunu vermiştir.
    +Ölü Canlar 1842’ye kadar sansür nedeniyle yayınlatılmaz, sonrasında büyük başarı kazanır. Bozulan sağlığı nedeniyle karamsarlığa kapılır ve kendini mistisizme kaptırır. Kendini Tanrı’nın bir havarisi olarak görmeye başlar. Sanatsal alanda da durum farklı değildir. Ölü Canlar’ın ikinci cildini yazmaya başlar fakat yarattığı tiplerin betimlemesinde başarılı olamaz. 1847’de dinci ve tutucu yönünü ortaya çıkaran Dostlarla Yazışmalardan Seçmeler adlı yapıtını yayınlatır. Dinci kesimden son derecede olumsuz eleştiriler almasından dolayı günahkar olduğunu düşünüp 1848’de Kudüs’e hacca gider. Dönüşte Moskova’ya yerleşir ve Ölü Canlar’ın ikinci cildi üzerinde çalışmaya başlar. Geçirdiği bir kriz sırasında basıma hazır olan Ölü Canlar’ın ikinci cildinin notlarını yakar. Birkaç gün sonra, 21 Şubat 1852’de Moskova’da ölür.
    +Turgenyev ve Dostoyevski’yi derinden etkilemiştir.
    +Klasik Rus yazınında memur tipi, gerçekçi bir biçimde ilk kez Puşkin’le, Menzil Şefi öyküsünün başkahramanı ihtiyar memur Vırin’i anlatırken kullandığı tanımlamayla başlar. ‘’Küçük adam’’ tanımının da ilk kullanılışıdır. Anlamı: Yazgısını hiçbir biçimde değiştirebilme gücüne ve inancına sahip olmayan, kendisini toplumsal dalgalanmaların kucağına bırakmış sıradan insanlardır. Sonrasında, Gogol, Tolstoy, Çehov, Dostoyevski gibi yazarlar tarafından da başarıyla işlenmiştir. Memur tiplemesi Gogol’un Palto’sunda Akakiy Akakiyeviç, Memurun Ölümü’nde Çervyakov ve Bir Delinin Hatıra Defteri’nde Poprişçin ve ayrıca Müfettiş’inde Hlestakov olarak, Çehov’un Bektaşi Üzümü’nde Nikolay İvanoviç olarak karşımıza çıkar.
    +Gogol’un bu kadar başarılı bir şekilde memur tasviri yapabilmesinin nedeni ise uzun yıllar küçük bir memur olarak görev yapmış olmasıdır.
    +Nikolay Gogol ilk döneminde demokratik ve insancıl olduğu kadar ikinci döneminde bundan tamamen farklı bir yol izlemiştir. Avrupa’da kaldığı süre zarfında tanık olduğu ayaklanma ve grevler, onun çarlık düzenini savunmaya itmiştir. Bu dönem eserlerine örnek olarak Dostlarla Yazışmalardan Seçmeler ve Taras Bulba verilebilir. Hatta ilkinde köleliği ve monarşiyi savunmaya çalışır. Mutlakiyeti ve Ortodoks Kilisesi’ni toplumsal düzenin temelleri olarak görüyor ve ayrıca soylu sınıfı olumluyor, ilk döneminin aksine. Bunlara ek olarak, yergi sanatında doruğa erişmesine rağmen ikinci döneminde yerginin işe yaramaz olduğunu söylüyor ve o eserlerini yadsıyor. Fakat, bu sivri düşünceler, o dönemin büyük eleştirmeni Belinski’den nasibini almaktan kaçamıyor.
    +Taras Bulba eserinde ise ırkçılığı ve şovenizmi rahatlıkla görebiliyoruz: ‘’Ona (Taras’a) göre üç durumda kılıca sarılmak gerekirdi; birincisi, Leh vergi memurları Kazak atamanlarını saymazlar, karşılarında kalpaklarını çıkartmazlarsa; ikincisi, Ortodoksluğa dil uzatır, töreleri çiğnerlerse; üçüncüsü de dinsizler (Müslümanlar) ve Türkler düşman olarak karşılarına çıkarlarsa.’’ Bununla kalmıyor, Musevileri de aşağılıyor:’’Kutsal çöreğe Yahudinin pis eli mi değermiş? Olacak şey mi bu?’’ Ayrıca, Rusları ve Slav ırkını göklere çıkaran düşünceleri de eserlerine yansımıştır.
    +Aydın Süer’in bu kitapla Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü eseri arasında şu benzerliği kuruyor: Kazak savaşçıların Lehler karşısında ölümü, Kürşad ve silah arkadaşlarına benzer şekilde şiirselleştirilmiştir.
    +Taras Bulba’daki bu gerçek olmayan tarihi bakış açısı Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı ile karşılaştırıldığında rahatlıkla fark edilecektir.
    +Ölü can ticareti, aslında o dönem için pek de ender bir olay değildi.
    +Hikayemizdeki ilk toprak sahibi Manilov tembelliği ve ilgisizliğiyle Gonçarov’un Oblomov’unun bir önörneği sayılabilir.
    +Yapıtta Gogol’un hicvi toprak sahiplerine ve memurlaradır; bu nedenle köy ve köylü yaşamı ayrıntılı bir biçimde yer almaz.
    +Eserin içindeki Kopeykin’in öyküsü (yardım alamayan savaş gazisi ve sakat bir adam) kitabın yayımlanmasını geciktirmiş, Petersburg sansürü bu öyküyü tümüyle çıkartmak istemiş, sonunda ise birtakım değişiklikler yapılarak basılmıştır.
    +Hatta sansür komitesinden Golohobastov şöyle bir açıklama yapmıştır: ‘’Buna asla izin vermem: can ölümsüzdür, ölü bir can olamaz, yazar ölümsüzlüğe karşı çıkıyor.’’
    +Herzen ise yapıtı şu şekilde övmüştür: ‘’Böylesine bir suçlama, çağdaş Rusya için gerekliydi. Bu, usta bir el tarafından yazılan bir hastalık öyküsüdür. Gogol’un hayatı, bayağı bir yaşamın aşağıladığı bir kişinin, birden aynada hayvanlaşmış yüzünü fark ederek attığı dehşet ve utanç çığlığıdır.’’

    gradesaver.com sitesinden alıntılar: (Çevirim oldukça baştan savma idi.)
    SEMBOL, ALEGORİ VE MOTİFLER
    +Yol: Çiçikov’un yolu sadece sürücü tarafından değil, o anda bulunun durumun da etkisiyle belirlenir.(Örneğin, Koroboçka’ya gezi) Rusya’nın yollarında yolcular kolayca kaybolacağından, ‘’kaderdeki rastgele dönüşlerle’’ hedefe ulaşılamaz. Buradan da, Tanrı’nın bizi hedefimize ulaştırarak mükemmelliğini ve iyiliğini görebiliriz.
    +Ölü canlar: Bilindiği üzere canlar(soul) ölümsüzdür. Fakat bu metinde bunun ticareti gerçekleşmektedir. İnsan yaşamının kolayca alınıp satılmasına bir eleştiridir bu.
    +Mahkeme: Mahkemenin verdiği haksız kararlardan ve daha günahkar olmasından hayatta bir önemi yoktur bu kavramın. Daha önemli olan Tanrı’nın kararıdır.
    +Balo, panayır: Merkezdeki Çiçikov’un hikayesi gibi dansı da yanlış anlaşılmaların bir çığ gibi büyüyerek komik bir dansa dönüşmesine benzetilebilir.
    +Kuşlar: Yuvasını terk etmiş kuş, İncil’de, yuvasını terk etmiş birisi gibidir. Çiçikov da hikayede gördüğümüz gibi, çoğu zaman tek başına ülkesini dolaşmaktadır, bir kuş misali.
  • 259 syf.
    ·Puan vermedi
    Babalar Ve Oğullar hem bireysel hem de toplumsal anlamda çelişkilerin romanıdır. Toplumsal düzlemde eski ve yeni kuşak, gelenekler ve yenilikler sürekli çatışma halindeyken, bireysel düzlemde Bazarov’un duyguları ve düşünceleri arasındaki çatışma hem romanın özünü oluşturuyor; aynı zamanda Toprak Reformu dönemi Rusyasının siyasal ve düşünsel manzarasını somutlaştırıyor.

    Bazarov açıkca kendini “nihilist” olarak tanımlıyor. Geleneklerden, prensiplerden nefret ediyor ve Tanrı'yı açıkça reddediyor. Arkadaşı ve fikirsel anlamda takipçisi Arkadiy ile Arkadiy'in babasına ait çiftlikte babası Nikiolay Petroviç ve amcası Pavel Petroviç ile ilişkilerinde Bazarov'un düşüncelerini açıkça tanıma fırsatı buluyoruz. Romantizmi açıkça küçümsüyor Bazarov ve romantizmi gereksiz buluyor. Nikolay Petroviç'i Puşkin'in ‘Çingeneler’ kitabını okurken gördüğünde ona okuması için bilimsel bir kitap veriyor ve bir yerde de "İyi bir kimyacı yirmi kez daha yararlıdır bir ozandan " diyor Arkadiy’e ve gene alaycı bir şekilde eski romantiklerin kendisini fazlasıyla eğlendirdiğini söylüyor eski bir asker olan Pavel Petroviç’in romantizmle geçen hayat hikasesini dinledikten sonra. Arkadiy’in babası Nikolay Petroviç daha ılımlı bir karakter romanda. Yeniliklere uymaya çalışıyor, gençleri bu anlamda destekliyor. Bazarov asıl çatışmayı Arkadiy'in amcası Pavel Petroviç'le yaşıyor ki iş düelloya kadar varıyor. .Düello fikirsel çatışmalarının somutlaşmış hali aslında. Pavel Petroviç Bazorov'u züppe, kendini beğenmiş ve saygısız görürken, Bazarov da askerlikten bir kadın için istifa edip gene aynı kadın peşinde tüm Avrupayı dolaşarak hayatını fazlasıyla heba etmiş, köyde bile eski sosyete yaşam tarzını sürdürmeye çalışan, her zaman iyi giyinen, süsüne dikkat eden, biraz İngiliz özentisi Pavel Petroviçi küçümsüyor.Pavel Petroviç geleneğin temsilcisiyken ,Bazarov yenilikçi düşüncelerele dolu genç kuşağıtemsil ediyor.

    Bazarov her şeye bilimsel materyalizm açısından faydacı bir gözle bakıyor. Hatta bu açıdan Almanları örnek alıyor. Tüm zamanını bilimsel araştırmalar yaparak harcıyor. Erkenden yürüyüşe çıkarak kurbağa topluyor bilimsel araştırmaları için. (Hatta bir yerde Pavel Petroviç alaycı bir şekilde “Demek onları inceleyecek ha, hiçbir düşünceye inanmıyor, ama kurbağalara inanıyor.” diyor) Bazarov’a göre önemli olan iki kere ikinin dört etmesi, gerisi önemli değil (Burada iki kere ikinin dört etmesini kabullenemeyen Dostoyevski'nin ‘Yeraltı Adamı’nı hatırlamamak elde değil) Bir yerde Arkadiy’e söylediği “… sonra ne oluyor şu esrarlı kadın erkek ilişkileri? Biz fizyolojistler biliriz ne olduğunu onun. Gözün anatomisini incele hele, bak bakalım, esrarlı bakış dediğin şey neredeymiş?Bütün bunlar romatik çürümeler, küflenmiş beğeniler.” sözü her türlü estetizmi reddeden maddeci bakış açısını ortaya koyuyor.


    Bazarov'un Arkadiy’le bir baloda tanıştıkları ve birlikte evini ziyarete gittikleri dul Bayan Odintsov'a aşık olması sonun da başlangıcı oluyor.O güne kadar romantizmi şiddetle reddeden, aşkı küçümseyen Bazarov duygularındaki değişimi kabullenemiyor çünkü bu onun o güne kadar tüm hayatını üzerine inşa ettiği fikri alt yapının çökmesi demek.Beynine hükmedebiliyor ama kalbine söz geçirmesi mümkün olnuyor. Çareyi Odinstov'dan kaçmakta bulan Bazarov babasının köyünde tifüsten ölen bir hastayı incelerken kendi de tifüse yakalanıyor ( eldiven takmaması bu sonuca neden oluyor ki bunu Bazarov’ a yaptıranın kendine itiraf etmekten çekindiği aşk acısı olduğu düşünüldüğünde kendi sonunun kendinin hazırladığı anlaşışıyor ) Ölüm döşeğindeyken, o güne kadar duygularından kaçan Bazarov Bayan Odistov'a kendisini görmesi için bir mektup yazıyor. Odinstov yanında bir Alman doktorla geliyor ama o da yapılacak bir şey kalmadığını söylüyor.Doktorun Alman olması da simgesel açıdan önemli. Alman doktorun da hiçbir şey yapamaması aslında o güne değin inandığı ve Almanları örnek aldığı bilimsel materyalizm düşüncesinin de yetersizliğinin somut göstergesi.Dine karşı hep alaycı olan Bazarov ölümün iyice yaklaştığını anladığında rahibin kendisin kutsaması fikrine bile sıcak bakıyor artık.

    1850 lerin rusyasında hayli revaçta olan nihilizmin(bir diğer ilginç nihilist karakter de Dostoyevski’nin Cinler romanındaki Stavrogin) bir tür eleştirisini yapıyor Turgenyev.Çünkü geleneğin temsilcisi Pavel Petroviç romanda nasıl karikaturize edilmişse, Turgenyev Bazarovu da tüm eksik yönleriyle, çelişkileriyle anlatmaktan çekinmiyor. Bazarovun ölümünden sonra romanın diğer kahramanları hayatlarına aynen devam ediyorlar. Bazarov’u hatırlamıyorlar bile. Kendini çiftlik işlerine vererek tam bir aristokrat olan yakın arkadaşı Arkadiy bile ismini yüksek sesle söylemeye çekiniyor, hatırlamak istemiyor sanki. Bazarov’un ölümüyle Rusya’nın hiçbir şey kaybetmediğini vurguluyor Turgenyev aslında. Nihilizmin ete kemiğe bürünmüş hali Bazarovun aşık olması ve ölüme sürüklenmesiyle hepimize şu soruyu soruyor: İnsan her şeyi reddedilir, peki ya kendini?