• Öncelikle e-kitap dünyasının gizli patroniçesi, vurulan topuk koleksiyoncusu, gizli kimliğini saklamak için patronun sağ kolu çılgın turizmci ve son etkinlik bükücüsü NigRa 'nın etkinliği sayesinde sevip sevmediğimi emin olmadığım bir kitabı bitirmiş oluyorum. Bana garip duygular yaşatan kitap yüzünden teşekkür mü etsem yoksa yoksa inceden kulağını mı çınlatsam bilemedim. :P :D Topuklarımın sağlığı için, teşekkür seçeneği ağır bastığı için teşekkür ederim. :D Kitaba gelmeden önce yazar hakkında #1151689 buradaki davranışı ile Hasan Tahsin Yücel'in kitap incelemesi ve bir eleştirmenin bir kitabında çalıntı cümleler iddiası ile hem orijinal hem de Orhan Pamuğun kitabındaki cümleler şeklinde bir yazısından dolayı olumsuz ön yargım kuvvetli yazardı. Hasan Tahsin Yücel’in eleştirisi çok fazla etkilemedi çünkü edebiyatı edebin ile yat şeklinde algıladığım için cümlelerim düzgün değil ve noktalama işaretlerinde bir tek cümle sonunda kullanıldığı için noktayı düzgün kullanıyorum(Başka işlevi var mı bilmiyorum. :D). :D Düşüncelerine değer verdiğim birkaç insanın sevmesi ve Nigra’nın etkinliğe daveti üzerine okumaya karar verdim. Aslında ağzımdan Kara Kitabı okuyacağım şeklinde çıkmıştı asıl merak ettiğim kitap bu olduğu için ve ebat olarak üçte biri olduğu için birazcık hile yaptım. :D Söz verdiğim için seneye kesinlikle okuyacağım topuklarım tehlikede olduğu için değil asla!!! :P :D Bu kitabı merak etmemin nedenine gelecek olursak. Emre Kongar’ın Hocaefendi'nin Sandukası kitabının ön sözünde #36915995 bu sözlerinden dolayı merak etmiştim. Kitap hakkındaki son sözde ise tamamen kendi kurgusu olduğunu söylemesi bende derin şüphe uyandırdı. Birde genelde ana karakterlerden veya ara karakterlerden en azından birine sevgi veya empati duyardım kitaplarda. Bu kitapta ise hiçbir karakteri sevmediğim yada olumlu bir düşünce oluşturmadı için garip bir ilk etiketi aldı. :D Bunun nedenini zevk kaçıran kısımda açıklayacağım. Zaman kronolojisinde bir tutarsızlık sezdim ama hayat ve okuma trafiğinin yoğun olduğu zamana denk geldiği için dikkatli gözlem yapamadığım için net bir şey demiyorum. Bir dahaki derin okuduğumda dikkat edip bu sezginin doğru olup olmadığını kesinleştireceğim.
    Genel olarak kısaca ele alırsak, dil konusunda pek etkilenmedim ve genel olarak akıp gitti. Kurgu konusunda tatmin olmadığın ve mantığıma yatmayan çok yerin olmasına rağmen genel kurgu tarzı ile tam olarak karşılaşmadığım için ilginç buldum. Buna benzer ve beni daha çok tatmin eden bir kurgu bulursam sınıfta kalır baştan söyleyeyim. :D Konu olarak rahat yaşama veya yaşama içgüdüsü kuvvetli olan İtalyan ana karakterin içinde bulunan geminin Osmanlı savaş gemisi tarafından yakalanması ile başlayan meziyetleri ile daha rahat yaşama uğraşında iken biri ile tanışıp, tanıştığı kişi ile kendisinin hayatlarının bambaşka noktalara giden insanların hayatını altında; kölelik, egonun inanılmaz boyutları, delilik ile uç zekanın gidip gelmeleri, ruhların zamanla kaynaşması, zihinsel körleşmeye neden olabilecek kadar kibri ve benzeri alt konuları olan bir kitap. Genel olarak başka ekleyeceğim düşünce gelmediği için özel olarak yorumuma başlıyorum. Bu kısımdan sonrası bol bol zevk kaçıran içereceği için zevk kaçıranlara maruz kalmak istemeyen, çıkış videosu olarak iki tontiş hocanın yabancı alimleri çekiştirmesini koyayım https://www.youtube.com/watch?v=SyNskUPIyxM :D
    Kronolojik sıra ile gidersek ilk başta gözlerimizi gemi seyahatinde açıyoruz. Venedik-Napoli arası seyahat eden 3 geminin birindeyiz. Anladığım kadarıyla ticaret gemileri ama net bir bilgi yok. Burada önlerine Osmanlı donanması çıkması ile ana karakterimizin hayatı değişiyor. Gemilerdeki kölelerin Magripli ve Türk olması ise tuzu biberi oluyor yakalanmaların. Burada aklıma göllerin yükselmesi ile balıkların karıncaları yemesi, göllerin kuruması ile karıncaların balıkları yemesi geldi. Bir millet bir başka milleti mal gözüyle bakması ne acı bir olay ve insanlık tarihinde resmi köleliğin bitmesi genel tarihe bakarsak çok yeni olması ile şirketlerin köleliği ile gizli kölelik tam gaz devam etmesi daha acı bir olay. Toplumların kaypaklığı, riyakarlığı, bencilliği, ve aklını kiraya vermesi gibi kötü özelliklerinden dolayı bu sistemin bitmesine imkan yok gibi geliyor. Burada dikkatimi çeken birde kaptanın yakalanırsak başıma daha az ceza gelsin diye köleleri ceza ile hızlandırıp kaçma olasılığını azaltması. İnsanın bencilliğinin başka insanlara ne kadar zarar verebileceğini çok iyi örneği bence. Birde bunun işe yaramayıp eziyetlerle öldürülmesi garip bir kaderin cilvesi. Burada diğer dikkatimi çeken olay ise Osmanlı donanmasının aleni bir şekilde eşkıyalık veya korsanlık yaptığı ve Osmanlı devletinin resmi olarak izin vermesi. Açık denizlerde diğer devletlerde böyle uygulamalar yapıyorsa korsanlık suç olması komik duruma düşüyor. Hatta korsanlık daha mantıklı bir durum bence çünkü en azından kaptan çok büyük bir adaletsizlik yapamaz. Burada Uçan Spagetti Canavarı tanrısının ileri görüşlülüğü için selam duruyorum. :D Yakalandıktan sonra ana karakterin sakinliği ilginç geldi. Sanırsın günde üç öğün köle pozisyonuna düşme durumu ile karşılaşıyor. Geminin ele geçirilmesi ile yağma bittikten sonra tıp kitabından dolayı olumsuz gidecek hayatının iyileşme yönlerinin çıkmasına vesile oluyor. Bilginin her zaman güç demek olduğunu buradaki olay bir kanıt niteliğinde. Bu kısımda diğer dikkatimi çeken Donanma gemilerinde doktor tarzı olmaması. Burada kurguyu mu desteklemek için yoksa o dönem yaşamda da olmamasından dolayı mı merak ettim. Şuan ki bilgilerimle Osmanlıda eğitimin yetersiz ve branşlaşmanın çok olmadığı için büyük olasılıkla gerçekte de öyle olduğu. Kurgunun ilerleyen kısımlarında düşüncemi destekler nitelikte bilgilerde mevcut ama mantığıma oturmayan yerler olduğu için kanıt olarak sunmak çok mantıklı da gelmiyor. Ana karakterimiz yaşama içgüdüsü ile yarım yamalak bildiği tıp bilgileri ile diğer kölelerden bir tık daha üstün konuma geçiyor. Bu arkadaşları tarafından hoş karşılanmıyor. Burada bir insanın sizden biraz daha iyi konumda olmasının kıskançlığı devreye giriyor. Hatta gerçek doktor değil diye şikayet edenler bile çıkıyor. Buda garip geliyor. Birisi senden beceri olarak üstün olmasından dolayı öne çıkmasını kıskanmak çok saçma bir olay üstelik ileride sana da yardım edebilecek konumda ise. Tamam haksız yere yükselenlere bende uyuz oluyorum ama uyuzluğunda bir sınırı olması lazım. :D Gemi ile yolculuğu burada bitiyorum. :D
    Geminin İstanbul’a gelmesi büyük coşkulara neden oluyor. Savaşarak kazanılan zaferlerden sonra dönen halkların sevinci bana, kendisinin olmayan suyu ele geçirmek için kendi vatandaşlarını ve oradaki halkın ölümleri ile ele geçirilen sudan bir damla suyun sahibi olmanın sevinci gibi geliyor. Burada da bilgilerinden dolayı gene diğer mahkumlardan biraz daha ayrıcalıklı davranılır ama halen istediği kıvamda değildir. Tedavilerinin ünlenmesi Paşasının kulağına kadar gider. Gizlice paşanın evine götürülür ve paşanın rahatsızlığı çok büyük bir rahatsızlık olmadığını tedavisi bildiğini görür. Burada paşanın birçok kişiye danışıp tedavi yöntemi bulamadıkları söylüyor. Burası romanın gerçekçiliğini kaybettiği kısımlardan biri olarak düşünüyorum. Tamam eğitim yönünden zayıfız ama padişahın yanına rahatlıkla girip çıkan birinin bu hastalığı bilecek bir sağlıkçı bulamaması mantıksız geliyor. Az çok sevdiği bir çalışanın üzerinden gitse yazar daha inandırıcı olurdu çünkü onda pintilik edebilir ama kendi sağlığı için olunca inandırıcı değil. Tedavi uyguladıktan kısa bir süre sonra paşa iyileşmeye başlar ve tekrar çağırır. İkinci ana karakterimiz olan Hoca ile o zaman simaen tanışıyor diye hatırlıyorum ama emin değilim. Burada esas olan kendisine çok benzemesidir. Adeta aynada kendisine bakmış kadar benzetiyor ana karakterimiz. Bu kısımdan başlıyor aslında doğu-batı karşılaştırması çünkü genetik olarak imkansız aynadaki gibi benzemesi. Gerçi karakterlerin özelliklerini tam olarak doğu-batı karşılaştırması almak her iki tarafa da haksızlık olur. Neyse o kısım detaylandıracak kadar zihnimi toparlayamıyorum ama haksız olduğumu düşünüp örneklerle genel olursa seviyeli tartışmaya her zaman açığım. Paşa ile konuşması ilginçti. Gücün verdiği hisle başkasının emeğinin karşılığını komik bir durum ile giderilmeyi çalışılması karaktersizliğin uç noktası geliyor. Zaten karşındaki insan düşmüş. Birde sen vur mantığı egoyu parlatmaktan öte değil. Paşanın para ile geçiştirmesi ondan hoşuma gitmedi. Gerçi sonradan ufak tefek yardımları oluyor ama dişe kavuğa doldurur cinsten değil. Birde aklıma gelmişken hapishanedeki emeğinin karşılığını gardiyanları kapması ve hapishanelerde bir şeyin uçuk fiyatlar olması da yukardaki şekilde düşünüyorum. Zaten hayat bir şekilde oraya itmiş insana daha fazla zulüm yapılması onarılmaz yaralara neden oluyor. Gerçi hapishanelerin yapısı hata yapanı adil bir şekilde cezalandırıp eğitmek yerine ilk kez suç işleyenlerin eğitilmesi şeklinde olduğu için suç döngüsü katmerli bir şekilde artıyor. Burası da derin bir mevzu ondan yoruma devam edelim. Günler geçerken Paşanın çocuğu üst makamdan biri(Padişahın çocuğu diye hatırlıyorum emin değilim.) evlenecek olunca, insanların başkasına gösteriş veya üstünüm havasını vermek için çok şaşalı düğün tasarlanıyor. Bu tasarıda havai fişekler kısmı önceki yapılanlardan daha gösterişli olması için adam aranıyor. Koca İstanbul’da adam kalmadığı için ve kulaktan dolma ana karakterimizin bu işle ilgisi olduğunu duyan paşamız hemen ana karakterimizi görevlendiriyor ve Bir defa gözüken Hoca piyasaya çıkıyor. Kendisinin az anladığını ve Hoca’nın ondan da az anladığını söyleyen ana karakterimiz, Hoca ile kimyacılık oynamaya başlıyor ve kısa zamanda işin ustası kesilip milletin ağzını açık bırakacak bir gösteri yapıyorlar. Bu kısımda tarihi romanı sulandıran kısımlardan biri. Bende roman kahramanlarından olup çılgın bir şekilde seviye atlamak isteği uyandıran cinslerden. Bu tarz bir olay ileride Hoca’nın 6 ayda İtalyancayı teknik kitabı okuyacak kadar öğrenmesi ve ondan sonraki 6 ayda özümsemesi var. Bunu manga ve animelerdeki dövüşlerde karşı tarafı öyle güçlü böyle herkesi döver geçer derken ana karakter 10 dakika sonra paspas etmesi gibi geliyor. Bu olaya çok ayar oluyorum. Tamam karakter yetenekli olsun ama ortalamanın hafif üstündeki karakteri birden Muhammed Ali gücüne veya Leonardo Da Vinci zekasına ve yeteneğine çıkarmayın. Kıskançlıktan göbeğim sistemi bozuyor ceremesini ben çekiyorum. :P :D
    Bu havai fişek olayından bir zaman sonra Paşa ana karakterimizi tekrar çağırıyor. Yorum devam edecektir…
  • Kitap hakkında konuşmadan önce beni Hesse amcanın etkinliğine davet edip Demian kitabını hediye eden Goca Angaralı, Çocukların beyinlerini yakan dersin öğretmen adayı, Atlara fısıldayan ve Pozitifliği ile insanların içini ısıtan Beyza ‘ya teşekkür ederim. O olmasa bu kitabı büyük olasılıkla en az 1 yıldan önce tanışmazdım. Değişik değişik karakterlerle tanıştırarak öğrencilerinden önce beynimi yaktığı için kınayacağım ama kış ayında olduğumuz için ve ısı boşuna gitmediği için kınamıyorum. :P :D Şimdi gelelim kitap hakkında konuşmaya. Bu kitabı başlamadan önce Bozkırkurdu ile kendimden bol parça bulduğum için gönlüme taht kuran kitabı, Siddhartha ile hayatın anlam arayışını aramak için oradan oraya koşturan siddhartha ile beraber koştuğum doğu mistik yolcuğumun kitabı, Knulp ile hayatımda çok takdir ettiğim kitap karakterlerden biri Knulp’un köksüz yaşamına kısa bir bakış attığım kitabı ile birlikte 3 kitabı ile muhabbetim olduğu yazardır Hermann Hesse amca. Demian ile birlikte okuduğum 4 kitapta benim için öncelikli kitap sıralaması yaparsam yukarıdaki belirttiğim Bozkırkurdu birinciliğini koruyor. İkinciliği Demian kapıyor. Demian gelmesi ile üçüncülüğe düşen Knulp ve dördüncülük ile siddhartha kapatıyor şimdilik. Genel olarak kitapları hakkındaki düşüncem toplum ile uyum sağlayamayan, içsel yalnızlığı ile bunalım içinde olan, duygusal arayıştaki zeki insanların yaşamlarını anlatıyor okuduğum 4 kitabında.

    Kitap hakkında genel konuşacak olursam. Dili genel anlamda büyüleyici bir dili var. Bu kitap diğerlerine göre daha akıcı ama ikili konuşmalarda derin sorgulamalar olduğu için biraz yoruyor, kurgusu genel olarak tatmin edici bulsam da bazı noktaları geçmesi beni rahatsız etti. Örnek verecek olursam aile bağlarının kopması kısmı çok hızlı gelişti. Kardeşi ile bağı tanımlaması ile kopmasında geçen süre mantığıma ters düştü. Demian ile kurulan bağ kuvvetli olmasına rağmen, zamansal kopmalar zihnimi tatmin etmedi gibi. Konu bakımında ise 8 yaşındaki Emil Sinclair’in yaptığı yanlışın iç dünyasında büyüterek çıkılmaz duruma geldiğinde bir arkadaşının yardımı ile hafif düzlüğe çıkması ama arkadaşının toplumsal standart düşüncelerden aykırı düşünceleri ile zihnini yoğrulması ile topluma yabancılaşması, ondan sonra zihinsel araf kalmasıyla sürüklediği inişli çıkışlı hayatını anlatan bir kitap. Bundan sonrası bende kitabın neler hissettirdikleri ve kaç boyutlu olacağını bilmediğim ama bol boyutlu olacağını kesin gözüyle baktığım zevk kaçıranlarla doludur. Ondan yakın zamanda okuyacaklar ve fil hafızalı insan olup zevk kaçıran sevmeyen okurlara son uyarımdır. Kulağımı boşuna çınlatmayın. :D

    Kitabın başındaki girişteki ,her insanın hayatı özeldir, kısmı bende yaşama hakkının kutsallığını getirdi. Hem doğadan hem de insanların yapısından örneklerle belirteceğim yaşama hakkının kutsallığı düşüncesinin yapay olduğunu düşünüyorum. Doğa olarak bakarsak avcının ve avın hedefi daima yavru ya da en zayıf türdür. Bu durum avcının durumu içinde geçerlidir hatta erkek hayvanların gen aktarımı veya diğer avcıların rekabeti azaltmak için sadece öldürülüp orada bırakılır. Bütün hayvanlarda bir başka geçerli olan durum ise beslenmedeki eşitsizlik ve kardeş katli de geçerlidir. Kabil’den önce nice hayvan oyun oynarken ya da yuvada alan darlığından öldürdü. Bu konuda isteyen herkesle örneklerle tartışabilirim. Göbeğim ve siz ikiniz ben tek bile olur. :P :D İnsana gelecek olursak başlı başına kölelik tarihi var. Kölenin işe yarar olduğu sürece yaşadığı, ağır cezalarla ile işkencelerle birçok insan öldü. Sadece bu değil ekonomik yönden güçlü olanların yaptığı sapkınlıklardan dolayı ölenleri veya basit kavgalardan ve kıza kadına tecavüz edip üstüne namusu kirlendi diye öldürmeye töre kılıfına örttüklerini saymıyorum bile. Bu örnekler genel ve spesifik olarak attırılabilir. Birinin vücut eksikliğine veya kötü durumuna kendimde yok diye şükür etmek zihinsel olarak yukarıdakileri ufak benzerlik görüyorum çünkü bana dokunmayan yılan yaşasın mantığı bu durumlara getiriyor. Böyle düşünmeme rağmen av avcı sistemi olmayan bir dünya sisteminde, belli bir düzeye kadar eşit öğrenme ve kişiliğin özelliklerine ve yeteneğine göre yönlendirilmiş bir insanlık tarihi olsa dünyanın ve insanlık tarihinin, insanlığın, bilimin, sanatın ve teknolojinin nereye geleceğini çok merak ediyorum. Bu merakıma dokundu ilk kısım.

    Gelelim devamında karakterimize karşı düşüncelerime kendisi tabiri ile ilk dünyadaki hali ruhu saf, temiz ve ailesi tarafından korunaklı bir hayatında yaşayan, hayal gücü yüksek ve zekası ortalama ama gelişebilecek birisi, bu kısımdaki kardeşleri ile ilişkisi tanımı ve bağı beni kıskançlığa itti. Bu dünyada merak ettiğim ve asla deneyimleyemeyeceğim kadınların kadınsal sistemlerinden dolayı fizyolojik çektiği acılarının psikolojik etkisini ve kendi karnında yaşam üreten doğal döngüyü yani hamileliği(Doğum sancı acısını ve yapay erkeklerin doğum yapmaları asıl durumu öğretmeyeceğini düşündüğüm için niyetim yok ama çatlaklıkta ve merakta sınır tanımadığım için büyük olasılıkla doğum sanıcısı acısını deneyimlerim. :D Diğeri için çocuğu umursamazsam yapabilirim ama yapay annelik içgüdüm engel oluyor. :P :D) ile doğal kardeş kavramını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Ama erkek ve kız kardeş, abi, abla, tek yumurta ikizi, kız ve erkek çift yumurta ikizi kardeşliklerin bir, iki, üç ve dört kardeş tüm varyasyonlarını(Beş ve üzeri kardeşte mirasta kayıp olduğu için istemem. :D On bir futbola yetenekli erkek kardeşe(Kadınların futbolda pek para yok. Tek derdim ilerideki çocuğum amca ben bir şirket kuracağım bir milyon dolar ateşlese diyebilecek bir amcası olması. On bir ise evet olasılığının artması için. :P :D) hayır demezdim. :P :D) da merak edeceğim(Bu varyasyonların matematiksel formülünü çıkaracaktım ama üşendim. :D) için gene tatmin olmazdım kardeşim olsa hatta o zaman en çok tek çocuğu bile merak ederdim. :D Eyy paralel evrendeki benler bir durum mektubu gönderseniz de merakımı gidersenize bea. :P

    Neyse karakterimizin durumu böyle devam ederken birden arkadaşları ile kaynaşma arzusu veya bir gruba ait olma içgüdüsüyle yaşamın dayanılmaz çekiciliği ile sosyal sistemlerin açığı(Bug’u) olan serseriliğin toplumdaki gizli saygınlığa sığınarak gruba kabul edilme çabasıyla ortaya bir vandallık hikayesi atmasıyla hayatının birinci dünyasının kapanmasına neden olay zincirine neden olur. Burada kilit nokta insanlarından biri olan Franz Kromer ile tanışır. Kromer hakkında söz etmek gerekirse serseri, zeki ve kötü niyetli birisi. Kromer hakkında daha fazla konuşmak isterdim ama iyilik ve kötülük hakkında düşüncelerim tam net olmadığı için boşa ahkam kesmek olacağından es geçiyorum. Kromer hakkında detayları öbür taraf varsa ve Hesse amca ile eş keza karşılaşırsak başının etini yiyeceğim öğrenmek için. :D Sinclair gerçekçi olsun diye kurduğu hikayedeki yerde gerçekten öyle bir olay olup öyle bir ödül olduğunu merak ediyorum. Zeki kötü insanın anlık kurduğu plan olasılığı bana ağır basıyor ama bu dönem için bile hırsızlık yaygın iken o zamanda daha rahat olduğu için gerçekte olabilir bilemedim. Bence Kromer anlattığı hikayeye inanmaz ve iyice kabullenmesi için sürekli onaylaması ve yemin etmesi için sıkıştırır. En son iyice benimsedikten sonra ince bir zeka 10 Frank itirafından dolayı zaten kazandım ama sen verirsen polis veya annen öğrenmez kendi yalanına hapseder Sinclair’i. Burada koruma altında yaşayışının verdiği hata yapınca cezanın ne kadar olacağını bilememe ve ailesinin gözünden düşüp sevilmeyeceği düşünceleriyle aklında olayı çıkılmaz noktaya sokar ve hayatında ilk büyük fiili hatayı yapar kendi kumbarasını soyup Kromer’in sesini kısa süreli kesmek için. Bu noktadan sonra ikinci hayatı başlamış olur. Bir yandan kendi yalanının hapsinde kumbarası ile hizmetçinin gereksinimlerini alması için verilen paranın para üstünü çalmaya başlayarak ve Kromer’in kendi üstündeki iktidarı ile istemediği şeyleri yaparak kendi iç eziyetini katlar. Kar topu gibi büyüyen olaylar aile bağını koparmaya yüz tutar. Burada kardeşlerinin ilgisizliği çok ilgincime gitti. Kardeşlerinin ruhsal eziyetini hiç umursamamaları ilk başta belirttiği bağın tek taraflı olduğunu düşündürdü. İlk bir iki gün içerisinde neyin var kardeşim diye sorsalar Sinclair’in döküleceğini düşünüyorum. Hesse amca keşke kardeşleri hakkında daha geniş bir bilgi verseydi de yorumlama olasılığımız olsaydı. Hesse amcanın bir tane daha başının etini yiyeceğim nokta buldum. :D Bu suçluluk duygusu okul hayatında zaten yüzeysel ve kabul edilmek isteği ile dolu arkadaşlıklarını kopardı ve iletişim kurma isteğini ortadan kaldırdı.

    Sinclair’in hayatı eziyetlerle geçerken hayatının kilit noktalarından biri olan Demian şehirlerine taşınır annesiyle. Demian hakkında kısaca konuşursak dünyaya bakış açısı farklı, çok zeki, duruşu ve kişiliği ile insanların yanaşmaya çekindiği biri(Bende bozkırkurdu kitabındaki ana karakteri çağrıştırdı. İç dünyası ile daha barışık bir hali gibi geldi.). Demian’nın okula gelmesi varlıklı olmasından büyük bir ilgiye neden olur ama duruşu ve kişiliğinden dolayı okuldaki öğrenciler dalga geçmeye ve öğretmenleri ondan uzak durmasına neden olur. Bunun sebebi insanların genelinin anlayamadığı veya tanımlayamadığı şeylerden içgüdüsel olarak korkmasıdır. Sinclair de yukarıdaki nedenden dolayı çekinir ama Demian gözlemlerinden kurtulamaz. Demian bir gün ,ilerde de nedenini belirteceği, Sinclair ile birlikte eve doğru yürümeyi teklif eder. Bu teklif Sinclair’in zihin dünyasının unutulmaz bir iz bırakan Habil ile Kabil olayının Demian yorumudur. Demian’nın yorumu şöyle; aslında Kabil’in anındaki nişan hep var olduğu ve onun için herkesin ondan korktuğu veya çekindiği için uzak durduğu hatta öyle fiziksel bir nişanın bile olmadığı, Habil’in kardeşi olup olmamasının bir önemi olmadığı zayıf bir insanı öldürdüğü için insanlar tamamen korkuya kapıldığı gibi özetlenebilir. Bu bakış açısı bana ilginç geldi. Öykülerde gerçeklik payını hesaba katarsak Hesse amca’nın yorumu daha mantıklı geldi. Habil ile Kabil olayını hakkında düşüncelerim olayın eksik tarafları olduğu ve mantıksal olarak kabul etmediğim kısımlar var. Demian’ı 2-3 yıl sonra tekrar döndüğümde ilk başta Habil ile Kabil olayını okumaya düşünüyorum ve tavsiye ederim. Bu ilk muhabbet Demian’nın zihinsel sorgulama sürecini ve zekasının gelişmesinde önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Babasının sığ ve dar açıklamasının da katkısı su götürmez. Bu kadar etkilemesinin bir nedeniyse kafasında dönüp duran kendine ettiği eziyetten farklı bir düşünceye sarılması bana kalırsa. Bir günlük Kromer kafasından çıksa da hala gerçek bir sorun halinde duruyor. En son çağırdığında eziyetini kardeşini asılmak için beraber getirmesini söyleyerek eziyeti en üst noktaya getiriyor. Çünkü Kromer’in kötü niyetini anlıyor ve kardeş bağlarının kopma derecesinde olduğunu bildiği için kardeşinin durumu sorgulayacağını sırrının açığa çıkacağından korkuyor(Son kısım benim yorumumdur.). Kromer’i ikna edemeyip kara kara düşünerek eve giderken Demian ile karşılaşıyor ve sırrının ortaya çıkacağını korktuğu için kaçmaya kalkıyor. Burada tesadüfen karşılaştıklarını düşünmüyorum. Demian arkadaşının bir derdi olduğunu bildiğini düşünüyorum. Bunu çözmek içinde takip edip konuşma bitince derdine derman olmak için konuşmak istiyor. Demian Sinclair’in hal ve tavırlarından Kromer ile sorunu olduğunu çözüyor ve sorunu yüzleşerek çözmesini istiyor. Sonradan Sinclair’in kendi başına çıkamayacağını düşündüğü için kendi çözeceğini söyleyip ayrılıyorlar. Bu olayda dikkatimi çeken Demian tamamen duygusuz mantıkla Kromer’i öldürme teklifi ve teklifinin nedenini düz mantıkla acıkması. Burada arkadaşını şoklayarak durumu dikkati düşünmesi için yorumlanabilir ama belirli bir zekanın üstünde insanın problemi kökten çözmek için böyle duygusuz teklif yapacağını düşünüyorum. Demian’nın Kabil yanının azımsanmayacak kadar olduğunu düşünüyorum. Diğer dikkatimi çeken ise Demian Sinclair’in hatasını hakkında kendisini yargılamayacağını ve yorum yapmayacağını belirtse de Sinclair bir türlü açıklamaya yanaşmaması. Demian’nın yargılamayacağı içten bilse de gene de yargılayıp ondan uzaklaşacağı korkusunu yenemiyor. Sinclair’in çok ciddi bir özgüven sorunu var. Bunun nedeninin ailesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Sinclair’in bu durumun arkadaşı ile arasında açıklığa neden olacağını bildiği halde yapması da garip gelmişti.

    Demian sözleri ile rahatlayan kahramanımız ailesine açıklıyor ve fazla bir tepki almıyor ama aralarındaki Sinclair tarafındaki bağ bir türlü düzelmeyecek kadar hasar alıyor. Burada aileyi eleştirme aklımdan geçiyor ama o zamanın şartları ve aile bilinci orta seviye aile için yüksek olduğunu düşünmek yanlış geliyor. Annem İstanbul’daki bir Fransız okulunda hemşirelik okumasına rağmen bende ciddi hatalar yapmasını göz önene alırsak garipsememek gerekir. Kromer ile ondan sonraki gün karşılaştığındaki tepkisi dolayı Demian nasıl bir yöntemle ikna ettiği çok merak ettim ama Hesse amca bu konuya değinmemiş. Öbür tarafta sorgun artıyor eyy Hesse amca kork benden. :P :D Bundan sonra Sinclair’in rahatlama ve Demian ile arasındaki sırdan dolayı aralarının açılması beni rahatsız etti. Sinclair’in karakter yönünden çok zayıf olduğunu böylece iyice ikna oldum. Sinclair yavrucuğum annen sana hiç yürek yedirmedi mi. Karakter dağıtılırken vefa konusu gelince ayak yolunda mı gizlendin gibi sorular oluştu kafamda. :D Gerçi vefa kısmı çok zayıf değil. Aklından çıksa da bilinçaltından hiçbir zaman kaybolmuyor. Buradan gelelim dini görüşü yüzünden baskıdan dolayı zorunlu olarak bir cemaate girme hissetmeye. Bu yüzden dinlerin bilinçsizce veya bilinçli bir şekilde baskı altına alma özelliğini sevmiyorum. Ölüm korkusu yaşatarak, farklı bir din görüşü olduğu için küçümsemek, farklı bir dinde olduğu için eşitsiz bir uygulama uygulamak gibi durumlar dinlerin zayıf taraflarının olduğu düşüncesi oluşturuyor. Keşke dinler söylediğim yöntemlerle yayılmasa da fikir ve akılın düzeyli bir şekilde tartışılıp saygılı bir şekilde anlaşıp anlaşamama ile gelişse. Gerçekten tanrı varsa ve onun gönderdiği din varsa beni mantık yönünden etkilemesi lazım bütün insanlara gönderildiğini ikna ediyorsa. Mustafa hariç herkese yolladım derse onu bile kabul ederim sıkıntı yok. :D Konfirmasyon törenini baskılardan dolayı iki yıl geç göndermesi Sinclair’in laneti mi yoksa bir nimet mi ciddi merak ediyorum. Eğer göndermeseydi eninde sonunda normal bir arkadaş edinebilir miydi ve iç burhanlarını giderebilir miydi? Bu paralel evren sorgulamak gereksiz çünkü o zaman Sinclair tanıdığımız Sinclair olmazdı. Kahrolsun bağzı meraklar der romana dönerim. :D

    Bu Konfirmasyon töreninde Demian’nın Sinclair’i ürkütmeden akıl dolu yaklaşmasını çok taktir ettim. Kişiliğiyle resmen kendini davet ettirdi. Buradan sonra Sinclair’in beynini Deima’nın kendi düşünceleri ile inşa etmesi ve farklı bir seviyeye çekmesi ile geçer. Bu törenden sonra artık Sinclair karakterini büyük bir çoğunlukla bozkırkurdu kitabındaki ana karakter Harry amcaya benzetiyorum. Bu kısımda etkilendiğim Sherlock Holmes tarzı düşünme ile insanların ne yapacağını kestirmesi ve az çok manipüle edebilmesi. Farklı düşünmelerin önemli olduğu düşündüğüm için böyle şeyleri pek merak etmiyorum ama Holmes gibi dikkatle inceleyip elde edilen verilerden doğru sonuçlar çıkarmaya isterdim. Gerçi o zaman Holmes’in kibri benim yanımda önemsiz bir durum olurdu. :P :D Burada birde Sinclair’in evinin önündeki posta kutusunun üstündeki kuş heykeli tasvirleri ilgimi çekti. Burada Demian’nın o heykel ile ilgilenmesi bana Eski Roma’nın görkemli zamanındaki sembolün öneminden dolayı olduğunu düşündürdü. Bir ara kartal’a benzettiği söylediğini hatırlıyorum ondan böyle düşünmüş olabilirim. Bundan sonra Sinclair ile Demian arasına ayrılık girdi. Bu ayrılık öncekinden farklı olacak çünkü artık Sinclair zihinsel olarak bağlandı ki ayrı olsalar bile zihinsel olarak kopamaz. Bu ayrılık Sinclair’e pek yaramaz. Burada Sinclair’in mektuplarına cevap vermemesi Demian’nın bende biraz hayal kırıklığına uğrattı. Bu kadar etkisi altına aldıktan sonra sebebini bildirmeden kendinden uzak tutması Sinclair yanından büyük bir haksızlık.

    Sinclair başka şehirdeki liseye gitmesiyle yalnızlık burhanları içinde geçirirken bir başka kritik noktaya adım atar. Kendi şehrindeki bir lisede olsa nelere bulaşırdı diye bir düşünce geldi aklıma. Gene kahrolsun bağzı meraklar kısmı oluştu. :D Bu adımı Heinrich Heine adlı pansiyondaki en büyük çocuğun meyhaneye davet edip şarap içelim demesiyle başlıyor. Heine hakkında konuşmaya gerek görmüyorum çünkü ara ve pek önemli karakter olmadığını Sinclair’in hayatına çok kısa sürede girip çıkmasından anlaşılıyor. Buradaki kilit nokta alkolün verdiği yetki ile düşüncelerinde Deiman’dan başka konuşmadığı konuları Heine’e boşaltıyor. Bu kısımda Heine tepkilerinden pek anlamadığı düşündüm. Sonra kendi anladığı konulara çektiğini gördüğüm için böyle düşünüyorum. Oradan her yaştan erkeğin içgüdüsel olarak yöneldiği konuya kadın ve cinsellik konusuna geçiliyor. Şu ana kadar bu konuda baya deneyimli ve deneyimsiz birçok erkek arkadaşımla konuşmaların bir şekilde buraya gitmesinin nedenini merak ederim. Bu kadar baskın bir içgüdü olması garip geliyor. Birkaç kız arkadaşım bu konulardan açık açık konuşması ve kızların da bu konular hakkında çok konuştuğunu duymakta garip gelmişti. Gerçi kızların konuşmaları daha duygusal erkeklerin konuşması daha hayvansal olduğunu göz ardı edemem. Burada Sinclair’in en büyük hatası cinselliğin kutsallaştırması nedeni ise kendimden biliyorum. Hangi konuda olursa olsun her şeyin fazlası zarar olduğu genellemesinin tek doğru genelleme olduğunu düşündürüyor. Burada diğer dikkatimi çeken Kırtasiyeci kadın Jaggelt hakkında söylentinin direk gerçek olarak alması ve bir ara karşılaştıklarında aklına gelip utanması. İnsanların anlatılan şeylerin direk doğru kabul edip benimsemesi garip geliyor. Özellikle cinsellik konusunda yaftalamalar konusunda. İnsanların doğasında karşı tarafı direk referans olarak alma doğru kabul etme var sanırım. Akşamları kabaca gün değerlendirmesi yaptığımda es keza fark ettiklerimden biliyorum. Ne kadar farkında olursan ol etkilenmek kaçınılmaz geliyor. Bu insanın inanma içgüdüsü olarak yorumluyorum ve gerçekten ateist olanları bu konuda içten kutluyorum.

    Romana geri dönersek meyhaneden sonra sonra alkolün Sinclair’in üstündeki yıkıcı etkisine rağmen benimsemesi ve bu etkisini görmezden gelmesi, zayıf karakterdeki ve iradesiz insanların alkolden uzak tutmak ve ruhsal kargaşada alkolün çözüm olarak görülmesinin mantıksız bir hareket olarak olan düşüncemi destekliyor. Atatürk’ün durmak bilmeyen zihnini rahatlatması ve uyumasını sağladığı gibi arada freni patlayan beynimi rahatlattığı için alkolü seviyorum. Her gün içilmesi ve sarhoş olmak için içilmesi son derece mantıksız zaten belli bir zamandan sonra etkisi kaybediyor ve kolonya içmeye kadar giden mantıksız olay zincirine neden oluyor. Yani ağzı ile içmeyeni eşek sudan gelesiye kadar dövülmesini insanlık görevi olarak görüyorum. :D Burada dikkatimi çeken bir diğer nokta farklı bakış açısının çok çabuk milleti sıktığı ve serseri hikayelerinin ve tavırların milletin genelinin saygı duyulması. Sinclair burada bir tık ileri gidip gerçekten serseri oluyor.

    Bir diğer dikkatimi çeken hocaların nedenini niçin konusunda düşünmektense ceza ve dışlamalarla serseriliğe itmesi ve okuldan atmak tehdidi ve niyeti ile çözüm konusunda saçma bir çözüm ve problemi topluma ötele niyeti. Empatisiz nasihatlerle ve geçmişte denenmiş ama çözüm olmamış çözümlere başvurmalar gibi bu çözümsüzlüğün devam etmesi garip geliyor. Kendi hayatımda örnek verecek olursam. İlkokuldan beri hiçbir zaman dersler ilgimi çekmedi ve karnemde ilkokulda bile 3-4 notları doluydu. Beden dersini bile sevmezdim şişman olduğum için o bile 3 olurdu. :D Hiçbir hoca, ailem ve bol bir şekilde öğretmen olan ve en az %90’ı üniversite mevzunu akrabalarım neden böyle oluyor, sorun nerede demedi. Bu arada boş çocukta değildim. Tübitak yayınlarını çok severdim. Tübitak çocuk dergisini 1-2 yıl aksatmadan aldığımızı hatırlıyorum. Depremler, Vücudumuz Tanıyalım, Makinalar ve Uçaklar kitaplarım olduğunu ve ismini şuan hatırlamadığım bir iki böyle kitabımın olduğunu hatırlıyorum. Hiçbir şeyi benimsememe özelliğim ve eşyalara karşı ilgisizliğimden olayı kayboldu hepsi. Sanırım üretim hatası olduğumda kabul edebilirim. :D Dinazorlar hakkında aşırı bir merakım vardı. Satrancı bilgisayardan öğrendim ve bir yıla varmadan babamı sürekli yenmeye başladım. Burada hevesim kırılması için arada yenilmeler değildi. Tam hatırlamasam da ortaokula gelmeden satrançta turnuvalara gitmemle oluşan ukd(ulusal katsayı derecesi) oluştu ve ukd puanım ortalamanın üstünde idi. Ailemin en büyük hatalarından biride profesyonel bir takıma kayıt ettirmemesi. Oysaki Gençlik ve Spor Müdürü ile arası iyiydi ve Gençlik ve Spor Müdürü satranç turnuvalarına özel bir ilgi gösteriyordu. Ortaokulda satranç seçmelerinde birinci gelip lisanlı bir oyuncu bile olmuştum(Bu kısım pek bir önemi yok aslında. Okulda pekiyi oyuncu yoktu. Bir tek çok iyiyim diye böbürdenen çocukla bir maç yaptığımı ve yendiğimi. Hırsla bir maç daha istediğini ve o maçta da yendiğimi hatırlıyorum. O zamanlar pek insafsızdım. :D) .Bütün eğitim hayatım boyunca matematik, geometri ve fizik(onlar 5 oluyordu. Oda hocaya sevmezsem 3 veya 4’de düşüyordu. Lise ikide iki dönemde 5 tane sözlü notu 100 almama ve tam adını hatırlamadığım bir konuda farklı yönden çözmediğim için 100’ümü vermeyen fizik dersinde iki dönem ortalamam 4 düşmüştü. kendi cevap kağıdına 70 veren fizik öğretmenimdi. Kendi yazısını tanıyamamıştı. Biri adını yazmamış diye çemkirirken sınıfın yazılı kağıdı tam olduğunu gördü ve gayri ihtiyari cevap anahtarımmış dedi.) dışında genelde notlarım 2-3-4 arasında gezindi. Çok nadir arada 5’e yükseliyordu. :D Lisede geometricim işlem yapmadan çözüyorum diye 3 düşürmüştü(Benim çözdüğümü adı gibi biliyordu.) ve kopyaya aşırı hassas olduğu için g’ye kadar grup yapmıştı. Tek hatası en arkaya beni koymasıydı. Etrafımdaki 5 kişiyi dersten geçmesini neden olmuştum. :D Onlarda işlemi yapıp kendimde yapmayarak garip bir salaklığım vardı. :D Birde hayatımda liseye kadar 3 okul 4 sınıf öğretmeni orta okuldan lise son ve sistemin değişik mat2 ve Fen2 birden başıma getirmesi ve pek parlak öğrenci olmayışımdan dolayı +2 dershane ve hatırladığım kadarıyla 7 farklı dershane, 3-4 farklı İngilizce kursu, 2-3 yıl etüt merkezi ve 2 yıl bol bol özel ders öğretmeni ile normal bir öğrencinin 3-4 katı öğretmenle tanıştım. Birçok öğretmenim hayatımda etkisiz elemandı. Birkaçı ciddi olarak hakkımı yedi. Okul puanım 68’dı ve o öğretmenlerim hakkımı yemese idi en kötü olasılıkla 69 olurdu(Kabul ediyorum berbat bir öğrenci idim ama yukarıdaki olay gibi birkaç olayım daha var.). 0.7 puanla gazi üniversite makine mühendisliğine giremedim. Biliyorum çok fazla detaya boğdum ama hayatımda bir öğretmenimi çok büyük olumlu katkısı var onu belirtmeden geçemeyeceğim. Orta okul öğretmenim Zerrin Etyemez Türkçe öğretmenime teşekkür ederim. İlkokul 2 sınıfta bilgisayarım oldu ve önceden kuzenimin bilgisayarı olduğu 4-5 yaşı arasında bilgisayar oyunu ile tanışmışlığım vardı. Oyunlar yüzünden zamanla kitaptan kopmuştum. Tekrar kitaplara ilgi duymama vesile oldu. Son ilginç bir anekdot ekleyeceğim. Lafı fazla uzattığım için dövmek isteyenlere kapım açık sadece görünen yerlere vurmayın. :D Ders aralarında öğrenciler hakkında konuşurken konu bana gelmiş. Zerrin öğretmenim benim hakkımda vasat bir öğrenci olduğumu söylemiş. Bunun üzerine Arzu(Hayatımda sevdiğim öğretmenlerimden biri olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.) öğretmenim maalesef adını hatırlayamadığım fen bilgisi öğretmenim ciddi bir şekilde itiraz etmişler. Ondan sonra bende ilgilenmeye başladığını söylemişti öğretmenim sonradan. Bu olay sadece benim için değil tanıdığım akrabalar çocukları içinde geçerli. İkisi de öğretmen olan tanıdıklarda durum farklı değildi. Sanırım Türkiye’nin eğitim sisteminin kötü olmasının en büyük nedeni olumsuz bir olayın nedenini düşünmektense kaderi böyleymiş deyip geçmek. Kalabalık sınıflar olduğu içinde çok yüklenmek de doğru değil öğretmenlere kabul ediyorum.

    Bu arada nerede kalmıştım. Daha karpuz kesecektik demi. :D Sinclair’in bu serseri yaşam ucuz olmadığı için giderek borç batağına batması ile devam ediyor roman. İnsanların borç vermesi bir yandan kötü bir olay olduğunu fark ettim. Tabii kritik bir hastalıkta tedavi ücretine yardım gibi önemli konularda dışındakini diyorum. Ülkelerin veya insanların yaptığı borç para almalarının tek farkı resmi durum olmaması. Borç alıp ödemeye gelince çirkefleşmek veya yüzsüzleşmek gibi insanların dışında geleceğinden çalmaktır böyle gereksiz harcamalar. Hatta Ülke veya insan fark etmez çok fazla ileri gittiğinden borçlanma torununun torunu bile olumsuz etkileniyor. Bu da hak yemenin en iğrenci bana göre çünkü borcunu ödemeyerek o ülkenin veya insanların hakkının yemenin devamında vatandaşlarının veya ailesinin hakkını yiyorsun hem de kendi çocuğunun hakkını yiyorsun. Tabii ülke olayından birçok farklı parametreler var ve zengin ülkelerin kazançlarında çok büyük haksızlıklar var ama neticeyi değiştirmiyor. O yönden Sinclair’a karşı bir soğuma hissettim. Hayatın getirdikleri ile böyle bir noktaya gelmesi bu konuda düşüncemi çok yumuşatmıyor. Babası durumu öğrenip oğlu ile konuşmaya gelmesi ve diyalogları da ilginç gelmişti. İlk başta yumuşak konuşarak ikna etmesi sonradan tehdit ederek durumu düzeltmeye çalışması da son derece saçma gelmişti(Yumuşak konuşma kısmı tam çağrıştırmadı. Uydurma olasılığım var. :D). Öncelikle duygusal olarak davrandığını her zamanki gibi neden veya niçin sorusunu düşünmeden bodoslama daldığını çağrıştırdı. Yumuşak konuşma ile sert konuşma gibi iki uç nokta için saygınlığını kaybetmiş biri yapıyorsa etkisi olmaz. Bunun öz baban olması sonucu etkilemez. Orta yolu bulmak empati yaparak konuşmak gerekir. Tabii baba olmadığın için bol keseden atıyorsun diyebilirsiniz. İncelemeyi boş vermişler sallıyorum işte. :P :D Kronolojik sıra ile gitmeye çalışıyorum ama şuan bakmayı üşendiğim için sapmış olabilirim. Tembellik başa bela. :D

    Merakımı uyandıran bir diğer olay ise tatilde ailesi ile geçirişindeki ilişkileri ve Demian ile karşılaşmasındaki ilişkileri. Ailesi ile geçirdiği tatillerde birbirleri ile kopuşlarındaki çaresiz kabullenme olayı beni etkiledi. Kardeşleri hakkında ağır eleştiri yapmayı düşündüm ama kardeşimin olmama ile elimde kendim deneyimlediğim verinin olmayışı ve çevremdeki insanların kardeşleri hakkında olumlu veya olumsuz eleştiri yapacak kadar bilgim olmadığı için birde kardeşlik konusunda mangalardan edindiğim gözlemlerin, arkadaşlıktan edindiğim veriler gibi ütopik ve gerçekten uzaktan yakından alakası olmayacak bir veri gibi olacağı için vazgeçtim. Yalnız Hesse amcayı yakalarsam kardeşleri hakkında neden bu kadar az işlediği hakkında bir güzel çemkireceğim. Eyy Hesse amca elimden çekeceğin var duy beni. :P :D Burada anne için gerçekten üzüldüm. Aşamayacağı bir bariyer oluştu ve çaresizce kabullendi gibi geldi. Bu bana çocuğunu yaşarken kaybetmek gibi geliyor. Bunu yoksa ölüncedeki acı daha ağır merak ediyorum ama iki durumu da annelerin yaşamamasını dilerim.

    Demian ile yaşadığı karşılaşmaya gelince. Sinclair haklı bulduğun bir kini var. Kendini reşit olarak kabul edeceği düşündüğü meyhaneye davet etmesi çocukça geldi yalnız. Tabii Demian tepkisi ile belirtmese daha iyi olurdu. Demian önceki davranışından dolayı burada haksız konumda şuan. Sinclair ile Demian arasındaki konuşma ise sensizde efsaneyim tarzı hareketleri Sinclair’in kuyruk acısının fazla olduğunu gösterdi. Hafif uyarıları ile Demian burada da sınıfta kaldı. Arkadaşını bence biraz sert sarsacak konuşma yapması gerekiyordu. Gerçi sonradan itiraf ediyor kendi yolunu bulacağı ile ilgili ama bana samimi gelmedi. Üzgünüm Demian şuan bizimle değilsin. :P

    Buradan sonra en enteresan kilit noktası ise sadece duruşu ve güzelliği ile Sinclair’in hayatını değiştiren bir karakter geliyor. Bu hatunun gerçek ismi bilinmiyor çünkü kendisinden çok çağrışıma önem veriyor. Bu kısım için bana çağrışım önemli ayakları yapıyor ama bence içgüven eksikliğinden dolayı yanaşamıyor. Bizde yedik. :P :D Merak ettiğim bir konu o kişi ile tanışsa zihninde oluşturduğu kişi olsa veya olmasadaki paralel hayatları merak ediyorum. Sinclair bu hatuna Beatrice adı takıyor. Burada hatırladığım kadarıyla Dante’nin karakterinin çağrışım yaptığı tablodan esinlenerek takması çok ince bir dokunuş gibi geldi. Burada tasvirlerini hatırlamıyorum. Bende iz bırakmamış bu kısım. Bu simgesel olayın serseriliği bitirmesi ve belirli bir hedefe yönlendirmesi ilginç buldum. Burada bir şeye bağlanma isteğini gösteriyor. Kendi yolunu kendi bulamayanlardan biri Sinclair. Bu kısımda beni rahatsız eden bir nokta vardı ama hatırlayamadım. Beynim büyük birader ile birleşti komplo kuruyor. Eyy beyin biliyorum göbeğim aklını çelmeyi çalışıyor kanma bu oyunlara. :P :D Burada dikkatimi çeken Beatrice’nin tasvirleri bir zaman sonra Demian yapısı ile harman etmesi ve gelecekte öğreneceğimiz gibi Demian’nın annesine çok benzemesi. Burada Demian ile tanıştığından beri bir merak içerisinde olduğunu düşündüm ve sonradan aklıma evlerine hiç gitmediğini söylediği aklıma geldi. Orada sitem olduğunu fark etmemiştim. Buna ailesinden koptuktan sonra yeni bir anne figürü olarak içgüdüsel olarak benimsediğini düşünüyorum. Sonradan cinsellik arzusu oluşması ile sevgili düşüncesine girmeye başlaması farklı geldi. Bunu babası ölünce annesine sahip çıkma psikolojisi ile babası figürüne geçmesi gibi geldi(Bu gerçek bir olay bir dergide okumuştum. Hatta annesi ile evlenmek isteyenler olduğunu da okumuştum.).

    Bir diğer konu ise evinin önündeki kutunun resmini yapıp göndermesi ve Demian’dan geri dönüş için ilginç bir not bırakması kitabına. Burada notu kendisi mi bıraktı yoksa bir arkadaşına mı bıraktırdı merak etmiştim ve her iki olayda neden temas kurmadığını anlam veremedim çünkü Sinclair’in büyük bir bunalım içinde olduğunu biliyor. Üstünde güçlü bir etkisi olduğu için yolunu kendi bulmasını tercih ettiğinden dolayı yorumlanabilir ama not ile zaten belli bir yöne çekiyor. Eyy Demian beyin kıvrımları ile ne derdin var da böyle gizemli davranıyorsun. Sayende hunimin boyutları uzaydan gözükecek. :P :D Bu notun doğu mistiğinin din öğretilerin biri olan Abraxas yönlendiğini kısaca söyleceğim. Bu kısım bir araştırmam gerekiyor ve yoğun bir zamanımda denk geldiği için bir dahaki okuma araştıracağım. Birde hayatında kilit noktalarından biri olan Pistorius’un konuşmaları referansını kullanabilirim ama aklımda başka düşünceler döndüğü tam benimseyemedim.

    Sinclair gezinirken şans eseri Pistorius’un kilisede çaldığı org’un müziğini duyar. İlk başta pek önemsemez ama sonradan Bach’in aynı parçasını çaldığını fark edince dinlemek ister. İlk başta kiliseye girmek ister ama kilitli olduğu için dışarıda dinlemeye başlar. Burada fark etmeye başlar Pistorius’un nişanı olduğuna bence. Kiliseden çıktıktan sonra takip etmeye başlar. Pistorius meyhanede oturduğunda hiçbir tereddüt etmeden karşısına oturur. Bizim pısırık birden aslan yürek kesilir. Burada Sinclair evrim geçirir. Bu zamana kadar hep başkaları yanaşması ile arkadaş edinirken ilk kez kendi birine yanaşır. Kitapta şaşırdığım kısımdan biri oldu bu tavrı. Burada Pistorius olumsuz tepki verir ama bu olumsuz durum Abraxas kelimesi geçmesi ile hava birden değişir. O ortamda konuşmak istemez ve sonra konuşmayı önerir ve birşeyler yemesini ister. O zaman farklı bir kişilik olduğunu kesin kanıt getirmiş gibi geldi Pistorius’un. Bu kısımda garip gelen her şey iyi giderken birden Sinclair’in garip bir şekilde Pistorius’un en zayıf yerinden vurması Sinclair’in. Belirli bir düzene girince içgüdüsel olarak rahatsız oluyor gibi geldi. Kaos durumunu bilinçaltında sevdiğini ve özlem çektiğini düşünüyorum. Bu bölümü bir daha okuduktan sonra detaylı bir şekilde ele alınmasını hak ettiği için yarım yamalak bahsetmeyi düşünmüyorum. Bundan sonra merak ettiğim yüklü borcu ne yapıldığı. Düzeldikten sonra ailesi tarafından kapatıldı mı yoksa hasır altı yaptı mı? Burada açıklık beni rahatsız etti. Hiçbir vicdan azabı çekmemesi Sinclair karşı hoşnutsuzluğu mu arttırdı. Eğer ailesi borcunu ödedikten sonra tatil gezisini çıkartıyorsa orta halden daha zengin bir olduğunu düşünmeme neden oldu. Başka ki orta halli bir aile olduğunu düşündürmüştü. Bu belirsizlikte çok hoşuma gitmedi. Gerçi kendi hüsnü kuruntum olabilir emin değilim.

    Tatile çıkmadan Sinclair’in Demian takıntısı devam ettiğini büyüdüğü şehirde Demian ve annesinin yaşadığı eve giderek görüyoruz. Burada artık evin sahibi yaşlı kadın kalıyor. Burada merak ettiğim yaşlı ev sahibinde Demian ve annesine karşı insanları adeta büyüleyen dayanılmaz çekiciliğinden dolayı mı yoksa geri dönerlerse veririm dolayı mı albümlerini sakladığı. Hesse amca Sinclair’in takıntısını arttırmak içinde ara bir karakter yaratmış olabilir. Burada ufak bir sır perdesi var. Albümden Demian’nın annesini görünce adeta beyninden vurulmuşa döner çünkü Beatrice ve Demian’nın harmanlamış zihnindeki kişiyi görür. Buraları sonradan fark ettiğim Hesse amca’nın doğu mistiğinin hayranlığının üst sınırı olabilir. Bunu sonradan açıklayacağım. Demian’nın annesinin resmini gördükten sonra tatili zehir olacaktır Sinclair’in çünkü gezeceği şehirlerin bir önemi kalmamıştır. Sadece Demian’nın annesine rastlamak umuduyla şehirden şehre atlamaya başlar. Her kadını Demian’nın annesini aramak için çok dikkatli bakarken Sinclair’in tabiri ile bir yosma dikkatini çeker ama Sinclair dünyadaki diğer kadınlar önemli değildir. Burada Sinclair’in artık tamamen simgeler ve zihinsel dünyaya hapis olduğunu söylebiliriz. Burada bence ilk girişi Demian’a değil Kromer’a borçludur. Kromer Sinclair’in açığını yakalamayıp ailesinden koparmasaydı Sinclair nişanı hiç oluşmayabilirdi veya Demian’nın dikkatini çekecek kadar parlak olmayabilirdi. Burada Sinclair’in rüyasında Demian’nın annesini görüp beyhude bir uğraş olduğunu anlamasıyla yaptığının delilik olduğunu anlar ve geziyi bitirir. Burada da gelecek bölüme selam çaktı gibi geldi Hesse amca.

    Bundan sonra H. Üniversitesine yazılır ve gittiğinde hayal kırıklığına uğrar. Derslerin ve öğrencilerin boşluğu ve monotonluğunu direk dikkatini çeker. Burada benzer bir durumu bende yaşadım. Girdiğim senede sınıf arkadaşların bilgisayar dersinde ikilik sayı sistemini ve uygulamadaki excel’i fizikte vektörleri bölüm sonu canavarı gibi zorlu göründü için birde hocaların bunları detaylı anlattığı için lisedeki gibi yatarak okulu bitireceğim gafletine bulundum. Meğer isem devamı bölümlerde önemli derslerde varmış ve zihinden yaptığında veya işlem hatası yaptığında sorunun 0’dan fazla etmediğini beşinci yılımda öğrendim. :D Birde okuldan soğumama katkısı olan 2. veya 3. haftada ayrı ayrı 5 ile 10 dakika arası bölüm başkanın odasında iki fırça yediğimden öğrendim. :D Olay söyle gelişti. Fizik dersinde baktım liseden pek bir farkı yok. Hocanın yanına gittim ve hocam neden laboratuvar dersimiz yok dedim. Bunun üzerine bölüm başkanı ile konuş bunu bizim bölümde laboratuvar var dedi(Bize istisnasız hep fen edebiyattan geldi ortak derslerde ve paü’de okuyan bilir o damlama yöntemi ile mezun olunur. Birde nedense bizim fakülteye fazladan bir takıntıları vardı. Hatırladığım 10 kişiden fazlası genelde geçemezdi.). Bende bu lafın gazıyla bölüm başkanının yanına gittim. Kapıyı çalıp müsait misiniz dedikten sonra kafa işareti ile girdim. Sonradan düşününce fark ettim pek benle konuşmak istemediğini yüzü aklıma gelince. :D Dik dik bakarken önündeki koltuğa oturmuş bulundum. İlk fırçamın nedeni buydu. 5 ile 10 dakika arası fırça kaydı. Üniversitede oturmanın zararlı bir şey olduğunu orada öğrendim. :D Ondan sonra sabaha kadar ayakta dikecek olsa da otur demedikten sonra hoca dikilmesini öğrendim. :D Neyse sonra aklına geldi neden geldiğimi sormak. Neden fizikte laboratuvar yok dediğimde başladı ikinci fırçaya ve yaklaşık aynı süre sürdü birinci fırça ile. Orada sudan çıkmış balık gibi dinlerken “Size pratik uygulama ne gerek var. Teorik uygulama yeter” dediği garip geldiği için unutamadım. Sonradan öğrendiğim para yüzünden arada top gibi oynanmışım. Laboratuvar olursa bizim Fen-Edebiyat Bölümü öğrencisi gibi kayıt gözekecekmişiz fizik hocalarının kesesine ödenek verilecekmiş. Tabii böyle olunca bizim bölümden kesinti olacakmış. Bunu öğrendikten sonra ikisinde de nefret ettim ve ikisinin verdiği derslerden hiç geçemedim. :D Yani dağ dağa küsmüş dağ çokta tın demiş olayı oldu. Bu olayın tek zararı bana olduğunu ise 7. yılımda öğrendim. Bazı şeyleri kavrama da biraz gerizekalıyım. :D

    Sinclair gelecek olursak okuldan özgür takılmaya başlar ve Nietzsche’nin kitapları takılır. Keşke kitapların isimlerini ekleseydi de Hesse amcanın Nietzsche amcadan hangi kitaplarından etkilendiğini kitabından öğrenseydik. Bu kısımdan da elimden kurtulamazsın Hesse amca duy sesimi. :D Özgürce şehri gezinirken birden tanıdık ses duyar. Demian tekrar sahneye çıkacağının işaretidir ama ara karakter olan Japon öğrenciyi eklemek ve gene doğu mistiğine selam çakmak için Sinclair pısırık moda geçer sadece takip eder. Japon elemandan ayrıldıktan sonra Sinclair mod değişikliği yapar ama Demian zaten senin takip ettiğini hissettim deyip artistik yapar. Burada aklımda böyle kalmış ama gördüğünü söyledi gibi bir şey çaktı zihnimde velakin benimkisi daha artistik olduğu için burnu havada Demian’a yakıştığı için böyle bırakıyorum. :P Orada muhabbetlerini tam hatırlamıyorum ama annem seni merak ediyor bize gelsene diyerek az daha eşekler cennetine gönderecekti Demian Sinclair’i. :D İnsan yavaş yavaş verir haberi veya birkaç gün Sinclair’i çağırmayarak kudurtur ama bu kadar işkence yeter diye düşünür herhalde Demian. :D

    Sinclair dünyası gene değişeceği ondan sonraki tepkilerinde belli olur çünkü önceki takıntılı zamanında uykusuz içinde geçen günlerde bulma umudu düşükken. Yarın gidip görmenin heyecanına rağmen derin bir uyku geçirir ve hayatındaki en önemli gün gibi betimlemeler yapar. Neyse akşam olup gittiğinde ilk girişte kendi resmiyle karşılaşır ve resmini huşu içinde bakarken Demian’nın annesi gelir ve kırk yıllık ahbapları imiş gibi Sinclair ile muhabbet eder ve kendisine sayısı az olan dostlarının seslendiği Bayan Eva demesini ister. Burada bu kadın gibi güçlü karakterin çevirmenin bayan kelimesi kullanılması hoşuma gitmedi. Orijinal halini koruyup Mrs. Eva deseydi veya Google amcanın çevirisinde ikinci anlamı hanım kelimesini kullansa daha şık olurdu diye düşünüyorum. Ben hanım kelimesini kullanacağım. Buradaki hızlı samimiyet bence Sinclair için iyi olmaz çünkü zaten çevresi ile olan kopukluğun bitme şansı bile kalmaz. Hanım Eva çok kunduz bir karakter olduğunu şimdi fark ettim. İleride göreceğiniz gibi Sinclair uydusu olmasını daha başında garantileyen hamleyi hemen yapmış. Eyy Sinclair Hanım Eva ile aramızı girdiğin için seni düelloya davet ediyorum. :P Şaka şaka sanal karaktere bağlanacak kadar delirmedim. :D Hanım Eva Demian’nı görmesi için bahçeye yollamasıyla burada japon karakterin Demian’nın vücut yapısının nedenini açıklamak için yaratıldığını görüyoruz çünkü Demian boks antrenman yaparken görüyoruz. Dünyanın en zor sporlarından birini 3-4 ay deneyimleyen ve bu işkenceyi yakında tekrar başlayacağımdan biliyorum. :D Uzun süreli yapan insanların boks torbalarından çıkardıkları sesler kulağımda olduğu için gücünün de kaynağını öğrenmiş oluyoruz. Siz siz olun hafif salınma hareketi eden ve düzgün bir şekilde gardını alan bir rakip gördüğünüzde gözünüzü hastanede açmamak için çark etmenin yolunu bulun. :D Demian ile buluşunca annesinin adını öğrenmesini şaşıran ve ilk tanışan insanların ender olarak adını öğrendiğini söyler. Sinclair hadi çok şanslısın gerçi bu romanda ben olsam Hanım Eva benden başkasına gözü görmeyeceği ve seni sallamayacağı için orada olmamamdan dolayı daha şanslısın kerata. :P :D Bu kısımdan sonrasında bir iki olay dışında pek sevmedim çünkü doğu mistiğine boğmuş gibi geldi ve telapatiyi az daha buluyordu Sinclair. :D Burada düşünce olarak çelişkili bir düşünce yapısına sahibim. Her insanın zihinsel yapıda farklı frekans ve güçte elektrik alan yaydığını ve yakın frekans veya güç yayan kişilerin farkında olmadan çektiğini. Birde düşünmeyi kelime olarak yapıldığında her harf karakterin farklı bir frekans yaydığı için düzgün bir çevirici ile bir insanın düşüncelerini okunabileceğini düşünüyorum. Hatta bu konu üzerinde çalışmaların belirli bir aşama kaydettiği hatırlıyor gibiyim ama bilim kurgu diziler ve filmler çok izlediğim için oradan da aklımda kalmış olabilir emin değilim(Çalışmalar yapıldığını eminim ama belirli bir aşama kaydettiği konusunda emin değilim.). Bunu insanın zihninde doğru bir çevirici olacağı konusunda emin değilim. Çok isteyip de olan şeylerin rastlantısal olduğunu düşünüyorum ama zihinsel yayılan enerjinin kozmik enerji ile iş birliği yapabileceği veya karşı tarafın elektrik alanını etkileyip yönlendirebileceği olasılığını da ihmal edemem. İnsanın evriminin devam ettiğini ve ileride makinelerin yardımı ile sayborg yapısına gelince gerçekleşme olasılığını yüksek görüyorum ama emin değilim.

    Burada kıskandığım olay zihinsel olarak uçuk insanların geçmiş dönemlerde yaşayan insanların dilinden yazılan kitapların Hanım Eva, Demian ve Sinclair’a çevirmesi ve nezih bir şekilde tartışmaları. Bu durumu hazırlayan Hanım Eva’nın annem veya aile dostumuz veya eşim olmasını çok isterdim. İnanın herhangi biri olması yeterli benim için Sinclair gibi sapık değilim. :P :D Demian’nın böyle zihinsel yapıya sahip olmasının nedeni bu olduğunu düşünüyorum. Zaten annesine duyduğu derin saygıdan bunu anlayabiliyoruz. Garip bulduğum bir olay ise Hanım Eva ile Sinclair arasındaki ilişkinin karmaşıklığı. Sinclair son evriminden sonra zeki ve uçuk insan olduğunu kabul ediyorum ama Hanım Eva gibi sürekli böyle insanları yanına çeken birisinin Sinclair gibi yeni yetmeden etkileneceğini düşünmek mantıksız geliyor. Tamam burada yükte hafif pahada ağır olan kıskançlığım var olduğunu kabul ediyorum ama bu kıskançlığını integral ile toplarsak ihmal edilebilir seviye de olduğunu düşünüyorum. :P :D Birde böyle tavırlarını tek Sinclair üzerinde olduğunu düşünmüyorum. Burada Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabındaki Tomas karakterine benzettim biraz. Hayatı oyun gibi gördüğünü düşünüyorum Hanım Eva’nın ama saf bir temiz duygularla görüyor. Sinclair zehirleyebilirsiniz Demian asabilirsiniz ama Hanım Eva’ya yedirtmem. :P :D Birde Demian’nın savaşı gördüğüne dair düşüncesi pek aklım ermedi ama meditasyon ile kozmik enerji ile frekans tutma olasılığı düşündüğüm için eleştirmiyorum. Meditasyon kısmı da yukardaki düşünceme benzer. Kitabın son kısımdaki Sinclair ile Demian sahnesi ise kitabın gerçekçi yapısını çok yumuşattığını ve Siddhartha kitabına benzerliğini ciddi bir şekilde arttırdığını. Gerçi bu yapısı Bozkırkurdu kurdu için söyleyebilirim ama ot çektiği için çok rahatsız etmedi. Bu kitapta çok fazla mistik bir yapıya sahip olduğunu için efsanevi kitap kategorisine girmiyor benim için ama çok değerli bir kitap ileride efsanevi kitaplığımın hemen altında olan önemli kitap olarak duracaktır. Bu kitabı bana hediye eden ve beynimi düşüncelere boğan geleceğin beyin yakan çılgın öğretmeni olacak Beyza tekrar teşekkür ederim. Böyle giderse beni Budist yapacak kendisi. :P :D
    Kendime Not = İleride tekrar kitabı okuyup yorumuma bakarsam düşen cümlelerimi kaldırmamı uçan cümleleri sakin ol iyi çocuk diye sakinleştirerek alçaltıp çatlaklık kapasitemi çok belli etmememi salık veririm. :P :D Birde yoruma hak eden cümleleri de incelemeye katıp okuyanı eziyetimi tabana çıkarıp sonuna da Darth Vader amca temalı kötü adam gülüş ses kaydını koymayı unutma. :D
  • ‘Can Yayınları etiketiyle çıkan ‘Manves City’ ve ‘Sürüklenme’ adlı iki romanıyla birden okurla hasret gideren Latife Tekin, eteğindeki tüm taşları döktü. Çevreden işçi haklarına, kadına şiddetten Gezi Direnişi’ne birçok konuda görüşlerini paylaşan ünlü yazar, ‘Bu bölünmüşlük uzun süremez’ diyor.
    Arnavutköy sırtlarında, üç katlı, yaklaşık 130 yıllık bir ev... Kapısında Gümüşlük Akademisi’nin levhası var. Yılın önemli bir kısmını Bodrum, Gümüşlük’te geçiren Latife Tekin’in İstanbul’da olduğu zamanlarda oturduğu bu tarihi bina mahallenin geleneksel havasını koruyan ama sayıları da gitgide azalan mekânlardan biri. Kapıyı açan Latife Hanım hemen terlik çıkarıyor bize, “Yukarı çıkalım, çayı koydum, hazır olur şimdi” diyor. Üst katta (ve merdiven duvarlarında) hep ‘Mehmet’ imzalı tablolar çarpıyor gözümüze. Kimdir acaba diye düşünüp tahminler yürütüyoruz ama hiç birimiz (fotoğrafçı arkadaşım Kaan ve Can Yayınları’ndan Fazilet hanım) bilemiyoruz, meğer Latife Hanım’ın oğluna aitmiş. Çaylarımızı da koyduktan sonra, kısa sürede koyulaşacak sohbetimize başlıyoruz. Latie Hanım’ın Can Yayınları etiketiyle çıkan iki yeni romanı elimde, sorularım önümdeki defterimde...
    9 yıl aradan sonra bir değil iki romanla birden geldiniz. Hep sorulur ya böylesi uzun aralarda, bir küskünlük mü vardı diye... Sahi neden bu uzun ara?

    Ben aslında ‘Sevgili Arsız Ölüm’den bu yana biraz yön değiştirerek, kendime yol açarak yazıyorum, bu da biraz zorluyor beni kimi zaman. Bir de yabanıl bir yolculuk yapmak istiyorum ben. Daha önce gitmediğim, yapmadığım bir yolculuk yaparak yazılmış bir kitapla o yoldan dönmek, okura onu ulaştırmak, böyle heveslerim var yani. O yüzden bazen o yolculuğa gitme hevesim olmayabiliyor, çok zorlu olabiliyor, kendimi hazır hissetmeyebiliyorum. Bir de her zaman yaşamak yazmaktan daha çok bana heyecan veriyor. Ben böyle kendinden memnun, yazmaktan memnun bir yazar olmadım hiç. Aslında hep söylerim keşke imkân olsaydı da hiç yazmayıp, hayata kapılarak yaşasaydım, çünkü, hep söylüyorum bunu, gençliğim arka odalarda roman yazarak geçti. O yüzden ben son ana kadar elimi uzatmamaya çalışıyorum, artık içimde yazma heyecanı, hevesi biriktiği zaman, yani içimden bir şey taştığı zaman yazıyorum.

    -Ama bir de iki roman meselesi var. Bunlar birbirinin devamı romanlar değil aslında, ya da birbirini bütünleyen... Daha çok birbirine dokunan, bazen kısa da olsa kesişen romanlar. Baştan beri bu düşünceyle mi yazdınız romanları, yoksa sonradan mı gelişti bu kesişme fikri?

    Çok yan yana yazdım aslında, aynı süre içinde. İlk başta ‘Sürüklenme’yi düşünüyordum daha çok ama bir süre sonra kendimi kaptıramamaya başladı, hep yoksullar zihnimde, kalbimde bir ağırlık olarak var ve onlar için de bir şey yapmak istiyorum. Bir de çok da uzaklaşmıştım onlardan, gündelik yaşamlarından... Bir yandan da zihnim ‘Sürüklenme’yi bırak yoksulların peşinden git diyordu bana, fakat onu da yapamıyordum... Benim aslında yazım epey önce çatallandı yani. Bir yandan ‘Sevgili Arsız Ölüm’den bu yana ‘Berci Kristin Çöp Masalları’, ‘Buzdan Kılıçlar’ yoksullarla ilgili yazarken bir yandan da o duyarlıkla yüzümü doğaya döndüm ‘Ormanda Ölüm Yokmuş’ ve ‘Aşk İşaretleri’nden başlayarak... Yani iki yazı damarı oluşmuştu bende. Ama artık o çatallana yol bir karşılık buldu nihayet. Bundan sonra böyle diyorum, bir yoksulların hikâyesi bir de öbür yazı damarımdan belki.

    -Hep ikili mi yazacaksınız artık?

    Belki de üçlü (gülüyor). Bilemiyorum, belki de... Ama yapabildiğimi görmek harika bir şey.

    Yoksulların dili

    -Fabrikaların çok olduğu, işçi mahallelerinin bulunduğu bir yerde geçen “Manves City”yi yazmadan önce işçi mahallelerini ziyaret ettiğinizi okumuştum bir söyleşinizde. Nasıl bir süreçti o?

    Eskiden işçilerle çok zaman geçiriyordum, fabrika bölgelerinde, hayatımız oralarda geçiyordu. Gümüşlük’e gittim sonra ve uzaklaştım. Yine tabii işçi arkadaşlarım var, onlarla haberleşiyorum hatta bazen söyleşilerime kalkıp gelirler, yani bağım kopmadı ama yeni yaşanan bu altüst olma sürecinde sanayi bölgelerinde yeni ne oluyor görmek istedim. Yine işçi arkadaşlarım aracılığıyla gittim elbette. Daha çok gündelik hayatı izlemekti amacım, kimi yerlerde bazen kimliğimi gizleyerek, görünmeden dolaştım. Bir de dil değişiyor. Dili de duymak ve dinlemek lazım. Ben ‘Berci Kristin’i yazdığım zaman insanlar o büyük göçün heyecanı içindeydi, daha ümitli bir göçtü ama o tabii. O zaman göç çok tazeydi ve köylerinden getirdikleri duru bir Türkçeyi kullanıyorlardı. Şimdi öyle değil. Yani sosyal medyadan, bambaşka dillerden, çok fazla uydurma, çalıntı sözcük var dilde. Dilden ayrı o insanları anlatmak çok mümkün değil.

    -Bugünün işçi sınıfına dair gözlemleriniz ne oldu?

    Geçmişte konuştuğumuz bir çok şeyi yine konuşabiliyoruz, mesela sendikalaşma konusunda, işçi hakları konusunda, ama o kadar zor ki artık. Uzun zamandır sendikalaşma mücadelesi çok zorlu. İşçi borçlandırılmış zaten, hemen hemen borçsuz hiçbir işçiye rastlamadım. Kadrolu işçi var, geçici kadrolu, farklı taşeronlarla yapılmış anlaşmalarla gelen işçiler… İşçiler farklı gruplara bölünmüş. Örgütlenmelerini engelleyecek her tür önlem alınmış durumda. İşçi hakları çok fazla budandığı için çalışma saatleri fazla, çalışma koşulları ağır… Organize sanayi bölgelerinde meslek liseleri var artık mesela ve o liseleri de fabrikalar açıyor. O da ilginç bir şey; kendine uygun, uysal, başı önünde, makbul işçi yetiştiriyorlar. Dışarıdan gelip işçi olmak da zor. İşin bir de başka boyutu var; bizim geleneklerimizle daha çok alakalı bir boyutu. Çalışmak ibadetin yarısıdır gibi telkinlerle işçiye empoze edilen bazı şeyler var. İşte patronun sana iş veriyor, ona minnet duymalısın, yani sana ekmek veriyor, aş veriyor… Daha çok böyle bir boyun eğdirme, sana ekmek veren insana senin kafa kaldırmaman gerekir adabı üstünden sürüp giden bir durum var. Pazarlık şansı tamamen elinden alınmış işçinin. Patron sever de döver de, işten atar da…

    -Maniveyatları çok güçlü değil mi bir yandan da?

    Tabii, bir çoğu namazında niyazında, dindar Müslüman, Soma’da gördük mesela. Bir yandan da çekingen, sedyeyi kirletirim diye ayağını uzatmaktan çekinen insanlar. Bu telkinler aslında işçiyi ehlileştirmek, işçinin örgütlenmesini, direnişe geçmemesini engellemek için. Kadın işçiler üstünde ayrıca başka baskılar var, kadınların kocalarından izinsiz direnişe çıkmaları bile dedikodu meselesi mesela. Geleneksel kültür oralarda çok fazla işleniyor zaten. Yani işte, patron niye zengin, Allahın sevgili kulu olduğu için… Çalış senin de olsun falan. Hep söylerim, bizim ülkemizde güç ve iktidar karşısında eğilmek çocukluktan itibaren hep telkin edilir. İşçilerin sendikalaşmaması için çok fazla sayıda şey var, sıralamışlar böyle, 180 tane mi, 190 tane mi, engelleme taktiği. Çıt çıkmıyor gördüğünüz gibi. Bir de çıksa da, diyelim Tariş’te 100 işçi çıkıyor, ama 100 işçi 100 gün dirense ne olacak? Zaten haklar yok, arkasında bir güç yok, orada çadırlarda, o çadırlar soluyor sararıyor… Tabii ki direniyor insanlar, çıkıyorlar sokağa, canları yanıyor, paralarını alamıyorlar ama direnişlerin bir sonuç getirebilmesi için gerçekten büyük iş kollarının, diyelim otomotiv sanayiindeyse Renault’daki büyük fabrika işçisinin çıkması lazım. O zaman sarsar, yoksa yedek parça sanayiindeki bir atölyeden 30 işçi çıksa 30’unu birden atıveriyor adam dışarı.

    - ‘Sürüklenme’yi okurken şunu da düşündüm. Sürüklenme çok önemli de bir kavram aslında. Çok fazla açılımları çağrışımları olan bir kavram. Hatta belki şunu da sormak lazım belki, Türkiye nereye sürükleniyor?

    Yaa, evet… Sürüklenme tabii çok çeşitli biçimlerde yazılabilir, ama ben romanda sürüklenme felsefesi yapmak istemedim. Daha çok imgeyle sürüklenmek üzerine birşey kurmak ve anlatmak istedim ve bunu da sürükleyici bir biçimde yazmak istedim. Bemce şunu da sormak lazım, dünya nereye sürükleniyor? Türkiye eskisi gibi değil, hani kapalı bir ülkeydi bir zamanlar, artık dünyadan ayrı düşünemiyoruz. Dünya da birbirine çok bağlı, sermaye tabii iç içe geçti. Fonlar yönetiyor artık bir sürü şeyi. Manves’in ilk dosya adı ‘Patronunu Arayan İşçi’ idi, yani patronlar yok artık ortada, arasan… Fonlar var, yabancı ortaklar var, bir çok işçinin belki de patronu yabancı bir fon, yabancı bir şirket. Şimdi böyle baktığımızda dünyanın nereye sürüklendiğini aslında sezerek hissederek söyleyebiliriz. Giderek sanki daha korkutucu senaryolar yazılıyor. Bugün bir arkadaşım yollamış mesela, İngiltere’de bir firma işçilere çip takmaya başlamış. Her şeyini kontrol edebiliyor yani… Bu çok ürkütücü bir şey, geleceğe dair. Ama en tuhaf olanı robotlar, artık haberleri robotlar sunabiliyor mesela. Üretimde de robotlar çok hakim olacak, büyük yığınlar işsiz kalacak, sonra devlet biçim değiştirecek ve büyük organizasyonlarla insanlara para verecek. Yani olan olmayana verecek. Ara çok açıldı çünkü, büyük kalabalıklar, açlık, sefalet, yoksulluk… Aslında bunun işaretleri de başladı, yoksul ülkelerden zengin ülkelere doğru gitmek istiyor insanlar. Biz de o geçiş ülkelerinden biriyiz. Bizden de şimdi insanlar gitmek istiyor. Bilemiyorum, insan belki de o çiplerle falan cyborglar gibi başka bir canlıya dönüşecek. İnanmıyorum buna ama…
    -“Sürüklenme”deki arabacı çok enteresan laflar ediyor. Şöyle demiş mesela: “Toprakla arayı soğutanların sonu hazin oluyor”. Bu tam da bizim yaşadığımız şey değil mi?

    Bu çok temel bir tartışma zaten biliyorsun. Yani biz aslında doğanın bir parçasıyız ama kendimizi doğadan o kadar ayrı düşünmemiz ve doğadan o kadar kopmuş olmamız bir mutsuzluk kaynağı. Ama bugün tabii olup biten şey yani toprakla arayı soğutmak değil artık, toprağın, yer kabuğunun canına okuyoruz. Eskiden bir dikkat vardı, bir ağacı incitmemek, bir hayvanı incitmemek... Ama şimdi o kadar vahşi ki gerçekten... O zeytinlikler, ırmaklar... Bütün sularımız kirlendi, denizler, denizlerdeki balıklarımız... Karşı da çıkamıyorsun... Bilmem kaç yıldır yaşadığı köyde insanlar huzursuz ediliyor. Yukarıdaki suyunu kesiyor mesela, köylü direnmek istese şirketler üstüne geliyor. Devletin de o köylüden yana tavır alması gerekiyor ama hayır, öyle olmuyor. Yani gerçekten bu talan ve bu altüst oluş çok acı verici hepimiz için.

    -Bir yerde de Christa diyor ki; "Çocukluk duygularınızın canlanmadığı yerlerde yaşama sevinciniz söner, bırakın gidin oraları". Hakikaten ne kadar azaldı değil mi o çocukluk duygularımızı canlandıran yerler.


    Ben 9 yaşımda İstanbul'a geldim, o zaman Beşiktaş'a getirdi babam bizi. O kadar rüya gibiydi ki. Bizim bütün çocukluğumuz sokakta oyanarak geçti. Benim oğlum Arnavutköy'de büyüdü, bir çıkmaz sokaktaydık daha önce. Orada çocuklar güven içinde oynayabilirlerdi ama kızım doğduğunda onun oynayabileceği bir yer yoktu artık. Bugün İstanbul, sen de biliyorsundur, senin çocukluğunun İstanbul'u değil. Hiçbirimizin değil yani, artık İstanbul gerçekten bir mega kent, bir metropol, ucu bucağı belirsiz bir ülke gibi.

    -Buradan çok uzakta bir Arnavutköy daha var mesela.

    Tabii, hatta bana gönderilen kargolar oraya gidiyor bazen. Oralardan tekrar konuşup buraya getirtiyorum. Şimdi havaalanına da yakın olduğu için orası daha çok biliniyor herhalde.
    ‘Sıla’yı takdir ettim’

    -Kadına şiddet gitgide artan bir ivmeyle gündemdeki yakıcı durumunu koruyor. En son Sıla’nın başına gelen şey çok yankı buldu mesela, ünlü olduğu için. Ne düşünüyorsunuz böyle haberler gördüğünüzde?


    Sıla’nın bunu dile getirebilmesini tabii ki çok takdir ettim. Bir dayanışma duygusuyla okudum bütün haberleri. Her kesimden kadına şiddet uygulanıyor, her yerde var şiddet. Evin içinde de kız çocuklarına şiddet uyguluyorlar, abileri dövüyor, babaları dövüyor.... Babaları annelerini dövüyor. Bir vakit okullarda da vardı, çok yaygındı dayak, hocalar çocukları dövüyordu, dövüyor hâlâ da. Yani gücü yeten herkes herkesi dövüyor aslında. Sokakta da şiddet var... Bir de genel olarak, yani hükümetin politkası olarak kadınların değerrsizleştirilmesi, kadınların hayatının erkeğe bağlanması, terbiyesinin, arının, namusunun erkeğe bağlanması... Bence bir politika olarak bunun iktidarda olması ve bunun söyleniyor olması çok tehlikeli diye düşünüyorum.

    -16 yıldır bir çeşit tek parti iktidarı yaşıyoruz ve aslında tek partiden tek adama dönüştü artık. Bugün geldiğimiz noktada toplumda ciddi bir kutuplaşmanın olduğunu görüyoruz. Ne hissediyorsunuz bu kutuplaşma haline dair? Hatta sanatçılar arasında da var bu kutuplaşma...

    Sabah gazetesinde söyleşiler yapıyorlar ya sanatçılar, aynı gemideyiz falan diye, bir ucundan başka bir duyarlık oluşturmaya çalışıyorlar herhalde, anlayamıyorum ben de. Ama tabii ki kimi bölüyorlar, bir, kadınların enerjisini bölüyorlar, zaten kadınların enerjisini bölmeselerdi iktidar olamazlardı. İki ayrı dil oluştu, birleşsin ama benim kalbimi sızlatan hiçbir konuda tepki vermeyen insanlarla biz nasıl bir araya geleceğiz? Burada karşılıklı düşmanlaştırma üzerinden bir şey yürüdü, ama niye o kadar düşmanlaştı peki insanlar? Diyelim ki Gezi Direnişi sırasında bir sürü çocuk ölüyor orada, hükümet, polis insanları gazlıyor, saldırıyor, öldürüyor, öbür tarafta insanlar hiçbir şey olmamış gibi hiç tepki vermiyor... Çünkü taraf olmuş, taraf turmak üstüne her şey... Cinayette ve tacizde bile taraf tutuyor. İşte görüyorsunuz Meclis’te bütün araştırma önergeleri reddediliyor. Gülerek reddediyorlar hatta. O insanlarla nasıl ortak bir duyarlığa geleceğiz de bir dil oluşturacağız.

    -Nasıl aynı gemiye bineceğiz, değil mi?

    Bence onlar bizim gemiye binecekler, ben öyle düşünüyorum. Çünkü kriz gittikçe açığa çıkacak, onları da vuracak, şimdiden isyan ediyor insanlar. Yani tabii ki devletin bütün aygıtları ve tüm güç ellerinde ve öyle kontrol ediyorlar her şeyi ama ben bunun çok uzun süre yapılabileceğine inanmıyorum. Gelecekten çok umutlu muyum bilemiyorum ama bunu çok uzun yıllar süremeyeceğini düşünüyorum.


    -Gümüşlük Akademisi için ‘hayalimi gerçekleştirdim’ diyebiliyor musunuz?
    Tabii çok daha verimli kullanılmasını, daha iyi olmasını isterim… Çok zorlu bir mücadeleydi, uzun süre varlık mücadelesi biz orada, çünkü o açık bahçelerin ilkiyiz. Çok eski bir vakıf bizimki. Tanıdığınız, bildiğinizi bir sürü kurum bizden sonra açıldı. Ne bileyim, Matematik Köyü’nden çok önceydi mesela. Bir de biz fonlardan falan destek almadan kendimiz bir şeyler üreterek var olmayı seçtik, bütçemizi çok küçük tutarak. Enerjimizin büyük bir bölümü tamiratlara, tadilatlara gitti, orayı temiz tutmak, orada doğru dürüst yemek çıkarabilmek… Her şey imece usulü oldu, orayı çok seven, orada yaşayan insanlar var… Orayı çok iyi koruduğumuzu düşünüyorum, kapısı bile yoktur mesela. Bütün Akdeniz bitkilerini taşıyarak orayı bir bahçe olarak koruduk. Bir sükunet alanı, ben Gümüşlük’e bile gitmiyorum, orası çok gürültülü. Biz bahçenin doğasına ilişmedik ve öyle kalmasını çok isterim tabii. İçerik olarak da çok daha iyi olabilir aslında. Biz sonradan İstanbul şubemizi de açtık. Ama çok şey yapmaktan ziyade gerçekten anlamlı olan, insanın kendini iyi hissedeceği bir ruhu olsun istedik bahçenin. Bunu yapmaya çalışıyoruz.

    -Yol ve yolculuk teması sizin romanlarınızda çok baskın. Bu romanlarda da, özellikle de ‘Sürüklenme’de. Neye bağlıyorsunuz bunu?

    Bütün dünya yolda diye düşünüyorum ben. ‘Sürüklenme’yi yazarken de, sürüklenen bir kitap yolda olmalı diye düşündüm. Tabii ki burada zihinsel bir sürüklenme de var, gidip gelen bir kahraman var, yerle gök arasında da hareket ediyor, zihni de tabii uçuyor… Artık dünya böyle diye düşünüyorum, hepimiz böyleyiz, yani çok hızlı hareket ediyoruz, bunun için çok fazla zorlayıcı şey var, her yerde ucuz uçak biletleri satılıyor, her köy, her kasaba, her ülke kendine çağırıyor… Göç olgusu bir yandan da, inan hareket eden bir canlı gerçekten de, insan yolda… Ömür de öyle bir şey, aslında biz de doğumla ölüm arasında bir çeşit yoldayız. Hareket ediyoruz, değişiyoruz, o da bir yolculuk gibi. Zihinsel göç de yaşıyoruz, bir fikirden bir fikire, bir düşünceden bir düşünceye, bir duygudan bir duyguya… Ama tabii gezi kitapları yazanlarla farklı bir şeyden söz ediyorum. Yani o yoldalık hali, bir ruh hali.

    -Bugün sosyal medyada sizinle ilgili şöyle yazmış biri: ‘’Manves City’’ vicdanımızın sesi gibi, ‘’Sürüklenme’’nin de acayip bir kafası var. Bence Latife Tekin kızılderili.

    (gülüyor) Evet öyle düşüneneler daha önce yazdıklarımda da olmuştu. Sonuçta kızılderililerle aşağı yukarı aynı duyguyu taşıyan bir damarı insanların, hepimizin var. Onlar hani ırmakları kardeşleri sayıyorlar, kendilerini doğanın bir parçası sayıyorlar. Biz de öyleyiz. Ben de bütün o duyarlıkların var olduğu bir dünyada doğup büyüdüm. Biz büyürken dünya aşağı yukarı böyledi, bizim ninelerimiz falan da kızılderililer gibiydi.

    - "Sürüklenme"nin bir yerinde ‘mutlu örgüt yoktur’ diye bir söz geçiyor. Bu tabii Aragon’un ‘mutlu aşk yoktur’una bir gönderme. İlk kez gördüm bu kullanımını ve çok hoşuma gitti. Bir hikayesi var mı?

    Yok, ben uydurdum. Aşkla bir ilgisi var örgütlülüğün çünkü. Aşk örgütlenmektir diyor ya Ece Ayhan, mutlu aşk yoktur, o zaman mutlu örgüt de yoktur. ‘Mutlu örgüt yoktur’ güzel bir başlık olabilir belki bak.

    Latife Tekin TÜYAP'ta

    Latife Tekin 17 Kasım Cumartesi günü 37. Uluslararası Kİtap Fuarı kapsamında TÜYAP'ta okurların karşısına çıkacak. Tekin'in "Talan Çağının Dili ve Edebiyatı" başlıklı konuşması saat 14.30'da Büyükada Salonu'nda başlayacak.

    Cumhuriyet
  • Daha önce incelemiş olduğum kitaplarda da ifade etmiştim. Genellikle yalnız kaldığımızda bu duygulara kapılırız diye. Evet, gerçekten de öyledir. Yalnız kaldığımız ama gerçekten kendimizi dinleyebildiğimiz ender durumlarda günahlarımızı hatırlarız. Bu tıpkı yeni ayrıldığımız sevgilimizin akşam yatağa yattığımızda aklımıza gelip de aşk acısı vermesine benzer: Halbuki gündüz arkadaşlarımızla beraberken hiçbir şey hissetmiyorduk. Olaya biraz farklı bir açıdan yaklaşıyorum; Georges Bataille’n Günah Üzerine Tartışma’sı böyle bir kitap değil. Ben daha çok kitapların bende bıraktığı hisleri yazıyorum. Açığa çıkan duygularımı kağıt üzerine aktarıyorum. Bataille ve tartışma grubu, felsefik açıdan yaklaşıyorlar olaya. Belki de biraz duygusal ama çokça akılcı yaklaşmak gerekiyordur olaya. Günah kavramından önce Tanrı kavramı üzerinde durmak gerekiyor. Eğer gerçekten bir Tanrı varsa tanımı gereği bir varlığı olmalı. Ve her şeyi yoktan var ettiğine göre her şeyin var olmasını istedi. Yani bunu tersine çevirirsek eğer ki Tanrı hiçbir şey yaratmak istemeseydi yaratmazdı. Ama yarattı ve varlıklarını sürdürmesine izin veriyor. O zaman Tanrı’nın ve var ettiklerinin doğası gereği iyi olması gerekiyor. Burada şöyle bir sorun ortaya çıkıyor: O zaman kötülük neden var? Jeffrey Burton Russell’ın Kötülüğün Tarihi serisinde bu konu çok güzel bir şekilde incelenmişti. Hatta sayfada bu serinin yorumunu da bulabilirsiniz. Biz kötülük algısıyla devam edelim. -Kötülük aslında bir günah değil midir zaten- Aquinas, yaptığımız kötülüklerin, genellikle iyiyi yanlış yöntemlerle aramamızın sonucu olduğunu söyler. Gerçekten de böyle mi? Yani zina işlerken gerçek tensel uyumu mu arıyoruz? Ya da faizle işlem yaparken aslında neye ihtiyacımız olmadığını mı kavramaya çalışıyoruz? Ben pek öyle olduğunu sanmıyorum. Zina yapıyoruz çünkü yapmak istiyoruz. Faizle alışveriş kolayımıza geliyor çünkü fazlasını istiyoruz. Çünkü insanız ve ister nefis ister özgür irade deyin, biz sınırsızlığı seviyoruz. Bunlar solipsistik yani ben felsefeci ifadeler değildir. Gözlemlerimi aktarıyorum. Hepimiz dünyada çekilen acıları interaktif kanallardan görüyoruz. İnanılmaz kötülükler. Ya da işlenen en acımasız günahlar. Peki böyle bir ortamda nasıl olur da mutlak iyi bir yaratıcının varlığına inanabiliriz ki? “Epiküros bu konuda çeşitli açıklamalar getiriyor. 1-Eğer Tanrı kötülüğü engellemek istiyor ama gücü yetmiyorsa Tanrı mutlak güçlü değildir. 2-Eğer gücü yetiyor ama engellemiyorsa o zaman Tanrı mutlak iyi değildir. 3-Hem kötülüğü engellemeye gücü yetiyor hem de engellemek istiyorsa nasıl bu kadar çok kötülük var olabilir? 4-Veya ne gücü yetiyor ne de kötülüğü engellemek istemiyorsa neden ona Tanrı diyoruz? Başka bir deyişle Tanrı’nın ve kötülüğün aynı anda var olması mümkün değildir. Fakat biz kötülüğün var olduğunu biliyoruz ve bu yüzden Tanrı yoktur.” Peki durum gerçekten de Epiküros’un dediği gibi mi? Tanrı, gerçekten de tamamen iyi bir dünya yaratamaz mıydı? Bence zaten yarattı. Nasıl mı? Adem ve Havva, yasak meyveyi yemeselerdi, bilmenin bilgisine sahip olabilirler miydi? Elbette hayır. Burada tartıştığımız konu Tanrı var mıdır yok mudur değil? Genel düşünce olarak var olduğuna inanılan bir organizasyon için konuşuyoruz. Bu yüzden dinsel her şeyin varlığını kabul ederek açıklamalara devam etmeliyiz. Görüyoruz ki her şeyden evvel kötülük var oldu. Ancak kötülükle beraber iyiliği öğrendik. İşlediğimiz suçun günah olduğunu gördük. Ve dinler buna sebep olanın Şeytan olduğunu söylüyor. Şeytan’ı bir varlık olarak değil de insan zihninin algıladığı şekliyle ele alırsak… Eğer insanlar yaşadıkları durumları gerçek olarak tanımlıyorsa bu durum sonuçları bakımından da gerçektir. Bilebileceğimiz tek gerçeklik görüngülerin gerçekliğidir. Bu yüzden Şeytan(yani kötülük-günah) da bir görüngü olduğuna göre o zaman Şeytan da gerçektir. Yani burada Şeytan’ı değil de zihnimizdeki algılanış biçimini bilebiliyoruz. Ama bu onun dehşetini hafifletmiyor. Fazla da uzatmak istemiyorum zira yazılara değil fotoğrafın kalitesine önem verilen bir platform burası. O yüzden yavaştan noktalayalım. Bilmenin bilgisine sahip oldukça günah işledik ve kötülüğü yaydık. Ancak her seferinde Tanrı’ya dönmenin bir yolunu bulduk. Bakın burada kötülük yapanın yaptığından pişman olmasından ya da umursamazca kötülüğe devam etmesinden bahsetmiyorum. Birileri kötülük yaymaya devam ettikçe birileri her zaman iyilik yayıyor. İyilik her seferinde insanlığın vazgeçmediği bir argüman oluyor. Bu kadar kötülüğe rağmen insanlar hala umutlu ve hala iyiliğin dünyaya egemen olacağına dair derin bir inanç besliyor. Galiba bu yüzden her filmin sonunda iyilik kazanıyor. Umarım gerçek dünyada da iyiliğin akıncıları kötülüğün kuvvetlerini bozguna uğratır. Herhangi bir dinin değil, insanlığın kazanması dileğiyle…