• AŞK MAHKUMU
    Onu ilk kez gördüğümde kanadı kırık bir kelebeğe benzetmiştim. Uçmaya çalışan ama uçarken de acısını içinde yaşayan bir kelebeğe… Sanki acısını kabullenmiş gibiydi. Güçlü görünmeye çalışıyordu. Ama bu konuda pek de başarılı değildi.
    Ortak bir arkadaşımızın evinde verdiği doğum günü kutlamasında karşılaşmıştık. Dikkat çekici bir güzelliği vardı. 40’lı yaşlarda ve oldukça bakımlı bir kadındı. O da benim gibi davete yalnız gelmişti. Belli etmeden onu izliyordum. En olmadık konulara bile gülüyordu. Gülmek ona çok yakışıyordu ama kahkahaları o kadar sahteydi ki. Sıkılıyordu bu ortamdan, bunu hissediyordum.
    Bir ara sigara içmek için balkona çıktı. Tüm cesaretimi toplayarak peşinden gittim. Kibarca selam verdim. Selamıma karşılık verdi. Bir süre havadan sudan konuştuk.
    --Çok eğleniyor olmalısınız. En çok sizin kahkahalarınızı duyuyorum. Bulunduğunuz ortama neşe katıyorsunuz.
    Bir süre anlamsızca yüzüme baktı. Sonra da soğuk bir ses tonuyla cevap verdi.
    --Çok mu gülüyorum sahiden.
    “Evet, çok gülüyorsunuz. Üstelik de o kadar sahte bir gülüşünüz var ki. Sanki bu ortamdan sıkılıyorsunuz. Sanki kaçıp kurtulmak istiyorsunuz.” demek istedim. Ama diyemedim.
    --Siz gülmeye devam edin. Gülmek size çok yakışıyor.
    Hiçbir tepki vermedi. Sigarasından derin bir nefes alp gökyüzüne doğru üfledi. Bir şeyler söylesin diye bekliyordum. Sohbetin devamı buna bağlıydı. Oysa o sadece yıldızları seyrediyordu. Biraz önce salonda kahkaha atan kadından eser yoktu. Sonra da bir sırrı açıklar gibi fısıltı şeklinde konuştu.
    --Burada boğuluyorum. Nefes alamıyorum.
    Böyle düşündüğünü tahmin ediyordum. Yine de şaşkın bir ifade takınarak konuştum.
    --Oysa sizin çok eğlendiğinizi sanıyordum.
    Bana öyle bir baktı ki o an söylediğim bu cümle için pişman olmuştum. Kendimi hemen toparladım.
    --Gitmek ister misiniz?
    --Anlamadım?
    --Buradan birlikte çıkıp bir başka yere gitmek ister misiniz?
    Bunu nasıl söylediğimi bilemedim. O an öylesine ağzımdan çıkmıştı. Zaten kabul edeceğini de sanmıyordum ya…
    --Olur.
    Sadece olur, dedi. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu. Heyecanımı gizleyerek sordum.
    --Nereye gitmek istersiniz?
    --Buradan götürün beni. Neresi olursa olsun fark etmez.
    Kısa bir zaman sonra kimseye haber vermeden oradan ayrılmış, gecenin karanlığında yol alıyorduk. Arabada ikimiz de konuşmuyorduk. Bir şeyler söyleme ihtiyacı içindeydim.
    --Ben, Adnan…
    O an içinde bulunduğu ortamdan sıyrıldı.
    --Efendim?
    --Benim adım, Adnan.
    --Çok affedersiniz, Adnan Bey. Sanırım oradaki gürültüden başım şişti. Ben de Sibel…
    --Memnun oldum.
    Cevap yerine yarım ağızla gülümsedi.
    Salaş bir meyhaneye geldik. Fazla kalabalık değildi. Boş bir masaya oturduk.
    --Ne içersiniz?
    Hiç düşünmeden cevapladı.
    --Rakı…
    Garsonu çağırıp siparişi verdim.
    Genelde çevremde konuşmayı bilen ve seven biri olarak tanınırım. Ama bu kez hiç de öyle değildi. Konu bulmakta zorlanıyordum. En kolay olanını seçtim.
    --Mehmet benim üniversiteden arkadaşım. Hiç kopmadık. Her kutladığı doğum gününe beni de çağırır.
    --Benim de iş arkadaşımdı. Uzun zaman birlikte çalıştık.
    --Ama ayıp oldu. Hiç haber vermeden oradan ayrıldık. Yarın arar özür dilerim.
    Cevap vermedi.
    Sağ elinin yüzük parmağındaki alyans dikkatimi çekmişti.
    --Sanırım evlisiniz.
    Laf olsun diye söylediğim bir cümleydi. Uzun uzun yüzüğüne baktı. Sonra sol eliyle yüzüğü parmağında çevirmeye başladı. Bir şeyler söylemek istiyordu ama söze nasıl başlayacağını da bilmiyordu. Bir süre yüzüme baktı. Hüzün dolu bir gülümseme vardı dudaklarında.
    --Nişanlıydım.
    --Şey… Ayrıldınız mı yoksa?
    Hemen cevap vermedi. Yüzüğüyle oynamaya devam ediyordu. Biliyordum, o an aklı bir başka yerdeydi. İçinde değişik şeyler yaşıyordu. Sessizce onu seyrediyordum. Bedeni yanımdaydı ama aklı çok uzaklarda gibiydi. Farkında olmadan bir yarasına dokunmuş, canını yakmıştım. İçinde bir şeylerin kırıldığı o kadar belli oluyordu ki artık saklama gereği bile duymuyordu.
    --Hayır, öldü o.
    En üzgün tavrımı takınarak;
    --İnanın çok üzüldüm. Başınız sağ olsun.
    Başını salladı sadece…
    --Bu konuyu açarak sizin de canınızı sıktım. Gerçekten çok üzgünüm.
    Bir an yaşadığı duygusallıktan sıyrılıp karşılık verdi.
    --Bırakın numara yapmayı. Benim yalnız bir kadın olduğumu öğrendiğinizde içten içe mutlu bile oldunuz. Yalan mı? Kendinizi de beni de kandırmayın.
    Şaşırmıştım. Ondan böylesi bir tepki beklemiyordum.
    --Ama ben…
    O ise kendinden emindi. Cümlemi bitirmeme bile izin vermedi.
    --Bakın, Adnan Bey… Evli ya da nişanlı değilim. Ben 45 yaşında, bekar bir kadınım. Rahat olun. Boşuna da üzgün pozlar takınmayın.
    Sözlerini hiç esirgemeden konuşması garibime gitmişti. Ama haklıydı. Yüzüğünü gördüğümde biraz canım sıkılmıştı. Yalnız olduğunu öğrendiğimde ise içten içe sevinmiştim.
    Yine de konuyu değiştirmeye ihtiyacım vardı.
    --Nasıl öldü? Şey, yani bir hastalık falan mı?
    Cevap vermedi. Bir süre boş gözlerle etrafa baktı. Sonra da gülümsedi.
    --Sizi de eğlencenizden ettim.
    Bir anda değişmişti. Konuyu değiştirmek istiyordu. Haklıydı.
    --Öyle demeyin, Sibel Hanım. Ben de sizin sayenizde o ortamdan kurtuldum.
    --Yalan söylemeyi hiç bilmiyorsunuz. Bence siz orada çok daha fazla eğlenebilirdiniz.
    --Doğrusunu söylemek gerekirse bu gece evde kalmayı çok istiyordum. Mehmet çağırınca mecburen gitmek zorunda kaldım. Bu gece evde yapacak işlerim vardı.
    --Bu gece ben de evde kalmayı düşünüyordum. Balkonumda yemek yemeyi ve bir iki kadeh içki içmeyi hayal ediyordum.
    --Desenize ne kadar plan yapsak da hayatın planlarına karşı koyamıyoruz.
    Bir süre sonra birbirimize iyice ısınmıştık. Bunda içtiğimiz içkinin de payı vardı. Sürekli konuşuyorduk. Üstelik de abartısız kahkahalar atıyorduk. Zaman çok çabuk geçiyordu ve biz çok fazla içki içmiştik. Birbirimize en özelimizi de açmıştık. Yaklaşık 20 sene önce birini çok sevdiğimi, onunla 3 yıl evli kaldığımı ama kısa zaman sonra anlaşamayıp boşandığımı ve bir daha da hiç evlenmediğimi bile anlatmıştım.
    Sadece dinledi. Hiçbir soru sormadan dinledi. Ama yüzünde bir hüzün sezmiştim. Benim durumuma üzüldüğünü sanmıyordum. Bu başka bir şeydi.
    --Trafik kazası…
    --Anlamadım?
    --Hani sormuştunuz ya… Bu yüzüğün sahibi… Trafik kazasında öldü.
    Şaşırmıştım. Bu konuyu açacağını beklemiyordum. Bir süre bekledi ve sonrasında anlatmaya başladı.
    Lise yıllarından beri arkadaşlarmış. Arkadaşlıkları giderek aşka dönüşmüş. Üniversite yıllarında da ilişkileri sürmüş. Sonrasında her ikisi de çalışma hayatına başlamış. Her gün ama her gün birbirlerini görmek için bir sebep yaratıyorlarmış. Derken sevdiği adam Sibel’e evlenme teklif etmiş. Hiç tereddütsüz kabul etmiş. Kısa bir zaman sonra da nişanlanmışlar.
    Düğün günü o kadar heyecanlıymış ki. Sevdiği adamla evlenmek bu hayatın ona verdiği en güzel hediyeymiş. Hayatı boyunca mutlu olacağına inanıyormuş. Gelinliğini giymiş, kuaför, fotoğraf çekimi derken düğün salonuna doğru yola çıkmışlar. İkisi de arabanın içinde sevinç çığlıkları atıyormuş. Mutluluk şarkıları söylüyorlarmış. Görmemişler önlerine çıkan sarhoş adamı…
    Sibel o günleri anlatırken yüzünde değişik ifadeler oluşuyordu. Bazen gülümsüyor, bazen de cümlelerine coşku katıyordu. Tane tane konuşurken bile heyecanını belli ediyordu.
    Son cümleyi söylediğinde gözlerini sımsıkı kapattı. Sanki o anları yeniden yaşıyor gibiydi. Dudakları titriyor, ağlamamak için kendisini zor tutuyordu.
    İçkisinden büyükçe bir yudum daha aldı. Bir süre sessiz kaldı. Onun her hareketini izliyordum. Sonra sesine belli bir ayar verip anlatmaya devam etti.
    Nişanlısı direksiyonu kırmış ama bariyerlere çarpmaktan da kurtulamamışlar. O anlarda ikisi de hafif yaralıymış. Ama arkadan gelen araç fren yapmakta geç kalınca arabanın sürücü tarafına büyük bir hızla çarpmış.
    Bir süre sonra etraftan yetişenler ikisini de araçtan çıkarmışlar. Ama nişanlısının durumu çok kötüymüş. Sürekli kan kaybediyormuş. Ona sarıldığında gelinliği kan içinde kalmış. Kısa bir süre sonra ambulans gelmiş ve ikisini de hastaneye götürmüş. Kendisine ayakta müdahale yapılmış, nişanlısı ise uzun bir ameliyat geçirmiş. Sonrasında günlerce yoğun bakımda kalmış ama kurtulamamış…
    Sibel yaşadığı bu olayı anlatırken sanki o anları yeniden yaşıyordu. Sanki sevdiği adamın kanlar içerisindeki görüntüsü gözlerinin önündeydi. Sesinin titremesi artmıştı. Bir başka kadın olsaydı belki de ağlardı. Ama o metanetini koruyordu. Zaaflarını belli etmek istemiyordu. Güçlü görünmeye çalışıyordu.
    Geçmişte yaşadığı çok acıklı bir hikayesi vardı. Bu durumda onu nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum. Aslında ne diyeceğimi de bilemiyordum ya… Konuyu değiştirecek cesaretim bile yoktu.
    --Çok üzüldüm. En azından siz yaşıyorsunuz. Allah sizi sevdiklerinize bağışlamış.
    Gözleri uzaklara bakarken buz gibi bir ses tonuyla konuştu.
    --Keşke o kazada ben de ölseydim.
    Cevap veremedim.
    --Ben iyice sarhoş oldum, Adnan. Artık kalkalım istersen.
    Bana Adnan, demişti. İsmimle hitap etmişti.
    --Tamam, Sibel. Şu hesabı ödeyeyim, kalkarız.
    Kadehimde kalan son içkiyi bir yudumda içip garsonu çağırdım. Hesabı ödedikten sonra Sibel’in oturduğu semte doğru yola çıktık.
    --Umarım polis bizi çevirmez. Yoksa içkili araç kullanmaktan ceza yazar.
    Şanslıydım. Hiçbir çevirme olmadan Sibel’in evine gelmiştik. Arabadan inip kapısını açtım. Onun inmesine yardım ettim. Çok sarhoştu. Yürürken yalpalıyordu.
    Apartmanın kapısında elimi uzattım.
    --Güzel bir gece sayende çok daha güzel geçti. Her şey için çok teşekkür ederim, Sibel.
    Yüzüme huzur dolu bir gülümsemeyle baktı.
    --Ne o…? Hemen gidiyor musun? Bence gitme. İçkilisin.
    Böylesine içten bir teklifi reddedemezdim.
    Asansöre doğru yürürken koluma girdi. Yukarı çıktığımızda çantasından anahtarı çıkarıp bana verdi. Kapıyı açıp içeri girdik.
    --İşte benim sarayım. Ya da tabutum mu demeliyim. Burada yaşıyorum.
    Oldukça mütevazı bir evdi. Ama çok da düzenliydi.
    Salona geçtiğimizde bir kanepeye yığılır gibi oturdu.
    --Kahve içer misin? Hemen yaparım.
    Oysa ayakta duracak gücü bile yoktu. Başını yastığa koyup gözlerini kapattı. Kendinden geçmişti.
    --Deli kadın… Ne vardı bu kadar içecek. Aslında kabahat benim… İzin vermeyecektim.
    Bir süre evin içinde dolaştım. Sonra da Sibel’i kucakladığım gibi yatak odasına götürdüm. Hiçbir tepki vermiyordu. Yatağına uzatıp pantolonunu ve gömleğini çıkarttım. Sonra da pikeyi üzerine örttüm. Çok güzel uyuyordu. Gözlerimi alamıyordum bu manzaradan. Odasından çıkamıyordum bir türlü... Burada saatlerce kalabilirdim. Öylesine huzur dolu bir ortamdı ki...
    Büyülenmiş gibiydim. Yatağın yanındaki sandalyeye ters oturup bir süre seyrettim onu. Saçları yastığın üzerinde dağılmıştı. Gözaltlarında kırışıklıklar vardı. Yüzündeki yorgun ifade hayatın tüm yükünü tek başına üstlendiğini belli ediyordu.
    Uzun zaman kaldım yanında… Sonra istemeye istemeye ayağa kalkıp ışığı kapattım. Son bir kez daha baktım. Onu karanlığa hapsettiğimi düşündüm bir an. Sonra da ağır adımlarla odadan dışarı çıktım.
    Kafamda değişik düşüncelerle balkona yürüdüm. Yaz mevsimini fırsat bilen tüm yıldızlar gökyüzünde kendilerini gösterme yarışındaydı sanki. Aşktan ümidini kesen insanlar gibi yine de hepsi tek başınaydı.
    Sadece içindeki aşktan ümidini kesen insanlar hayatın sunduğu her türlü güzelliğe uzaktır. Daha bir savunmasızdır, onlar. Daha bir kırılgandır. Kaybolmuşluğa yakındır.
    İnsan içindeki aşktan ümidini kestiğinde kendisine daha bir uzaktır. Hareketleri daha bir abartılıdır, daha bir duygusaldır. Bu duygusallık, zayıflığı da beraberinde getirir. Zayıflığını gizlemek için sert bir profil çizme ihtiyacı duyar. En tepkisel cümleleri hiç çekinmeden kullanır. Başkalarını kırmaktan, incitmekten çekinmez. Bu sayede kendisini gizlenmiş sayar. Oysa o kadar belirgin izler bırakır ki geride… Bunları da en çok kendisi gibi aşktan ümidini kesen insanlar farkına varır.
    O yüzden bu tür insanlar birbirlerini çok kolay bulurlar. Kendileri yaralıdır, çünkü. Yaralı insanlar acı çekenleri kolay tanırlar. Bu insanlar yarımdır, çünkü. Eksiktir. Susuz kalmıştır ve çoğunlukla tek başınadır.
    Bir battaniye alıp kanepeye uzandım. Birkaç metre ötemde güzel bir kadın uyurken kendimi evrende tek başıma olduğumu hissediyordum. Bu düşüncelerle uykuya daldım.
    Sabah uyandığımda Sibel’in odasının kapısını açtım. Hala derin bir uykudaydı. Uyandırmaya kıyamadım. Bir süre onu seyrettikten sonra sessizce evden ayrıldım.
    xxx
    Aradan birkaç gün geçmiş ve ben Mehmet’i aramayı unutmuştum. Telefonla beni aradığında yaptığım kabalığı hatırladım.
    --Merhaba, Mehmet. İnan ben de seni arayacaktım. O gece habersizce ayrıldığım için özür dileyecektim.
    --Bunun için özür dilemen gerekmez, Adnan. Sanırım Sibel’le birlikte çıkmışsınız.
    --Evet, beraber ayrıldık. Sonra da bir yerde oturup bir şeyler içtik.
    --Adnan. Ben de seni bunun için aradım. Sibel benim çok değer verdiğim bir arkadaşım. O çok hassas biri…
    Sözünü kestim.
    --Merak etme. Kalabalıktan bunalmıştık. Uzun uzun sohbet ettik.
    Mehmet’in sesinde bir endişe sezmiştim.
    --Aslında o çok zor bir kadındır. Üstelik de özel konulara kolay kolay girmez.
    --Bana anlattı ama…
    --Nasıl yani…?
    --Bana her şeyini anlattı. Çok zor bir dönemden geçmiş. Durumuna çok üzüldüm.
    --Haklısın. Hala da unutmuş değil. Sana bu konuları açmasına şaşırdım. Demek ki güvendi. Aslında insanlara kolay kolay güvenmez. Sen nasıl başardın ki bunu?
    Mehmet’e ikimiz de yaralıyız. Birbirimizin dilinden anlarız, demek isterdim. Ama beni anlamazdı ki. Yıllardan beri mutlu evliliği olan biri aşktan ümidini kesmiş insanların duygularını bilemezdi.
    --Sorunun cevabını sen verdin ya. Bana güvendi.
    Telefonu kapattığımda Sibel’in yataktaki halini düşünüyordum. Nasıl da huzur içinde uyuyordu. Yıllarca yüreğinde acısını saklayarak yaşamıştı. Demek ki çok sevmişti. Ve sadece o kişiyi sevmişti. Yüzüğünü bile parmağından çıkarmamıştı. O ölünce de yüreğini herkese kapatmıştı.
    Acısını benimle paylaştığında dudakları titriyordu. Ne de olsa sevgiliyi kanlar içinde görmek hiç de kolay bir şey değil. Zavallı Sibel… Kim bilir bu acıya nasıl dayandı.
    Kana bulanmış gelinliği içerisinde haykıran bir kadın olarak gözlerimin önündeydi. Cenneti yaşamak için imza atmaya giderken cehennemde tutuklu kalmıştı. Ona sahte kahkahalar attıran da demek ki bu mahkumiyetti.
    Kendimle baş başa kaldığımda Sibel’i düşünüyordum artık. Elimde olmadan yapıyordum bunu. Onu düşünmek bana eskilerden kalma tanıdık bir duyguyu hatırlatmaya başlamıştı. Etkilendim, diyordum. Yatak odasında onu seyretmek içime tatlı bir huzur vermişti. Bu yüzden etkilendiğimi düşünüyordum. Daha doğrusu buna inanmak istiyordum. Ama yüreğimin derinlerinden gelen bir duygu uyanmış ve beni rahatsız etmeye başlamıştı.
    Bir kez daha Sibel’le buluşmak ne iyi olurdu.
    Mehmet’ten Sibel’in telefonunu istedim. Kendisi için bir mahsuru olmadığını ama yine de onun izni olmadan bunu yapamayacağını söyledi.
    --O zaman telefonumu Sibel’e ver. Kendisiyle konuşmak istediğimi söyle.
    Kısa bir süre sonra telefonun diğer ucunda Sibel vardı ve benim hafta sonu randevumu kabul etmişti.
    Cumartesi akşamı belirttiğimiz saatte Sibel’in kapısındaydım.
    --Bu akşam nereye gitmek istersin?
    --Bilmem… Tercihi sen yap ama sakin bir yer olsun.
    Gülümsedim sadece…
    O kadar güzeldi ki. Bu akşam için hazırlandığı belli oluyordu. Benim için hazırlanmıştı. 45 yaşında olduğunu söylemişti ama bu hiç de inandırıcı değildi. İçimden bu gecenin güzel geçmesi için dua ediyordum.
    Yol boyunca fazla konuşmadık. Ben kendi adıma oldukça heyecanlıydım.
    Bir süre sonra müzikli şık bir restorandaydık. Fazla kalabalık değildi. Şef garson bizi iki kişilik bir masaya yönlendirdi. Sonra da siparişi aldı.
    Sibel’i yeniden karşımda görmek beni heyecanlandırmıştı. Hiç konuşmadan yüzüne bakıyordum.
    --Merhaba.
    Gülümseyerek merhaba dedim.
    --Bir daha aramazsın, diye düşünüyordum. Benim için sürpriz oldu.
    --Aslında sürekli aramak istiyordum. Sürekli aklımdaydın. Ama telefonunu bilmiyordum.
    --Tabi o gece ben sızınca telefon numaramı alamadın.
    --O gece biraz fazla içmiştin. Seni engellemeliydim. Kabahat benim…
    Karşımda sürekli gülümseyen hoş bir kadın vardı. Onun bu hali huzur veriyordu bana.
    --O gece içimde bir yangın vardı. İçkiyle söndürmeye kalktım.
    --Neyse ki yalnız değildin. Neyse ki yanında ben vardım.
    Sanki bir şey hatırlamış gibi sordu,
    --Sen beni yatağıma kadar taşıdın mı?
    Oldukça sakin bir ses tonuyla cevap verdim.
    --Evet.
    --Bir şey daha soracağım. Yatağa yatırdığında üzerimdeki elbiselerimi…
    Devam edemedi. Garson gelmiş, siparişlerimizi masaya dizmeye başlamıştı. Sonra da içkilerimizi doldurup ayrıldı.
    Yüzüne bakıyordum.
    --Sorunu sormanı bekliyorum?
    --Sen anladın.
    Anlamıştım ama yine de sormasını istiyordum.
    --Beni sen mi soydun?
    --Evet. Bu sıcakta elbiselerinle yatmanı istemedim.
    Şaşkın bir şekilde yüzüme bakıyordu. Bir şeyler daha soracaktı ama nasıl soracağını bilemiyordu. Yanlış anlaşılmaktan korkuyordu. Ben de onun yüzüne hafifçe gülümseyerek bakıyordum. Sanırım bakışlarımdan soruların cevabını almış görünüyordu ki sormaktan vazgeçti.
    --Ne diyordum? Ha… Bir daha aramazsın sanıyordum?
    --Senin için de uygunsa bundan sonra sürekli olarak aramak istiyorum. Ne dersin?
    --Neden? Yarım bıraktığın işi tamamlamak için mi benimle görüşmek istiyorsun?
    Hınzırca gülümsüyordu. Ama ben bu sorudan hoşlanmamıştım. O da sorduğuna zaten pişman olmuştu.
    --Bozulma hemen. Sadece geleceğe dair planlar yapmayı sevmem. Hem zaman ne gösterir, bilinmez ki.
    Bir şey vardı, Sibel’de… Tam olarak açıklayamadığım bir şey... Bazen övgü dolu sözlerle beni bulutların üzerine çıkartıyor sonra da ters bir cümleyle beni çıkardığı yerden aşağı fırlatıyordu. Bazen de canımı sıkıyor sonra da yüreğimi okşayarak kendini affettiriyordu. Yaramaz bir çocuk gibi davranıyordu.
    Bir ara dansa kaldırdım onu… Orkestra romantik bir müzik çalıyordu. Biz de herkes gibi klasik dansımızı yapıyorduk. Sonra bana daha bir sokuldu. Başını omzuma yasladı. Beni dişiliğiyle etkilemek için yapılmış bir hareket değildi bu. Sanki sığınmak istiyordu. Sanki kaçmak, kurtulmak istiyordu bu hayattan. Tepesindeki kara bulutları dağıtmak için benden yardım istiyordu.
    Kendime iyice bastırdım. Saçlarını hafifçe okşuyordum. O kadar huzurlu bir andı ki, hiç kimse umurumuzda değildi. Zaten o an etrafımızda insanlar bizi ilgilendirmiyordu. Gözlerimiz kimseyi görmüyordu.
    Çok mutluydum. Müzik hiç bitmesin istiyordum.
    Aniden başını kaldırıp yüzme baktı.
    --Oturalım mı?
    Bu sözü emreder gibi söyledi.
    --Elbette.
    Özgürce uçan bir güvercin gibi davranıyordu. Uçtuğu anlarda tüm gökyüzünün sahibiydi sanki. Ürktüğü zamanlarda ise kafese girerek herkesten saklanmaya çalışan bir güvercin…
    Yüreğim belki bir kafes değildi. Ama orada bir fidan açmak üzereydi.
    Sonraki günlerde fırsat buldukça telefonda görüşüyorduk. Çoğunlukla ben arıyordum, o da uygun olduğunda karşılık veriyordu.
    Hafta sonlarını iple çekiyordum. Çünkü hafta sonu Sibel demekti.
    Yine bir restoranda beraberdik. O kadar güzeldi ki. Ve o kadar savunmasız duruyordu ki karşımda. Yine de bunca kırılgan yapısını abartılı saldırganlıkla kapatmaya çalışıyordu. O ne kadar tepkisel davransa da ben olabildiğimce sakin davranıyordum. Gülümsüyordum ona. Benden sana zarar gelmez, dercesine gülümsüyordum.
    Bol bol konuşuyordum onunla. Konuşurken gözlerin içine bakıyordum. Hiç kaçırmıyordu gözlerini. O an iç dünyasında neler yaşadığını bilmiyordum ama ben oldukça heyecanlanıyordum.
    Sonra dudaklarımın arasından istemsizce o iki kelime döküldü.
    --Seni seviyorum.
    Sadece dik dik baktı bana. Sanki yaramazlık yapan bir çocuğu bakışlarıyla cezalandırır gibi baktı. Bakışları rahatsız etmişti beni.
    Bir süre hiç konuşmadı. Tedirgin bir bekleyiş içindeydim. Ağzından çıkacak cümleleri merak ediyordum. O an ters bir cümlesi bile hiç önemli değildi. Yeter ki bir şey söylesin… Yeter ki bu ızdırap bitsin. Oysa o duyarsız davranıyordu. Belki benden böyle bir itiraf beklemiyordu. Belki de harika devam eden bir ilişkiyi böylesine bir duyguyla berbat ettiğimi düşünüyordu, kimbilir. Konuşmuyordu ki… Yüzüme bile bakmıyordu.
    Sonra sinir bozucu bir ses tonuyla konuştu.
    --Bende ne buldun ki? Neyimi sevdin?
    Böyle bir söze nasıl cevap verilirdi. Tam bir şeyler söyleyecektim ki;
    --Üstelik de ben bile kendimi hiç sevmezken sen nasıl oldu da sevdin beni?
    Alay ediyordu sanki. Ama gülmüyordu, gülümsemiyordu bile…
    Canım sıkılmıştı.
    --Bilmem. Sevdim işte…
    Zaten sevgime kayıtsız kalmıştı. Bu sözümle de sevgim onun gözünde tamamen önemsizleşmiş gibi oldu.
    --Bu dünyada en çılgın şey nedir, bilir misin, Adnan?
    Sonra da cevabını kendisi verdi.
    --Sevmek zaten başlı başına bir çılgınlık… Ama en büyük çılgınlık karşılık bulamayacağını bildiğin halde hala sevmeye devam etmek. Ve ısrarla beklemek…
    Sesinde bir hüzün vardı. Bir şeyler daha söyleyecekti ama sonra vazgeçti.
    --Peki, beni ne kadar tanıyorsun?
    Bir an çok kötü hissettim kendimi. Sanki bir boşluğa düşmüş gibi oldum. Bu sorunun içinde o kadar çok birbirine bağlantılı bilinmeyenler vardı ki. Haklıydı. Onu o kadar da iyi tanımıyordum. Sadece bana anlattığıyla tanıyordum. Biraz da gönül gözümle gördüklerimle… Bunlar bir kişiyi tanımak için yeterli değildi. Üstelik de bu soruyu sorarken “sen beni hiç tanımıyorsun” ifadesi, yüzünde net bir şekilde kendisini belli ediyordu. Yine de dik durmalıydım karşısında. Sözlerim esneklik göstermemeliydi.
    --Sende kendimi görüyorum. Sen benim eksik yanlarımı tamamlıyorsun. Sende huzur buluyorum ben. Seni düşündüğümde heyecanlanıyorum.
    Söylediklerim o kadar sıradan cümlelerdi ki. Sanki acemi aşığın bir kadına kompliman yapmak için ezberlediği beylik cümleler gibiydi. Üstelik de dudaklarımdan dökülürken bir o kadar da inandırıcılıktan uzaktı. Daha önce hiç bu kadar aciz duruma düşmemiştim.
    Beni kandıramazsın, der gibi baktı.
    --Adnan. Beni yeterince tanımış olsaydın inan ki hiç sevmezdin.
    Bana hiç yardımcı olmuyordu. Üstelik de alay eder gibi konuşuyordu benimle. Bir an içimden “gönül bu, nereye konacağını bilmiyor ki” demek geçti.
    --Zamanla daha fazla tanırım seni, Sibel. Tanıdıkça daha fazla severim.
    --Ya da daha fazla nefret edersin benden.
    --Bunu bilemezsin ki. Yeter ki sen bana bu fırsatı ver.
    Vermedi.
    Bana kendisini daha fazla tanıtacak o fırsatı vermedi.
    Bir daha görüşmedi benimle. Ne zaman telefonla arasam bir mazeret gösterdi.
    xxxxx
    Aşkın da giriş, gelişme ve sonuç gibi evreleri var. Sonuca, o kalıcı mutluluğa ulaşmak için daha çok yolumun olduğunu biliyordum. Ama henüz yolun başında, daha giriş bölümünde tıkanıp kalacağımı da hiç düşünmemiştim.
    Kendisini tanımadığımı söylüyordu. Bir insan yeterince tanımadan sevilmeyeceğini iddia ediyordu. Kim bilir belki de haklıydı. Kendimi bu düşünceye inandırmaya çalışmaktan başka yapacak bir şeyim yoktu. Nasılsa gitmişti. Nasılsa bir daha görüşmek istemiyordu benimle. Nasılsa bundan sonra uzaktan bakacaktım ona… Kendimi daha fazla küçültmenin anlamı yoktu.
    Her ne kadar böyle düşünsem de ondan uzak duramıyordum. Belki de reddedilmenin verdiği travmayı üzerimden atamamıştım. Bu ilişkinin yürümemesinin nedenini kendimde arıyordum. Onun karşısında yetersiz kalmıştım. Sürekli olarak kendimi hırpalıyordum. Duygularımı tam olarak ifade edememiştim. Onun beklentilerine cevap verememiştim. Acemice davranmış, bunun sonucunda da terkedilmiştim.
    Canım yanıyordu. Hem de hiç olmadığı kadar… Geçmişte de canım yanmıştı. Hem de pek çok kez… Kaburgam kırılmış, uzun zaman istediğim gibi yatamamıştım. Ayak bileğim kırılmış, uzun zaman acısını çekmiştim. Diş ağrım yüzünden sabaha kadar uyuyamadığım günlerim de olmuştu. Şimdi düşünüyorum da bir tanesinin etkisini bile beynimde canlandıramıyordum.
    Ama şimdi yüreğim daralıyor, kendimi hiçbir yere sığdıramıyordum. Alışacaktım.
    Bu acıyla yaşamaya alışacak, zamanla onu unutacaktım.
    Geçmişte bir kez daha yaşamıştım bu duyguyu. Onun da acısını yüreğimin derinlerinde zaman zaman hissederken Sibel’i unutmak hiç de kolay olmayacaktı.
    xxxxx
    Telefon çaldığında evde yalnızdım. Arayan Mehmet’ti. Bir yerde yemek yediğini ve tek başına olduğunu söyledi. Beni davet ediyordu.
    Bu davete hayır diyemezdim. Bir saat sonra yanındaydım.
    Mehmet kolay kolay dışarı çıkamazdı. Daha doğrusu ailesi olmadan bir yerde oturup yemek yiyip içki içmeyi sevmezdi.
    --Sen burada ve tek başına… Demek ki eşini ve çocuğunu kayınvalidene gönderdin?
    --Valla doğru tahmin ettin. Yaz bitmeden bir hafta onunla beraber olsunlar istedim.
    --İyi yapmışsın. Sen de bu fırsatı değerlendirip özgürlüğünü yaşıyorsun.
    Biraz işten, biraz siyasetten bahsettik. Ama konunun bir şekilde Sibel’e gelmesini istiyordum. Mehmet beni fazla bekletmedi. Konuyu kendisi açtı.
    --Sibel’le hala görüşüyor musun?
    Yüzüne dikkatli bir şekilde baktım. Sibel’le aramızda geçenlerin ne kadarını bildiğini merak ediyordum.
    --Biz bir süre arkadaşlık yaptık ama sanırım uyum sağlayamadık. Şu an görüşmüyoruz.
    --Böyle olacağını tahmin etmiştim. Sibel’in zor bir kadın olduğunu sana söylemiştim. Kolay kolay kimseyle anlaşamaz.
    --Zor demeyelim de belki farklı bir kadın demek daha doğru.
    --Amma da yaptın, ha… Her kadın farklıdır.
    --Haklısın. Aslında doğru kelimeyi bulamadım. Sibel sürekli içinde fırtınalar yaşayan bir kadın. Sürekli gel-gitleri olan biri… O yüzden sürekli değişkenlikler gösteriyor. Bir bakıyorsun harika davranışlar… İnsanı mutlu ediyor. Kısa bir zaman sonra da canına okuyor.
    --Öyledir, o… Onun bu huyundan herkes şikayet eder. Ama bana ve eşime karşı çok çok iyidir. Biz onun en yakınındaki dostları sayılırız. Onu bizden daha iyi kimse anlayamaz. Hele de sevdiği adamdan ayrıldığında çok zor günler geçirdi. Bizler o zaman da Sibel’in yanındaydık.
    --Haklısın. Çok zor günler geçirmiş. İnan ben de çok etkilendim. Günlerce onun kanlı gelinliği içindeki görüntüsü gözlerimin önünden gitmedi.
    Mehmet şaşırmıştı.
    --Kanlı gelinlik mi? Ne dediğini anlamadım?
    Şaşırma sırası bana gelmişti.
    --O kazadan bahsediyorum. Sevdiği adamın öldüğü kazadan…
    Mehmet bir süre yüzüme baktı.
    --Bu konuyla ilgili Sibel sana ne anlattı, Adnan?
    Kazayı ayrıntısına kadar anlattım. Mehmet dinledikçe değişik tepkiler veriyordu. Ben de ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım.
    --Adnan. Öyle bir kaza olmadı. Sibel’in sevgilisi bir başka kadın için onu terk etti.
    --Ne…!
    Mehmet ciddiyetini koruyordu.
    --Şaka yapmıyorsun?
    --Elbette yapmıyorum.
    Anlamaya çalışıyordum. Sibel’in bu davranışını çözmeye çalışıyordum.
    --Ama nasıl olur. Öyle üzgündü ki… Dudakları titriyordu o kazayı anlatırken.
    --Sibel o adamı yani Ali’yi çok sevdi. Gerçekten sevdi. Birlikteyken kendisini dünyanın en şanslı kadını olarak değerlendiriyordu. Ondan bahsederken bile gözleri ışıldıyordu. O kadar coşku doluydu ki. Yalan yok, Ali de Sibel’i seviyordu. Hatta evlenme teklifinde bulunduğunda hep birlikteydik. Sürpriz bir teklifti. Üstelik de oldukça romantikti. Nişanlarında da yanlarındaydık. İkisi de mutluluktan uçuyordu. Sonra ne oldu, aralarında ne geçti, bilmiyorum. Bir de baktık ki ayrılmışlar. O zamanlar çok şaşırmıştık. Ama kısa süre sonra Ali bir başka kadınla görünmeye başladı. Sonra da onunla evlendi.
    --Aman Tanrım… Bu kadarı da olamaz.
    Mehmet anlattıkça boğazıma bir şeyler düğümleniyordu sanki. Belli etmemeye çalışıyordum ama oldukça huzursuzdum.
    --Haklısın. Ali’nin evlendiğini Sibel’den saklamaya çalıştık ama yine de bir yerlerden öğrendi. Günlerce kendisini evine kapattı. Hiç kimseyle görüşmedi. O dönemlerde ne yedi, ne içti kimse bilmiyor. Üstelik bu konuyla ilgili hala da kimseye tek kelime etmedi. Bir gün kapısını çilingir yardımıyla açtığımızda salonun köşesinde yerde büzülmüş şekilde otururken bulduk. Bize anlamsız gözlerle bakmaya başladı. Çok kötü bir durumdaydı. Ne verdiğimiz suyu içti, ne de yemek yedi. Sonra doktora götürdük. İlaç, serum takviyesi derken biraz olsun kendine geldi. Ama hiç konuşmuyordu. Sadece boş gözlerle bir yerlere bakıyordu. Bu durumu bizi çok korkutmuştu.
    Kendimi bir mengeneye sıkışmış gibi hissediyordum. Mehmet, Sibel’in durumunu anlattıkça içten içe terliyordum. Geçmişimle ilgili bir şeyler gün yüzüne çıkıyor ve beni çok daha fazla rahatsız ediyordu.
    --Keşke profesyonel yardım alsaydınız.
    --Almaz olur muyuz. Bizzat eşim o dönemlerde hiç yanından ayrılmadı. Psikoloğa götürdü. Ama orada da konuşmadı. Psikoloğun sözlerini ne duyuyor, ne de tepki veriyordu. Tepkisiz bir vaziyette boş boş bakıyordu sadece. Uzman; yalnız bırakmayın, sevdiği şeyleri yapmaya çalışın, dedi ama Sibel bize hiç yardımcı olmuyordu ki. Bazı geceler ben de eşimle birlikte Sibel’in evinde kalıyordum. Benim de orada olduğum bir gece ağlama sesleriyle aniden uyandık. Koşarak odasına daldık. Öyle kötü bir durumdaydı ki. Kendisini paralarcasına ağlıyordu. Canım yaa... Onun o an ki halini hiç unutamıyorum. Saatlerce teskin etmeye çalıştık, yüzüne soğuk sular serptik. Güç bela kendine getirdik. Uzun zaman sonra o gece konuştu bizimle.
    --Ne dedi?
    --“Ben yaşamak istemiyorum.” Bunu söyledi. Hem de gözlerimizin içine bakarak… Biliyor musun, Adnan… Umudu tükenen bir insanın ölüme ne kadar yaklaştığını ben Sibel’de gördüm. Ama hiç bırakmadık onu. O da bize güvendi. Bizim samimiyetimize inandı. Sonraki günlerde kendi isteğiyle psikoloğa gittik. Psikolog; istediğiniz gibi yasınızı yaşayın. Ama bunu da sürekli olarak devam ettirmeye çalışmayın, dedi. Bu olayın herkesin başına gelebileceğini, artık bugünü yaşamasını ve geçmişi yaşamaktan kurtulması gerektiğini söyledi. Kolay olmadı. İnan bana Adnan, hiç kolay olmadı eski durumuna geri dönmek… Ama Sibel güçlü kadındır. Bu sorunun da üstesinden geldi.
    --Tam olarak değil.
    --Nasıl yani?
    --Sibel belki o travmadan sizlerin sayesinde kurtulmuş ama kendine de başka bir geçmiş yaratmış. Farklı bir gerçek yaratmış. Bana Ali Bey’in öldüğünü söyledi. Hem de trajik bir şekilde… Ama öyle bir anlatışı vardı ki kendisi de bu yalana inanmıştı. Bunu gözlerinden anlıyordum. Çok inandırıcıydı.
    --Belki de böylesi bir son işine gelmiş de olabilir. Ne de olsa terk edilmeyi hazmetmek zordur. Herkes için bu böyledir. Nişanlısının öldüğünü söylemesi egosu açısından daha iyi bir son. Belki de bu şekilde bir son yaratarak ondan intikam almaya çalışıyordu. Sibel gerçekten çok iyi bir kadındır. Onu gerçek anlamda tanısan inan bana çok seversin.
    Mehmet’in bu sözüne karşı gülümsedim. O an Sibel’in; “beni tanımış olsan hiç sevmezdin” sözü aklıma gelmişti.
    Bir süre sonra Mehmet kalkmak istedi. Ben biraz daha oturacağımı söyledim. Çünkü benim içimde bir yangın başlamıştı ve bu yangın sönecek gibi değildi. Huzursuzdum. Hem de çok… Mehmet; Sibel’in gerçek hikayesini anlatmaya başladığında ben de gerçek kimliğimden sıyrılmıştım. Kendimi Ali’nin yerine koymuştum.
    Çünkü Ali’nin Sibel’e yaşattığı dramı ben de yıllar önce bir başka kadına yaşatmıştım.
    Karıma… Dünya tatlısı o güzel insana…
    Leyla’ma…
    3 yıllık evliyken onu aldatmıştım. Hem de kendi evimde…
    Hem de birkaç kez…
    Sonunda yakalanmıştım.
    Leyla bizi uygunsuz vaziyette gördüğünde hiçbir şey söylemeden evden ayrılıp annesine gitti. Üstelik evden tek bir eşyasını bile almadan… Telefonlarıma çıkmıyordu. Kaldığı eve gidip yüz yüze görüşmek ve af dilemek istiyordum. Gerekirse eve dönmesi için yalvaracaktım. Ama benimle konuşmaya bile tenezzül etmedi. Ne kadar konuşsam da cevap vermedi. Karşımda dimdik durdu ve hiçbir tepki göstermedi. İstiyordum ki bağırsın, bana hakaret etsin. Gerekirse yüzümü gözümü parçalasın ama konuşsun benimle. Onun bu sessiz tavrı beni daha fazla delirtiyordu. Kısa zaman sonra da boşanmak için mahkemeye başvurdu.
    Deli gibiydim. Elbette ki yaptığım hatanın farkındaydım. Gençtim, dahası tecrübesizdim. Kendimi frenleyememiştim işte… Pişmandım, hem de çok pişmandım. Annesine, babasına aramızı yeniden düzeltin diye yalvardım ama onların da yuvanızı yıkmayın telkinlerini dinlemedi. Bana bir şans daha vermedi. Üstelik de ayrılma nedenimizi hiç kimseye söylemedi. Şiddetli geçimsizlik yüzünden tek celsede boşandık.
    Yine de Leyla’nın peşini bırakmadım. Her yerde karşısına çıkıyordum. Ne kadar yalvarsam da benimle hiç konuşmuyordu. Hiç aşağılamadı, bana hiç bağırmadı. Vakur tavrını hiç bozmadı. Sadece gözlerinden anlıyordum bana olan tepkisini, nefretini. Çünkü iğrenerek bakıyordu bana.
    Oysa o gözler bir zamanlar bana karşı o kadar sevgi doluydu ki.
    Bir gün; “eğer beni rahatsız etmeye devam edersen karşıma çıkan ilk erkekle evleneceğim. Bana bunu yaptırma” dedi. Gözlerindeki kararlı ifadeyi görmüştüm. Yapardı. Bu yüzden karşısına çıkacak cesaretim hiç olmadı. Sonra bir başka şehre taşındığını öğrendim. Bir daha da ne gördüm, ne de ondan bir haber aldım. Leyla’nın bu durumu nasıl karşıladığını, neler yaşadığını hiç öğrenemedim. Ben çıldırasıya bir pişmanlığı yaşarken o ne halde diye hep merak ettim. Yalnız kaldığında neler düşünüyor, neler yapıyor, hiç bilemedim. Mehmet, Sibel’in çektiklerini anlatırken aklımda Leyla vardı. Sibel’i bir an onun yerine koydum. O an boğulacak gibi oldum. Sanki bir bataklığın içerisindeydim ve debelendikçe dibe doğru çekiliyordum. Üstelik de karşı koyamıyordum. Yirmi yıl önce yaşadığım ve neredeyse unuttuğumu sandığım bu olay yeniden gün yüzüne çıkmıştı.
    Masada tek başımaydım ama iç dünyamda o kadar kalabalıktım ki. Sanki bir başka boyutta gibiydim. Bir an Leyla’yı gördüm karşımda. Bana gülümsediğini… O an öyle tuhaf bir duygu yaşadım ki içimde. Sanki yüreğimi tatlı bir esinti okşamıştı.
    Her akşam işten benden önce gelirdi. Sürekli kapıda karşılardı beni. Sanki uzun bir yoldan gelmişim gibi bana hararetle sarılırdı. Beni mutlu etmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Çok da duygusaldı. Beni başkalarının yanında her zaman yüceltirdi. Canım benim… Ne kadar da sevgi doluydu.
    Peşpeşe içiyordum. İçimde öyle büyük bir yangın vardı ki, dayanamıyordum. Geçmiş sürekli karşımdaydı.
    Beynim bana sürekli oyunlar oynuyordu. Bu sefer de Leyla’yı ağlarken görmeye başladım. Hem de hıçkıra hıçkıra… Üstünü paralarcasına ağlıyordu. Sanki günlerce yemek yememiş, uyumamış gibiydi. Üstelik de zayıflamıştı. O güzel gülümsemesinden eser kalmamıştı. Sonra Sibel göründü. Leyla’yı oturduğu yerden kaldırdı ve bana doğru dönerek “hepsi senin suçun” diye bağırdı. İkisi birden üzerime yürüyorlardı. Sanki karanlık bir yola girmiştim. Sanki içimde yıllardır uyuyan kabusum kendine gelmiş, benden hesap soruyordu.
    --Affedersiniz beyefendi. Geç oldu artık kapatmak zorundayız. Hesabı alabilir miyim?
    Garsonun sesiyle kendime geldim.
    Bir de gece tüm günahların üzerini örter, derler. Oysa benim günahlarım o kadar net bir şekilde ortadaydı ki. Yalpalıyordum. Doğru düzgün bile yürüyemiyordum. Ne kadar içtiğimi bilmiyordum. İçim yangın yeriydi ama aldığım alkol beni daha da yakmıştı. Ağlamak istiyordum. Hem de hıçkıra hıçkıra ağlamak…
    Arabaya bindiğimde bir süre gözlerimi kapatıp arkama yaslandım. Aklımda sadece Leyla vardı. Onunla ilgili anılar… Balayındaydık. Sahilde yürüyorduk. Birden uzakta mavi bir cisim gördü. O kadar neşeliydi ki, o kadar da coşku doluydu. Birden oraya doğru koşmaya başladı. Gördüğü şey onu şok etmişti. Bağırarak beni yanına çağırdı. Merak etmiştim. Öylesine aşırı tepki gösteriyordu ki. “Ölüyor. Ölüyor. Lütfen bir şey yap, ne olur kurtar onu” diye haykırıyordu. Kurtulmasını istediği şey, sahile vurmuş mavi bir deniz anasıydı. “Ölüyor Adnan… Kurtaralım bunu, ne olur ölmesin” diye telaşlı bir şekilde söyleniyordu. Kahkahalarla gülmüştüm onun bu haline. “Bence sen buna suni teneffüs yap” dediğimde bozulmuştu bana. Oysa o; “her canlının yaşamaya hakkı var” demişti.
    “Her canlının yaşamaya hakkı var”. Bu sözü şimdi kulaklarımda çınlıyordu.
    Dudaklarımda acı bir gülümseme vardı.
    --Leyla. Özür dilerim.
    Sanki karşımdaydı. Sanki vicdanım dile gelmişti.
    Arabanın içinde boğuluyordum. Kendimi dışarı atıp yürümeye başladım. Temiz hava biraz olsun beni kendime getirir diye düşünüyordum ama o kadar kaybolmuştum ki bu çok zor olacaktı.
    Xxx
    Birkaç gecedir Sibel’in oturduğu evin çevresinde dolaştım. Ama onunla karşılaşacak cesareti bir türlü kendimde bulamadım. Sürekli olarak oturduğu eve bakıyordum. En azından balkona çıktığında görmek istiyordum onu… Evinin tüm ışıklarını kapattığında ise oradan ayrılıyordum.
    Sibel’i görmek ve onunla konuşmak istiyordum. Bu benim için çok önemliydi.
    Bir hafta sonu akşamı telefon açtım kendisine… Aşağıda, arabada olduğumu söyledim. Biraz sonra elinde telefonuyla balkona çıktı. Bir müddet hiç konuşmadı. Sonra yukarı gelmek ister misin, dedi. Nasıl hayır diyebilirdim ki…
    Yukarı çıktığımda hiç beklemediğim kadar sıcak karşıladı beni. Sımsıkı sarıldı.
    --İyi ki geldin. Seni çok özledim.
    --Buradan geçiyordum. Sana uğramadan gitmek istemedim.
    Kime neyi ispat etmeye çalıştığımı bilmiyordum.
    --Saçmalama. Kaç gecedir burada beklediğini bilmiyor muyum sanıyorsun. Hatta bir gece arabanın yanından geçtim, beni fark etmedin bile… O kadar dalmıştın ki. Kim bilir, o an ne düşünüyordun.
    Her zaman ki gibi lafını hiç esirgemiyordu. Ne düşünüyorsa anında söylüyordu.
    --Aç mısın? Kendime bir şeyler hazırlıyordum. Birlikte yeriz.
    --Ben de seni alıp dışarıda yeriz diye düşünmüştüm.
    --Hiç kusura bakma. Bu gece evimde kalmak istiyorum.
    Muzır bir şekilde yüzüme baktı.
    --Yoksa sen benim yemeklerimi yemekten mi korkuyorsun? Ben iyi bir aşçıyımdır. Sana bir masa hazırlayacağım şimdi, ne demek istediğimi anlarsın. Hem içkim de var.
    Çok doğaldı. Oldukça rahat davranıyordu. Sanki bunca zaman ayrılığı yaşayan biz değildik. O kadar huzur dolu bir yüzü vardı ki. Sanki bunca acıları yaşayan o değildi.
    --Mutfakta sana yardım etmek isterim. İzin verirsen tabii…
    --Bak buna sevinirim işte.
    Mutfakta ikimiz de mutluyduk. Çocukça espriler yapıyor, neşeli kahkahalar atıyorduk. Sanki farklı bir dünyaya adım atmıştık. En basit espriye bile gözlerimizden yaş gelinceye kadar gülüyorduk. Geçmişin tüm acılarından kurtulmuştuk sanki. Bize eskiyi hatırlatan her şeyden arınmış gibiydik.
    Kısa süre içerisinde harika bir masa hazırladı. Çok becerikliydi. Her şeye aşırı özen gösteriyordu. Masaya mum koymayı bile ihmal etmedi.
    --Bu güzel masa müziksiz olmaz.
    Ben sadece onu izliyordum. Çok seri hareket ediyordu. Biraz sonra hafif bir müzik tüm salonu doldurdu.
    --Ne dersin? Hala dışarıda yemek yemeyi düşünüyor musun?
    --Bu masayı gördükten sonra mı? Elbette ki hayır... Ama hemen oturalım, çünkü çok acıktım.
    --Tamam, sen otur. Ben şimdi geliyorum.
    Yaklaşık 10 dakika sonra geldi. Hafif bir makyaj yapmış ve elbisesini değiştirmişti. Sibel’i hayranlıkla seyrediyordum. Kendisi de oluşturduğu etkiden dolayı mutluydu.
    Yemek oldukça neşeli geçiyordu. Bol bol konuşuyorduk. Sanki aramızdaki o görünmez duvar kalkmıştı.
    Bir ara geriye yaslanıp yüzüme baktı.
    --Neden aşağıda bekliyordun? Neden haber vermiyordun bana?
    Gülümseyerek cevap verdim.
    --Bilmem. Belki de senden çekindim.
    --Benden mi çekindin? Ben adam yemem ki.
    --Şey… Uzun zaman senden bir randevu koparmak için aradım. Ama bana hiç olumlu cevap vermedin. Hep bir mazeret gösterdin. Benimle görüşmek istemediğini düşündüm.
    --Seninle görüşmeyi inan ki ben de çok istedim. Çünkü sen beni çok eğlendiriyorsun, çok güldürüyorsun.
    --O zaman sorun ne? Neden uzak duruyorsun benden?
    --Korkuyorum.
    Şaşırmıştım.
    --Korkuyor musun? Benden mi?
    Ne söyleyeceğini bilemedi. İçkisinden bir yudum aldı. Zorlandığı belli oluyordu.
    -- Ben sana asla zarar vermem. Ben seni…
    Sustum. Sözlerimin devamını getiremedim. Tekrar cesaret edemedim sevgi sözcüğünü söylemeye. Sonra gözlerinin içine baktım.
    --Sibel, sen benim için çok değerlisin. Ne olur, benimle alakalı olumsuz düşüncelerinden vazgeç.
    --Korkumun nedeni sen değilsin. Bunu sana nasıl anlatabilirim ki. Hem anlatsam da anlamazsın ki.
    --Dene. Anlatmayı dene, Sibel.
    Bir süre gözlerini kapattı. Sanki kendi kabuğuna çekilmiş gibiydi. Sessizce onu izliyordum.
    --Bana çok benziyorsun. Ben kendimden kaçtıkça sen bana o eski beni hatırlatıyorsun. Senden korkmamın nedeni bu. Senden uzaklaşmamın nedeni bu. Sen benim unutmak istediğim yıkıntılar içindeki gölgem gibisin.
    --Söylediklerinden hiç bir şey anlamadım.
    --Sana demiştim. Beni anlamayacağını söylemiştim.
    Bir anda ciddiyeti bir yana bırakıp işi şakaya vurmaya başladı. Ayağa kalktı.
    --Bu dansı bana lütfeder misiniz beyefendi?
    Sonra da gülmeye başladı.
    --“Lütfeder misin”. Lafa bak. Amma da komik… Tıpkı Yeşilçam Filmleri’ndeki gibi oldu.
    Sonra gözlerimin içine baktı.
    --Benimle dans eder misin, Adnan?
    Gülümsedim.
    --Sana hayır demesini bilmiyorum ki.
    Uzattığı eli tutup ayağa kalktım. Salonun ortasına geldiğimizde iki kolumla bedenini sardım. O da kendisini bana yaslayarak kollarını bana dolamıştı. Bir süre birbirimize bakıp gülümsedik. Müziğin ritmine göre hafifçe hareket ediyorduk. Sonra başını omzuma koydu. Sımsıkı sarıldım ona. Kollarımla daha bir sıkı sardım. Öyle huzurluydu ki. Öyle mutluydum ki.
    Sibel kendisini anlamadığımı düşünüyordu. Oysa yanılıyordu. Mehmet’in bana verdiği bilgiler sayesinde onu daha iyi gözlemliyordum. Sanki ikiye bölünmüştü. Bir yanıyla acılarını benimle dindirmek istiyordu. Bunu hissediyordum. Kanayan duygularını benimle sarmak istiyordu. Ama diğer yanı korkuyordu. Tekrar sevmekten, tekrar sevilmekten korkuyordu. Tekrar acı çekmekten, tekrar terkedilmekten korkuyordu. O yüzden elinde kalan son sevgiyle de kendine çizdiği sınırlar içinde yaşamak istiyordu.
    Beni seviyordu, bunu biliyordum. O kadar güzel bakıyordu ki bana. Gözlerdeki bakışın anlamını biliyordum. Bazen sesinin tınısını yumuşatıyordu. Ruhumu okşayan bir müzik nağmesi dinler gibi etkileniyordum. Hele de dans edişimiz… Başını omzuma yaslayıp bana sarılışı…
    Beni gökyüzüne çıkartıp sonra da acımasızca aşağı bırakışını izledim şimdiye kadar. Bütün bunlar beni kendisinden uzak tutmak içindi. Belki de kendisini benden uzak tutmaya çalışıyordu. Kendisine olan tüm güveni kaybolmuştu. O yüzden bana olan duygularını saklıyordu. Sevgisini bir kez açığa çıkardığında bir daha da geriye dönemeyeceğini düşünüyordu. Gökyüzünden beni aşağı bırakmasının nedeni buydu. Yeniden sevmek korkutuyordu, Sibel’i. Geçmişte yaşadığı acıları düşündükçe benden uzaklaşmasının nedeni buydu. Sonrasında beni düşman olarak görmesinin nedeni de buydu.
    Oysa benim Sibel’in dostluğuna ihtiyacım vardı. Yaşama biraz olsun tutunabilmem için Sibel’in sevgisine ihtiyacım vardı.
    Geçmişimdeki o büyük günahtan kurtulabilmem için Sibel’in gözündeki düşman imajını silmem lazımdı.
    --Biliyor musun, şimdiye kadar göğsüne yaslanıp da dans ettiğim ikinci erkek sensin.
    Bu sözleri başı omzumdayken söylemişti. Yumuşak bir dille… Eminim, gözleri de kapalıydı. Sanki istemsizce dökülmüştü dudaklarından.
    --Birincisi kimdi?
    Biliyordum, kim olduğunu. Derinlerden gelen bir ses tonuyla cevapladı.
    --Ali.
    --Ali…?
    --Nişanlım. Sana bahsetmiştim.
    --Evet, hatırlıyorum. Birlikte kaza geçirdiğinizi söylemiştin.
    Başını kaldırıp yüzüme baktı. Öfkeyle bağırdı.
    --Öldü, o… Öldü.
    Saçlarını okşadım.
    --Sibel. Ben buradayım, senin yanında…
    Kollarımdan kurtulup kendini birkaç adım geriye attı. Yüksek bir ses tonuyla konuştu.
    --Bir gün sen de gideceksin. Sen de beni terk edeceksin!
    Avucumun içiyle yanağını okşadım.
    --Ben seni hiç bırakmayacağım, Sibel. Ben her zaman yanında olacağım.
    --O da öyle söylemişti. O da bırakmayacağım, demişti.
    --Ama ölüme çare yok ki, Sibel. Eminim şu an gökyüzünde seni izliyor.
    --Sus, Adnan. Yeter, konuşma!
    Tekrar masaya oturdu. Kadehinde kalan içkiyi tek yudumda içip yeniden doldurmam için bana uzattı.
    --Özür dilerim. Sana bağırmak istememiştim.
    Sesi yumuşamıştı. Üstelik de titriyordu. Benim canımı yaktığında, biraz olsun sesini yükselttiğinde hemen özür diliyor, gönlümü alıyordu. Bakışlarıyla ben seni incitmek istemiyorum, ben seni asla kırmak istemiyorum, diyordu. İçindeki duygusallığı öfke maskesiyle kapatacağını sanıyordu.
    İnsanlarla yüzleşmekten hep korkmuştu. Kendisiyle yüzleşmek bile istemiyordu. Öylesine korunaksız bir hayatı vardı ki, evinde bile kendisini savunmasız hissediyordu.
    Sadece bana gösteriyordu tepkisini. Sadece bana sesini yükseltebiliyordu. Sadece benden korkuyordu. Çünkü sadece beni seviyordu. Bunu hissediyordum.
    --Biraz yavaş iç. Sarhoş olmanı istemiyorum.
    --Neden? Sarhoş olunca çirkinleşiyor muyum? Yoksa sarhoş olduğumda beni beğenmiyor musun?
    Sibel’in duyguları yeniden kanamaya başlamıştı. Yaşadığımız birazcık duygusallık bile onu geçmişine sürüklemeye yetmişti.
    --Sadece seni yeniden yatak odana taşımak istemiyorum, o kadar.
    Hafifçe gülümsedim. Bir süre yüzüme baktı. İçindeki fırtınalarla başa çıkamıyordu. Sınırlarını zorladığı belli oluyordu. Bir yanında ben vardım, diğer yanında geçmişi. İçkisini doldurdum ve kendisine uzattım. Kadehi eline aldı ama içmedi. Dalgın gözlerle kadehin içine bakıyordu. Sonra başını kaldırıp gözlerini bana dikti.
    --Ali ölmedi. O bir başka kadın için beni terk etti.
    Abartılı bir tepki verdim.
    --Ama nasıl olur? Sen daha önce…
    --Daha önce onun öldüğünü söylemiştim, değil mi. Ölmedi. Ama ölmesini çok istedim. Bana çok acılar çektirdi, o. Çok canımı yaktı.
    Sandalyesine sırtını iyice yaslayıp elindeki kadehi dalgın gözlerle çevirmeye başladı. Dudaklarında acı bir gülümseme vardı.
    -- Neden sevgiyi özgür bir şekilde yaşamak isteyen insanlar en fazla zarar görenler oluyor? Neden en büyük acıları onlar çekiyor? Sence başkalarının sevgisini ezerek, yok ederek yeni sevgilere koşanlar gerçekten mutlu olabilirler mi?
    Yüzüme o kadar dikkatli baktı ki bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. İçkimden bir yudum aldım ve cevap verdim.
    --Sanmıyorum. Çünkü bir sevgiyi yok ettiğinde kendini de yok etmiş sayılırsın. Yok olan insanların mutlu olmaya hakları yoktur.
    Verdiğim cevap hoşuna gitti.
    --Sen iyi bir insansın, Adnan. Ama bazen iyi olmak yetmiyor. Sen beni kolaylıkla çözdün, değil mi. Çünkü ben her şeyimi anlatıyorum. Ağlıyorum, sızlıyorum ve içimdeki nefreti, kini boşaltabiliyorum. Sen ne kadar da konuşmasan, her şeyini içine atsan, gizlemeye çalışsan; ben de seni görüyorum. Ben senin içindeki karanlığı görüyorum, Adnan. O karanlık dünyada yaşadığın gerçekleri görüyorum. Bana anlattıklarınla, anlatamadıklarınla görüyorum seni.
    Bir anda panikledim. Ne diyeceğimi bilemedim. Elime çatalı alıp masadaki mezelerden ağzıma attım.
    --Demek benim içimde de bir karanlık var, ha?
    Kendinden oldukça emindi.
    --Evet, var. Senin karanlık dünyanın aynısı kendi içimde de var. Ben ne kadar tutsaksam senin de tutsaklığın var.
    İkimiz de geçmişimizle ilgili birbirimize yalan söylemiştik. İkimizin de zamanla kendimize bir gerçek yaratmıştık. Etrafımızda kim varsa bu yalana inandırmıştık. Ama her ne kadar da başlangıçta itiraf etmesek de ikimiz de birbirimize yalan söylediğimizi biliyorduk. İkimiz de yaralıydık çünkü. İkimizin de sakladığı acıları vardı. Birbirimizin dilinden anlıyorduk.
    Sibel’in benim hakkımda bu kadar isabetli tespitlerde bulunması şaşırtmıştı beni. Yine de konuyu değiştirmeyi istiyordum. Sigara yakarken söylendim.
    --Çok sigara içiyorsun.
    Gülümsedi.
    --En iyi dostum… Bir diğeri de bu...
    Kadehi eline aldı ve havaya kaldırdı.
    --Haydi, aşka içelim. Sonra da ihanete içeriz.
    --Aşka içelim sadece. Bu gece masamızda ihanet olmasın.
    --Aşk varsa ihanet de vardır. Her ikisi de insanlar içindir.
    --Anlatsana, Sibel. O anları anlatsana bana. Neler yaşadığını…
    Hiç nazlanmadı. Hafifçe gülümseyerek anlatmaya başladı.
    --Benim hayatta hiç kimsem yok sayılır. Babam öldüğünde lisedeydim. Birkaç yıl sonra da annem öldü. Bir erkek kardeşim var. Üniversite okumak için yurtdışına gitti ve orada birini bulup evlendi. Şimdi orada yaşıyor. O yüzden Ali’ye dört elle sarılıyordum. O da gitmesin istiyordum. Üzerine titriyordum. Tüm sevgimi, tüm ilgimi ona veriyordum. Ali benim her şeyimdi. Onsuz yaşayamam, diyordum.
    --Yaşadın ama…
    Yüzüme öyle bir baktı ki, gözlerinden ne demek istediği anlaşılıyordu.
    --Neler yaşadığımı sen bilemezsin. Hiç kimse de bilemez.
    İçkisinden büyükçe bir yudum aldı. Sonra da sigarasından derin bir nefes çekip dumanını yukarı doğru üfledi.
    --Sen hayatındaki en özel kişiyle yaşadığın tüm güzel anların gereksiz bir kağıt parçası gibi çöpe atılmasının ne demek olduğunu biliyor musun? Tüm o mutlu anların hiç yaşanmamış gibi yok sayılmasının ne demek olduğunu? Ben bunları yaşadım işte.
    Sibel sadece kendine sakladığı gerçekleri uzun zaman sonra ilk kez açığa çıkarma cesaretini gösteriyordu.
    --Terk edilmek çok kötü bir şey, Adnan. Hele de canın kadar sevdiğin birinin bir anda hayatından çıkması… Ölümden bile daha korkunç bir şey. Oysa her şey çok güzel başlamıştı. Çok mutluyduk. Aynı yöne bakan, aynı şeylerden tat alan iki sevgiliydik. Onun yanında kendimi çok güvende hissediyordum. Hele de nişanlandığımız gün… Dünyanın en mutlu, en şanslı kadını bendim.
    Oldukça rahat görünüyordu. Sakindi. Ama bu sakinlik birazdan bir fırtına çıkacağının da habercisiydi.
    --Anlaşamıyoruz, dedi. Bir şey eksik hayatımızda, dedi. Ne kadar uyumsuz bir çiftiz, değil mi, dedi. Şaşırmıştım. Oysa eskiden çok daha neşeliydik, dediğinde hala şaka yaptığını düşünüyordum. Sonra “Hayatımın geri kalanını seninle birlikte geçirmek istediğimden pek emin değilim” dedi. Yüzüne baktım, ciddiydi. Sen ne demek istiyorsun, dedim. “Lütfen böyle konuşma. Şakanın hiç sırası değil”. Şaka yapmıyordu. Galiba sana olan aşkım bitti, dedi. Kekeliyordu. Sonra da o cümleyi söyledi. “Ben bu ilişkiyi bitirmek istiyorum. Birbirimizi daha fazla tüketmeden dostça ayrılalım.” Bir şey söyleyemedim ki. Hem öyle bir durumda ne söyleneceğini bilmiyordum. Sadece yüzüne bakıyordum. Bir umut arıyordum gözlerinde. Sonra parmağına baktım. Yüzük yoktu. Nişan yüzüğümüzü çıkartmıştı. Gururla, büyük bir neşe ve mutlulukla parmaklarımıza taktığımız yüzüğü benden habersiz çıkartmıştı. O zaten benden çok önce ayrılmış ve benim bundan haberim bile olmamıştı. Nefes alamıyordum. Dahası konuşamıyordum. Dudaklarım kilitlenmiş gibiydi. O da bu sözlerinden sonra ayağa kalktı ve sessizce arabasına doğru yürüyüp gitti. Beni orada tek başıma bıraktı. Sanki herkes bana bakıyordu. Sanki dünya üzerime yıkılmış gibiydi. Yüzüstü bırakılmıştım. Düne kadar el üstünde tutulan ben, istenmeyen kişi ilan edilmiştim. Gururum kırılmıştı. Sanki büyük bir trafik kazası geçirmiş gibi hissediyordum kendimi.
    Çaresizce dinliyordum. Acılarını beynimde resmediyordum. Fırtına çıkmıştı artık. Pek çok şeyi yıkıp, parçalamadan da dinmeyecekti.
    --Sana anlattığım gibi bir kaza yaşamayı o zamanlar o kadar çok istemiştim ki. Ama o kazada ikimiz de ölmeliydik. İkimiz de yok olmalıydık bu hayattan.
    --Senin ne günahın var ki.
    --Sonra koşarak eve geldim. Paramparçaydım. Sanki hayatımdaki her şey bir anda anlamsızlaşmış gibiydi. Kendimi o kadar değersiz görüyordum ki… Saklanmak istiyordum. Bir mezar bulup içine girmek istiyordum. Cesedimi bile kimsenin bulmasını istemiyordum. Onun adını söyleye söyleye ölmeyi istiyordum. Kimse bilmeyecekti ayrıldığımızı, kimse bilmeyecekti terk edildiğimi. Kullanılmış kağıt mendil gibi bir kenara atıldığımdan kimsenin haberi olmayacaktı. Ama yapamadım. Belki geri dönerdi. Tabii ya, dönecekti. Bensiz yapamazdı, o. Beni seviyordu. Ortak o kadar çok hayalimiz vardı ki. Kısa bir zaman sonra pişman olup benden özür bile dileyecekti. Beni çok seviyordu. Öyle söylüyordu.
    Sessizce dinliyordum. Kendini kaybetmişti. Gözlerindeki yaşları silmesi bir şeyi değiştirmiyordu, çünkü göz pınarları sonuna kadar açılmıştı. Kesik kesik ağlıyordu. Donup kalmıştım. Teselli edecek tek bir cümle çıkmıyordu ağzımdan. Sadece seyrediyordum, Sibel’i. Salonun bir kenarında da Leyla vardı. Leyla’yı da acı çekerken görüyordum.
    --Ama gelmedi. Günlerce bekledim, gelmedi. Evde tek başımaydım ama evin her yerinde Ali vardı. Onun eşyaları, onun nefesi, kokusu… Hayali vardı. Delirecek gibiydim. Günlerce evden dışarı adım atmadım. Günlerce hiçbir şey geçmedi boğazımdan. Uyuyamadım. Her şeyden korkmaya başladım. Sesten, sessizlikten… Karanlıktan, aydınlıktan… Hatta aynadaki görüntümden bile korkuyordum.
    Sonra ayağa kalktı. Bir an düşecek gibi oldu. Masaya tutundu. Sonra da kanepeye yığılırcasına kendini bıraktı.
    --Neden, ha… Neden tüm sevdiklerim beni terk ediyor? Annem, babam, kardeşim… Ali… Ya da neden kimi seversem benden gidiyor?
    Hıçkırarak ağlamaya başladı. Kendini tamamen bırakmıştı. Gözlerinden akan yaşlara aldırış etmiyordu artık. İçim parçalanıyordu ama oturduğum sandalyeye yapışmış gibiydim. Yerimden kımıldayamıyordum.
    --Ben günlerce anne diye ağladım. Yanımda yoktu. Herkesin annesi babası yanındayken, benim sesimi duyacak kimsem yoktu.
    --Özür dilerim Sibel.
    Ama özür dilediğim kişi Sibel değildi.
    Ben de ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Yine de gözyaşlarım çoktan yüreğime akmaya başlamıştı bile. Yavaşça yerimden kalkıp Sibel’in yanına oturdum. Onu kollarımla sardım. Birden kollarını boynuma dolayıp hıçkırığa boğuldu. Yüzüm boynum gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Sus, diyemedim, ağlama diyemedim. Sadece sarıldım. Sadece saçlarını okşadım.
    Leyla’nın beni bu durumda görmesini o kadar çok isterdim ki… Neler çektiğimi, ne kadar pişman olduğumu ancak bu görüntüyle inanabilirdi.
    Sibel uzun zaman ağladı. Hiç kıpırdamadım. Sadece hafifçe saçlarını okşadım. Sonra kesik kesik ağlamaya başladı. Sonra da sustu. Uzunca bir süre sustu. Yüzünü boynuma yaslamış bir vaziyette kollarıma bırakmıştı kendini. Hiç kımıldamadım. Rahatsız olsun istemedim. Uzun zaman sonra kollarını boynumdan çözdü.
    --Yatağına uzanmak ister misin?
    Sesini çıkarmadı.
    Biraz yüzünü seyrettim. Islak olan yerlerini elimle okşarcasına silip yanağına hafif bir öpücük kondurdum. Sonra da kucaklayıp yatak odasına götürdüm. Sımsıkı sarıldı boynuma. O an ikimiz de konuşmadık ama ikimiz de sessizliğimizle birbirimize pek çok şey söyledik.
    Yavaşça yatağına yatırıp üzerini örttüm. Bir süre seyrettim. Sonra rahat uyusun diye ışığı kapatmak istedim.
    --Lütfen ışığı kapatma. Bu gecenin karanlığından korkuyorum.
    --Peki.
    Korkma, diyemedim. Ben yanındayım, diyemedim. Sadece duvara yaslanarak bir süre ayakta bekledim. Sibel yataktaydı, gözleri kapalıydı ama uyumuyordu. O da geçmişiyle hesaplaşıyordu. Yine de şanslıydı. Yaşadığı aşkın bedelini fazlasıyla ödemişti. Oysa benim için her şey daha yeni başlıyordu.
    Yeniden sandalyeye oturdum. Sibel’i seyrediyordum. Belki de yataktaki kadın Leyla’ydı. Her şey o kadar değişmişti ki. Oda aydınlıktı ama benim dünyam zifiri karanlıktı. Camlar açıktı ama havasızlıktan boğuluyordum. Kimse yoktu yanımızda ama kalabalığı hissedebiliyordum. Çok sessizdi ama ben gürültüden kendi iç sesimi bile duyamıyordum. O kadar duygusal bir ortam vardı ki, yine de ihanet tüm güzelliklerin üzerini örtmüş gibiydi. Hıçkırıklar yüzünden aşk sözcükleri duyulmuyordu.
    En masum ile en günahkar bir aradaydı. İkimiz de o eski yitik aşklarımızı özlüyorduk.
    Uzun zaman sonra ilk kez kendimi bu kadar kirlenmiş hissediyordum. Bunca zaman sonra kendimi acımasız biri olarak görüyordum. Sanki sevgiye karşı işlenmiş tüm kötülüklerin sebebi bendim. Biraz olsun iyilik arıyordum yüreğimde. Biraz olsun günah çıkartabileceğim, beni teselli edebilecek, geçmişimdeki herhangi bir kişiye yaptığım herhangi bir iyilik… Aklıma hiç biri gelmiyordu. Ben yine saklanacaktım herkesten, her şeyden. Yine her zaman ki gibi iyiyi, güzeli oynayacaktım. Ama bir daha asla kendimden saklanamayacaktım. Her yalnız kaldığımda Leyla’nın o canhıraş feryatlarını duyacaktım.
    En kötüsü de, Sibel’i her gördüğümde aklıma Leyla gelecekti. Geçmiş peşimi asla bırakmayacaktı.
    --Benim dünyamda bir daha aşk olmayacak. Çünkü ben bir günahkarım. Oysa sen o kadar masumsun ki. Yeniden sevebilirsin.
    Bu sözler dudaklarımdan fısıltı şeklinde çıkmıştı. Kendiliğinden, öylesine…
    Bir suçluydum. Hem de sevgiye, aşka ihanet etmiş bir suçlu… Yıllarca kaçmıştım. Herkesten, her şeyden, hatta kendimden bile saklamıştım kendimi. Alışıyor insan… Her şeye alışıyor. Zamanla bir suçlu gibi yaşamaya da alışmıştım. Sonrasında unutmuştum tüm günahlarımı.
    Sibel’i karşıma çıkaran tesadüf müydü, yoksa geçmişimde bir türlü hesabını vermediğim o günahım mı?
    Leyla’ya ne kadar büyük acılar çektirdiğimin farkına ancak yirmi yıl sonra gerçek anlamda varıyordum. Benden sonra birini sevdi mi, ona aşık oldu mu, dahası beni unuttu mu, hiç bilemedim. Hiçbir zaman çığlıklarını duymadım. Eğer duygularının kanı aktıysa o kan elime hiç bulaşmadı. Ama şimdi kan gölünün tam da ortasında hissediyordum kendimi.
    Daha fazla kalamazdım. Kendimi dışarı atmak istiyordum. Gecenin karanlığıyla bütünleşmek istiyordum. Ne de olsa dışarıda akıp giden bir hayat vardı. Benim için kirli de olsa, eksik de olsa bir hayat vardı.
    Üstelik de bu kirli hayat bizim gibilerin yüzündendi. En güzelini, en kolayını yaşamak varken kendimiz zorlaştırıyorduk bu hayatı.
    Sandalyeden yavaşça kalktım. Her yerim uyuşmuştu. Son bir kez Sibel’e baktım. Kapıya doğru yönelmiştim ki yattığı yerden doğruldu.
    --Gitme. Lütfen gitme. Lütfen biraz daha kal.
    --Tamam. Merak etme, buradayım. Hemen yanındayım.
    Yatağının yanına oturdum. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Sanki fırtına sona ermiş, yerini hafif bir dinginlik almıştı. Gözlerini gözlerime dikerek ani bir hareketle parmağındaki yüzüğü çıkarıp komidinin üzerine koydu.
    Yıllardır parmağından çıkarmadığı yüzüktü bu.
    Şaşkınlıkla Sibel’in yüzüne bakıyordum. O ise gururluydu. Üstelik de daha bir rahatlamış gibi duruyordu. Dudaklarındaki gülümseme artmış, yıllardır çektiği azap son bulmuş gibiydi.
    --Sibel…?
    O kadar güzel baktı ki bana. İlk kez onu bu denli huzurlu görüyordum. Sanki yüzü aydınlanmıştı.
    --Sibel…
    --Senin içindeki karanlık, benim geçmişimi aydınlattı, Adnan. Umarım sen de kendi karanlığından kurtulursun.
    Gözlerimdeki yaşları durduramıyordum. Kendi umutsuzluğum en azından değer verdiğim birine can olmuştu. Ben kendimden uzaklaşırken, bir başkası kendine dönüyordu. Sibel’in içindeki savaş nihayet sona ermişti. Prangasından kurtulmuştu.
    --Haydi git.
    --Efendim…?
    --Git, Adnan. Kendini bulmak istiyorsan gitmelisin. İçindeki karanlıktan kurtulmak için gitmelisin. Ben sana sadece ızdırap verebilirim.
    Bana sevgiyle bakıyordu. Elimi tuttu.
    --Merak etme. Eğer seveceğim gibi biri karşıma çıktığında kapılarımı hemen yüzüne kapatmayacağım.
    Elini iki elimin arasına alıp öptüm. Sarılmak istiyordum aslında. Son bir kez sarılmak… Ama gidemem diye korktum. Bir daha ayrılamam, bırakamam korkusuyla sarılmaktan vazgeçtim.
    --Sen harika bir kadınsın. İyi ki seni tanıdım.
    Dilim kurumuştu. Sözler güçlükle çıkıyordu dudaklarımın arasından.
    Yavaşça ayağa kalkıp kapıya doğru yöneldim. Son bir kez baktım ona.
    --Hoşça kal.
    --Güle güle.
    Işığını kapatıp yatak odasından dışarı çıktım. Bir süre salona, yemek masasına baktım. Gecenin tüm izleri görünüyordu. Sonra evden ayrıldım.
    Asansörü bekleyemedim. Yavaş adımlarla merdivenlerden inmeye başladım. Bir ara sanki tüm gücümün tükendiğini hissettim. Bir merdivene oturdum. Bir daha bu eve asla giremeyecektim. Bir daha asla Sibel’i göremeyecektim.
    Apartmandan dışarı çıkıp gecenin karanlığında ilerlerken son günlerdeki yaşadıklarımı düşünüyordum. Büyük bir suç işlemiştim. Hayatımdaki en özel kadına çok büyük acılar çektirmiştim. Ama bunun bedelini biraz geç de olsa ödemeye başlamıştım. Üstelik de vicdanım vardı. Yaptığım bir hatanın bedelini ödeyecek cesaretim vardı.
    Yine de düşünmeden edemiyordum;
    Yeniden sevebilecek miyim acaba. Yeniden insanların içine özgürce, saklanmadan çıkabilecek miyim. Aynaya baktığımda kendimden utanmadan yaşayabilecek miyim. Ben, o eski ben olabilecek miydim her şeyden önce.
    Bunu zaman gösterecekti.
    Sibel’e söylediğim o söz kulaklarımda çınlıyordu.
    “Bir sevgiyi yok ettiğinde kendini de yok etmiş sayılırsın. Yok olan insanların mutlu olmaya hakları yoktur”.

    Özcan KIYICI
  • Havanın yüzünde bir kırlangıç sürüsü
    Ve yabanıl ak atlar doludizgin
    Bu sabah, bu sabah öylesine güzel ki
    Bu sabah yağmur yağacak
    Bu sabah gün açacak
    Bu sabah tekmil tomurcuklar patlayacak
    Bahar patlayacak
    Köpükler, bulutlar patlayacak
    Özlemlerin en güzeli, tozlu bir özlem
    Topraktan yeni çıkarılmış
    Üç bin yıllık yunan şarabı
    Atların kara gözleri
    Ve ben kederden geberiyorum
    Tam yalnızlıktan gebermenin de sırası
    Senin ellerin güzel
    Bir damla duman ovanın üstünde
    Bir damla ak bulut, altına batmış,
    Yeşile batmış
    Bir damla sıcacık, bir damla ışıltı
    Sımsıcacık tutuyorum
    Sımsıcacık tutuyorum bir şeyi
    Önüme bir adam çıkıyor
    Amma da kocaman gözleri var
    Amma da çok ağlamış
    Amma da çok çiçek açmış
    Amma da çok yüreği,
    Amma da çok yüreği sıcak
    Amma da çok yalnızlıktan geberiyor
    Amma da çok mavi tutuyor
    Bir avucunda öylesine bir mavi ki,
    Amanallah bir mavi ki,
    Bir top, bir yumak mavi ki,
    İşte o kadar
    Marlin Monronun gözleri
    İşte o kadar
    Marlin Monronun gözleri
    İşte o kadar
    Köpoğlu köpekler, zalimler, domuzlar,
    Adam olmazlar, kan içiciler,
    Kefen soyucular,
    Açların gözbebekleri,
    Darağaçları kadar iğrençler
    Sevmemiş, ama hiç hiç hiç sevmemiş,
    Sevilmemişler…
    Marlin Monronun gözleri
    işte o kadar
    Duru bir denize benziyordu der miyim
    Bir alaca şafağa,
    Seher vaktinde çiçeklere,
    Aydınlk bir akar suya benziyordu
    Der miyim,
    Kederden çıldırıyordu,
    Utançtan kahroluyordu
    Der miyim
    Marlin Monronun gözleri
    İşte o kadar
    İşte o kadar
    İşte o kadar köpoğlu köpekler
    Yağmur yağacak, yağmur yağacak
    Güneş açacak, gece olacak, bahar gelecek, kar yağacak,
    Sıcaktan kavrulacağız
    Yağmur yağacak,
    Bir yağmur yağacak
    Havanın yüzünde delişmen bir kırlangıç sürüsü
    Senin ellerin ne güzel
    Tuttum mavisini toprağa çaldım,
    Tuttum mavisini denize attım,
    Tuttum mavisini bahara vurdum,
    Tuttum mavisini güneşe verdim,
    Tuttum mavisini,
    Tuttum mavisini ak bir atı nalladım
    Tuttum mavisini ağaçlara fırlattım
    Dünyanın bütün ağaçları,
    Dünyanın tekmil bulutları,
    Dünyanın tekmil güneşleri,
    Dünyanın tekmil
    Yaaa, dünyanın tekmil insanları
    Senin ellerin ne güzel
    Sarı çiçek sarvan kurmuş oturmuş
    Bir nergis ovası Çukurovada
    Bir nergis ovası Çukurovada
    Bir nergis ovası
    Bir nergis
    Her yıl böylesine açar
    Sonra birdenbire yağmur durdu, bu ne hal
    Toprak kuruyuverdi
    Toprak çatlayıverdi
    Bir adam çıktı karşıma, dudakları çatlayıvermiş
    Sarı bulaşmış saçına
    Rüzgâr bulaşmış,
    Kırmızı bir yağmur bulaşmış
    Bir tomurcuk yağmur
    Çok ötelerde bir yıldız ışılıyordu, uzak mı uzak
    Geldi ayağının dibine düşüverdi,
    Tozu dumana katmış geliverdi
    Uğnuunup geliverdi
    Bir turna sürüsü, Marlin Monronun gözleri,
    Marlin Monronun gözleri
    Marlin Monronun gözleri
    İşte o kadar
    Siz şapka da giyiyorsunuz
    Hem de şapkanız o kadar güzel ki,
    Vallahi de güzel billahi de
    Siz ne güzel yemekler yiyorsunuz
    Siz bulutlara bakıyorsunuz
    Siz kapıları açıp kapatıyorsunuz
    Ne güzel
    Siz uzun kısa adımlar atıyorsunuz, değil mi
    Sahiden ne güzel
    Oğlunuz kızınız var mutlu mu mutlu
    Yağmur altında da dolaşırsınız, ben bilmez miyim
    Omuzlarınıza kar da düşer, ben bilmez miyim
    Bilmez olur muyum
    Boyunbağınız öyle bir oturdu ki yerine
    Bu sabah aynada gördüm
    Ben bu aynayı kırmayacağım
    Deli misiniz be
    Bu ayna türkü söylemesini bilir
    Uçak olur uçar,
    Tren olur, tren, uçsuz bucaksız ovalardan geçer
    Hem de ıssız, hem de kimsiz kimsesiz
    Hem de dumanı var
    Hem de dumanı gelir yarı aç yarı tok, yarı yer altında,
    Yarı yer üstünde bir köyün üstünde durur kalır.
    Hem de hiç utanmaz
    Utanmaz oğlu utanmaz
    Bu aynadan bir atom bombası olur ki
    Bir atom bombası
    Bir atom bombası
    Öyle bir atom bombası ki
    Bomba derim sana
    Bir dudağı yerde
    Bir dudağı gökte
    Bir atom bombası ki
    At kuyruğu gibi dökülüyor ışık
    Öyle değil mi
    Ulan köpoğlu,
    Ulan adam azgını
    Neyinle öğünüyorsun
    Neyinle öğünüyorsun
    Neyinle neyinle, neyinle ulan iki gözü çıkası
    Arkana bir dön baksana
    Daha dün değil mi
    Bu aynadan bir atom bombası olur ki
    Siz yapmazsanız ben yaparım
    Alimallah bu aynadan bir atom bombası dökerim ki,
    Bir atom bombası
    Ama ne atom bombası
    Göz açıp kapayıncaya kadar, şu bizim allı dünya pullu dünya
    Hani tomurcukları açardı ya
    Her bahar deniz gibi köpürürdü bahardı
    Hani denizi bahar gibi
    Göz açıp kapayıncaya kadar
    Bir varmış, bir varmış bir varmış, bir varmış
    Size diyorum bir varmış, size diyorum bir varmış
    Bu aynadan bir atom bombası dökerim
    Alimallah dökerim
    Öğündüğü şeye bak itimin
    Öğündüğü şeye bak
    Öğündüğü şeye bak
    Sus ulan, sus ulan, sus ulan yılancıklar çıkarası
    Ulum ulum ulası
    Sus ulan
    Sus ulan hürriyet için, sus ulan hürriyetimiz için
    Hürriyet de de dur orada
    Siz hiç utanmıyorsunuz
    Ben sizi hiç sevmiyorum
    Siz hiç utanmıyorsunuz
    Ben bu aynadan bir de ak bir kuş dökebilir
    Güvercin sandınız değil mi
    Avcunu yala tatarağası
    Ağzına bir de yalancı zeytin dalı veririm sandınız değil mi
    Ben bu aynadan daha çok şey yaparım
    Üstümüzdeki gökyüzünü alır götürürüm
    Üşümem deyin haydi
    Haydi bakalım
    Senin ellerin ne güzel
    Altınızdaki toprağı da alır götürürüm ha
    Bana mı ne
    Vay namuzsuz vay
    İşte bunu bilmiyordum
    Marlin Monronun gözleri
    İşte o kadar
    Bakın ben bu aynadan…
    Söylemem, çatlayın, patlayın
    Söylemem işte.
    Bana bakın, ben hiçbir şey söylemem
    Birisi ne diyordu geçende
    Dünyanın bütün adamları, yani sözüm ona insanları
    bir insan olsa… Bir tek kocaman insan.
    Ne olurdu
    Ne bileyim ben
    Ne yaparlardı
    Ne mi yaparlardı
    Durun azıcık düşüneyim
    Ben bu aynadaaaan… hıııım…
    Durun durun azıcık düşüneyim.
    Sen ellerin ne güzel
    İşte o kadar canım efendim
    Güzel sultanım
    Ne darılıyorsun
    Sana bir şey demedim ki
    Kızdırma kafamı
    Bir eline ak bir gül veririm
    Bir eline de ayna
    Gül oyna sevdiğim gül oyna
    Bir eline bir kedi yavrusu
    Yeni doğmuş,
    Daha ıslak ıslak
    Bir eline… dur azıcık düşüneyim…
    Amma da acelecisin güzelim…
    Bir eline bir eline
    Bir elinde kedi yavrusu
    Ben bu aynadan atom bombası yaparım
    Bir eline
    Ben bu atom bombasını
    Bir eline…
    Birdenbire aklıma ne geldi biliyor musunuz
    Nerden bileceksiniz
    Durun bir bir söyliyeyim size
    Ne geldi aklıma biliyor musunuz
    Gidip bir akar suya...
    Su pırıl pırıl,
    Su aydınlık olmalı
    Su, bizim Savrun suyu gibi güneşli,
    Dibine Kur’an düşüşünde okunmalı
    Gidip yüzümü bir iyice yıkamalıyım
    Birinde, bir yaz günü ben bir yolda yürüyordum
    yol çok tozluydu
    Baktım yolda bir karartı
    Ne olacak bir hasta kız çocuğu karartısı
    Nerede olacak, tabii Çukurovada
    Bombay dolaylarında öylesi ne gezer,
    Arabistan çölünde de aramayın
    Canım başka yerde ne ararsınız
    İşte bizim Çukurovada
    Çukurova yıldızlıdır
    Siz azıcık şişiriyorum sanacaksınız
    Hiç de değil
    Çukurovada yıldızdan gökyüzü gözükmez
    İnanmıyor musunuz
    Haydin siktirin,
    Haydin cehennem olun
    Hangi taş büyükse gidin başınızı ona vurun
    Bizim Çukurovada toprak bire kırk, bir elli verir
    Amerikada, Amerika çok büyük bir yermiş, çok çok
    Merhametli adamları varmış
    Ne bileyim ben bize öyle söylüyorlar
    Çok iyi adamları varmış
    Benim bu işlere aklım ermez
    Vebali günahı söyliyenin boynuna
    İşte bu Amerika toprağı da tamı tamına bizim
    Çukurova toprağına benzermiş
    Onlar bire yüz veren topraklarının ürününü denize
    Dökerlermiş
    Benim bu işlere aklım ermez
    Elimin üstünde sinek gibi aydınlık
    Şimdi birden aklıma bir karanlık geldi
    Sert, granit gibi bir karanlık mı desem
    Her neyse iki gözüm
    Bu kız çok hastaydı
    Bu kız sıtmadan titriyordu
    Bu kız öldü ölecek
    Ekin tarlaları sapsarıydı
    Güneşe batmış
    Kız tozlu yola upuzun yatmıştı
    Terli elleri çamur içindeydi
    Toz bulaşmış olacak
    Yani tozdan olacak
    Sonra çok titriyordu
    Ben hemen bildim, kız sıtmalıydı
    Sonra anası geldi, kızın başucuna oturdu
    Kız gerindi gerindi, bacaklarını uzattı
    Yolun tozlarına belendi
    Sonra kaskatı kesildi
    Bu kızın gözleri
    Yüzü hep gözdü
    Ne alın
    Ne kırmızı nar gibi dudak, yani narçiçeği gibi
    Ne yanak, ne çene, ne diş
    Belki ak dişleri ışılıyordu
    Aklımda kalmamış
    İşte koskocaman iki göz
    Hem de kapkara, derin, yalım karası gibi
    Siz hiç kapkara ateş gördünüz mü
    İnanmıyor musunuz
    Haydin cehennem olun
    Bizim Çukurovada vardır
    İsterseniz gidip görün
    Haydin cehennem olun
    Bu kızın gözleri
    İşte o kadar
    Avcunuzu yalayın efendiler
    Size yoksulluktan söz açar mıyım
    Ben usta sanatçıyım
    Öyle tongalara basar mıyım
    O kızın kara gözleri
    İşte o kadar
    Siz her sabah sıcak suyla yüzünüzü yıkarsınız
    Bazılarınız da soğuk suyu sever
    Ben sizi bilmez miyim
    Bunca yıl içinizde yaşadım
    Ekmeğinizi yeyip suyunuzu içtim
    Bir kahvenin kır yıllık hatırı vardır
    Ben bunu bilmez miyim
    Ben nankör müyüm
    Ben yemek yediği sofraya bıçak sokan mıyım
    O kızın gözleri işte o kadar
    Siz asfalt yolda yürürsünüz, sonracığıma virtrinlere
    Bakarsınız, çocuğunuzu elinden tutarsınız
    Saçlarını okşadığınız da olur
    Öyle değil mi
    Karınızı öpersiniz
    Yalan mı
    Yapmayın demiyorum ki
    O kız var ya, hani doktor bulamamış da yolun ortasına
    Boylu boyunca serilip ölmüştü
    İşte o kızın anası başucuna oturmuş kızın
    Ağıt söylüyordu
    Bu ağıt ne işe yarar mı diyorsunuz
    Ben ne bileyim, ben yedi tûla sahibi miyim
    Ben âllame miyim, ben büyücü, ben kahin miyim
    Onun bunun gibi bir vatandaşım
    Çok merak ediyorsanız gidin ona sorun
    Kızının başucuna oturmuş sallanarak ağıt söylüyor
    Dünden beri de ağzına bir lokma koymadı
    Sesi de yanık mı yanık
    Yürek koymuyor insanda
    Ben böylesi seslere dayanamam,
    Yüreğim götürmez
    Sahiden çok merak ediyorsanız gidin siz kendisine sorun
    Sahiden ne işe yarıyor şu ağıt
    Allaşaşkına gidin sorun
    O kızın gözleri
    İşte o kadar
    Anasının gözleri
    İşte o kadar
    Gözleri daha çoğaltırım sandınız
    Beyler, paşalar, nah, aldandınız
    Beyler, ağalar
    Marlin Monronun gözleri tamam
    İşte o kadar
    Neyinize yetmez ölü kurbağa suratlılar
    Muşmula soylular
    Siz olmuşsunuz
    Bana bakın açtırmayın ağzımı
    Siz, siz, siz…
    Ulan deli ediyorsunuz be adamı
    Haaa, senin ellerini unuttum, senin ellerin çok güzel
    Uzun, ince, beyaz, kuğu tüyü gibi
    Ben, insanın ellerini severim
    Siz de mi seversiniz
    Etmeyin eylemeyin
    Eskiden olsa inanırdım, şimdi mi,
    Geçti o günler tosunum
    Ben o aynadan var ya atom yaparım,
    Atomdan ağaç yaparım, sonra da uzay yaparım,
    Ağaçtan su yaparım,
    Sudan ne mi yaparım,
    Sudan da bir nakışlı peri böceği yaparım
    Peri böceği insanların en yakın arkadaşıdır
    Ama ben aynadan atom yaparım
    Çiçek yaparım
    Bin yıllık sürecek bir bahar yaparım
    Öyle sembolik falan değil canım
    Düpedüz bahar işte
    Yağmurlu, ıslanmış çiçekle
    Sonra genç insanlar birbirleriyle çok yatarlar baharda
    Ben bu dünyada genç insanların biribirleriyle
    Yatmaları kadar güzel bir şey görmedim
    Müthiş gerinirler
    Sonra böcekler de çiftleşirler
    Görmedim ama, mutlaka onlar da, deli gibi geriniyorlar,
    Tattan çatlayacak gibi oluyorlardır
    Hani İzmirde olgun, kocaman ballı incirler sarkar dallardan
    Hani sapsarı
    Hani tattan yarılmıştır
    İşte cümle mahlukatın gençleri böyle çiftleşirler
    Atların burun delikleri
    Bir de sağrıları
    Arıların, kelebeklerin kanatları
    İnsanların bellerinin orta yeri titrer
    Başka yerleri de titrer ama
    En çok belleri titrer
    İşte böyle adam gibi, bin yıl sürecek bir bahar yaparım
    Ben gönlü güzel, gönlü gani kişiyim
    Düpedüz adam gibi bir bahar
    Aynadan atom, atomdan su, sudan deniz,denizden kuş, kuştan solucan, solucandan adam, adamdan ateş, ses yaparım rüzgâr da yaparım, koku da… Gönlünüz ne isterse onu yaparım.
    Kürk manto ister misiniz
    Ciddi söylüyorum
    Siz alay ediyor sanıyorsunuz ya…
    Marlin Monronun gözleri
    İşte o kadar
    Anası başucuna oturmuş, şimdi hiç kımıldamıyor, ağıt yakmayı unutmuş
    Bir şey mi söylediniz kadına
    Ayıp ayıp
    Çok ayıp etmişsiniz
    Az daha unutuyordum,
    Bir de ne vardı, ben bilmem ki onları, hani çok yüksek bir ilim… Gene alay ediyor sanacaksınız… Bilmem alay edilir mi
    Vallahi büyük saygım var
    Hani o fiyat teorisi var ya… Matematiğin ekonomisi…
    Bir de o vardı işte, çok saygıdeğer… Bizi adam eden
    Kim yaptı atomu, kim öğünüyor, kim gitti uzaya, kim öğünüyüor
    Bu işlere karışmak kıl-ü kali muciptir
    Yüksek matematiktir ve de bilimdir
    Dilinin altındakini biliyoruz diyeceksiniz
    İki milyar aç, iki milyar ekmeksiz
    İftira ediyorsunuz,
    Yalan söylüyorsunuz,
    Hiç öyle bir niyetim yoktu.
    Siz bu laflara çok alışıksınız, duya duya kulağınızda
    Çan bitmiştir, kocaman kilise çanları
    Benim demek istediğim başkaydı
    Adamı söyletmiyorsunuz ki
    Allahınızı severseniz sözümü kesmeyin
    Bitireyim de ondan sonra
    Ne var bu kadar gürültü edecek
    Ben ayna yaparım, maşa yaparım, keçiler süt yapar, siz yapabilir misiniz
    Arılar da bal yapar deyim de gülün
    Ulan size bu fırsatı vermeyeceğim
    Üstüme çok güldünüz
    Tohumlar bitki yapar tohumlar
    Adam yapar, insan yapar, yürek yapar
    Demirci örsü gibi, kıpkızıl ve güzel ve çiçekli ve aydınlık
    Ve dertli ve sımsıcak, al da canının içine koy ve gözü yaşlı
    Ve ölüme ve zulüme
    Ve adamın adam öldürmesine karşı
    Ve soyguna karşı,
    Ve köleliğe karşı
    İzmirin içinde aynalı çarşı
    Parisin içinde aynalı çarşı
    Londranın, Newyorkun ve Pekinin ve Moskovanın içinde
    Ve tekmil dünyanın içinde ve tekmil evrenin içinde
    Aynalı çarşı
    Bizim Çukurovada ayna falına bakarlar
    Ve aynada umut yolları
    Ve ben demirci örsü gibi kocaman ve kıpkızıl ve sağlam
    Ve güzel, hem de aydınlık, hem de yıldızlı, hem de sıcacık eser…
    Ben daha ne yapardım
    Ben sevda yaparım, şehvet yaparım, arılar çiftleşirler, bereketli
    Bin yıllık bahar… İsterseniz azıcık kış, azıcık güz…
    Yazı da ister misiniz…
    Açın önünüzdeki nakışlı mendili
    Korkmayın açın canım
    Bakın ne çıkacak içinden
    Tuh be, tuh yüreğinize, ben de sizi bir adam sandım
    Havanın yüzünde bir kırlangıç sürüsü
    Çok hızlı uçar kırlangıçlar
    Yuvalarındaki civcivlerin ağzı sapsarıdır
    Görmediyseniz nasıl anlatayım size, sapsarı, sapsarıdır
    Senin ellerin ne güzel
    Sahi beyazdı ellerin
    Başparmağının üstüne peri böceğini ben koydum
    Sen uyuyordun
    Farkına bile varmadın
    Sen biliyor musun dünyada ne kadar çok peri böceği var
    Ben o kadar çok gördüm ki
    Sen biliyor musun dünyada ne kadar çok karınca var
    Ve ne kadar karınca doğup ne kadarı ölüyor
    Bir düşünse adam deli olur be
    Ya balıklar
    Ben sadece senin elinin üstüne bir tane peri böceği koydum
    Peri böceği hoşuma gider de ondan
    Kırmızı hoşuma gider de ondan
    Üstünde kara benekleri hoşuma gider de ondan
    Bazısında da ak olur işte onun için
    Bak gelir seni uyandırırım
    Sen şarabı sever misin
    Bana son günlerde dokunur oldu
    İçmeden de olmuyor ki birader
    İşte o sıcak yağmura, işte o uzak sıcak yağmura
    Varıp da alnını dayayan bendim
    Bütün ağaçlardan ayna yapacağım
    Bütün çiçeklerden, bütün denizlerden, bütün çiçeklerden,
    Dünyanın bütün balıklarından ayna yapacağım
    Aynalardan atom yapacağım
    Petrolden de ayna yapacağım
    İşte öyle kokacak
    Bir de bir ışık yapacağım
    Sizin inadınıza
    Yalnız be yalnız size inat olsun diye
    İzmirin altın sarısı güz salkımlarından
    Çukurovanın altın sarısı başaklarından
    Afrikanın altın sarısı karıncalarından
    Zencinin ak dişlerinden
    Zencinin ak dişlerini hiç yabana atmayın
    Ama hiç yabana atmayın
    Parıltısını iki günlük yoldan görürsünüz
    Bir gülmeye görsün
    Zencinin dişlerinden ışık yapacağım
    Bir tutam ışıktan bir fil yapacağım
    Onu da salıvericiğim Bengal ormanlarına
    Şu Bengal ormanlarını bir görmüşlüğüm,
    Yok yok bir duymuşluğum var
    Bengal ormanının otlarından,
    Bir de yapraklarından,
    Haydi çiçeklerini de ihmal etmeyeyim,
    Şiir olur da çiçeksiz olur mu
    Bunca çağların şairleri aptal mı
    Çiçeksiz bir tek şiirlerini gösterebilir misiniz
    Bir de çiçeklerinden,
    Bir de kuşlarından
    Bir de yaban arılarının kanatlarından
    Bir de ağaç köklerinden
    Bengal ormanlarının ağaç kökünden olmazsa olmaz
    Ben biliyorum büyük bir özelliği vardır Bengal ormanlarının
    Bir de asyalıların
    Sarı ve de ak derililerin
    El ve ayak tırnaklarından
    Bir de şimdiye dek söylenmiş bütün türküleri toplayacağım
    Ama dünya kurulduğundan beri söylenmiş bütün türküleri
    Aşk ve hat üstüne
    Aşk ve şehvet üstüne
    Aşk ve toprak üstüne
    Aşk ve ölüm üstüne
    Ölüm batsın
    Ölüm yerin dibine, dibine batsın
    gözüm görmesin şu ölümü
    Gözüm görmesin ölümler
    Gözüm görmesin
    Görmesin
    Başım dönüyor
    Ver elini, ver elini, ver elini
    Gözüm görmesin ölenleri
    Ver elini
    Ellerin ne kadar da sıcacık
    İşte ben bütün bunlardan ışık yapacağım
    Var mı bir diyeceğiniz
    Yeni doğmuş bebelerden atom yapacağım
    Bakın görün ki bütün ağaçların kökü ışık olmuş
    Bakın görün ki bütün yapraklar, dünyadaki bütün yapraklar
    Gece gündüz balkıyıp durur
    Yalnız Bengal ormanındakiler değil
    Karanlığın damarlarına bir kan yürüteceğim
    Pul pul ışık
    Pul balkıyacak
    Karınca ayaklarından, balinanın çene kemiğinden,
    Tekmil arıların kanatlarından,
    Yılanların yalım kırmızımsı dillerinden
    Çocuklara oyuncak yapacağım
    Bengal ormanının fili yavrulamış
    Her biri bir top ikiz ışık
    Seni gelir uyandırırım, şu bu değil, hayal mayal değil
    Gelir seni düpedüz uyandırırım
    Sevgilim değil misin
    Gözlerine bir top ak bulut sürerim
    Bir damla Çin seddi yağmuru
    Işığı şarap yaparız
    Ediyorum ediyorum uyanmıyorsun
    Amma da çok uykun varmış be sevgilim
    Şu ölümlü dünyanın yarısını da uykuya ve
    Olur mu ya, olur mu ya sevgilim
    Halbuki ben ışıktan gece
    Geceden hayat yaparım
    Canım sıkılırsa dünyanın bütün gecelerini toplarım
    Bak, hepsini hepsini hepsini toplarım
    Bir damla gece bırakmam şu sizin dünyanızda
    Bak karışmam ha, bir damlacık bırakmam
    İlâç için bırakmam
    Torlar toparlar hepsini götürür Kafdağının arkasına
    Hapsederim
    Eline ayağına zincir vururum
    Ne yaparsınız o zaman
    Elini ayağını kırk kat urganla bağlarım
    Ne etseniz neyleseniz kurtaramazsınız elimden gecelerinizi
    Gecesiz ne yaparsınız
    Deli olursunuz be
    Bütün gecelerinizden bir top kapkara mermer yaparım
    Gelir seni uyandırırım
    Dudaklarını öperim
    Uykulu, tuzlu, azıcık acı dudaklarını
    Sen şehvetten deli olursun, gerinirsin
    Alnın terler
    Hiç mi görmedim seni
    Şehvetten etine bıçak sokulmuş gibi bağırırsın
    Hiç mi rastlamadım sanıyorsun
    Ben rastlamadımsa Gagarin rastladı
    Gagarin neden ne yaptı acaba orada
    Gagarin ne düşündü acaba orada
    Gagarin ne duydu acaba orada
    Anlatsana be Gagarin
    Anlatamaz ki, söyleyemez ki, bilemez ki
    Dilinin ucuna gelir, belki de gelmez ki
    Gagarinin eli dokundu oraya, ışığın köküne eli dokundu
    Karanlığın köküne eli dokundu
    Ne mutlu bana
    Gagarin hiçbir şeyi söyleyemez ki
    Gagarin Marlin Monronun gözlerini görmüştür
    Ne var o kızın gözlerinde
    Gagarin söyleyemez ki
    Çukurovadaki kızın gözlerini ben gördüm
    Anlatmaya dilim yetmez ki
    Ben diyorum ki size, ben aşkın ve ümidin adamı
    İşte ben böylesi bir adam
    Ben diyorum ki size
    Bir dil bulacağız her şeye varan
    Bir şeyleri anlatabilen
    Böyle dilsiz, böyle düşmanca, böyle bölük pörçük
    Dolaşmayacağız bu dünyada
    Her şey her şeyi söyleyebileceğiz bu dünyada
    Her şeyi birbirimize
    Gagarin ışığın yapraklarını birbir anlatabilecek
    Dünyada iki buçuk milyar çift el
    Bir gün göreceksiniz ki bu iki buçuk milyar çift el
    İki buçuk milyar kere ışık dokuyor
    Söyleyin bana hoşunuza gitmez mi
    Işık vazgeçtim
    Şöyle bir gözünüzün önüne getirin ki
    Dünyada bir tek insan bile kalmamış
    Çiçekler, böcekler, hani şairlerin anlata anlata bitiremediği bir dünya
    Ama bir tek insan yok
    Ben bu dünyayı sizin başınıza çalarım
    Ben bu dünyadan öfke yaparım
    Kudurmuşluk yaparım
    Sözden öfke yaparım
    At kuyruğu kılından,
    Şahin teleğinden öfke yaparım
    Karınca ayağından,
    Örümcek ağından öfke yaparım
    Gölgeden öfke,
    Böcekten,
    Tekmil böceklerden öfke yaparım
    Demirden, bakırdan, çelikten, tunçtan
    Kayadan, taştan, elinizdeki atomdan
    Gagarinden,
    Bütün bebeklerin, doğmuş doğacak bebeklerin,
    Doğmuş doğacak eniklerin,
    Doğmuş doğacak bahar taylarının
    Doğmuş doğacak buzağıların,
    Doğmuş doğacak civcivlerin,
    Doğmuş doğacak kertenkelelerin,
    Gözlerinden öfke yaparım,
    Kudurmuşluk yaparım
    Aynalardan atom yaparım,
    Ulan neyinizle öğünüyorsun be
    Yabanıllar, kan içiciler, verin o elinizdeki oyuncağı
    Kızdırmayın kafamı insan yüreklerinden öfke yaparım,
    Öyle bir öfke ki
    Kızdırmayın kafamı
    Haydi defolun başımdan
    Tekmil aynalardan atom yaparım
    Haydi haydi cehennem olun başımdan
    Havanın yüzünde bir sürü leylek, ak leylek,
    Zambaklar gibi açılmış
    Ne diyordu Türkmen karısı
    Leyleğin ayağı kırmızı deynek.
  • Kadının Dünyayı Algılama Şekli Erkekten Farklı / Mülâkat

    Annenin çocuğuna ilk hediyesi ‘duygu kabı’dır!
    Kıymetli okurlarımız, sizler için Psikolog Zühre Çelen Hanımefendi ile ‘Kadın Psikolojisi’ ekseninde röportaj yaptık. Çok verimli bir söyleşi oldu elhamdülilllah. Sizlerin de keyifle okuyacağını; verimli bulacağını ve pay alacağını umuyoruz.

    Mülâkat: Elif Yüksek

    “DÜNYAYI ALGILAMA ŞEKLİMİZ ERKEKLERDEN FARKLI”

    Hocam öncelikle kadın psikolojisi üzerinde konuşalım istiyorum. Bu psikolojiyi nasıl tanımlarsınız?

    Kadın psikolojisinden önce büyütme şekillerimize bakmamız; biraz o tarafı irdelememiz gerekiyor. Çünkü bizim doğuşumuzdan itibaren dünyayı algılama şeklimiz erkeklerden farklı.

    Kur’an-ı Kerim’de bunlar zaten o kadar net anlatılıyor ki; erkeklere verilen sorumluluklara baktığımızda, biz sanki kadınlar eksik gibi algılasak da aslında bu, her iki tarafın da kendi içindeki yoğunlukla alakalı. Çünkü biz kadınlar daha “ınga” dediğimizde (henüz bebekken) beynimizin sol yarımküresini kullanırız. Erkeklerse sağ yarımküreyi kullanıyor. Bu kadar ayrıştırmalı bir şeyde aynı olayı, aynı şekli bambaşka görebiliyoruz.

    Biz kadınlar çok ayrıntılı gidiyoruz, erkekler tek bir işte daha başarılı olabiliyor. Mesela biz mutfağa girdiğimizde dört-beş çeşidi bir arada çıkartabiliyoruz. Buna karşın çok büyük aşçılar erkeklerden çıkıyor ama büyük organizasyonlar yoksa erkekler, küçük işlerle ilgili sonuç odaklı gitmediği hiçbir şeyde mantık oluşturamıyorlar. Ta en başında kadınların algılaması, hayata bakış açısı, estetik yapısı, duygusal yapısı incelendiğinde bambaşka bir altyapı çıkmış oluyor.

    Daha çocuk yaştayken eşitlik algısı ya da farklı şeyler, çok yoğun verildiğinde ya da “Aman çocuğum! Sen okuyorsun, şunu şöyle yapma!” denildiğinde, fıtrata aykırı yetiştirildiğinde; kadınımsı ama kadınımsı özelliklerini yitirmiş kadınlarla doluyor ortalık.

    Feministlik denince, ta insanın ilk yaratılışında “LİLİTH” denilen bir faktör var ve bu, feminizmin de temelini oluşturur. Buna göre; Allah Hz. Adem’i yaratır sonra kalan çamurla da Lilith’i yaratır ve ikisini de cennete koyar. Ama Lilith der ki: “Hop ben de topraktan yaratıldım, biz seninle eşitiz.” Sonra çok sıkılır; cennetten ve Hz. Adem’den şeytana kaçar ve şeytanın çocuklarını doğurur. Feminizm temelinde bu eşitlik algısı vardır. Yani birisi ‘feministim’ diyorsa ve eğer bu algıları kabullenmemişse zaten feminizmin altyapısını oluşturamıyor.

    Biz inanıyoruz ki; Hz. Havva kaburga kemiğinden yaratıldı. Hem en yumuşak, hem bütün organlar için çok hayati bir noktada. Ve ben, genlerimle alakalı bu yumuşaklıkta büyüdüğümü farz ederek kadınlığımı çok seviyorum. Çünkü bizim dünyaya gelme amacımız “üremek”; birinci amacımız bu! Biz kadı olmak için ya da doktor olmak için dünyaya gelmedik. Zaten kadınlara özel meslekler değil bunlar ve ne yazık ki; bazı şeyleri eğer farkındalıkla oluşturamazsak, otomatikman bu meslekler bizim üzerimizde/kemiklerimizde deformasyon oluşturuyor. Erkeğimsi kadınlar çıkartıyor; çok güçlü karakterler… Erkekler de burada hormonal olarak kadınsı davranışlarla eşlerine destek gibi görünen altyapılarda çıkıyor ortaya. Bunlar de ne yazık ki evliliğin dengesine ve kadın psikolojisine ters.


    “KADIN GÜÇLÜ OLMALI AMA ALANLARINI İYİ BELİRLEMELİ”

    Kadın güçlü olmasın mı yani?

    Kadınlar tabi ki güçlü olmalı ama alanlarını iyi belirlemeli diye düşünüyorum. Osmanlı, sağlık ve eğitimi kadına verdiği için yükselme dönemini dorukta yaşamış. Çünkü eğitim, sağlık ve vakıflar kadınların elindeymiş. Sadaka verecek insan kalmamış çünkü bu alanda kadınlar çok iyi. Kadınlar çok iyi gözlemler ki; beyninin sol tarafını kullanmak burada işe yarıyor. Erkeklere de savaşmak ve toprakları genişletmek kalıyor. İyi bir iş bölümü… Bu hususlara dikkat edilirse kadın psikolojisinden önce yetiştirme alt yapısında kesinlikle ayrıştırmacı değil bütünleyici bir yol elzem görünüyor. Erkeğin görevleri, kadının görevleri… Tabii ki eşit yapabileceği görevler, siyah beyaz gibi ayrıştırılmadan bu denge içerisinde, pazılın birbirine girebilecek altyapısında verilirse; güzel sonuçları hep birlikte göreceğiz inşallah.

    “HIRSLA, ÖFKEYLE BÜYÜYEN ÇOCUKLAR YETİŞTİRİYORUZ”

    Yani tıpkı pazıl parçaları gibi ki; ikisi birbirinden tamamen farklı ama bir araya geldiğinde birbirini tamamlıyor.

    Şimdi biz kadınımsı erkeğe, erkeğin rollerini; erkeğimsi kadına da kadının rollerini yükleme çabasındayız. Bir kadın birçok şeyi, en kötü anında yapabilir ama savaş anındaymış gibi bu dengesizliği sürekli yaşadığımızda; ortaya savaş içinde büyümüş ve ne yazık ki mağdur olmuş çocuklar çıkıyor. Öyle ki; hırsla, öfkeyle büyüyen çocuklar yetiştiriyoruz. Tabii ki ideallerimiz olacak ama önce kadınlığımız, anneliğimiz, evlatlığımız, kadın naifliğimiz geliyor/gelmeli. Evet, biz çok güçlüyüz. Ama o gücümüzü de doğru alanda doğru yerde, sadece egosal savaşlarda değil de merhamet noktasında farklı boyutlarda da geliştirmeliyiz. Otomatikman farkındalıklarla herkes yerini bilmiş olacak. İçişleri bakanı da ödevini bilecek; çok önemli bir bakanlık o. Dış işleri bakanı da o boyutuyla görevini bilmiş olacak. Denge galiba böyle kurulacak.

    “ANNE OLMANIN OKULU OLMALI”

    Şimdi sizin sözünü ettiğiniz bu dengenin, büyük oranda olmadığını görüyoruz maalesef. Bu da birtakım psikolojik sorunlar doğuruyor. Bunların başında ne geliyor sizce, kadın açısından baktığımızda?

    Kimliksizlik geliyor. Biz sadece şartlı sevgiyle çocuklara bakıyoruz. Kız ya da erkek olarak bakmıyoruz; ayrıştırılmış özelliklerini geliştirmeden, seçici algılamasını vermeden…

    Toplumun kabullendiği şu aşamada; ders başarısı olabilir, konuşma yeteneği olabilir, birazcık amiyane olabilir ama fazla savunmacı bir kimlik, edepsiz bir kimlik (kim güçlüyse o alır gibi) bıraktığımız bir altyapı, özellikle kardeşler arası hiyerarşide ne yazık ki çok oturmuyor evde. Çünkü herkes öne çıkmış, sivrilmiş bir altyapı oluşturuyor.

    Ben hep şunu söylüyorum: kadınlar hamile kaldıklarında -genel anlamda demeyeyim de- hastalıklı bir bakış açısı geliştiriyorlar. Kendilerini Hz. Meryem gibi hissediyorlar; karnında bir canlı büyüyor ve doğan çocuk Hz. İsa oluyor. Şimdi bu dengeyi kuramayınca bu çocuğa yüklenmenin ne anlamı var? Annenin geçmişte alamadığı, yaşayamadığı, yapamadığı bütün her şeyi, 0-3 yaş çocuğun eleştirme yeteneğinin %50’sinin oturduğu bir dönemde anne akıtıyor. Annenin bu konudaki yapamadıkları, başarısızlıkları, -kız ya da erkek çok fark etmiyor aslında- kendi yaşayamadıklarını çocuğunun yaşamasını istediği bir altyapıyı oluşturuyor. Ve çocuk bu duygularla, kendi isteklerini eşleştiremediği zaman, ortaya kırılmış bir kimlik çıkıyor.

    Güzel bir söz var; yarım doktor candan yarım imam imandan alır, diye. Birçok şeyi yarım bırakıp çocuğun kendi ‘mitokondrisini’/geçmişini oluşturmasına izin vermeden, bizim doğrumuzla ya da bizim egomuzla ya da bizim isteklerimizle şekil alan bir kimlik, ‘kendi’ olmaktan çok uzaktır. Zaten 0-3 yaşta bir çocuğun, akıl hastası olup olmadığı belli oluyor. Psikoz yaşayanlar, 0-3 yaştaki o yanlış kodlamalardan dolayı yaşıyor. O yüzden bizde çok esprilidir: “Hadi çocukluğuna bir geri dönelim.” 0-3 yaş; hiçbir eleştirme yeteneği yok ve hatırlayabildiği bir dönem değil. Ancak o dönemde ne akıtılırsa iz kalıyor. Eğer çok öfkeye, kötü muamelelere, tacizlere ya da farklı şeylere maruz kaldıysa; hatırlamadığı bu dönemde (bir nevi) bir kitap var ve kitap onu yazıyor zaten. Ve o yazdığı kitap bile ne yazık ki bunları hatırlamıyor. Hatırlamadığı şeyler davranışlarına çok ciddi bir şekilde yansıyor. Ve o yansımalarda kendi olmayan karakterleri yansıtıyor.

    Anne olmanın okulu olmalı bence. Kesinlikle. İçimizde bir psikoloji kitabı var ama bazen bu kitabı okumadan hazırlıksız yakalanabiliyoruz. Ya da o anda ‘çocuk anlamaz’ deyip kendi egolarımızı öne çıkartabiliyoruz. Doğduğundan itibaren… Bak çok ilginç bir şey anlatayım Elif Hanımcığım:

    Şimdi çocuğa bebekken takılan altınlar var ya; sen nasıl benim çantamdan altınları alamazsan o çocuğun altınlarına da dokunamazsın. Çok ilginç bir şekilde dinen bu böyle… Ancak burada bile saygı yok. Anne diyor ki: “Bunlar benim altınlarım!” Hayır efendim, onlar senin altınların değil! Buradan başlayan bir ego var. Sonra o çocuk ne kadar başarılı olursa ve bir yerlere gelse; anne diyor: “Ben senin annenim. Sayemde buralara geldin. Şunu yapmazsan sütümü helal etmem.” Vs. Ya da başka bir şeyle sürekli kendine bir kimlik bulmaya çalışıyor.

    Şimdi biz kimliklere eğer bu kadar müdahale ediyorsak; “Benim yaşayamadığımı sen yaşayacaksın” diye içini kakıtıyorsak o yarım kadın oluyor, kadınlığını da inkâr ediyor. Kadınlığı reddedince diplomasıyla yaptığı şeyle kendince bir kimlik oluşturmaya çalışıyor. Sonra anne olunca üzülüyor, korkuyor, annesine tekrar yapışıyor. Ve o annenin tekrar eli uzuyor; kırık eli… Onu aşağılıyor. Ona ‘ablamsı anne’ rol ve modelini verip çocuğuyla ömür boyu bağlarını kopartıyor ve yahut da çok iyilik yapıyor. Onun çocuğuna bakıyor; “Kızım çalışsın, doktor olsun, öğretmen olsun” diyor. Oysa bu dünyaya gelme sebebimiz anne-baba olmak; üremek. Birinci amaç bu… Şimdi bu birinci amacın etrafında diğer amaçları; büyük taşı yerleştirip de küçük taşları da ona göre yerleştirip aile hayatını çok iyi oluşturabilirsek, zaten otomatikman bu sorunların hiçbirini yaşamamış olacağız. Ben annemin kimliğini yaşıyorum, annem de annesinin kimliğini yaşıyor. Gerçek zamanlama ve oranlamayı hiçbir zaman yakalayamıyoruz. Aklımız başımıza geldiğinde de bunları düşünmekten Alzheimer oluyoruz. Türkiye’de (istatistiklere göre) ne yazık ki; her iki kişiden birisi Alzheimer ya da Parkinson yaşıyor.

    Bunun sebebi; yaşayamadığımız kimliklerimizi, yaşlılıkta tamamen yok etmeyi hedeflemek. Aslında Avrupa’da ya da başka yerlerde bu kadar yoğun değil. Çünkü kendi sınır ve yaşanmışlıkları var. Düşünün ki: kadın, çocukken evin küçük kızı; abisine veya babasına hizmet eden kız. Büyüyor ve evleniyor; kayınvalidesine, kocasına hizmet eden, çocuklarına hizmet eden kız. Yani hiçbir zaman kendi olamıyor. Kendi talepleriyle değil. Hep birisinin yönetmesiyle… Biz ‘eksik etek’ değiliz bu noktada. Bizim sınırlarımızı öncelikle anneler düzeyleyecek. Çocuklarını, evvela o birey olarak kabul edecek. Az önce anlattığımız altın hikâyesi gibi “Nasıl yani, o benim altınım. Ona verilmez ki!” Çok duydum bu cümleyi. Allah katında benden bir borç aldığınızda ödemeye nasıl çaba sarf ediyorsanız; aynen bunda da aynı borçtasınız ve bunların da yazılması gerekiyor. Ama biz bunlara ne yazık ki hiçbir zaman dikkat etmiyoruz.

    “ANNELİK/BABALIK BU DÜNYANIN İMTİHANI”

    Bu, aynı zamanda bir kimlik ve aidiyetinin göstergesi değil mi? Daha doğar doğmaz Allah-u Teâlâ o çocuğa bir kimlik veriyor. Saygı, şahsiyet noktasında direkt mesajı veriyor anne-babasına ve çevresindekilere. Benim yarattığım kulum/halifem, vurgusuyla…

    Çok ilginçtir: annelik veya babalık bu dünyanın imtihanı! Ahrette, inançlarımıza göre böyle bir şey olmayacak. Ama ailedeki bu imtihanın bedelini, olumlu ya da olumsuz ödeyeceğiz. Biraz farkındalığı da anlamamız lazım. Biz direkt olarak ne yapıyoruz? Zamanlama ve oranlamayı kaçırarak direkt ya ruhlar âlemindeki gibi ya din kisvesini kullanıyoruz. Hani oradaki inançla yapılanlarla ya da yargılama şekliyle şu andaki yaşadığımız hayatla alakalı aynı semptomda; aynı bakış açısında değiliz. Çünkü burada zamanlı bir bedenimiz var ama ruhumuz, iki yaşında da yetmiş yaşında da aynı. Bu dengeyi kuramadığımızda otomatikman beden; bu konuda çok yaşlanarak, çok sıkıntıya girerek kendi içinde çok şekilsiz bir hal alıyor. Yarı akıllı ya da aşağılanan bir kimlikte oluyor. Belden aşağı konuşuluyor. Oysa ben hep şunu anlatırım: Tasavvufta namus kiminle anlatılır? Diye. Size de sormak istiyorum. Tasavvufta namus dendiğinde kim gelir aklınıza?

    “FITRATIN BENCE KADIN VEYA ERKEK KİMLİĞİ YOK”

    Namus kavramı ve iffet denilince benim aklıma ilk Hz. Yusuf geliyor, ne hikmetse…

    Neredeyse bu sorunun cevabını ilk doğru bilen sizsiniz. Herkesin aklına kadınlar geliyor, işte Hz. Aişe, Hz. Fatıma. Ve üzülerek söylüyorum ki; Kur’an-ı Kerim’de bahsi edilen iffet olayının, şu anda toplumda tam tersi yapılıyor. Gömleği arkadan yırtan bir kadın var ve sonra biz ondan ‘Züleyha annemiz’ diye bahsediyoruz. Çok ilginç. Bu, dengeyi kuramamakla alakalı… Kur’an-ı Kerim’de şeytanın Allah-u Teâlâ’ya sorduğu soru var ya hani: “Kur’an’ı değiştiremezsin” diyor rabbi ona, “mealini de mi değiştiremem?” diye soruyor şeytan. “işte onu değiştirebilirsin” diyor Allah. Geleneklerle, göreneklerle ne yazık ki din kisvesi altında bozulmuş zihniyetleri akıtılan bir sürü farkındalıklar var. Ve çocuk büyütürken de biz, ne yazık ki bunları ön plana koyuyoruz. Böylece kadın psikolojisi değil de kadınımsı erkek mi, erkeğimsi kadın mı belli değil; ortaya bir yaratık çıkıyor. Fıtratın bence kadın veya erkek kimliği yok.

    “ANNENİN ÇOCUĞUNA İLK HEDİYESİ ‘DUYGU KABI’DIR!”


    Peki, insan hayatının en mühim aşaması hangisi sizce?

    0-3 yaşında, benim hatırlamadığım dönemde kişiliğimin %30’unun oturduğu bir dönem var ve o dönemde de üç tane aşama vardır hayatımla ilgili. İsterseniz önce o aşamalara bir bakalım: 0-2 aylık bir dönem var, çocukların hayatında. ‘Lohusalık’ dediğimiz dönemde. Bu dönemde çocuğun duygu kabı oluşuyor. Hayatımız boyunca annemizin bize hediye edebileceği en önemli şeydir: duygu kabı.

    Bütün duyguları taşıyacak bir duygu kabı! Avucumun içi kadar da olabilir, bu oda kadar da olabilir; demirden, çelikten, kâğıttan olabilir. Çocuk, ömür boyunca, yaşayacağı bütün duyguları bu kap üzerinden tanıyacak. Şimdi kâğıdın içine koyduğu duygu, çok çabuk deforme olup kaybolmaya başlayacak. Çelikten olursa; çok sert bir çocuk olacak. Bu oda kadar olursa; çok derin bir çocuk olacak. Küçük olursa; odun gibi bir çocuk olacak. Lohusalıkta neden bir kadını 40 gün yatırmak gerekir? Çocuğu sevmek değil buradaki amaç. Çocukla, onun duygularını bozmadan, ona bir kap hediye etmek. Annenin ilk hediyesidir o çocuğuna…

    Öfkeli ya da mutlu ya da kompleksli; isteyen ya da istemeyen bir anne çocuğuna dokunuyor. Çünkü o bir beton ve ne düşerse o anda üzerinde bir iz yapacak. Misal; çok stresli bir gebelik olmuş olabilir. Koca ile boşanma aşamaları olabilir. Ciddi bir kayıp olabilir. Ya da farklı başka bir şey olabilir. Ama bu bebeğin kaderini değiştirmez. Çünkü onun annesinden alacağı bir kaba ihtiyacı var. İşte bu aşamada anneler, çocuklarına ya nefret kusuyorlar ya da çok sevip “sen hiçbir şey yapamazsın” diyorlar. Ve çocuk hayatı boyunca hiçbir şey yapamıyor gerçekten. Hep annesinin korumasında falan…

    “Ben çocuğuma bilmem şu yemeği yedirdim, benim çocuğum nasıl şizofren oldu” diyorlar. “Ama ben duygu kabında onu çok sevdim!” diyorlar.

    “Kedi gibi sevmişsin” diyorum. “Kimliksizce sevmişsin. Duygu kabını oluşturmamışsın. ‘Benim duygu kabım ikimize de yeter canım. Sen bana bak bunun dışında hiçbir şeyin önemi yok’ demişsin.”

    Biliyor musunuz, nefis üzerine bir araştırma yaptığımda hiçbir şey bulamadım. Ne olduğu hakkında hiçbir fikir yok. Çok ilginç. Şekil, yaratılış… Hiçbir şey yok. Sadece aç kalınca… Pavlov’un köpekleri gibi… Bir disipline girmeden adam olacak bir şey değil nefis. Yani sınırları çok net. O kadar net ki; o sınırları ona oluşturmazsan aç kalırsın. Ya da hapis kalırsın. O asla ıslah olmuyor. Bu kadar açık ve net… Şeytan onu çok güzel yola getiriyor. “Hadi gel” diyor. Ortaya yemi atıyor. Nefis de bunu alıyor. Şimdi beden ve ruh bununla uğraşsın dursun. Hele bir de ‘duygu kabın’ küçükse; hadi geçmiş olsun! Bizim duygularımızı ruhumuz yönetir. Kap yok duygu da yok. Hani bazen bakarız birine: “ne ruhsuz” deriz. Ruhsuz değil; o aslında duygu kabı olmayan insan.

    0-1 yaş, bizim ‘oral dönem’ dediğimiz emme dönemi…

    Hemen sonrasında 2-2,5 yaşlarında tuvalet dönemi. O dönemde çocuğun Allah inancı oturuyor. Allah inancı otururken de ilk tanrı kim çocuğun hayatında? Baba! Kayıt sistemi oluşmayınca baba, her kapıdan çıktığında ölüyor. O yüzden ağlıyorlar babanın peşinden. Beş karış boyuyla görsellikte gördüğü en büyük şey: Baba! Eğer o baba, eli-kolu dolu iyi bir tanrı olarak geliyorsa; çocuk Allah’a inancını güvenle oturtuyor. Ama baba eziyet eden bir babaysa… Ateizm psikolojisinin odak noktasında işte bu vardır.

    Diyorlar ki: “Biz çok dindarız, çocuk hep namaz gördü, abdest gördü, şunu gördü. Niye Allah’a inanmıyor benim çocuğum?” İrdeliyoruz: “Evet” diyor “Baba o dönem sapıtmıştı; eve gelmiyordu, bizi dövüyordu.” O canavar baba ve anneyi çıkartmadan psikoz vakaları da çok kolay olmuyor tabi. Biraz zorlanıyoruz. Ve tabi uzun soluklu çalışmak gerekiyor.

    0-3 yaş bitti. Babayı artık baba olarak dünyaya alabiliriz. Artık sosyalleşme dönemi geldi. Anne-baba, kardeşler, komşu, anaokulu, kreş gibi farklı şeylere hazır hale geldi. Burada da kitabın %40’ı yazılıyor. Yine çocuk; eleştiri yeteneği yok.

    Bir gün bir anaokulunda bir çalışma yapıyordum; çocuk yeni geldiği için çok fazla tutmak istemedim. Aşağıda yemekhanede benimle oturuyor. Çocuğu oturttum. Bana dedi ki: “Öğretmenim ben acıktım mı?” Annesini çağırdım. “Aman hocam” dedi, “Tabi ki saat bekliyorum.” Muz saati, şu bu saati… İrdeliyorum: Çok açlık çekmişler çocukken, fakir bir ailenin kızıymış…

    Şimdi fallik dönemde çocuk sosyalleşmeye başladı. Anneye diyor ki: “Ben senden birkaç saat ayrı kalabilirim. Artık yemeğimi de yiyebiliyorum, tuvalete de gidebiliyorum. Senden ayrı kalabilirim.” Ama anneler, bu dönemde çocuklarını çok fazla incitebiliyorlar. Özellikle anaokulunda biz bunu çok fazla yaşıyoruz. Kadın diyor ki: “Bensiz durmaz.” Ben de diyorum ki: “Sizsiz durur. Siz buraya güvenecek misiniz? Siz buraya güvenmediğiniz için durmaz. Çünkü ‘annem buraya güvenmediyse burası güvenilir değil’ algısı oluşuyor. Kadın bu tavrıyla adeta şunu söylüyor: “Ben kesinlikle bensiz durmanı istemiyorum. Bana bağımlı olmanı istiyorum.”

    Bu aşamada (0-6 yaş) kişilik %90 oluştuğundan, çok ehemmiyet gerektiren bir dönemdir…

    Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz…

    Rica ederim.



    Zühre Çelen Kimdir? 1974 yılında Karabük’te doğan Çelen, Newport Psikoloji Bölümü mezunu olup bu bölümde yüksek lisans yapmıştır. Evli ve iki çocuk annesidir. Hastane, danışmanlık merkezi, anaokulu ve belediye gibi kurumlarda aile ve grup terapistliği alanında danışmanlık yapmıştır. Halen aile terapistliğine devam etmektedir.
    Kaynak: nisanurdergisi.com

    https://www.kastamonur.com/...6tDWKiu8z7SdMwNVMxv0
  • 272 syf.
    ·Puan vermedi
    Biliyorum aşağıda yaptığım alıntılar uzun. Ama çok faydalı bulduğum için paylaşıyorum. Lütfen sonuna kadar okuyun, çok öğretici.

    *Yirmi yaşındaki birinin "otuz beşime gelince yaşamaya başlayacağım." sözleri ile ellisine merdiven dayamış birinin "Artık benden geçmiş, gençlik de kalmadı." şeklindeki yakınmaları eşit derecede yanlış varsayımlar üzerine kurulmuştur. Daha ilginç olan da nedir, biliyormusunuz? Yirmisindeyken otuz beş yaşı iple çeken ve ellisine gelince yirmi yaşın enerjisini arayan aynı bireydir.
    *Birey kendini anlamsız sıradan ve boş hissetmeye çok uzun bir süre dayanamaz eğer herhangi bir aktiviteye doğru kaymaya başlamamışsa, kısa zamanda ruhsal devinimi korkunç boyutta yavaşlar var olan potansiyeli yerini boşvermişlik ve umutsuzluğa bırakırır durum böyle olunca da yıkmaya ve yok etmeye dayalı davranışlar kaçınılmaz sonu oluşturur.
    *Boşluk hissinin, psikolojik kaynağı nedir? bireydeki boşluk hissi, yüreğin boş veya her tür duygusal potansiyelden yoksun olduğu anlamına gelmez. İnsan sürekli şarj edilmesi gereken bir akü değildir, Onun için ondan statik anlamda boş ya da dolu diye söz edilemez.bizim üzerinde durduğumuz boşluk hissi kaynağını bireyin yaşamı ile ilgili hiçbir şey yapamayacak kadar kendisini güçsüz bulmasında alır. Burada, boşluk dediğimiz şey bir birikimin sonucudur. Birey kendine karşı şartlanır: kendi geleceğini yönlendiremiyeceğine inanır öncelikle.Ne başkalarının davranışları, ne etrafındaki dünya ne de kendi hayatı kontrolü dahilindedir onun kafasında.Yani boşluk, bir anlamda, şartlanma birikimlerinden elimize kalandır. En sonunda istekleri ve arzularının önemi kalmaz ve her şeyden bir anda vazgeçer. Kayıtsızlık ve duygusuzluk aslında endişelere karşı oluşturulmuş bir savunma mekanizmasıdır.eğer birey devamlı aşamayacağı problemlerle yüz yüze geliyorsa, deney için son savunma metodu, yaklaştığını fark ettiğinde bile tehlikeyi umursamamak olacaktır.
    *Yapayalnız olduğunu fark etmekten korkan o kadar çok insan var ki, diyor Andre Gidei, en sonunda kendilerini bulmaya hiç uğraşmıyor lar.
    *yalnızlık ve boşluk her zaman yan yana der. Sevgilileriyle yaşadıkları ilişki şu veya bu nedenden sona erdiğinde insanların hissettiği, üzüntü ya da bir seferden eli boş dönmüş olmanın verdiği aşağılanma hissi değildir. Onlar genelde hiçbir şey hissetmediklerini anlatırlar; işte boşluk yine buradadır Sevdiğini kaybetmek insanın iç dünyasında esneyen bir karadelik etkisi bırakır. Yalnızlık da boşluk arasındaki yakın ilişkinin nedenlerini bir keşfetmek hiç zor değildir. Birey iç dünyasında neler olduğunu tam olarak bilemediği zamanlarda çağrıyı etrafına bakınıp başka insanlarla bağlantı kurmakta arar. Bu öylesine sarsıcı bir dönemdir ki, birey şimdiye dek yol gösterici olduğuna inandığı şeylerin kendini yönlendirmesi ile ya özgüvenini tekrar kazanması söz konusu olunca hiç işe yaramadığına inanmaya başlar. Ya da insanlar onun için bir umuttur. O, bu insanların yol gösterebileceğini, en azından korkularında yalnız olmadığını kanıtlayacaklarını umar.gördüğümüz gibi, yalnızlık ve boşluk aynı endişe halinin değişik iki aşamasıdırlar.
    *Yalnızlık, bireyin korkuları ve boşluk duygusu ile birlikte ortaya çıkar...birey hayatla yüzleş ebilmek adına diğer insanlarla ilişki halinde olmaya ihtiyaç duyar. Varlığını sürekli hissettiği yalnızlığın bir parçasını da bu gerçek teşkil eder.
    *Yalnızlık ve itilmişlik duygusunun ortaya çıkmasındaki göz ardı edilmemesi gereken diğer bir etken, toplumsal anlamda kabul görmenin Bizim kültürümüzde son derece sarsılmaz bir önceliği oluşur. Toplum tarafından kabul görmek endişelerimizi azaltır, prestijimizi arttırır. Bu da demek oluyor ki her zaman aranan birisi olarak ve asla yalnız kalmayarak diğerlerine zaferlerimizi kanıtlamak durumundayız. Eğer toplumda seviliyorsak yani sosyalleşmede başarılı olmuşsak, yalnız kalacağımız zamanlar çok nadir olacak demektir.başka seçeneğimiz yoktur çünkü cemiyet tarafından istenmeyen insan damgasını yemek barışı baştan kaybetmekle eş anlamlıdır.
    *Faşizm ve nazizmin güç kazanmalarının tek nedeni mussolinin ve Hitler'in iktidar hırsı değildir. Ekonomik yokluğa yenik düşmüşse ve psikolojik olarak da boşluğun ve bunalımların eşeğindeyse, totaliter rejimler her zaman boşluğu doldurmak için harekete geçerler.insanlar artık dayanamadıkları endişelerden kurtulmak uğruna özgürlüklerinden vazgeçmeye dünden razı dırlar.
    *Burada özellikle aydınlatılması gereken nokta endişe ile bireyin benliğinin farkında olması arasındaki bağlantıdır. dehşet verici bir olay sonrası bireylerin ne yaptığımı bilmez bir haldeydim şeklinde açıklamalar yaptıkları bilinmektedir. Bunun sebebi endişenin duygularımızı bloke etmesidir. Endişe, bir torpido misali, bizi en derinden, öz benliği mizden vurur.Bu yüzden endişe hangi seviyede olursa olsun bilincimizi zedeler. Savaş sırasında ön cephedeki askerler düşman saldırdığı sürece tüm korkularına rağmen savaşmaya devam ederler. Ama eğer düşman Ordu içindeki haberleşmeyi kesebilir se,o zaman Ordu yön kavramını yitirir ve savaşan Bir birlik olduğu gerçeğini yitirir. Askerlerin paniklemesi bu ana denk gelir. Endişenin insan üzerine yaptığı da budur: bireyin kim ve ne olduğu konusundaki oryantasyonunu siler ve etrafındaki gerçeklerden soyutlanmasına yol açar.
    *Endişe nasıl benlik bilincini yok ediyorsa, kendi benliğinin farkında olmak da endişeyi yok eder.
    *Friedrich Nietzsche gözlemlerine dayanarak bilimin adeta bir fabrika haline geldiğini, ahlak ve öz anlayışın bilimdeki ilerlemeye paralel gitmemesi durumunda insanlığın 'hiçliğe' sürükleneceğini söylüyordu. Geleceğe dair uyarılarını içeren "Tann'nın Ölümü"admda ahlaksal öğretiler taşıyan
    kısa bir yazı yazdı. "Tann'nın Ölümü", köyde koşarak 'Tanrı nerede?' diye bağıran bir delinin hikayesini anlatır. Köydeki insanların hiçbiri Tanrı'ya inanmamaktadır ve deli adamla dalga geçmek amacıyla "Tanrı'"nm bir yolculuğa çıktığım veya evini terk etmiş olabileceğini söylerler. Bunun üzerine söylüyorum! Onu biz öldürdük- siz ve ben!... fakat bunu nasıl yaptık? Kim bize ufku silmemiz için kocaman bir sünger verdi? Dünyayı güneşinden kopardığımız zaman ne yaptık biz?... Şimdi nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzakta bir yere mi? Sürekli düşüyoruz değil mi? Arkaya, öne, yana, her yöne... Yukarı ve aşağı diye bir şey var mı? Sonsuz bir hiçlik içinde devamlı hata yapmıyor muyuz? Boş uzayın nefesini hissetmiyor muyuz? Henüz soğumadı mı? Şimdi gece ve daha çok geceler üzerimize gelmiyor mu?....Tanrı öldü! O bir ölü!....ve onu biz öldürdük!...-' Burada deli adam sustu ve tekrar onu dinleyenlere baktı: Dinleyiciler de susmuşlardı, hepsi ona baktılar... 'Çok erken geldim.' dedi sonra... 'Bu inanılmaz olay hala devam ediyor.'"Nietzsche'nin burada yaptığı insanları geleneksel "Tanrı" inancına geri döndürmeye çalışmak filan değildir. O, bilakis, toplum temel değer yargılarım yitirdiğinde olabilecekleri gözler önüne sermektedir. Nietzsche'nin kehanetlerinin doğruluğunu yirminci yüzyılın ortasında tanık olduğumuz katliamlarda, savaşlarda ve diktatörlüklerde açıkça görüyoruz. Bu inanılmaz olay gerçekten de devam ediyordu. Musevi- Hıristiyan ortak ahlak anlayışı ve geçmişten gelen insani değerler iyice bulanıklaşmaya başladığında, barbarlığın soğuk nefesini hepimiz ensemizde hissettik.Nietzsche'nin bu durum karşısında önerdiği tek çıkış yolu, yepyeni bir temel değer yargıları örgüsü oluşturmaktır ki buna kendisi bütün değerlerin 'yeniden değerlendirilmesi' demektedir. 'Bütün değerlerin yeniden anlamlandırılması', diye söze başlar Nietzsche,' insanlığın kendisini tekrar gözden geçirebilmesini mümkün kılacak gizli bir formüldür.'
    *Politika bir yana, dinde ve hatta bilimde bile korkunç bir otoritenin varlığı kabul görüyor; insanlar bu otoriteye inandıklarından
    değil, kendilerini otoriteye karşı çıkamayacak kadar güçsüz ve ezik hissettikleri için. O halde kitleleri peşinden sürükleyen o lideri takip etmekten başka (Avrupa'da olduğu gibi)
    ne kalıyor geriye? Geleneklerin baskısına boyun eğmekten, toplumun beklentilerine esir olmaktan başka?
    *tahminimizden de çok insan, davranışlarının değerini davranışın niteliğine göre değil de; davranışın nasıl karşılandığına bakarak değerlendiriyor.
    *Benliğimizin nasıl çözülmekte olduğuna dair başka bir örneği mizah ve gülmek olgularını düşünerek görebiliriz. Genel olarak, bireylerin espri anlayışının benlik anlayışı ile ne
    kadar ilgili olduğu pek anlaşılmış bir gerçek değildir. Mizah anlayışının temel görevi benlik duygusunu muhafaza etmektir. Onun sayesinde salt insanlara mahsus bir yetenekle en zor durumlarda bile kendimizi ayakta tutabiliriz. Mizah, kendimizle problemlerimiz arasına bir mesafe koymanın ve sorunlara dışarıdan belli bir perspektifle, bakmanın en sağlıklı yoludur. Panik esnasında birey gülemez, çünkü kendiyle dış dünya arasındaki ayrımı yitirmiştir. Dolayı'sıyla gülebildiğimiz müddetçe endişe ve korkunun egemenliğinden kurtuluruz -nitekim halk arasında tehlike anında bile gülebilenlerin gerçekten cesur olduğu inancı yaygındır. Psikolojik rahatsızlıkları olanlarda bile, hasta gerçek bir mizah anlayışını kaybetmediği sürece- başka bir deyişle güldükten sonra kendine bakıp, " Ne kadar çılgınım ben!" diyebildiği müddetçe
    benlik olgusunu yitirmemiş demektir.Psikolojik problemlerimizi -nörotik olsun ya da olmasın- anlamaya çalıştığımızda, ilk tepkimiz genellikle ufak bir gülümsemedir. Gülmemize neden olan şey, objektif bir dünya içinde tepkiler veren sübjektif bir varlık olduğumuzu algılamamızdır.
    *Benliğimiz oynadığımız rollerin toplamı değil, rolleri oynadığımızdan bizi haberdar
    eden kapasitenin toplamıdır. Değişik yönlerimizi izleyebildiğimiz ve fark edebildiğimiz merkeze "benlik" diyoruz.
    *Ama aşırı derecede kibirliyseniz, bunun nedeni benliğinizin farkında
    olup ona değer vermeniz değildir, aksine kendinizi herkesten aşağı görmenizdir. Böbürlenme, kendini beğenmişlik,
    egoist davranışlar, bunların hepsi kişiliğinden şüphe duymanın ve ruhsal boşluğun dışsal birer göstergesidir.
    *Gurur, 1920'lere damgasını vurmuş bir karakter özelliğiydi ve biz bu dönemin her türlü endişe ve sıkıntıyı nasıl içinde sakladığını gördük. Zayıf olanın bir anda bir boğa kesilmesi, iç dünyasında aşağılandığını hissedenin kendini övmekten başka bir şey yapmaması, çok konuşması, cinselliğini ön plana çıkarması endişenin üstünün örtülmeye çalışıldığı gruplarda belirgin olan savunma mekanizmalarıdır. İçinizde Mussolini'nin veya Hitler'in hindi gibi kabararak verdiği pozları görmeyeniniz yoktur. Bu adamlar faşizmi gururun canlandırılmış şekli olarak sundular. Düştükleri boşluktan kurtulamayan, endişeli ve umutsuz insanlar da dört elle sarıldılar onların megaloman sözlerine.
    *Haddinden fazla kendini hor görmek, kendini beğenmişliğin başka bir ifadesidir. Gururunu aşağılama ile yenebileceğini düşünenler belki de Spinoza'ya kulak verseler iyi olur:
    "Kendini hep küçük gören, kibirli olmaya en yakın insandır." Antik çağ Atinası'nda Sokrat, son derece pejmürde kıyafetlerle halkın arasında gezinerek işçi sınıfın oylarını toplamaya çalışan bir politikacının maskesini şu sözleriyle düşürmüştü:
    "İçindeki kibir, paltondaki her delikten dışarı fışkırıyor."
    *Benlik Bilincine Nasıl Varabilirsiniz;
    - bilincine varmak amacıyla yola çıkan bireyler, duygularını yeniden keşfetmekle işe başlamak durumundadırlar.birey en ince nüansa kadar hislerini ayırt edebilir; neyin güçlü ve tutkulu bir arzu olduğunu, neyin hassaslık ve kırılganlığı ortaya çıkaran bir deneyim olduğunu kolayca fark eder. Tıpkı senfonideki müziğin değişik pasajlarını duyabilmek gibi. Çıkarabildiğimiz diğer sonuç bedenlerimizin farkına varmaktır.vakalara dayanarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki, hastalığından kendiyle ilgili önemli dersler çıkaran insanlar hastalık sonrasında önceki durumlarına göre kendilerini çok daha yenilenmiş ve tatmin olmuş hissedebilmektedirler.
    *Bastırılan içgüdüler sonradan birer saplantıya dönüşüp geri gelirler. Victoria döneminde çarkların ayakta tuttuğu adamlar duygularını bastırıp içlerinde hapsederek hissettikleri şeylere kanun kaçağı muamelesi yaptılar. Kişi ne kadar kendiyle bütünleşirse, duygularının saplanü halini alması da o kadar imkansızlaşır.Olgun bir insanda hisler ve arzular belli bir konfigürasyonla oluşur. Tanıdıklarla yenecek bir akşam yemeğini bir tiyatro oyunu olarak gören birey, yemek arzusu değil bir oyun izleme arzusu duyar. Konser izlemeye gelen ise şarkıcı çok çekici birisi de olsa konfigürasyonunu şarkı dinlemek olarak belirlemiştir.
    • Yıkıcı duyguları yapıcı hâle getirmenin İlk yolu, neden ve kimden nefret ettiğimizi bulmaktır.
    • Özgürlük insanın kendi gelişimine hükmedebilmesidir. Kendini şekillendirme kapasitesidir. Özgürlük benlik bilincinin öteki yüzüdür: eğer benliğimizin farkında olmasaydık içgüdülerimizle ya da zamanın otomatik mekanizmasıyla yaşamımızı devam ettirmek zorunda kalırdık. Geçen hafta
    neler yaptığımızı, bir önceki ay nasıl davrandığımızı hatırla-yabiliyorsak, geçmişten geleceğe dair bir ders çıkabiliyorsak, bunu benlik bilincimize borçluyuz. Bu öylesine inanılmaz bir güç ki, gelecekte içine düşeceğimiz durumları -sevgilimizle bir akşam yemeği, bir iş başvurusu, Yönetim Kurulu toplantısı vb.- zihnimizde tasarlamamıza olanak verdiği gibi en doğru kararı vermemize de yardımcı oluyor.Benlik bilinci bize etki tepki zincirinjn dışına çıkma, olayları bir saniyeliğine dondurma ve koşulları değiştirerek doğacak alternatifleri tartma gücünü verir.
    *Geleneklerden bir şeyler öğrenmek için öncelik, dini tartışmaları "Tanrının varlığına inanmak" gibi iyice yıpratılmış münazara konularından kurtarmaya verilmelidir. "Tanrı" yı varlığı ya da yokluğu ispatlanabilir bir matematik kuralı haline sokmak, onu diğer birçok şeyin yanı sıra bir "obje" olarak görmek, bizim gerçekliği bölmeye olan hevesimizle ilgilidir. Zira Descartes sayesinde tanıştığımız ikilik bize her şeyi mekanik ve fizik kurallarına uyduğu takdirde kabul etmeyi öğretmiştir.
    *Tanrı'nın bir varlık olarak, uzayın bilmem neresinde oturduğunu varsaymak çelişkilerle dolu ve kolayca reddedilebilecek primitif bir bakış açısıdır. Paul Tillich, yirminci yüzyılın ilahiyat dalında en değerli eserlerinden biri olarak kabul edilen bir kitabında, "Tanrı"nın varlığını kanıtlamaya çalışmalarının "Tanrı"nın olmadığını savunmakla, yani ateizmle eş anlamlı olduğunu savunur. " "Tanrı"nm varlığını kabul etmek de reddetmek kadar ateistçe bir tutumdur.
    *"Tanrı" var olmanın ta kendisidir, ayrı bir varlık değil.
  • Sabahın daha sabah olmadığı saatlerde çıktım can havliyle dışarıya. Sokağın her milimine hasret kalan eski fabrika çalışanı gurbetçiler gibi atıldım birden. Sokakta kimse yok, geceyi aydınlatan lamba bile terketmemis bizim mahalleyi. Onu da cok özlediğimi farkettim. Sahi insan hic özler mi, insanoğlunun yaptığı kurmalık bir aleti? Ben ozlemistim, hic sebepsiz. Henüz güneş vurmadı yüzüme bu yuzden gölgemi bile yendim bu sabah erken kalkarak. Peki neydi beni bu kadar uyutmayan "saçma" sebep? Cevabını bilmeden hatta soruya cevap beklemeden devam ettim. Kepenk sesi duydum cok derinden, demirci ali usta'nin dükkan kapısıydı bu bilirim. Galiba cok doğru bir söz " terzi kendi söküğünü dikemez" diye, esnaflar arasında kepengi en bozuk kişiydi ali usta. Yılların emek birikintisini elinde taşırdı nasırla. Kolay degil 2 cocuk okutmak bu dönemde, paranın buzdan daha hızlı eridiği ekonomik krizde. Yamalı ve kollarına kadar katlanan gömleğinin darlığına rağmen el salladı bana. Kafamı one eğip elimi göğsüme bırakarak selamladim ben de.

       Annesinden fırça yiyen uykucu cocuk gibi apar topar uyandi, bizim mahalleye milyonlarca ışık yılı uzaklığındaki komsu güneş. Onu da selamladim ve karşılık olarak yanağımi ısıttı, o da sevinmis beni gördüğüne. İlk nümerik mekanizmasını takip eden ve zaman olduğunu sandığımız saat ilerlerken rukiye teyzeyi gordum. Yine gelinine taşıtıyor dilinden uzun torbaları. Oğluna kız bulmak icin memlekete kadar yol aldı, bulunca da eziyet ediyor. Hâlbuki köle bulmak bu kadar zor olmamaliydi kendi cehalet doneminde. Hızlı gelmesini istedi gelininden, eminim gelin de aynısını onun icin istemistir azrailden. Neyse gelin kaynana arasina girilmez yoksa kutsal döngü olan mahalle toplantısında kısır yerken benim ne kadar dedikoducu oldugumu konusurlar emekli dedikoducular.

    Akrep yelkovana ic savas açmış gibi baskı uygularken hayriyi gördüm. Hic değişmemiş, zor bulunur bu devirde boyle adamlar. Dün de eli burnundaydi cay karıştırırken. Ama bugün sol elini çalıştırıyordu, siklet farklı galiba. Tulumbacı semihin tatlılarını gömerken, edebi eleştiri yapar gibi de gömüyordu. Tulumba tatlisina avrupada şair tatlisi diyorlarmis falan. Bir donem istanbul avrupa yakasinda yaşadı hayri ondandır bu yesil pasaportlu turist ayaklari. Hos çocuktur ama az annesinden para çalıp meybuz ısmarlamadı bana. Onu da selâmladım, meybuz serinliginde.

    İkindi ezani okunurken kebapçı muhsin amcanın sitemlerini farkettim. Kulak misafiri oldum az öteden. Karşı dükkana suriyeli bir adam taşınmış ve memleketten yerli yemekler yapiyormus. Esnaf adabı diye bir sey varmis. Yani muhsin amca oyle diyor. " insan yerini bilecek kardeşim, ne demek benim dukkanimin karşısına kebapci aciyorsun. Gun gelir ben de bıttım sabunu acarsam ne der batmanli komsum" diye sitemlerine devam ediyordu. Ah be muhsin amca serbest piyasa ekonomisi var bilmiyor musun, üstelik suriyeliye cifte standart var. Harcarlar seni bu mahallede, selam sana da eski kebapcimiz muhsin amca.

    Kelebek etkisi diye bir teori var, varmış. Kilometrelerce öteden bir kelebek  kanat çırpar ve o giderek kasırga olusturur. Konumuzla ilgili degil demeyin, ayten ablanın kızı evden kaçmış dediler 2 gun once. Bugün kızı bi adamla gördüm hic kaçmışa benzemiyor, kacan insan yorulur bunun gibi nefesini baska adama agzindan vermez. Neyse bunu da kısır yerken tartışırlar. Selam ayten teyzenin nefes verici kızı.

    Gec oldu artık, golgem boyumu aşıyor. Ne demisti sair " yolcu vazgecmesini bilecek yoksa gölgesi boyunu aşar". Eve dogru gidiyorum ama beynim bu komutu silmek ister gibi rapor veriyor. Bir yanim gitmek istemiyor, diger yanim da istemiyor. Ee erkek adam dedigin tutarlı olacak de mi? İstemeye istemeye eve geldim, çıkarken pencereyi kapatmayı unutmuşum her taraf buz gibi olmus yine.

    Mısır tarlamızın dibinde gördüm beni bekleyen geleceği, avukatım mahkemeye ilettigim talebimin cevabini getirirken su istedim huseyinden. Huseyin abimin oğlu olur, cok zeki biri beraber bir seyler tasarlar yapmaya çalışırız. Yani o yapar. Benim yapacak halim yok.

    Ahsap ve eski merdiven basamaklardan kösele ayakkabısınin çıkardığı zengin sesi duydum sadece. Halimi sordu başımla iyiyim dedim. "Mahkeme talebinizi kabul etti semih bey" dedi, yüzünde asla sırıtmayan tavırla. Bahsetmedim dimi kendimden pardon anlatayim..

    9 yıl once cocuklugumun son yaz tatiline gittim. Tatil dediysem lahmacuna 250 lira verilen yerler degil tabi ki. Bizim mısır tarlalarinin arkasindaki sahile. Elimde plastik topumla eve giderken reno sıteyșın marka araba altına aldı beni. Tibbi terimlere göre omurilik kaybi yaşamışım ben ise daha cok felc diyorum buna. 9 yıl boyunca yurumeyi unutup ucmayi ogrendim. Gun dogmadan mısır tarlamızı gorebildigim camdan uçar sahile giderim. Sonra çarşıya bi goz gezdirip bulutlara binerim. Aksam vakti zor olur uçmak, eve donerim. Tum bunları yaparken bedenim 180x90 cm'lik yatakta olur. Ben hayallerde uçarım, yüreğim yangın yeri. Beynimden tasarlarım, huseyin yapar. Son olarak mahkeme "ötenazi" talebimi kabul etmis sonunda. Ben toprağın altında da binerim bulutlara mısır tarlasindan sonra. Kim bilir konuşabilsem nasıl tepki verirdim bu karara. Son isteğimi sordu avukat, kaşımı oynatarak anlattım yengeme. O da ıslak ve kuru bez almak icin çıktı odadan ağlayarak. Ee topraga altı pis gitmek olmaz dimi. Ey varlıklardan en varlıklısi olan insanoğlunun oğlu veya kızı, iyi sabahlar!
  • 176 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Okurlardan gelenler:

    16 Temmuz 2017
    Merhaba, iyi geceler. Gerçi çok da iyi olmayabilir. Henüz 25 sayfa okudum fakat yutkunmakta zorlanıyorum artık. Kalan sayfaları okurken neler olacak çok merak ediyorum. Gerçekten eline kalemine yüreğine sağlık abla, ablam. Kazim abiyi zaten seviyorum daha bir ayrı seveceğim sanırım senden sonra. Keşke daha erken yazsaymışsın bu kitabı ve keşke tanısam seni. Kazim abi rüyana girince onu çok sevdiğimizi söyle olur mu?

    21 Temmuz 2017

    Öyle güzel mesajlar alıyorum ki sizlerden kiminizi hiç tanımıyorum ama sanki hepinizde ondan bir parça var. Ben de bir kere daha okudum bu gece kitabı. Asıl ben her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Onu hâlâ böyle güzel sevdiğiniz için. Gençlere burs olacak, umut olacak bu kitabı desteklediğiniz için. İyi ki varsınız. Şimdiden imza günleri soruluyor. Konuşmak, sormak istediğiniz çok şey var biliyorum. Ben de hepinizi görmek, O'ndan konuşmak, ağlamadan olmaz da, daha çok gülerek, bol bol kucaklaşarak gözlerinizdeki ışıltılardan umut dolmak istiyorum. Arzuka

    27 Temmuz 2017

    Daha ilk sayfalarda ciğerimin yandığını hissettim. Soluksuz okudum. Biter bitmez yazıyorum sana. Dostluğun ne büyük ne sonsuzmuş. Hıçkıra hıçkıra ağlamak istedim. Hayat tesadüf olamaz. Birileri yeni doğan bir bebeğin sevincini yaşarken aynı anda derin bir acıya çaresiz düşenler... Sanki oradaydım, o evde, mutfağında, sokağında...uzun bir süre o yılların ruhunu taşıyacağım içimde. Kimi zaman hastane bahçesinde, kimi zaman senin çaresizliğinde. Bütün acılara rağmen bu kadar büyük bir dostluğu yaşamış olmak tarifi imkansız bir şans. Yazmakla ne iyi ettin. Kendi adıma çok teşekkür ediyorum. Bu kitap benim kendimi keşfettiğim bir dönemin yansımalarıyla dolu. Kaç kez okuyacağım daha... İçime işledi. Çok hüzünlüyüm, ağır bir nefes doldu ciğerlerime. Ah ah. Kazim'a dair benim de gördüğüm çok rüyam var. Ateş böcekleri, çilek. Biliyorum o hep sevdikleriyle. En çok da seninle. Ne desem eksik kalacak. Arzuk'a öbür dünya var mıdır? Varsa Kazim'in yanında bir yerim olsun istiyorum.

    07 Ağustos 2017

    Uğruna üç sefer kitapçıya gittiğim, her seferinde kalmadığı için geri döndüğüm (Ama eli boş değil, sayesinde birçok kitapla) ve sonunda bulabildiğim. Kitaplarımın arasında en güzel yerlerden birine sahip olacak olan... Bir dostun bir dosta armağanı... Bizlere armağan... Teşekkürler Şair Ceketli Çocuk...

    07 Ağustos 2017

    Paluri Arzu Hanımın kitabını çok merak ediyordum gelirinin Ali İsmail Korkmaz Eğitim Vakfına bağışlanıyor olması da ayrıca mutlu etti beni. Arzu Hanım çok güzel kalpli biri. Uzaktan uzağa bir sevgi var içimde ona karşı, bu onun büyüsü belli ki. Çok çeşitli korkularla sevmeye çekindiğim herşey ve herkes boğazımda düğüm oldu. En büyük cesaret kendini ortaya koyabilmek "ifade etmek" çok kıymetli. Benim yaşadığım bir hissi somutlaştırmam karşı tarafta bir başkasının ruhunu sıkan, adını koyamadığı, tek başına mücadele ettiği bir hissi serbest bırakabilir. Hem birbirimizi  belki severiz. Her zaman daha fazla ihtiyaç var.

    08 Ağustos 2017

    Bu kitap özel çünkü içinde anlatılan insan özel... Çünkü onu anlatan özel... Çünkü yazılan anılar özel... Kitabın yazılış amacı özel... Sonucu özel. Ama benim için çok özel olan bir şey daha var. Tam 9 sene önce bir mektup verdi bana bu kitabın yazarı. Dokuz sene sakladım, okudum, sakladım. Yaşadığım yere götüremedim taşınırken kaybolur korkusuyla. Memleketimdeki odamda sakladım. Zarfı kırışmış olsa da özenle sakladım. O kadar çok okudum ki açıp kapamaktan zarf eskidi. İki sayfa ile bir anı anlatılıyordu o mektupta. Kıymetini biliyordum, mektubun, yazılanın, yazanın... Mektuba özel bir yer bulup konduramadım. Şimdi buldum. O mektup, üzerindeki anılarla birlikte bu kitapta aynı anının olduğu sayfada duracak. Ben değil, mektup yerini buldu.

    10 Ağustos 2017

    Şair Ceketli Çocuk'u henüz proje aşamasındayken birkaç kez okumuştum. Basılı halde tekrar okumaya güç bulamayabilirim. Sevgili Paluri Arzu kapağını yapmamı isteyince tarihe not düşmek bir kez daha yürürlüğe girdi. Kitabın geliri Ali İsmail Korkmaz Eğitim Vakfına gidecek. Hem Kazım'ı en yakınından okumak hem de bazı gençlerin çorbasına tuz olmak isterseniz kitaplığınızın en güzel yerini açın.

    11 Ağustos 2017

    Denizin prensini denizde okudum bir solukta. Sevdik seni ne Kazım'ım kardeş saydık. Erkendi gidişin arkana bakmadan. Paluri Arzu yüreğinle yazdın yüreğimizdekileri. Kalemine, yüreğine sağlık arkadaşım.

    27 Ağustos 2017

    Elazığ'da bulunduğum için kitap çok zor elime geçti lakin sonunda aldım. Tek gecede milyonlarca göz yaşına şahit oldu bu kitap. Emeğinize sağlık.

    10 Ekim 2017

    Kitap muhteşemdi. Ağlamaktan ara vererek okudum. Tesadüflere inanan biriyim. Kazım'i sevip dinleyeceğim, yıllar sonra arkadaşı ile tanışacağım, arkadaşı Avukat ve benim de hayatımda önemli kararlar aldığım dönemde karşıma çıkacak ve değerli meslektaşım imzası ile kitabını gönderecek... Onun da dediği gibi sanırım hiçbir şey tesadüf değil. Mutlaka bir yerlerde görüp mutlu oluyordur.

    10 Ekim 2017
    Canım iyi ki doğdun ve iyi ki girdik birbirimizin hayatlarına bir şekilde... Neden aramıyorsun da yazıyorsun dersen, yoldayım kitabını okuyorum. Öyle güzel olmuş ki sıkça ağlıyorum. Hele beni gizlediğin yerde biraz daha çok ağladım. Biraz buruklukla ama en çok da daha arkadaşlığımızın başında bile olsa seninle aynı duyguda buluşabildiğim, bana dokunduğun ve sana dokunabildiğim için mutluluktan ağladım. Seni seviyorum Arzukam...

    22 Temmuz 2017

    Daha kapağını açmadan koca bir taş gelip oturmuştu boğazıma. Okurken oniki yıl öncesine gittim ve çok ağladım. Gidişiyle bana sevdiklerime daha sıkı tutunmam gerektiğini öğreten "Şair Ceketli Çocuk". Böyle kirli bir dünyada bu kadar güzel, bu kadar "insan" kalmayı nasıl başardın? Kalmayı diyorum çünkü yokluğunla bile birbirini hiç tanımayan insanları birleştirmeye devam ediyorsun. Bir sevgi yarattın sen, üç-beş kişilik değil. Sanırım bu yüzden acın da herkesten başka. Bir türlü dinmek bilmiyor. Sevgini büyütüyorum, seni çok özlüyorum. Ve bu kitabın yazarı, "Kazım ile aramıza hiç maddiyat girmedi ve bu sonsuza kadar da böyle olmalı" diyerek kitabın tüm gelirini Ali İsmail Korkmaz Eğitim Vakfına bağışlayan, beni göz yaşlarımdan öpen Paluri Arzu, çıkarsız dostluğunuz ve vefanız için teşekkürlerin en büyüğü size aslında. Kazim'in hasretiyle kucaklıyorum güzel yüreğinizi. Var olun, var olalım.

    24 Temmuz 2017

    İnsana inancım umutların en büyüğü diyen adam, kendi kardeşinden ayırt etmeyip sadece sevgisini değil herşeyini paylaştığı, yeri gelmiş anne şefkatiyle sarmalamış, yeri gelmiş dosttan öte olmuş, hep yanında dimdik durabilmiş bir kadın... Sizin dostluğunuz bizlere örnek olmalı, dostluğun, kardeşliğin ne olduğunu bilmeyenlere en çok da... Aralarına maddiyat sokmayıp, kitabın bile gelirini Ali İsmail Korkmaz Eğitim Vakfına bağışlayıp gençlere biraz da olsa umut olabilmek... Her kelime kalbe dokunup orda kaliveriyor. Elinize emeğinize sağlık...

    24 Temmuz 2017

    Kitabı elime aldıktan sonra sanırım Sadece kısa ve derin bir nefes molası verdim. Öyle soluksuz kaldım ki birçok yerinde, kim bilir ablam ne haldeydi dedim, hele bunları yaşarken. Nasıl da önemli değil mi gün içinde o hiç farkına varmadan alıp verdiğimiz nefes. Hastanede odamı değiştirin sanırım cihaz bozuk dediği yerde tutamadım göz yaşlarımı artık. Ben sağlığında  tanışıp ona dokunabilen şanslılardan olamadım belki ama şimdi o limon fidesindeki toprağa, kavanoz içinde odanda dururken dokunup hissedenlerden oldum. Hem ille de etten, kemikten bir bedene dokunup sevmeye gerek yoktu ki. Öyle güzel yollara, öyle güzel işlere önayak oldu ki işte ölümsüzlük tam olarak böyle başlıyordu. İşte yine böyle yolların birinde tanıştım seninle, saçımın Kızılına sebep olan kadınla, abla, anne, dost, can ve çok daha fazlası olan senle. ben de şimdi bakıyorum da olmasaydın gerçekten yalnız kalırmışız abla. Seninle hiçbirimizin tanışması tesadüf değil. Kitabın gelirinin Ali İsmail Korkmaz Eğitim Vakfına gidecek olması işte tam da onun Arzuka'sı olduğunu, herkese ve herşeye rağmen değişmediğini bir kez daha gösterdin. O burda ve seninle gurur duyuyor biliyoruz.

    30 Temmuz 2017

    Kalemine, yüreğine sağlık canım. Gözlerim dolu dolu okudum. Ne güzel bir dostluk, ne güzel bir yolculuk. Biz okurlarını da ortak ettiğin ve bir başka Kazım'a tanıştırdığın için teşekkürler.

    12 Ekim 2017

    Böyle bazı insanlar vardır suratına bakınca duraksarsınız. Çünkü gördüğünüz suratın çok ötesinde bir sonsuzluk, tarif edilemez bir güzelliktir bazen. Beni az çok tanıyan herkes bilir Kazim'i ne çok sevdiğimi. Ona dair ne öğrensem ömrüme Umut ve can katılmış gibi hissediyorum. İşte bu güzel kitapta da onu yakından, en yakından, en yakında bir yerlerden, hatta kalpten ve candan anlatmış güzeller güzeli Paluri Arzu. Kitaptan sağlanan gelir de Ali İsmail Korkmaz Eğitim Vakfına bağışlanacakmış. Bunu da duyduktan sonra, seven sevdiğine bu kitabı alsın. Hem Kazim'i okusun hem de Alikev'e destek olsun demekten başka ne diyebilirim bilmiyorum.

    15 Temmuz 2018

    Şair Ceketli Çocuk, Avukat, Laz dili ve kültürü araştırmacısı, Kazım Koyuncu'nun Arzuka'sı, Paluri Arzu Kal Demirçi'ye ait bir eserdir. Şair Ceketli Çocuk Çernobil'in kanser yüzünden hayatımızdan kopardığı güzel insan ve şarkıcı Kazim Koyuncu'nun 2003'ten 25 Haziran 2005'e yani ölümüne kadar anlatıldığı biyografik bir eserdir. Şair Ceketli Çocuk biyografik özelliğinin yanı sıra Kazim Koyuncu'nun yakın dostu, aynı evde kaldığı arkadaşı Arzuka'sının kendi ağzından anlatıldığı için bir anı özelliği de taşımaktadır. 
    Eser dört ana kısımdan oluşmaktadır. İlk olarak yazarın Kazim Koyuncu ile tanışması ve ölümüne kadar geçen yaklaşık iki senelik zaman dilimi anlatılır. İkinci kısımda rahmetli Kazim Koyuncu'nun kendi adını taşıyan internet sitesinde hayranlarına yönelik açıklamaları bulunur. Üçüncü kısımda yazarla Kazim Koyuncu'nun internet sitesinde olan yazışmaları bulunur. Yazar bu sitenin editörü olduğu için bu kısmı da eklemeyi unutmamış. Son kısımda ise Kazim Koyuncu'nun resimleri bizleri karşılamaktadır. 
    Şair Ceketli Çocuk okuduğum en güzel biyografiydi sanırım. Ne güzel insanlarla bir arada yaşamışız. Ne acı ki onlara doyamadan aramızdan yitip gitmişler. Güzel olan herşey geç gelir bizim buralara ama değerini sonra biliriz, onu tamamen kaybedince. Ama iyi insanlar hayatta olmalılar, tüm kötülüklere savaşıp insanlık için en güzelini, sevgiyi tüm dünyaya yaymalılar. Kazim Koyuncu da bunu müziğiyle yaptı. Arzuka'sı ve sevdiklerini gerisinde bırakmasa belki ne güzel şeyler yapacaktı. Kim bilir? Ne çok sevmiş dostunu yazar. Ne çok üzülmüş onun yokluğunda, yarım kalmış. Bunu kaleminden de anlayacaksınız. Bu kadar duygu yüklü bir biyografi daha var mı bilmiyorum. Tek bildiğim bu eseri okumanız. İnanın öyle güzel şeyler okudum ki anlatmaya kalksam bir şeyler hep eksik kalır Kazim Koyuncu'nun yokluğu gibi. Bu eserle tanışmama yardımcı olan chiviyazıları yayınevine çok teşekkü ediyorum. Bu eseri aldığınız koşulda geliri Ali İsmail Korkmaz Eğitim Vakfına gitmekte ve telifi buraya ait olduğunu belirtmek isterim. Herkese tavsiye ederim. Keyifli okumalar.

    24 Ekim 2018

    İlk önce söylemek istediğim şu ki; bu kitabı aldığınızda gelirinin tamamı bir eğitim vakfına gidiyor.
    Bu kitap Kazım Koyuncu severlere değil bence herkese hitap ediyor.. Hayatta başımıza iyi ya da kötü neler gelebileceğini bilemiyoruz malesef. Bu kitap bize başımıza ne gelirse gelsin dimdik ayakta durabileceğimizi anlatıyor aslında.
    Çok sevdiğim bir sanatçı olan Kazım Koyuncu'nun Arzuka'sı Paluri Arzu Demirçi tarafından yazılan bu kitap bir vefa örneği. Yaşadıkları anılarını okuyucuya çok güzel aktarmış. 
    Arzu hanım duygularını öyle güzel yansıtmış ki çoğunlukla ağlayarak okudum. 
    Bilenler bilir çok erken yaşta kanser illeti yüzünden kaybettik Kazım Koyuncu'yu. "İşte gidiyorum" dedi ve gitti aramızdan. Ben bu kitabı okumadan önce de çok severdim bu değerli insanı. Ancak kitaptan sonra daha çok sevdim. 
    Yazar kitapta konserlerden, yaşadıkları anılardan, hastane sürecinden bahsetmiş. Anlattığı bazı konserlerin görüntülerini açıp izledim. İzledikçe yüreğim daha çok parçalandı. Onun masumiyetini gördükçe insan daha derinden etkileniyor.

    Fotoğraflar da vardı kitapta çokça. Gencecik insana yakıştıramadığımız ölümün gerçekliği vardı son sayfada...

    Umarım duygularımı anlatabilmişimdir. Kitabı okudukça yazarımızla ara ara sohbet ettim. Arzu hanıma teşekkür ederim. Bize Kazım Koyuncu'nun bilmediğimiz taraflarını da anlattığı için. 
    Şimdi Laz böreği yerken nasıl tat alabilirim bilmiyorum. Kazım'ın Arzuka'sı iyi ki varsın, iyi ki onu yalnız bırakmamışsın. Biz onu hep seveceğiz. Nurlar içinde uyusun.

    08 Kasım 2018

    Bugün sevgili Kazım Koyuncu’nun doğumgünü imiş. Üniversitede Zuğaşi Berepe grubuyla dinleyip kasedini bile o kıt kanaat bütçeyle almışlığım var. Hala da açar aklıma geldikçe dinlerim grubun çalışmalarını. Bu fotoğraftaki kitap yani Şair Ceketli Çocuk, Kazim Koyuncu hakkında yazılmış çok naif çok hoş bir kitap. Sevgili Paluri Arzu Demirçi elinden. Bu dünyadan koca yürekli, farklı düşünen, üreten bir sanatçı geçti ve şimdi bu kitabın geliri ile de çocuklar-gençler burslu okuyacak. Bir sonraki kitap alışverişinize lütfen ekleyin mutlaka. Nice yıllara Kazım kardeş, iyi ki doğmuşsun!

    25 Temmuz 2020
    Şimdi sizlere bir kitap önereceğim...
    Beni bilen bilir söz konusu kitap ise içeriğinin ne olduğuna fazla takılmam bulduğumu okurum affetmem...
    Kazım Koyuncu benim gibi çoğu insanın kalbinde ruhunda kendine naif bir yer edinebilmiş bir sanatçı, sevmeyene henüz denk gelmedim geleceğimi de sanmam.. Devrimciliğini kendine has üslubu ile daha da sevimli halde dile getirişini hep takdir etmişimdir....
    Ama bu kitap başka, bu Kazım Koyuncu'yu değil, bu süreçte onunla birlikte iyi veya zor (kötü demeye dilim varmaz kendi bile öyle nitelendirmemiş zor günlerini kitaptan hissettiğim kadarı ile) günlerini an be an yaşamış bir dostunun sevgili Paluri Arzu Kal Demirçi'nin yüreğindeki Kazım Koyuncu'yu anlatıyor...
    Ama ne anlatmak.... Her okuyanın hayatında benzer anları yaşadığı kayıpları olmuştur elbet kendinizi bulacaksınız klişesi yapmayacağım siz okuyun klişeyi yaşayacaksınız zaten 
    Hee bide çok güzel bir yanı var bu kitabın; telif haklarının tamamı -buraya dikkat bir kısmı değil TAMAMI- Alikev Vakfına bağışlanıyor, üstelik de yayınevi bunun için telif ücretini yüksek tutmuş ki bağışlar bol olsun... Sırf bunun için bile alınır...
    Keyifli okumalar dilerim....

    06 Ağustos 2020

    Kazim'ı, Kazim gibi olabilmeyi, Kazim gibi düşünebilmeyi..
    En yakınından okumak, hissetmek! Onu en yakından tanıyanlardan birinden okumak. İlk tanışmalarını, yaşadıklarını çoğu zaman gülümseyerek ama hep bir burukluk içinde, göz yaşlarıyla okumak. Kazim'in son günlerinde, o hastane odasında sol baş ucunda oturup dinler gibi hissettim. Uzansam dokunacakmış gibi. Şu satırları yazarken bile buğulanıyor gözlerim. Sen, Kazim abi, adını her duyduğumda, şarkını her mırıldandığımda sol yanıma bir sızı çöküyor. Sen benim hiç dinmeyecek özlemim, hep kanayacak yürek sızımsın. İyi ki yazdın ve abla... İyi ki uzandığımda dokunacak kadar yakınıma getirdin onu. 
    Okuyun, mutlaka okutturun. 
    Not: kitap satışından elde edilecek gelir Ali İsmail Korkmaz Eğitim Vakfına katkıdır aynı zamanda.