• 72 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Bu platformda tanıştığım sevgili Filiz Hanım'ın paylaşımıyla okuma listeme aldığım esere bayıldım. Kendisine teşekkür ediyorum.
    Avustralya asıllı Henry Handel Richardson'dan okuduğum ilk eser. 4 bölümden oluşan bir uzun hikaye diyebiliriz.
    69 sayfadan oluşan eseri etkisinden kurtulamayacağınız koca bir roman sığdırılmış hissiyle bitiriyorsunuz.
    Eserde kocası Richard'ın ölümünden sonra oğlu Cuffy ve kızı Luce'a dişini tırnağına takarak bakan Mary'nin kadın olarak yaşadığı zorluklar ve çocuklarıyla ilgili düşünceleri ile başlıyor. Sevmediği birinden gelen evlilik teklifi üzerine düşünüyor ama çocuklarının hırpalanacağını düşünüp olumsuz yanıt veriyor. Çocukları büyüyordu zira.
    "Kucağında sevip okşadığı çocuğun değişip büyüdüğünü görmenin getirdiği kaçınılmaz pişmanlıkla birlikte onun geleceğiyle ilgili çetin sorunlar aklına geldi Ne yapmalıydı? " s. 35
    Bundan sonraki kısım, Mary'nin hayatından bir kesit niteliğinde ama yoğun anlatımla akıp giderken Mary'inin başına gelen bir olay hiç ummadığı şeylerin yaşanmasına neden olur. Yazarken basit olan ama okuduğunuzda sizi sarsacak duygular içerisinde özellikle Cuffy'in bir anda çocukluktan çıkmak zorunda kalması burnunuzun direğini sızlatacak. Bir anda büyümek zorunda olan çocuğun hislerini okurken bir damla yaş istemsizce gözünüzden akacaktır.
    "Artık hiç kimse hiç kimse istemiyordu onları, onu da Luce'u da." 61 s.

    Eserin dili daha doğrusu çevirisi harika, eserin orijinali nasıl bilmiyorum ama çevirinin dili, hem edebi hem de akıcı özellikte. Filiz
  • 192 syf.
    ·Puan vermedi
    Yobazlıklar/Roger Garaudy

    Yobazlıklar, çağın bize dayattığı kutupların aslında bir noktada aynı tarafta olduklarını hatırlatıyor. İşte o nokta: Yobazlık. Bir düşünceyi kalıp halinde hazır şekilde almaya çok alıştık. Üretmeye, sorgulamaya ve değiştirmeye de hiç niyetimiz yok. Garaudy 90’larda yazmış olduğu bu eser ile döneminin uç noktaları arasından çekip çıkardığı örnekler ile bunu açıklamış. Sosyalist bağnazlık, katolik bağnazlığı, İran bağnazlığı, Suudi Arabistan’da bağnazlık. Düşünce duvarlarınızı sarsacak sizi üretmeye mecbur bırakacak bir kitap. En sevdiğim özelliği ise çözüm sunması. Bugün, dün olduğu gibi en çok ihtiyacımız olan şey çözüm. Kendisinin çözümleri değerlendirilmemiş ve üzerinden 30 yıl geçmiş olsa dahi ortaya koyduğu yoldan çıkarımlar yaparak son şansımız olan gezegenimizi kurtarabiliriz bu buhrandan.

    Konuları itibariyle bilgi birikimi isteyen bir kitap, özellikle ilginizin olması gerekiyor veya yaşadığınız coğrafyanın sorunu değilse konuya çok uzak kalıyorsunuz. Ama yeni şeyler öğrenmek için de okunabilir bir kitap çünkü yeterince açıklama yapılıyor ufak bir araştırma ile konuya daha da hakim olacaksınızdır. Doksanların güncel konuları üzerinde de duruyor yazar, o sayfaları atlamayın içerisinden alacak çok şeyiniz var.
    Elbette eleştirmeyi öğrettiği bu kitapta da eleştirilebilir çok şey var. Kesinlikle okunması, not alınması ve üzerinde düşünülmesi gerekiyor. Eleştirmeyi, sorumluluk bilincini ve uyanmamız gerektiğini hatırlattığı için Garaudy’e Allah’tan Rahmet diliyorum.
  • 352 syf.
    "Evet ama nereden başlamalı, hangi sözcüklerle başlamalı?"

    Ben başlayacağım ama sen, zihnimin içinde hiç susmadan sürekli beni düzelten, yalanlayan, değiştirmeye çalışan, bana tahammül edemeyen sen, susarsan..

    Ben başlayacağım ama sen, benden üstün olduğunu ispat etmeye, benden daha çok bildiğini, benden daha iyi gözlemlediğini kabul ettirmeye çalışan sen, pes edersen..

    Alternatifim değilsin, ikizim değilsin, en yakın arkadaşım, sırdaşım, iki gözümden biri değilsin. Ama kurtulamıyorum senden. BUDALALIK BELKİ DE bu çabam..çünkü sen, bensin.

    ............
    Kitap, beş bölümden oluşuyor.
    NYMPHEA
    ŞİMDİ VERANDADA YAZILMIŞ ÖYKÜLER
    SAVL
    GICIRLI
    ve
    VASİYET
    şeklinde.

    Ilk bölüm tam bir karmaşa. Iç monolog olarak yazılmış. Anlatıcı tek ama birbirleriyle sürekli çelişen ve anlatıma dahil olabilmek için cümlenin bitmesini bile beklemeyen iki farklı kişiden dinliyor gibisiniz. Alt benliği ya da alt egosu bu kadar anlatıya dahil olan bir başka karakter okuduğumu hatırlamıyorum.

    Işin enteresan tarafı, karşılaştıkları ya da tasvir ettikleri kişilerin neredeyse tamamı, tıpkı anlatıcı gibi, benliklerinde belirgin bir ikileme sahipler. Sanki herkes içerisinde bir 'ben' , bir de 'anti ben' taşıyor. Her ne kadar bu bölüm, hem en uzun bölüm hem de anlaşılması en zor olan kısım olsa da, insan benliğini sorgulatan bu muhteşem tespitten dolayı, fazlasıyla cezbedici ve düşündürücü. Yeri geliyor, hissedilen duygunun niteliğinden bile emin olamıyorsunuz. Her cümlesinde büyük bir boşluk ve bilinmezlik barındırıyor.

    Bu ikileme en güzel örnek kitap okumakla alakalıydı. Şöyle ki; içinizde zevkleri, arzuları, hayat görüşü sizden çok farklı bir siz var diyelim. Kitap okumak istiyorsunuz, siz A kitabını seçiyorsunuz, o Z kitabını seçiyor. Siz birkaç sayfa okuyorsunuz, bu arada o, sabırsızlıktan ve huzursuzluktan kuduruyor. Sonra o başlıyor okumaya, bu sefer siz aynı duygular içerisindesiniz..hak verirsiniz ki keyif almayı beklememek lazım. Peki başa çıkabilir miydiniz bu durumla?
    Ya da yaşadıklarınızı nasıl ifade ederdiniz?

    En üst perdeden seslendirilen bu çığlık, aslında çok insani değil mi?
    Özellikle yalnız kaldığımızda sorgulayıp düzeltmeye çalışarak muhalefet etmez miyiz kendimize?
    Çoğu kez;
    "Evet ama.." diyerek başlamaz mıyız savunmamıza?
    Bu, bir yere kadar, otomatik bir kontrol mekanizmanız olduğunu gösterir. Iyi ki var, diyebileceğimiz türden..

    Dediğim gibi, ilk kısım tam anlamıyla curcuna. Ikinci kısımda ise; " Evet, kısa bir öykü bu.." diyerek çoğu kez kısalığına dem vurduğu mini hikayeler okuyoruz. Dil, ilk kısımdaki şiirsellikten uzak ama oldukça duru ve anlaşılır.

    Her şeyin yerli yerine oturmasını bekliyorsanız, sonuna kadar sabretmeniz lazım. Okulun adı neden Budalalar Okulu, bu insanlar neden oraya gitmek zorunda kalmışlar, insanların hatta annelerinin onlara bakış açısı ne doğrultuda gelişmiş..hepsine kendimizce cevaplar bulabiliyoruz.

    Kitabın hemen hemen üçte birini resimler oluşturuyor. Bunlar, geceyi anlatan simsiyah bir sayfadan kalorifer peteğine hatta bir köpeğe kadar çok çeşitli ve farklı. Kitabın gidişatına göre anlamlandırılmaya çalışılsa bile, tam olarak çözemediğimiz türden eklemeler.

    Sık sık bölünen ve kesintiye uğrayan bir anlatının içinde, diğer kendini keşfe çıkmanın en keyifli yolu, bu kitaptan geçiyor.

    Birle çokun, hayalle gerçeğin, akılla bilinçsizliğin arasında ama asla pes etmeden ilerleyebileceğimiz tutkulu bir iç monolog efsanesi.

    Saşa Sokolov'un paradoksal ifade tarzı ve şiirsel anlatımı bilincinizi kökünden sarsacak. Mütemadiyen oynadığı kelimelerin sesleri kulağınızı tırmalayarak diri tutacak sizi. Yer yer gerçekle bağlantınızı kökünden koparacak.

    Puşkin Uluslararası Edebiyat Ödülü ve Andrey Bely ödülüne layık görülen bu eser tam anlamıyla büyüleyici ve kesinlikle daha çok okunmalı.




    Keyifli okumalar..:)
  • 72 syf.
    "İyiliğin, doğruluğun, sevginin zamanla dünyayı cennete çevireceğini söyleyen çok kişi var, ama buna inanan onca çok değil sanıyorum. Neden derseniz, bu erdemlerin insanoğluna nasıl aşılanacağı bilinmemektedir; eğer söz, kötüleri etkileseydi, kötülük çoktan kalkardı ortadan. İşte bu düşünceler karamsarlığın nedeni ve pek de yanlış sayılmaz. Demek, iyilik üzerine verilen vaazlar, kötülerin azalmasını sağlamıyor. Böyle olduğu için, kötülerin ortadan kalkmasını boşuna beklemektense, kötülüğün nedenlerini yok etmeğe yönelmenin daha kestirme olacağı söylenebilir. Ama bu nedenleri bulup etkisiz kılmak pek de kolay sayılmaz. Güçlüklerin başında da, kötülüğün ve iyiliğin tanımı sorunu gelir, kişisel ve sınıfsal çıkarlar olanaksız kalmıştır ortak bir kavrakda anlaşmayı.."

    (Melih Cevdet Anday, Sevişmenin Güdüklüğü ve Yüceliği kitabı, Hangisi Hangisinden adlı makaleden)


    Melih Cevdet Anday son zamanlarımda en gözde yazarlarım arasına girdi. Sanırım ulaşabildiğim tüm kitaplarını okuyana kadar da öyle kalacak.. Yerli yazarlar içersinde birikimli olanlara rastladım epeyce lakin Melih Cevdet Anday'ın tür olarak çok yönlü edebi geçmişi ve Antik Yunan tarihi ve mitoloji (ekstradan Hint Mitolojisi) üzerindeki hâkimiyeti de ona hayranlık uyandıran ayrı bir unsurdur.


    Ergin Günçe dün okuduğum Türkiye Kadar Bir Çiçek adlı şiir kitabında Melih Cevdet Anday'ı şöyle tarif edecek bize:

    "Melih Cevdet denince artık akla Eski Yunan geliyor
    Türkiye'yi oradan başlatan kültürlü şair"

    Daha önce üç kitabını okumuştum. Bu okuduğum ikinci tiyatro kitabı daha önce "Mikadonun Çöpleri" adlı tiyatro metnini okumuştum onu da çok beğenmiştim...

    "İçerdekiler" ilk tiyatro eseridir. 1965 yılında yazdı bu oyunu ve o yıl Melih Cevdet Anday elli yaşına gelmişti. 50 yıllık bir birikim, Yanyana şiir kitabı da yaklaşık on sene önce basılmış ve 1964 yılında komünizm propagandası yapıyor diye yasaklanmıştı. Bu dönemde yazılan bir eser ve bu eserin yazımından üç yıl sonra 68 kuşağında eserde olduğu gibi yüzlerce öğrenci, eğitimci vs. düşünce suçundan polisin tevkif kararı olmadan herhangi bir kişiyi süresiz olarak tutuklu bulundurabileceği bir ülkeye gözlerimizi açmış olacağız...




    İçerdekiler kitabı iki perdeden ve üç karakterden oluşuyor.

    Tutuklu, Komiser, Kız

    Karakterlere herhangi bir isim vermemesi "düşünce suçu"nun evrensel temsili açısından önemlidir. Eser şöyle bir cümle ile başlamaktadır..

    "Olay, polisin tevkif kararı olmadan herhangi bir kişiyi süresiz olarak tutuklu bulundurabileceği bir ülkede geçer"

    Bu ülkenin neresi olabileceğine dair kitapta tek bir ipucu vardır. O da komiserin sorgu sırasında günlük hayatından, eşinden sıkıldığını aktardıktan sonra emeklilik yıllarında dedektiflik yapmak için Brezilya'ya gideceğini vurgulaması üzerine bu ülkenin Latin Amerika'ya yakın bir yerde olduğu düşünülebilir. Çünkü o bölgede 1960 yıllarda sömürü mekanizmasının devreye girmeye çalıştığı bir bölgedir. Birçok Latin Amerika ülkesinde askeri diktatörlük devrede ve bu süresiz, keyfi sorgulamalar sık sık görülmektedir. Tabii bizim ülkede de birkaç yıl sonra "düşünce suçu" en popüler tevkif nedenlerinden olacaktır. Aydın kıyımının başlangıç noktasını "düşünce suçu" oluşturacak ve Ergin Günçe'nin deyimiyle
    "Her aydın hapse girmelidir
    Halkı tanımak, Devleti görmek için"

    Okuduğum bir makalede kitaba "İçerdekiler" adını veren kişinin Muhsin Ertuğrul olduğu yazıyordu. Muhsin Ertuğrul figürü Türk tiyatrosunun üstünde kendisini daima hissettirecek güçlü bir figürdür.

    Melih Cevdet Anday, Akan Zaman Duran Zaman kitabında İçerdekiler oyununun hapishanede tanık olunan bir olaydan doğduğunu yazar. O olayda şöyledir: "Sorgucunun tutukluyu tutuklarevinde eşi ile birleştirme önerisindeki gizli tuzak"

    İçerdekiler kitabı da bu şekilde başlıyor. Düşünce suçundan içeri atılan bir öğretmen tam 345 gündür keyfi şekilde tutuklu vaziyettedir. Her gün komiserin üstleri onu arayıp tutukluyu konuşturup konuşturmadığını sormakta sürecin uzadığını ima eden baskılar yapmaktadırlar.

    Komiser tutukluya işlemediği bir suçu kabul ettirmek için diretir, haberi olmadığı bir bildiriden sorumlu olmasını ister. Lakin tutuklu öğretmen 345 gündür sağlam bir irade göstererek her türlü sorgu taktiğinin üstesinden gelmiştir. Bu durumdan bıkan Komiser de şöyle bir açıklama yapacak bize:

    KOMİSER: Bak sana söyleyeyim, biz üç çeşit tutukludan hoşlanmayız. Biri yakınlarımız... Sözgelişi, amcanın oğlunu bir suçtan yakaladılar, yıktılar buraya diyelim... Gelir ağlar, yalvarır... Bir şey yapamazsın. İkincisi meslektaşlardan birinin düşmesidir. Olur a, polis de insan, o da suç işleyebilir, burnunu pis bir işe sokar, aynı sizin gibi onu da yakalarız atarız içeri. Ama arkadaştır, bir arada çalışmışızdır... Güç durumda kalırız. Üçüncüsü... Senin gibi okumuş yazmış takımdır. Okumuş yazmışlar çok yorar bizi. Çünkü ağzı laf yapar herifin, bin dereden su getirir, mantık oyunlarına kalkar. Ya da senin gibi susar oturur. Bre konuş! Konuşmaz... En iyisi ayaktakımıdır. Ne yorulursun, ne de vicdan azabı çekersin.."

    Okumuş yazmışlar böyle işte 345 gündür mantık oyunları, taktiklerle sorguya dayanan tayfadır onlar. Lakin sorgucularda da taktikler sona erecek değil ya, fiziksel işkencelerin işe yaramadığı zamanlarda düşüncelere, bilinçaltına, hayallere saldırır onlar.. İnsan ne kadar okumuş, aydın da olsa onu sorgulayanın düşürmek istediği tuzağa düşebilir insanların buluşacağı ortak ilkelliklerden biri de "Cinsellik" Komiser tutuklunun konuşmamasını üzerinde oluşan cinsel baskıya bağlar ve onu tuzağa düşürmek için sürekli eşiyle onu buluşturacağını, onları yalnız bırakacağını söyler bu düşünce bir yıldır içerde olan tutuklunun cinsel açlığını doğuran düşüncelere neden olacak ve bu düşünceler tutuklunun sahip olduğu sağlam sorgu duruşunu sarsacak hatta yıkacaktır..

    Artık tutuklu cinsel açlığını gidermek adına verilen kağıtları imzalamaya hazırdır. Tek istediği o görüşme ve Komiser hazırladığı oyunun işe yaratacağına olan inancı ile görüşmeyi ayarlar...

    Kapı açılır.... Tutuklu bir yıldır içeride ve eşinin görüntüsünü dahi unutmuş onu artık bir cinsel obje olarak düşünmektedir kafası olmayan bir obje..

    Bir ses duyulur...

    Enişte... Eşi gelmemiş hastaymış...


    Artık oyunda ikinci bölüm başlayacak ve asıl bölüm budur.. Dramatik çatışma için gerekli olan olay eşi yerine baldızının gelişi ile tamamlanır..

    Her şeyi göze alan, gereken imzaları atan tutuklu bu durum karşısında afallar... "İnsan masum bir araçtır" diyen Anday'ın giriş yazısında aktardığım gibi "iyilik ve kötülük" tanımının sorunu çıkacak karşımıza tutuklu "iyi" biri olsa da içinde bulunduğu şartlar ve içinde uyanan arzuların bir hiç uğruna oluşu onu sarsacak düşünsel açıdan bir kandırma yoluyla baldızını kendisiyle birlikte olmaya ikna etme süreci başlayacak. Artık tutuklu dışarıda baldızı içeride olan kişi rolüne bürünecek...

    KIZ: Demin yalnızlığı övüyordunuz... Beni kendi inanışınıza getirmek için şimdi neden bu kadar uğraşmayı göze alıyorsunuz? Yalnız olan zorbadır. İstediğiniz kadar kabul etmeyin, siz bir zorbasınız. Hadi zorbalık edin! Size burada ne yaptılarsa, bana uygulayın onları, bekliyorum.

    Baldız bu sözleri söylemeden önce Zorbalık ve Düşünce gücü arasındaki farka dair şöyle bir nutuk çekecekti:

    TUTUKLU: Zorbalıktan nefret ederim. Düşüncenin gücü zorbalık gibi haysiyet kırıcı değildir. Çünkü düşünce, bir tek insanın değil, bütün insanlığın malıdır. İnsanlar arasındaki birliğe, ortalığa düşünce yolundan varılacağına inanmak, bundan ötürü hiç de yanlış olmaz. Yeter ki, bu gücü kullanırken bencilliğe düşülmesin, kişisel çıkarlar ardında koşulmasın. Bencillik, kişisel çıkarlar ardında yürütülen düşünceye ben düşünce diyemem. Saf düşüncenin özü, bütün insanlığı kavrayıcıdır."


    Roller değişti, tutuklu üzerinde uygulanan zorbalıkları bir üst seviyeye çekerek baldızına uygulamakta çünkü tutukluda düşünce gücü de var lakin bu rol tutuklunun özüne aykırı ve bu öze dönüş için sarsıcı hamleleri sonradan eniştesinin düşünce gücüne yenik düşse de kız yapacaktır.

    KIZ: Sizinki basit bir kadın ihtiyacı, oysa siz; süsleyip püslüyorsunuz onu, olduğundan daha önemli göstermek istiyorsunuz.

    KIZ: (o da bağırmaya başlar): Sizi sorguya çekenler de aynı şeyi yapmıyorlar mı? Kendi bildiklerine, kendi doğrularına getirmek için tutmuyorlar mı sizi burada? Siz zorbalıktan, demin yaptığınız gibi, beni kolumdan tutup kanepeye fırlatmayı anlıyorsunuz sadece, dayağı, işkenceyi anlıyorsunuz. Bir insanı belli bir konuda inandırmaya çalışmak da zorbalık değil midir? Tutun ki, ben davranışlarım üzerinde düşünmek istemiyorum. O davranışların doğru olup olmadığını ille düşün diye beni zorlamak kimsenin hakkı olmamalıdır. Ben belki de basit bir insan olarak kalmak istiyorum."

    Bu çarpıcı söylemler tutukluyu sarsacak, kendi benliğine dönüşünü sağlayacaktır. Sorgu mekanizmasının amacına ulaşması engellenecek ve hem içeride kaldığı için yaşadığı baskı hem de oluşan cinsel baskıya karşı bir zafer elde edilecek. Baldızı ile olan iletişimi geçici olarak büründüğü "kötü" rolden arınmasını sağlayacak aslında onun üzerindeki baskının ne cinsel ne de sorgulama baskısı olduğunu anlayacaktır. Üzerindeki baskı yalnız olduğuna inanmasından kaynaklı bir baskıdır sadece... Halbuki o içerdekiler'den biri değildir artık dışarıda onun insancıl yönüne inanan ve onu tanıyan insanların varlığını hissetmiştir. Artık komiserin huzuruna daha güçlü, daha kararlı bir şekilde çıkacaktır...


    TUTUKLU: Aklın sorgularına dayanabilen inançlar yaşar.
  • 200 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Doğum, yaşam ve ölüm hakkındaki görüşlerinizi derinden sarsacak sıra dışı bir eser.

    Felsefi pesimizmde önemli yeri olan Cioran’ın varlık ve din felsefesi üzerine çok ciddi kafa yorduğu anlaşılıyor.

    Fikirlerini anlatırken klasik filozoflara, doğu din felsefesine ve varoluşçulara sık sık atıfta bulunuyor Cioran, bu alanlarda okuma yapmış okuyucuların çok keyif alacağına inanıyorum.

    Gündelik olaylara nihilist yaklaşımını ihmal etmiyor, hayatımızdaki kalıplaşmış bakış açılarına karşıdan bakmayı gösteriyor ve bazen sizi karamsarlığa sürüklüyor.

    Nietzsche’nin Almanca’daki ustalığından etkilenmiş olacak ki kendisi de Fransızca kelimeler üzerinden pek çok zihin oyunu tasarlamış. Böyle cümleler ana dilinde ne kadar lezzetliyse çevrilmesi bir o kadar zordur. Bu yük orijinal cümlede yapılan kelime oyunlarına dair ufak notlar düşülerek hafifletilebilirdi. İleri seviyede Fransızca bilen okuyucuların kesinlikle asıl eseri okuması gerektiğini düşünüyorum.
  • 100 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    En sevdiğim Türk yazarlar listemin kesinlikle başlarında olan biri Barış Bıçakçı. Ondan, kaleminden, kitaplarından saatlerce konuşmak istiyorum.
    Seyrek Yağmur inanılmaz bir kitap. Baş karakteri Rıfat bir kitapçı ve çokça yorulmuş biri. Hayattan sıkılmış, oldukça sıradan görünen, kendine toplumda bir yer bulmaya çalışan birisi. Ancak dışından böyle görünen Rıfat, iç dünyasında o kadar dolu bir karakter ki üstünüzde inanılmaz bir etki bırakıyor düşünceleri ile.
    Kitap Rıfat ve onun hakkındaki birçok olayın, düşüncelerinin geçtiği 100 sayfalık bir eser. Ancak ne 100 sayfa... Toplum sorunlarından mı bahsetmiyor, ülkeden mi bahsetmiyor, varoluştan mı, neden kitap okuduğumuzdan mı, her şeyden ama her şeyden bahsediyor. Sizi uzun ve ruhunuzu sarsacak yerlere uğratıp sonrasında bırakıyor. Sarsmak dedimse kötü anlamda değil. Düşüncelerine alternatifler vererek, başka konulara sizi yönlendirerek yapıyor bunu.
    Kitabın dili yalın, anlatım olarak son derece yoğun. Ne kadar altını çizdiğim yer, ne kadar durup düşündüğüm kısım var hatırlayamıyorum ve ben bu kitabı ikinci kere okuyorum. İnanılmaz tat aldım yine.
    Kitaba başlarken acaba Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ındaki C karakterinden izler bulacak mıyım desem de yaşam standartları farklı iki karakter gördüm. Belki benzer düşünceden yola çıkılmış olabilir ama aynı hissi vermiyor.
    Bir kitaptan ayrıca ne bekleniyorsunuz bilmiyorum ama ben, beni başka yollara düşürmesini, başka isimlere, başka tecrübelere götürmesini bekliyorum. Bunu alabildiğim bir kitap oldu Seyrek Yağmur. İkinci Yeni’yi araştırdım. Nick Cave, Malcolm Lowry, Julio Cortazar, Alice Munro ve Bilge Karasu gibi kişileri araştırdım. Cassandra Wilson’dan Blue Skies dinledim. Yeni okunacak kitaplar listeledim kendime. Bir kitap daha ne yapmalı ki?
    En son olarakta araştırma yaparken youtubeda kısa bir film gördüm. Seyrek Yağmur’dan Rıfat Diye Biri başlıklı yazıdan yapılmış. Çok beğendim. Size onu da bırakıyorum.
    Keyifli okumalar.
    https://www.youtube.com/...amp;feature=youtu.be
  • 352 syf.
    ·14 günde·Beğendi·9/10
    İşçi sınıfından bir gencin ,burjuva bir ailenin kızına olan aşkının kendisinde nasıl bir evrim geçirdiğini ve bu aşkla nasıl kendini geliştirdiğini kişisel gelişim kitaplarından daha üstün anlatan bir eser..
    Yarı otobiyografik bir kitap olan Martin Eden,azmi,mücadeleyi,açlığı,yoksulluğu,sınıf farkını,sosyalizmi,işçilerin ve zenginlerin yaşamını,emek sömürüsünü ve aşkı daha bir çok şeyi ustalıkla bu eserinde anlatmış.
    En çok ta Martin'in yılmayan mücadelesine ve azmine hayran kaldım,açlıkla ve parasızlıkla geçen hayatı beni çok etkiledi.Çok yerlerinde derinden sarsıldım.
    Eminim okuyunca sizi de çok sarsacak bu hayat mücadelesi.Ne de olsa gerçekten alınma bir kurgu roman.Çok güzeldi.