• Yanlış anlama! Ben sana bin bir defa insanları sevdiğimi hem söyledim, hem yazdım. Bu insanları sevmek sözü hayali bir şey değildir ama galiba biraz nazari... Yoksa öyle insanlar var ki, kafasından tutup koparmak aklımdan geçmese bile, başka bir insanın aklından geçebilirse, bunu da yaparsa, ben nihayet bir yazıcıdan başka bir şey olmadığım için, mazur görürüm. Yine öyleleri var ki, yanlarına sokulmak zehirlenmekle eştir. Öyle insanlar tanıdım ki son günlerde... Allah seni korusun!
  • Gece yaşarım ben. El ayağın çekilmesini, komşu tıkırtılarının bitmesini beklerim. Yakın bir arkadaşım yok. Münzevi bir tipim. Ben bu yüzyılın insanı değilim galiba.


    Aslı Erdoğan
  • Vapurdan köprüye çıktığı zaman Adnan'a tanımadığı bir adam yanaştı. Hani bazı adamlar vardır, hem sivildirler, hemde polis oldukları bellidir, onlardan biri.

    Adam, "Adnan Bey!" dedi.
    Adını bu adamın bilişinden Adnan utandı, etrafına bakındı.
    Adam: "Adnan Bey değil misiniz yoksa?"
    Adnan, bu külhanbeyini fazla nezaketle yanından kaçırabilirmiş gibi tuhaf bir sesle çok nazik oldu, "Kiminle teşerrüf ediyorum?"dedi. Sonra adamın bacağındaki tabanca boyalı siyah çizmeyi gördü; bir sivil polisle konuştuğunu anladı. Hidayet'in adıyla herifi korkutmak istedi: "Galiba Hidayet Beyefendi'nin konağında zat-ı alinizle müşerref olmuştuk."

    "Ben Zaptiye Kapısı sivil memurlarındanım. Beşiktaş Karakoluna kadar gideceğiz."
    Bunu söylerken adam biraz hükümet, biraz it idi.
    Mithat Cemal Kuntay
    Sayfa 348 - Oğlak Yaıynları 14. Baskıdır. Kitabevinin notu şudur, Kuntay'ın sağlığında basılabilen özgün baskıdan hiçbir sadeleştirmeye gidilmeden, yazarın dipnotları da korunarak sadece noktalama işaretleri gözetilerek basılmıştır.
  • BABAMIN VERDİĞİ CEZA

    Bir yaz günü idi, Galiba temmuz. Teyzemin Kanlıca'da oturan kızı, küçük oğ­lu Ali ile beraber bize misafir gelmişti.

    Büyükler, ninemin odasına çekildiler. İki üç yaş kadar küçüğüm Ali ile ben de, soluğu doğru selâmlıkta aldık. Vapur iskelesi bitişik, deniz önümde, bana karışacak kimseler uzak. Bahçe her yaramazlığa müsait, havuzun içi kırmızı balık dolu. Bana ol­ta verecek, yem hazırlayacak, emirlerimi dinleyecek kayıkçı uşak hep orada. Haremde ne işim var benim?

    - Gel seninle denizden su çekip boşaltalım Ali!

    Annesi biraz evvel tertemiz, güller gibi giydirmiş kuşatmış. Kimin umurunda? Merdiven altında iki boş ilâç şişesi, dolapta bir yumak sicim bulduk. Haydi deniz ke­narına!

    Aman Yarabbi! Boş şişenin suya batarken; "glu, glu!" diye verdiği ses. O ne keyifli şey! Hangi eğlencede bu tat var? Kendimizden âdeta geçmiş bir hâlde bir saat, bir buçuk saat bununla eğlendik, oyalandık.

    Şişelerimiz dolup boşaldıkça, etrafımız, üstümüz başımız gerçi çamur içinde kalıyor; fakat sevincimize de son olmuyordu.

    Nihayet, bu oyundan usandık. Canımız balık tutmak istedi. Dört dönüp, her yeri araştırdığımız hâlde, babacığımın özenerek vücuda getirdiği olta takımını ele geçiremedik. Kim bilir, benim şerrimden nerelere saklamışlardı?

    Derken bir aralık vapur geldi, iskeleye yanaştı. Manevra esnasında dümenin bembeyaz köpürttüğü suları seyrettik. O da bitti. Vapur, çıkaracağı yolcuyu çıkar­mış; binecekleri bindirmişti. Memurla beraber biz de: "Tamam!" diye bağırdık. Va­pur da düdük çalıp iskeleden ayrıldı.

    O aralık gözlerimiz orada duran simitçinin tablasına ilişti. Üst üste istif edilmiş çörekler, pandispanyalar, gevrekler, şekerli şekersiz simitler, ne güzel, ne iştah verici bir manzara idi! Her ikimiz de yutkunarak elimizde olmadan bakıştık. Her ikimizin ba­kışmalarında da aynı arzu okunuyordu.

    Birimiz üşenmeyip de, hareme kadar gitse, istediğimiz parayı elbette alırdı.

    Ben, hiçbir vakit böyle bir isteğin gerek babam, gerek ninem ve gerek dadı­larım tarafından reddedildiğini hatırlamam.

    Öyle iken -çocukluk zahir- olduğumuz yerden kalkıp da, içeriye kadar gitme­ye mi üşendik, ne oldu? Yoksa, insanların fenalığa karşı tabiî meyli mi benim altı yıl­lık varlığıma, muhakememe gidip geldi?

    Simitçi, tablayı tenha iskelenin üzerinde bırakıvermiş; öteki vapur zamanına kadar orada beklemektense kahveye gitmişti. Teyzemin oğluna:

    - Ali, dedim; bak, tablanın başında kimseler yok. Haydi, simit çalıp yiyelim. Usulcacık iskeleye açılan sokak kapısının zenbereğini kaldırdık. Sağa sola ça­buk bir göz attık. Civarda bizi görebilecek fert yok. Her taraf tenha.

    - Haydi Ali!

    Çocuk, benim kendisini itmemle koştu, elini rastgele tablaya uzattı. Mini mini ovucunun alabileceği kadar, galiba dört tane yirmilik simitle geri geldi. İkimizde he­yecandan tıkanacak gibiydik.

    İşlediğimiz suçun dehşeti elimizde olmadan içimize korku, yüreğimize çarpın­tı veriyordu. Çaldığımız simidi, kapıyı kapadıktan sonra, orada, bahçede yiyebilirdik. Kimsecikler görmezdi.

    Lâkin hayır! Daha ziyade saklanmak ihtiyacını duyduk. Odada kanepenin al­tına girdik ve artık tamamıyla şuursuz bir hırs ve iştahla, çalınmış simitleri atıştırmaya koyulduk.

    Aradan henüz iki dakika geçmiş, her hâlde simitler bitmemişti. Oda kapısı açıldı. Bizi arayan babamın sesi duyuldu:

    - Nerede bu çocuklar?

    Eyvahlar olsun! O anda yer yarılıp içine girmek istedim. Şaşkınlıkla, ufacık ayağımı kanepeden dışarıya uzatmışım. Babacığım gördü:

    - Kanepenin altında ne işiniz var bakayım?

    Oldu mu bize olanlar! Aynı zamanda bir el kanepeyi tuttu, kaldırdı:

    O simitler nereden çıktı?

    ...

    - Söylesene, kim ver­di o simitleri size?

    Bu sorunun cevabını bizim vermemize hacet var mı? işin gerçeği durumu­muzdan belli.

    Lâkin tuhaf şey! Ne dayak var, ne azar. Ben bu sükûneti babamda ömrüm boyunca görmedim. Yaptı­ğım iş zararsız şey mi aca­ba?

    Ertesi sabah, her vakitki gibi, iki kardeş babamızla kıra çıkıp bir gezinti yapmağa hazırlandık.

    Kapıdan çıktık. İstinye koyuna doğru yürümeye başladık. Ben pek neşeli idim. Kırda koşacak, oynayacak, parlak kanatlı böcekler, narin yapılı tavşan bıyıkları top­layacaktım.

    Gazinonun önüne gelince yüreğim "hop" etti. Bizim simitçi, tablasını sokağın ortasına koymuş, kendi de gazinoda nargile içiyordu. Ayaklarım birbirine dolaşma­sına rağmen, önüme bakarak oradan geçecektim.

    Babam durdu. Beni eliyle yanına çağırdı ve cebinden çıkardığı gümüş ikiliği bana uzatarak:

    - Bunu al! dedi; şu adama götür. Dün senden habersiz, tabladan aldığım dört tane simidin parasıdır, de, ver!

    Götürdüm verdim. Fakat nasıl götürüp nasıl verdiğimi ben de bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa, o günden sonra, benim malım olmayan eşyaya bir da­ha el sürmedim.

    Ercüment Ekrem Talu
  • Genelde ya çok beğendiğim ya da hiç beğenmediğim kitaplara inceleme yazarım. Ancak İntibah için söyleyeceğim 3-5 şey var.

    Öncelikle beğenmedim diyemem ancak bayıldığım da söylenemez. Sanırım kitabı tam anlamıyla benimseyememin tek sebebi 'dili' ile ilgili. Namık Kemal'i eleştirmek tabiki haddim değil ancak edebi anlamda beni doyurmayan tam aksine sıkan bir kitap oldu. Cümleler bana çok uzun ve karmaşık geldi. Ki ben klasik sevdalısı bir insan olarak bu durumdan bir hayli rahatsız oldum. Cümlelerin uzunluğunun sebebi edebiyat yapmak için değil de sanki kitabı uzatmak için özellikle yapılmış gibi hissettim...

    Belki de kitaba çok büyük umutlarla başladığım için hayal kırıklığına uğramışımdır, bilemiyorum, ama gerçeği söylemem gerekirse ben kalemi daha sağlam bir roman bekliyordum.

    Size çok ilginç gelebilir ama kitabı okurken Reşat Nuri'yi özledim. Galiba tam anlamıyla tatmin olamadığım için oldu bu. Çünkü Reşat Nuri benim için, kalemi en sağlam romancılardandır.

    Konusu için söyleyebileceğim pek bir şey yok. Gayet tahmin edilebilir bir son ve romantik bir eser. Beni şaşırtan pek bir şey olmadı.

    Yalnız kitaptan aldığım tek ders şudur: "Ah aşk, sen vezir de edersin rezil de.."

    Klasik okumaya yeni başlayacaklar için iyi bir başlangıç olacağını düşünmüyorum ancak klasik okumaya alışık olanlar rahatlıkla okuyabilir.

    Keyifli okumalar dilerim.
  • Saat 6.30’du. Sabah 6.30’lar yabana atılmazdı. Birce de yabana atamazdı. Zorunluluktan dolayı uyanmasaydı, Birce yine uyanırdı çünkü 6.30’lar asla yabana atılmazdı…

    Birce, yatağından kalktı. Masasının üzerindeki menekşeye dokundu. Boynunu bükmüştü menekşe, tıpkı kendisi gibi. Aynı çaresizlik onda da vardı. Bu sıralar bir şeylerin değişmesini çok umuyordu ama her şey alabildiğine tekdüzeydi.

    Dün gece gördüğü bir düşün etkisiyle uyandı bu sabah. Bir şeye dair beklentilerinin gerçekleştiği bir düştü bu. O düşle yavaşça pencereye yaklaştı. Perdeyi incitmeden açtı çünkü beklentiler çok kırılgandı, dağılabilirdi.

    Perdeyi araladığında karşısında bir bisiklet vardı. Birce, kendisine gelmiş olmasını umdu çünkü rüyasında da oradaydı o bisiklet. Belki de bisiklet kendisiydi ama o bisiklet oradaydı bu sabah. Hemen evden çıktı, bisiklete dokundu uzun uzun. O bisiklet bir düş değildi, o bisiklet oradaydı bu sabah.

    Bisikletin selesine bir not iliştirilmişti. Birce, o notu eline aldı ve okumaya başladı.

    -Günlerin çekilir bir yanı olması için bir umut ararsın, ışık ararsın ya da onun gibi bir şeyler. Benim günlere dair tek beklentim sensin. Öyle bir zamanda çıkageldin ki her yer bayram neşesine büründü. Masadaki reçel, annemin gülüşü, arefe günü bitirilmiş bayram şekeri gibi.

    Not bu kadardı. Birce notu okuyunca çok mutlu oldu. Bisikleti eve çıkardı. Bir köşede her bulduğu yerde uyumakla meşhur kedisi yine uyuyordu elbiselerinin arasında…

    Hazırlanması gerekiyordu. Hazırlanıp okula gitti. Okula vardığında ders başlamıştı. Sessizce arka sıralara doğru yürüdü. Ders Psikolojiydi. Psikolojik Yaklaşımlardan bahsediyordu dersin hocası. Birce sıraya oturunca hocası geç gelmenin bedeli diye düşündüğü bir soru sordu. “Bilişsel yaklaşımı” anlatmasını istedi Birce’den. Birce anlatmaya başladı. “Soğuk savaşın bittiği günden itibaren, insanlar yavaş yavaş bilgisayarlaşmaya başladı. İnsan zihni gitgide yok olmaya, bir bilgisayar gibi komutsal verilere dayanmaya başladı,” dedi. Dersin hocası onaylar bir şekilde “İyi cevap, umarım bundan sonra geç kalmamayı öğrenirsiniz küçük hanım,” dedi. Birce “özür dilerim” dedi sadece.

    Eve dönmeliydi, evden ayrılınca kendini hep huzursuz hissediyordu. Çok sıkılıyordu, insanların arasında. Onlar bunaltıyordu. O yüzden sığınağına doğru koşar adım döndü. Odasında çiçekli bisikleti duruyordu. Ne yapacağını hâlâ bilmiyordu. Annesi geldi odasına, “Haydi biraz dolaşım,” dedi Birce’ye. Salı Pazarı’na gittiler annesiyle.

    Uzun uzun tezgahları dolaştılar. Faruk geldi aklına, gülümsedi. Faruk olsaydı ne yapardık acaba burada?” diye uzun uzun düşündü.
    Tekrardan eve döndüklerinde, Faruk çok uzun bir mesaj atmıştı. Konu Faruk olunca hep gülümsüyordu. Sebep yoktu Faruk düşüncesi onu hep gülümsetiyordu.

    Bir Pazar günü. Ankara. Kuğulu Park. Karşıdaki büfede “Neşet Ertaş” “Gönül Dağı” çalıyordu, Eğer Ankara’daysanız ya da yolunuz bir şekilde Ankara’ya düşmüşse sadece Neşet Ertaş çalardı bu şehirde. Çalmasa bile, kulağınızda, kalbinizde daima Neşet Ertaş’ın sesi vardır. Burası hüzünlü bir bozkır. Denizden çok uzak ama Neşet Ertaş’a çok yakın.

    Birce ve Faruk yan yana oturuyordu bir bankta. Kalpten kalbe bir yol vardı o gün. İkisi de bunu biliyordu, yıldızlar yere paraleldi. Birce, başını Faruk’un omuzlarına yasladı. Ağzından sihirli sözcükler dökülmeye başladı. “Senin omzun, sesin bana huzur veriyor. En çok ben burada mutluyum iyi ki varsın” dedi. Faruk eliyle Birce’nin başını okşadı, usulca tekrarladı “ Sen de, iyi ki varsın” dedi.

    Kuğulu Park’tan ayrılıp yürümeye başladılar. Yol boyu şarkı türetmece oynadılar. Bir türlü konuşamadılar. Birce bir şey dediğinde Faruk o kelimeden bir şarkı türetiyordu. Faruk bir şey dediğinde bu sefer roller değişiyordu. Kedi sevenler sokağına gelene kadar bu durum sürdü. Kedi sevenler sokağına geldiklerinde bir çay bahçesinde oturdular. Garson geldi, iki çay istediler. Garson adisyona iki çay yazıp gitti. Birce anlatmaya başladı. “Aylardan beri karanlıklar içindeydim ben Faruk, tek başımaydım. Sonra sen geldin ışığım oldun. Belki biraz daha geç kalsan ben o karanlığa teslim olacaktım. Sen benim gerçek mucizemsin bunu kabul ediyorum ama çok erken gelmiş olmandan da korkuyorum. Belki de bu mucizenin büyüsünün bozulmasından korkuyorum. Sanki bir şeylerin zamanı değilmiş gibi hissediyorum,” dedi. Faruk bir şey diyemedi, usulca yine “zaman” dedi. Zaman deyişi Ankara ayazında uçup gitmişti. Yakalaması artık imkansızdı.

    Artık yolların ayrılma vaktinin geldiği saatlerdi. Otogara doğru yürüdüler. O gün otogar tıklım tıklımdı ve yoğun bir yağış vardı. Bir tarafta ise herkes birbirine sıkı sıkı sarılmış ağlıyordu. Yağmur gözyaşlarını saklardı o yüzden kimse ağladığını kabul etmiyordu ama herkes ağlıyordu.

    Birce’nin otobüsü geldi. Faruk, çantasından “Küçük Prens” kitabını çıkardı Birce’ye verdi. Birce hiçbir şey söylemeden kitabı alıp otobüse bindi. Faruk, otobüste Birce’nin oturduğu cam kenarına doğru yürüdü, aralarında sadece bir pencere mesafesi vardı. Faruk, bir şarkıyı mırıldanmaya başladı

    …Kavonazların dibi göründü, çörek otu ve susam susam susam… Bütün bu poğaçalar ve kurabiyeler beni içime kapatan…

    Bu şarkı çok anlamlıydı. Birce’nin sesinden dinleyemeden otobüs hareket etti ve Birce’nin sesinden bir daha şarkı duyamadı. Hâlâ birbirinden bağımsız yerlerde bu şarkı söylenmeye devam edecekti ama bu Faruk ve Birce için geçerli değildi. Onların kendi birbirinden farklı hikâyelerinde artık farklı şarkılar çalmaya başlayacaktı. Otobüs bilinmezliğe doğru hareket etti. Bu yaşananların hepsi korkuydu belki de düştü. Kedi Sevenler sokağı yoktu. Kuzu çiçeği henüz yememişti. Hiç gitmemis gibi bir köşede oturup dinlendirirmiş gibi çiçekli bisikletin kahve aromalı sesi, yere bakıp utanarak gülümsemesi hepsi ama hepsi daima uzaklarda kalmıştı.

    Faruk, otogarlara hâlâ gidemiyordu. Herkes sanki bırakıp gidecekmiş gibi hissettiğindendi belki. Belki de yıllar önce onu 9 numaralı peronda uğurladığı günler geliyordu aklına, kim bilirdi.

    O gün el sallamıştı arkasından. Sonra ağzında bir sigara ve içli bir şarkıyla her şeyin geçeceğini söyleyen Ay ve yarım kalmış hislere sahip yıldızlar da eşlik etmişti o geceki vedaya. Gücüne gidiyordu yalnızlığı böyle…

    Vedanın ertesinde yani onun başka bir şehre vardığı gün, ayrı yollara savrulmuşlardı. Gitmeden önce çay bahçesinde uzun uzun konuşmuşlardı. Faruk, öyküsüne dahil olmak istediğini söylemişti. Hatta izin verseydi eğer yüreğindeki tüm iğneleri, kalbine batmış tüm o cam parçalarını elimi kanatma pahasına da olsa tek tek temizleyeceğini de söylemişti ama hep bir sayfa geç kalmışlardı
    birbirlerine. Mesele mesafeler falan da değildi. Asıl mesele, yani onları birbirinden uzaklaştırıp koparan şey Birce'nin düşmekten, yaralanmaktan korkmasıydı. İnanmıyordu hiçbir şeye, inancı da yoktu kimseye.

    Birce'yi bir şeylere inandırabilmek için kuşburnuna inandığını söylemişti Faruk. Hatta neden inandığını da açıklamıştı: Bir gün sabahçı kahvesinde oturuyordum ve çok üzgündüm. Birden nasıl olduğunu anlayamadığım bir kuşburnu belirdi masama, sonra sebebini sormadan yudum yudum içtim onu. Kafamı çevirdim, sağımda solumda kimse yoktu sadece kuşburnu vardı yanı başımda. İşte o gün dedim ki kendi kendime, manevi desteğiyle her daim yanımda olan bir şeye elbette inanabilirim. Hikayeyi anlattıktan sonra Birce çok gülmüştü. Faruk da gülmüştü. Hatta hâlâ gülüyor ve inanıyordu Faruk.

    Birce, peruk gibi hüzünlüydü. Hüznünü başka kalıplarda yaşamak istiyordu. Yıllardır çalışıp didinip bir ev alıp sonra ilk depremde evi yıkılan bir adamın nasırlaşmış ellerinde, evladını kaybetmiş bir annenin yüzünde, ya da kimsesiz kalmış bir çocuğun kalbinde ama Faruk hüznü de, sevinci de onunla yaşamak istiyordu.

    Gün yine aydığında epeydir kaçtığı o izbe evde bulmuştu kendini. Zaman yine olanca sessizliğiyle durduğunda, giderken arkasındda açık bıraktığı koridordaki tüm ışıklar sövmeye başladı. Tek tek söndürdü. Masanın üzerindeki daktilo, yarım kalmış tüm öyküler, fincandaki içilmemiş kahve yüzüne tükürdü. Buzdolabı yine o tamtakır kuru bakırlık görüntüsüyle seslendi; yine mi sen? Hani gitmiştin, hani bir daha dönmeyecektin. O yokuşu onunla beraber çıkacağım, belki yeni bir buzdolabı da alırım o gittiğim yerlerde, seni de unuturum demiştin. Ne oldu da şimdi geri döndün? Sustu, haklıydı…

    Çok yorulmuştu. Yollar fena yormuştu. Bu sefer mecali kalmamıştı hiçbir şey yapmaya. Oturma odasına geçti, kir pas içindeki tekli koltuğuna oturdu. 37 Ekran tüplü televizyonu yüzüne acı acı bakıyordu. Daha fazla dayanamazdı sordu: Bak hepsi konuştu, tek tek yüzüme vurdular her şeyi. Ya sen, sen bir şey demeyecek misin? "Ekranda seni yansıtıyorum zaten, daha sana ne söyleyebilirim ki?" demişti. En ağırı da bu olmuştu sanırım. Galiba tüm yaralanmış öykülerin çıkış noktası da buydu. Kendi kendinle yüzleşmek ve yine yanıldığınla kalmak.