• Ben özledim galiba seni...
    Bu yüzden bu kadar sitemlerim..
    Sen üzülme acıdan bu sözlerim.
    Karşımda görsem dolar gözlerim..
  • “Aziz Dostum,
    Mektubunu ve beraberinde gönderdiğin rahmetli Hayrı İrdal’ın müsveddelerini büyük bir teessürle okudum. Zavallı dostumuza senelerce gösterdiğin candan alâkaya nasıl te­şekkür etmeli. Böyle bir şeye, aranızdaki münasebet dolayısıyle, hiç lüzum olmadığını bildiğim halde, içim sana karşı minnetle dolu.
    Vefa’da, aynı sıralarda, mektep hayatı denen ve yalnız bizimki cinsinden dostlukların aydınlattığı o uzun can sı­kıntısında başlayan ve hemen hemen ömrümüz boyunca devam eden o güzel ve tatlı beraberlik nihayet bir tarafın­dan kırıldı. Mektubunda yazdıklarının hemen hepsine iştirak ediyorum. Bu yerinde duramayan fıkır fıkır zekânın, bu kadar hazin bir şekilde sönmesi elbette ki korkunç bir şeydir. Fakat ne yapabiliriz; insan talihi o kadar derinlerde, öyle kesif karanlıklarda hazırlanıyor ki… O kadar berrak bilgiyle söylediğin şeyler de gösteriyor ki, dostumuz baş­tan mahkûmdu. Bir taraftan korkunç düşkünlükler, öbür yandan uğradığı aile felâketleri, karısından boşanma ve onun ölümü, nihayet bugünkü nazariyelerin ışığı altında senin şüpheyle karşıladığın, fakat benim belki de bilgisizli­ğim yüzünden hâlâ inandığım, irsiyetten gelme zâlim im­kânlar, bu neticeyi adetâ baştan kat’ileştiriyordu: Parano­ya… Düne kadar bu kelime benim için deniz kızı, insan başlı at, filan gibi bir çeşit masaldı. Şimdi altında yaşadığı­mız o tehditkâr burçlardan biri oldu.
    Mektubunda anlamadığım tek şey kendini itham etmen­dir. Sen elinden geleni yaptın. Bana kalırsa sadece kaybet­tiğimiz dosta acıyalım ve hatırasını son günlerin muzlim ışığından uzak tutmaya çalışalım.
    Bilir misin ki bu mucize bende oldu. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okurken hiç de kliniğine son ziyaretimde ya­tağının üzerinde oturmuş, iki eli başında düşünen ve biz­lere alâkasız, kendi kendisiyle konuşan adamı görmedim. Hatırıma hep Vefa’da geçirdiğim saatler, üniversite talebeli­ğinde o coşkun senelerimiz, nihayet Ankara’daki hayatı­mız geldi. Senin Numune Hastanesi’nde, benim bankada, Hayri İrdal’ın baroda çalıştığı, her akşam bir lokantada, bir eğlence yerinde buluştuğumuz, saatlerce gülüp eğlendiği­miz zamanlar…
    Onu okurken, realitenin acılığından, insicamsızlığından ve hayata hakim abesden o kadar güzel intikamlar alan, bu acayip zekânın cümbüşlerini tekrar seyrettiğimi sanıyor­dum -Seyretmek kelimesi, burada öyle sanıyorum ki, tam yerindedir ve bütün bir karşılıklı vaziyeti ifade eder-, çün­kü Hayri’nin zekâsında ve konuşmasında daima spektaküler bir taraf vardı. O daima sahnedeydi. Ve biz onu çok de­fa böyle olduğunu bilerek dinler ve zevk alırdık.
    Elbette ki, gönderdiğin müsveddelerin o konuşmalara benzemesini, realiteyle öyle sarmaş dolaş yürümesini, abes bir masallaştırmaya düşmeden hayattan intikamını alması­nı ben de çok isterdim. Fakat çeşitli hastalığın bu kadar yorduğu bir zekânın, hele bütün hızıyla kendisine çevril­diği bir devirde böyle bir şeyi nasıl bekleyebilirdik. Bu mu­hayyel hatıraların asıl hızının, ifrata ve kendine çevrilmiş bir çeşit i’tisaf hissi olduğu muhakkak.
    Bu işte ikimizin de çok hazin vaziyetlere girdiğimiz inkâr edilemez. Fakat çok defa katil, intihar, yangınla biten ve bu cinsten bir zihnî macerada bütün intellektüel silâh­ları kendisini hedef almış bir zekâdan ne beklenir. Hasta kelimesi, bütün bir mazeretler silsilesini beraberinde taşı­yan kelimelerdendir.
    Oğlumun kullandığı bir tabirle -dün otomobil için söy­lüyordu- bizlere gerçekten kıydı. Fakat dediğin gibi bu işte benim senden daha talihli çıktığıma emin değilim. Çünkü sana hiçbir suretle yakışmayan, kimsenin inanmıyacağı lâ­tif budalalık isnadına karşı ben düpedüz sahtekâr ve do­landırıcı oluyorum. Seninkini son zamanlardaki doktor hasta münasebetinin ilham ettiğine hiç şüphe yoktur.
    Yaşadığı korkunç birsamlar âleminde şahsiyetine getir­diği bu değişmeden elbette müteessir olmazsın. Eminim ki Sıhhatevi’nin sakinleri arasında sana bir ilâh gibi bakan yüzlercesi vardır.
    Bana gelince, itiraf edeyim, aramızda daima iki taraflı bir kıskançlık vardı. Çelimsiz Hayri İrdal, bende bir takım fizik meziyetler, üstünlükler vehmeder ve bundan kendisi­ne bir yığın küçüklük azabları yaratırdı. Zaten bu, insan­dan kaçan, kimleri ve neleri kıskanmazdı. Ben ise onun zekâsına ve kalb kuvvetine karşı müdafaasızdım.
    Müsveddeleri, isimlerde ufak bir değiştirme ile neşr et­men en doğrusudur. Hiçbir kıymeti olmasa bile kliniğinde senelerce tedavi görmüş bir hastaya ait bir vesikayı neşret­miş olacaksın.
    Aziz Dostum, sen de biliyorsun ki, dünya birdenbire çok değişti. Kâhil ve muvazeneli insan birdenbire kendini büs­bütün başka işlere verdi. Dün ancak, büyük mânâlarında yaratılışın imtiyazlarına nail olmuş insanlara mahsus bir çalışma olan sanat, yavaş yavaş çocukların ve delilerin ma­likânesi oldu. Bu işe nasılsa kendini vermiş, aklı başında kahiller bile ancak onların maskesini takarak, onların mimiklerini ve anlarını taklid ederek bu işi yapıyorlar. Her tarafta deli ve çocuk ekspozisyonları, çocuk şiirleri ve daha hazini, deli mantığıyla konuşmağa çalışan insanların, akıllıların karnavalı var. Aristo’dan ve Leonard’dan kopmuş olmanın lâtif neticeleri içindeyiz. Bu kadar büyük safraları attıktan sonra bu mahsul değiştirmeye elbette şaşılmaz.
    Asrımızın farikası olan bu cümbüşe elinde hazır fırsat varken sen ne diye karışmayacaksın.
    Evet dostum, dünün sanatı, manastır veya medrese hüc­relerinde, atelyelerde, çalışma odalarında idi. Bugünküler tımarhane ve nursey’lerde oluyor. Yarın belki beşiklerde olacak.
    Hem kitap, zannettiğin kadar mânâsız değil; daha doğ­rusu hezeyanında mûdhiş şekilde içtimai. İkimiz de öte­den beri Türk insanının içtimai bir devir yaşadığını ve me­selelerimiz içinde boğulduğunu düşündük. Hayri İrdal de­lilik nöbetlerinde bile -mektubunu hiç okumamış gibi ko­nuştuğum için kusura bakma, Hayri İrdal vak’ası için ver­diğin vazıh izahata rağmen bu kelimeyi kullanmam sırf fikrimi lâyıkıyle anlatmak içindir-, evet, delilik nöbetlerin­de bile sonuna kadar içtimai. Bu da gösterir ki, meseleleri­miz hepimizde en canlı noktalarımız. Başka bir meziyeti olmasa bile bu noktadaki ısrarı bence kâfidir.
    Bütün bunları söylerken, şahsiyetimi, bu kadar değiştiri­ci bir aynada seyretmekten müteessir olmadığımı iddia et­miyorum. Hattâ daha ileriye giderek, yavaş yavaş kendim­den şüphe etmeğe başladığımı bile söyleyebilirim. Kimbilir, elime fırsat geçseydi… Bu korkuyu mühim bulursan, bana Sıhhatevi’nde küçük bir oda hazırla.
    Sana gelince, hiç olmazsa böyle bir endişen yok; psika­naliz bugün bütün dünyada kabul edilmiş, kendinden ev­velki nazariyelerin birçoğunu, bir yığın tedavi sistemiyle beraber silmiş süpürmüş metodlardan biridir. Belki de insanoğluna tevcih edilmiş en berrak ışıklardan biri. Hasta bir muhayyilenin bu fantezisi seni elbette müteessir ede­mez. Hem canım kardeşim, etse bile ne çıkar. Tenkit, fikrî hayatın eşiği olduğuna göre ve bizde de itiyatlarımızın sansüründen kurtulmak mümkün olmadığına göre, bu işi ancak Hayri İrdal gibi, çemberin öbür tarafına fırlamışlar yapabilirdi. Bu itibarla güzel bir tahammül örneği vermiş olursun.
    Dediğim gibi isimleri değiştir ve neşret. Yalnız Hayri’nin ismini olduğu gibi bırakmanı isterim. Bu isim bizim için çok azizdi. Ben kendi hesabıma, senelerce lezzetle dinlediğim ihtiraslarında, yalnız bu şakada olsa dahi onun deva­mını isterim. Hem hısım akrabası olmadığına göre, kimse­yi rahatsız etmiş olmayız.
    Müsveddeleri gönderiyorum. Kitabın neşri için yapaca­ğım bir şey varsa bildirirsin. Burada herkes. Oradaki her­kesi kucaklıyor. Ben de öyle yapıyorum. Yani kollarımın arasındasın.
    İmza
    Hamiş: Müsveddeleri karım çok hazin buldu ve bana göstermeden galiba biraz ağladı. Bilirsin ya ağlamamak ev­lenmemizin tek şartıdır. Kızımla oğlum pek beğendiler. Kı­zım Zehra, adının hikâyeye girmesinden pek memnun. Sa­kın amcam değiştirmesin, diyor. Dedim ya dünya acaipleşti. Tekrar sevgiler.”
  • “Aziz Dostum,
    Mektubunu ve beraberinde gönderdiğin rahmetli Hayrı İrdal’ın müsveddelerini büyük bir teessürle okudum. Zavallı dostumuza senelerce gösterdiğin candan alâkaya nasıl te­şekkür etmeli. Böyle bir şeye, aranızdaki münasebet dolayısıyle, hiç lüzum olmadığını bildiğim halde, içim sana karşı minnetle dolu.
    Vefa’da, aynı sıralarda, mektep hayatı denen ve yalnız bizimki cinsinden dostlukların aydınlattığı o uzun can sı­kıntısında başlayan ve hemen hemen ömrümüz boyunca devam eden o güzel ve tatlı beraberlik nihayet bir tarafın­dan kırıldı. Mektubunda yazdıklarının hemen hepsine iştirak ediyorum. Bu yerinde duramayan fıkır fıkır zekânın, bu kadar hazin bir şekilde sönmesi elbette ki korkunç bir şeydir. Fakat ne yapabiliriz; insan talihi o kadar derinlerde, öyle kesif karanlıklarda hazırlanıyor ki… O kadar berrak bilgiyle söylediğin şeyler de gösteriyor ki, dostumuz baş­tan mahkûmdu. Bir taraftan korkunç düşkünlükler, öbür yandan uğradığı aile felâketleri, karısından boşanma ve onun ölümü, nihayet bugünkü nazariyelerin ışığı altında senin şüpheyle karşıladığın, fakat benim belki de bilgisizli­ğim yüzünden hâlâ inandığım, irsiyetten gelme zâlim im­kânlar, bu neticeyi adetâ baştan kat’ileştiriyordu: Parano­ya… Düne kadar bu kelime benim için deniz kızı, insan başlı at, filan gibi bir çeşit masaldı. Şimdi altında yaşadığı­mız o tehditkâr burçlardan biri oldu.
    Mektubunda anlamadığım tek şey kendini itham etmen­dir. Sen elinden geleni yaptın. Bana kalırsa sadece kaybet­tiğimiz dosta acıyalım ve hatırasını son günlerin muzlim ışığından uzak tutmaya çalışalım.
    Bilir misin ki bu mucize bende oldu. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okurken hiç de kliniğine son ziyaretimde ya­tağının üzerinde oturmuş, iki eli başında düşünen ve biz­lere alâkasız, kendi kendisiyle konuşan adamı görmedim. Hatırıma hep Vefa’da geçirdiğim saatler, üniversite talebeli­ğinde o coşkun senelerimiz, nihayet Ankara’daki hayatı­mız geldi. Senin Numune Hastanesi’nde, benim bankada, Hayri İrdal’ın baroda çalıştığı, her akşam bir lokantada, bir eğlence yerinde buluştuğumuz, saatlerce gülüp eğlendiği­miz zamanlar…
    Onu okurken, realitenin acılığından, insicamsızlığından ve hayata hakim abesden o kadar güzel intikamlar alan, bu acayip zekânın cümbüşlerini tekrar seyrettiğimi sanıyor­dum -Seyretmek kelimesi, burada öyle sanıyorum ki, tam yerindedir ve bütün bir karşılıklı vaziyeti ifade eder-, çün­kü Hayri’nin zekâsında ve konuşmasında daima spektaküler bir taraf vardı. O daima sahnedeydi. Ve biz onu çok de­fa böyle olduğunu bilerek dinler ve zevk alırdık.
    Elbette ki, gönderdiğin müsveddelerin o konuşmalara benzemesini, realiteyle öyle sarmaş dolaş yürümesini, abes bir masallaştırmaya düşmeden hayattan intikamını alması­nı ben de çok isterdim. Fakat çeşitli hastalığın bu kadar yorduğu bir zekânın, hele bütün hızıyla kendisine çevril­diği bir devirde böyle bir şeyi nasıl bekleyebilirdik. Bu mu­hayyel hatıraların asıl hızının, ifrata ve kendine çevrilmiş bir çeşit i’tisaf hissi olduğu muhakkak.
    Bu işte ikimizin de çok hazin vaziyetlere girdiğimiz inkâr edilemez. Fakat çok defa katil, intihar, yangınla biten ve bu cinsten bir zihnî macerada bütün intellektüel silâh­ları kendisini hedef almış bir zekâdan ne beklenir. Hasta kelimesi, bütün bir mazeretler silsilesini beraberinde taşı­yan kelimelerdendir.
    Oğlumun kullandığı bir tabirle -dün otomobil için söy­lüyordu- bizlere gerçekten kıydı. Fakat dediğin gibi bu işte benim senden daha talihli çıktığıma emin değilim. Çünkü sana hiçbir suretle yakışmayan, kimsenin inanmıyacağı lâ­tif budalalık isnadına karşı ben düpedüz sahtekâr ve do­landırıcı oluyorum. Seninkini son zamanlardaki doktor hasta münasebetinin ilham ettiğine hiç şüphe yoktur.
    Yaşadığı korkunç birsamlar âleminde şahsiyetine getir­diği bu değişmeden elbette müteessir olmazsın. Eminim ki Sıhhatevi’nin sakinleri arasında sana bir ilâh gibi bakan yüzlercesi vardır.
    Bana gelince, itiraf edeyim, aramızda daima iki taraflı bir kıskançlık vardı. Çelimsiz Hayri İrdal, bende bir takım fizik meziyetler, üstünlükler vehmeder ve bundan kendisi­ne bir yığın küçüklük azabları yaratırdı. Zaten bu, insan­dan kaçan, kimleri ve neleri kıskanmazdı. Ben ise onun zekâsına ve kalb kuvvetine karşı müdafaasızdım.
    Müsveddeleri, isimlerde ufak bir değiştirme ile neşr et­men en doğrusudur. Hiçbir kıymeti olmasa bile kliniğinde senelerce tedavi görmüş bir hastaya ait bir vesikayı neşret­miş olacaksın.
    Aziz Dostum, sen de biliyorsun ki, dünya birdenbire çok değişti. Kâhil ve muvazeneli insan birdenbire kendini büs­bütün başka işlere verdi. Dün ancak, büyük mânâlarında yaratılışın imtiyazlarına nail olmuş insanlara mahsus bir çalışma olan sanat, yavaş yavaş çocukların ve delilerin ma­likânesi oldu. Bu işe nasılsa kendini vermiş, aklı başında kahiller bile ancak onların maskesini takarak, onların mimiklerini ve anlarını taklid ederek bu işi yapıyorlar. Her tarafta deli ve çocuk ekspozisyonları, çocuk şiirleri ve daha hazini, deli mantığıyla konuşmağa çalışan insanların, akıllıların karnavalı var. Aristo’dan ve Leonard’dan kopmuş olmanın lâtif neticeleri içindeyiz. Bu kadar büyük safraları attıktan sonra bu mahsul değiştirmeye elbette şaşılmaz.
    Asrımızın farikası olan bu cümbüşe elinde hazır fırsat varken sen ne diye karışmayacaksın.
    Evet dostum, dünün sanatı, manastır veya medrese hüc­relerinde, atelyelerde, çalışma odalarında idi. Bugünküler tımarhane ve nursey’lerde oluyor. Yarın belki beşiklerde olacak.
    Hem kitap, zannettiğin kadar mânâsız değil; daha doğ­rusu hezeyanında mûdhiş şekilde içtimai. İkimiz de öte­den beri Türk insanının içtimai bir devir yaşadığını ve me­selelerimiz içinde boğulduğunu düşündük. Hayri İrdal de­lilik nöbetlerinde bile -mektubunu hiç okumamış gibi ko­nuştuğum için kusura bakma, Hayri İrdal vak’ası için ver­diğin vazıh izahata rağmen bu kelimeyi kullanmam sırf fikrimi lâyıkıyle anlatmak içindir-, evet, delilik nöbetlerin­de bile sonuna kadar içtimai. Bu da gösterir ki, meseleleri­miz hepimizde en canlı noktalarımız. Başka bir meziyeti olmasa bile bu noktadaki ısrarı bence kâfidir.
    Bütün bunları söylerken, şahsiyetimi, bu kadar değiştiri­ci bir aynada seyretmekten müteessir olmadığımı iddia et­miyorum. Hattâ daha ileriye giderek, yavaş yavaş kendim­den şüphe etmeğe başladığımı bile söyleyebilirim. Kimbilir, elime fırsat geçseydi… Bu korkuyu mühim bulursan, bana Sıhhatevi’nde küçük bir oda hazırla.
    Sana gelince, hiç olmazsa böyle bir endişen yok; psika­naliz bugün bütün dünyada kabul edilmiş, kendinden ev­velki nazariyelerin birçoğunu, bir yığın tedavi sistemiyle beraber silmiş süpürmüş metodlardan biridir. Belki de insanoğluna tevcih edilmiş en berrak ışıklardan biri. Hasta bir muhayyilenin bu fantezisi seni elbette müteessir ede­mez. Hem canım kardeşim, etse bile ne çıkar. Tenkit, fikrî hayatın eşiği olduğuna göre ve bizde de itiyatlarımızın sansüründen kurtulmak mümkün olmadığına göre, bu işi ancak Hayri İrdal gibi, çemberin öbür tarafına fırlamışlar yapabilirdi. Bu itibarla güzel bir tahammül örneği vermiş olursun.
    Dediğim gibi isimleri değiştir ve neşret. Yalnız Hayri’nin ismini olduğu gibi bırakmanı isterim. Bu isim bizim için çok azizdi. Ben kendi hesabıma, senelerce lezzetle dinlediğim ihtiraslarında, yalnız bu şakada olsa dahi onun deva­mını isterim. Hem hısım akrabası olmadığına göre, kimse­yi rahatsız etmiş olmayız.
    Müsveddeleri gönderiyorum. Kitabın neşri için yapaca­ğım bir şey varsa bildirirsin. Burada herkes. Oradaki her­kesi kucaklıyor. Ben de öyle yapıyorum. Yani kollarımın arasındasın.
    İmza
    Hamiş: Müsveddeleri karım çok hazin buldu ve bana göstermeden galiba biraz ağladı. Bilirsin ya ağlamamak ev­lenmemizin tek şartıdır. Kızımla oğlum pek beğendiler. Kı­zım Zehra, adının hikâyeye girmesinden pek memnun. Sa­kın amcam değiştirmesin, diyor. Dedim ya dünya acaipleşti. Tekrar sevgiler.”
  • “Hiçbir gün yeni değildir bir öncekinden biliyoruz
    Eksik şafaklara karşı sarhoş
    Yaşanmadan eskimiş günlere çıkıyoruz.”


    Burası Kendini Kurtaran Kitabevi. Belki bu şehrin en eski yeri. Eskimesine müsaade edilmiş. Şu kapıyı açtığımda yüzüme çarpan koku. Nemli ve eski kağıt.. Zamanın derin izlerini taşıyan. Dersin burada icad edilmiş eskimek. Kapı. Geniş bir odaya açılır. Duvarlar. Duvar denmez bunlara. Zeminden tavana değin raflar. Raflarda. Kitaplar ve eski ne varsa. Eski fotoğraf makineleri, eski siyah beyaz fotoğraflar. Tanıdık simaların, daha önce hiç rastlamadığım fotoğrafları. Plaklar. Kasetler. Bir tahta merdiven. Raflardan istediğini alabilsin diye. Tahta tabureler. Daha yakına uzanmak için. Üst rafların birinde ince bir çingene çivisine iliştirdiği, arkasında sıralı zilleri, üzerinde eflatun renklerin hakim olduğu, Mezopotamyalı bir kadın portresi. Oval bir tabloya benzese de bunun bir erbane olduğunu söylemişti Mösyö. Üzerine işlenmiş kadın gibi Mezopotamyalı, bir çalgı. Bakkal Halim’in demesi Diyarbakırlıymış Mösyö. Belki de ordan bu erbane.

    Lakabı Mösyö. Gençten sayılır. Gözündeki minicik ve yusyuvarlak gözlüğü, kara sakalıyla tuhaf bir görünüşü vardır. Bazen kaşlarından elmacık kemiklerine değen gözlüğünü takar. O zaman pek bi tanıdık gelir. Yinede çıkaramam. Gelen turistler ona Mösyö derdi. Bizim de dilimize takıldı kaldı, diyor bakkal Halim. Çok sevilir burda. Alabildiğine garip bir adam. Yine de severim. Garip de olsa. Sivri dilli ve sevecen. Ve mütemadiyen zayıf. İpince bir dal. Saydamlaşıp bir hayalet gibi görünmez olacak sanırsın. Evini, adresini, ailesini hiçbirimiz bilmeyiz. Tam bir bilinmez. Dükkanın diğer odasında tıkır tıkır bir şeylerle uğraşır. Benim oraya girmeme pek izin vermezdi başta. Bazı günler seslerden daktiloda bir şeyler yazdığını anlardım. İçeride. Raflarda dizili bir dünya kitapla göz göze gelirdim. Sanki yazılmamış bir şey kalmış gibi ne işler bu adam içerde tıkır tıkır ?

    Bazen rafların birinden eski bir fotoğraf makinesi indirir. Boynuna asıp odaya geçer. Ben saatim dolunca kapıyı tıklatır çıkacağımı haber veririm. İçeriden çıt çıkmaz. Anlaşmamız üzre böyle zamanlarda kapıyı kitler çıkarım. Sabah döndüğümde bir parça kağıtta özenli yazısını tanırım “yokum.” Hepsi bu kadar. Üç gün sonra çıkar ortaya. Nereye gittin, desen. İşlerim vardı der. Hep işleri vardır. Kimse bilmez. Yalnızca yeni getirdiği şeylerden bir yerlere gidip bir şeyler aldığını anlarsın. Bakkal Halim’e kalsa o odadan hiç çıkmamıştır. Ya getirdikleri ? Daha önce görmediğin bir kitabın ilk baskısı, bir yazarın dostlarıyla çekilmiş siyah-beyaz bir fotoğrafı, yılların uğultusunu taşıyan bir plak.
    Bazen kendini kaptırır. Bir şeyler anlatır. Geçmişten. Ama ne onun ne benim yaşımızın yetmeyeceği zamanlar. Kuşkulandırır beni gözüyle görmüş gibi anlatması. Huzursuz eder. Gülümser sonra toparlamaya çalışır. Yani öyle oldu demek istemedim aslında. Şaşkın şaşkın bakmasana kız. Öyle olmuş demek istedim. Tamam herkes işinin başına. Görüyorsun işte kötü bir anlatıcıyım, der. İnanmam. Yaşımın yetmediği zamanlarda yaşamış ve şimdi o yılları peşinden sürükleyerek gezen bir hayalet olduğunu. Ya da belki de reankarnasyonla vücut değiştirdiğini düşünür. Huzursuz olurum. Sonra gerçeğin güvenli kıyılarına dönerim. Bu hurafelere artık çocuklar bile inanmaz.

    Burada da benim için birçok yasak vardır. Çok soru sormak. Küçük odaya izin verilmeden girmek. Bizde olmayan bir kitap sorulduğunda yok demek. Çünkü nasıl oluyorsa bir yerden bulur getirir. Sen yeterki yok deme. Her şey vardır var etmesini bilene, der. Daha birçok ufak tefek şeyle beraber, bilhassa eski kitapların tozunu almam yasaktır. Bende çok bayılmam bu hayaletlerin tozunu almaya. Mösyö kendisi alır. Küçük yumuşak bir fırçası ve küçük bir küreği vardır. Kürekte biriktirdiği tozları masada beklettiği kavanoza döker. Hissettirmemeye çalışarak onu izlerim. Kavanoza dökülen kitap tozundan sesler. Gürültülü bir meydan kalabalığının çok uzaktan gelen sesi. Kavanozun kapağını hızla. Aniden. Tekrarlardan edindiğim alışkanlıkla, daha o bana bakmadan önüme döner, başka şeyle meşgul olurum. Böylece beni belki kulakları ağır işiten, hiçbir şeyden haberi olmayan bir çalışan olarak görür.Ziyanı yok. Kavanozu alelacele küçük odaya götürür.

    Bazen bu eskimişlikle çürüdüğümü hissederim. Kolum, bacağım çürüyüp kopacak. Kısacık saçlarımın dökülmesini bile burayla beraber çürümeye yorarım. Bu uğursuz alametleri korkarak toplarım. Yine de burası benim ‘ödünç kapım’. Burada bu deli adam, namıdiğer Mösyö bana kitap onarmayı da öğretir. Böyle zamanlarda izni olur küçük odaya girmeme. Toplu mezar gibi görünür. Sayfaları yırtık, kaplarından ayrılmış kitap ölüleri yatar, odanın büyük bir bölümünü kaplayan masasında. Masanın başındaysa o çelimsiz hayalet. Bu ölü kitaplardan, hayalet kitaplar yaratır. Onlara kanatlarının pulları dökülmüş, zamanı dolmuş bir kelebek ya da dokunduğun an kırılabilecek kadar ince bir cama dokunur. Aynı özeni gösteremememden korkar. Gözü hep bendedir.

    Küçük odada. Tek bir raf durur masanın arkasında. Üzerinde kavanozlar. Fırsatını her yakaladığımda bu rafa göz atarım. Kavanozlarda biriktirdiği tozlar. Ya bazen dalgalanır hiç sebepsiz ya bana öyle gelir. İnce elenmiş çöl kumuna benzerler. Belki de kumsal. Bu adam hiç çöl görmemiştir. Belki bir kaç kez kumsal. İki duvarın birleştiği kirişte ayaklı bir pervane. Fişe takılı. Öyle eski ki çalıştığından bile. Kullandığını görmedim. Pervanenin karşısında oldukça hoş, ayaklı bir boy aynası. Aynanın kenarına sıkıştırdığı kağıtta ‘İbrahim daha kırgın, kırdığı potlardan’ yazılı. Kendi el yazısıyla. Bu sözün ne anlama geldiğini sormak istedim bir zaman. Sonra bende çağrıştırdıklarıyla kalmasına karar verdim. Aynaya iliştirilmiş eski bir resim. Bir adam ve kısa saçlı bir kadın. Adamın yüzü karalanmış. Kirişteki pervane ve karşısındaki ayna arasında ufak bir pencere. Hiç gökyüzü görmemiş. Yüzü karşı duvarların ve pencerelerin yüzünde. Kenarına, aynaya doğru toplanmış, tavandan tabana kadar bir perde. Ardı görünmeyecek kadar yeşil ve kalın. Üzerinde kitapları onardığımız büyük masada çok eskilerden kalma kitaplar. Bunları içerideki raflara hiç yerleştirmez. Hangi dilde olduklarını bilmem. Kalın kaplarında anlaşılmaz bir dilde yazılar. Mösyö’nün bunca tuhaflığından mıdır bilmem handiyse büyü kitabı diyeceğim bunlara. Kitapların yanında duran. Arada içerden sesini duyduğum daktilo. İlk zamanlar benden gizlediği oda bu söylediklerimden ibarettir işte.
    Keyifliyse bir şeyler anlatır. Benimle mi yoksa o an odada olan ama benim göremediğim bir başkasıyla mı konuştuğunu anlayamam. Hep bana Mine demesinden belki de üstüme alınamam söylediklerini. Ancak gözünü gözüme diktiğinde. Sıkça tekrarlar; bir kitap kurtarmak bir insan kurtarmaktır. Ve aslında her insan bir kitaptır. Kitaptan başını kaldırıp gözünü bana diker. Kendini kurtardın mı ? Cevap veremem. Yeniliklere kapalı oluşu, yeni hiçbir şeyden tat almayışındandır. Faydasız meşgaleler, der hepsine. Tatlıhayat kurbanı, bırak şu şeytan ayetini, kızar. Ne zaman telefonla oynadığımı görse. Zamanla kabının şeklini alan su gibi uymaya başladığım bu yerde telefonun icadını bile unuttuğum oldu. Galiba bu adam kendiyle beraber benide delirtti. Mucizelerden ve kendi zamanını 80’lerde durdurduğundan söz eder. Gururla. 80’lerden sonrası, bir şenlik masanın ardında kalan kırıntılardı. İnsanlar bu kırıntıları yaşam sandı, der. Giyimi, tavrı, zevkleri neredeyse insanı buna inandırır.

    İki gündür uzun bir yolculuğa çıkacağını söylüyor. Gidip bir hatayı düzelteceğini. Belki biriyle döneceğini. Ama bir pot kırarsa çok fazla kalamayacağını. Her şeyi bana emanet ettiğini. Mutlaka geri döneceğini.. Anlamadığı şeyden asabiyet duyuyor insan. Ve yenilmez merak. Bakkal Halim’in imalarıysa kafamı allak bullak ediyor. Küçük odanın içerisinde, başka yere açılan bir kapı arar, sonrada bu halime güler oldum. Çaresi yok. Apartman boşluğuna bakan camdan içeri girmeliydim Mösyö gitmeden. Nerden çıkıp gittiğini öğrenmeliydim.

    Bütün gün sevdiği kitapları raflardan indirdi. Belli sayfalarını okuyup durdu. Sonra gülümseyerek hepsini yanımda götüremem, hatırımda götürmeyi deneyeceğim, dedi. Nereye gidiyorsun ? Soru dilime diken gibi batsa da soramadım. Saatim dolunca hazırlanmaya başladım. Mösyö şimdi raflarda eski kitapların tozlarını topluyordu. Tekrar görüşene kadar hoşçakal, dedi. Sende Mösyö, dedim gülümseyerek. Kapıya yöneldiğimde mırıldanarak raflarına geri dönmüştü. Apartmanın etrafını dolaşıp küçük odanın penceresini buldum. Yeşil perde, pencerenin yarısını ötüyor. Yarısı açıkta. Duvarın arkasında beklemeye başladım. Bu apartmanların ardında görünmez bir güneş batarken Mösyönün ayak sesleri duyuldu. Perdenin aralığından gördüğüm kadarıyla kitap tozlarının koca bir kavanozda birleştirmişti. Pervanenin düğmesine bastı. Kadim bir uğultuyla çalışmaya başladı. Önce yavaş yavaş. Hiç ummazdım. Aynanın karşısına geçti Mösyö. Perde hareket ettiği için görüntü kesilip geri geliyordu. Bir an aynanın yüzeyi dalgalandı. Aynanın kenarına iliştirdiği fotoğrafı alıp baktı. Sonra kavanozdakileri pervaneye doğru savurdu. Tozlar Mösyö’ye geri dönmeye başladı. Daha çok dalgalandı aynanın yüzeyi. Önce elindeki fotoğraf süzülerek düştü, sonra ayakları, bacakları.. Hızlanan pervane perdeyi iyice havalandırınca, en son omuzları tuzla buz olurken göz göze geldik Mösyöyle. Elim ağzıma gitti gayriihtiyari. Gülümseyen gözleri de tuzla buz oldu. Ayna dalgalandı. İçeriye doğru büküldü. Dalgalandı, dümdüz duruldu. İçeri nasıl koştum. Odaya nasıl girdim bilmiyorum. Aynanın içine doğru eğildim bende. Peşinden. Uzattığım başım kendi başıma çarpıp geri döndü. Fotoğrafı yerden aldığımda daha önce üstü karalanmış olan yüz açık seçik görünüyordu. Hay Allah, dedim. Bak sen şu Hayalet’in yaptığına.

    https://hizliresim.com/jg87Om
  • Rüknettin'in aynalarda ağladığı kadar var.

    bir mevsimin kıyısından tutarsan Rüknettin 
    kurak ovalara yağmur yağar 
    ayak bileklerinden kavrarsan bir harfi 
    kalbin şiir olup vadileri sular.

    senin de vadilerin vardır Rüknettin! 
    kehanetler kurarsın, yağmalarsın kendini 
    kurtarıp o yangında ilk önce kalbini 
    niyedir, aynalarda azalır sesin.

    doktorum 
    ben bu kalbimi sarınır örtünürüm 
    kış gecelerinde onu yakar ısınırım 
    üşürsem helak olacağımdan korkarım.

    doktorum 
    gayya kuyusuna inmek istemem 
    bana bir ip uzat, yağmurlar istemem 
    aynaları kırarım, suretimi istemem 
    mevsimler dönedursun, bu dünyayı istemem

    ben hep aynalardan geçerim doktor, 
    aynalar benden geçer 
    Araf'tan bir sepet sarkıtırım aşağı 
    doluşur içine narin böcekler 
    yaşamayı yeni öğrenmiş kelebekler 
    üşüşür ben kalbimi sarkıtınca aşağı 
    ben hep aynalardan geçerim doktor.

    günahları için ağlayan kim varsa 
    kanatları ile okşar onu melekler

    hep böyle midir 
    kalbin hep böyle yavaş mıdır rüknettin 
    aynalar sana bir savaş mıdır rüknettin 
    yârin dudaklarından trenler geçer de 
    kalbinin istasyonunda durmaz mı 
    sen hiç satrançta yenilmez misin 
    atına binip hep gidermisin rüknettin 
    bilmez misin atından ayrı düşen bir vezir 
    zehir gibi çoğaltır kanında yalnızlığı 
    ve nihayet şahlar da aynalardan geçer 
    bir sen mi kalırsın bu rüyada rüknettin 
    herhalde hep böyledir 
    bu dünya sevenlere bir tuzaktır rüknettin

    Rüknettin'in kalbinin birinci muhasarası;

    buraya kalbinizi kuşatmaya geldiydik 
    konuşmayı unuttuyduk hâl diliyle söylediydik 
    duâ okuduyduk yağmur dilediydik 
    kalbinizi kuşatmaya geldiydik.

    hoşgeldiniz. buyrun, işte kalbim. 
    adımı unuttuğum zamanlarda rüknettinim. 
    gövdesi ihlâl edilmiş bir yetimim. 
    şu kapıdan buyurun, az ilerisi benim kalbim.

    benim kalbim bir ıslah evidir doktor 
    yetim bir çocuk durmadan azarlanır içinde 
    benim kalbim gövdesi ıslahevlerine çakılı bir 
    kuştur 
    uçmayı bilmeden ölür kenar otellerde 
    kalbim ıslah olmaz bir kuştur doktor 
    tıkanır, ölür metropollerde 
    ardından ağıtlar okunur.

    bir çiçeği uyandırmek için mi 
    söner bu ateşgâhlar 
    kaldırmak için mi yeraltını 
    o derin uykudan 
    kurur bu göl 
    ne var ne oluyor 
    neden türkü söylüyor fesleğenler 
    uzakta biri mi göründü 
    biri incil okurken düşüp bayıldı mı 
    bir rüya mı gördü yalnız keşişler 
    yeni bir ilim mi keşfedildi 
    ne oldu?

    adım rüknettin, tanışıyor olmalıyız 
    bir çay oçağında yahut bir merdiven başında 
    sunmuş olmalıyım kalbimi size 
    bakın! demiş olmalıyım henüz avladım onu 
    iğvanın zehrini boşalttığı kuyularda. 
    yalnız günah parlar zifiri karanlıkta 
    ve kuyudan kuyuya bir yol yoktur 
    bir avcı tüfeğini doğrulttuğunda 
    ay gibi ışıdığında bir aşk 
    bir mevsim yönünü şaşırdığında.

    hayret etmiş olmalsınız, kalbim 
    hazerfen misali havalanınca.

    korkarım sevgili doktor bu mektuba kendimi 
    üzerek başlayacağım 
    çabuk büyüyen bir çocuk gibi çeplerimin 
    nerede olduğunu unutacağım önce 
    ve mazi gizlenecek bir yer bulamayacak kendine.

    sonra bir menekşeyi teheccüde kaldırmayı 
    unutacağım 
    unutacağım hangi şehirde durursam yâr 
    beni karşılar 
    nerede ölürsem bahtıma idamlar çıkar 
    gülümseyen bir arap olacak yüzümün size 
    bakan tarafı 
    terkedip gitmelerin ağırlaştırdığı bir güz 
    olacak öte yarısı

    alnımın dokunduğu yerden savaşlar artacak 
    ve bahar giysilerine bürünmüş gelirken kıyamet 
    gönüllü mahlupları olacak hayatın doktor! 
    'yarından korkan adam' rüknettin böyle söyler.

    siz doktor yazabilir misiniz bir gülü yeniden 
    alıştırabilir misiniz baharı çürüyen toprağa 
    kabaran yağmuru yeraltına 
    ve bir aşkı ayrılığa 
    yakıştırabilir misiniz doktor 
    kanatlarında hüzün ve manolya 
    taşıyan kuşlarla konuşabilir 
    ve trampetimi geri verebilirmisiniz bana

    bir ilkokul atlasında gemilerim yandıydı 
    cenevizden geliyordum elimde mektuplarım vardı 
    elimde ölü bir kızın sağır saçları vardı 
    benki rüknettindim kuşlardan bir ordum vardı 
    bir mevisimin ortasında kalakaldıydım

    bakkaldan manavdan değil 
    cenevizden geliyordum doktor 
    o kızın saçlarından geliyordum 
    yitirilmiş bir mahkemeden 
    galiba kalbimden geliyordum.

    o ayaklarını değdirdiğin deniz rüknettin, 
    yani yarın 
    o ıssız ve derin ülkesi yavrukurtların 
    içli kızlarım kederine ilişkin o hakikat 
    gün gelir seni açıklarında boğar 
    ve haykırır ardından terkedip geldikleri sulara 
    hiç ağ vurmamış balıklar; 
    eve dön! eve dön!

    dönersin aklında hüthüt kuşları kalır 
    ardında sevmeyen ve sevilmeyen bir adam kalır 
    ve rüknettin, senin kalbinden, her akşam 
    utangaç çocuklar yeryüzüne dağılır.

    güvercinler nasıl taşırsa ömrünü 
    öyle taşırsın sır misali kalbini 
    tabipler o yardan el çekerse 
    aynalar sırrına agâh olur rüknettin

    ne bir halvet olur sana bu dünya 
    ne tutuşan gövdene bir gölge 
    suskun balıkların dilini çözen rüya 
    gün gelir sana mihrap olur rüknettin.

    bir güle boyun eğdiren nedir 
    o aşk değilse 
    nedir kalbe çıkartılan 
    tutuklama emri 
    aşk değilse 
    Ah, o sığınaklardan 
    yitikleri toplayan 
    ve düşlere vuran gemi 
    nedir aşk değilse

    size kendimden bahsediyorum doktor 
    'biraz yağmur kimseyi inciltmez'

    iyi ruhların arasında dolaşan 
    bir gölgeden söz ediyorum 
    acıdan çatlamış kalbi 
    soğu dayanıklı kılan 
    bir bilgiden 
    terkedilmiş şizofrenleri 
    kendine çeken vadiden 
    keşişlerin hüznünden 
    ve bir aşk yüzünden 
    ayları karıştıran kişinin 
    tababeti ruhiyesinden

    size kendimden bahsediyorum doktor 
    'ben kar yağarken ıslanmam'

    benim öbür adım rüzgar 
    uğradığım orman 
    değdiğim kalp uğuldar 
  • ...Galiba biraz da ağlıyordum. Ama çok az! Çünkü "Ağlama!" derdi. "Ağlamayacaksın!" Ben de hemen silerdim gözyaşlarımı. Galiba bu yüzden, özgürlük, denince, aklıma hep, insanın istediği kadar ağlaması geliyordu...
  • "Zaten biliyordum ya," dedi. "O çiftliğe hiçbir zaman sahip olamayacağımızı biliyordum ya. Ama lafını dinlemek o kadar hoşuna gidiyordu ki, sonunda ben de galiba bu hayale inanmaya başlamıştım."