• 332 syf.
    ·67 günde·Puan vermedi
    Cemal Süreya - Sevda Sözleri...Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkıyor bu şiir kitabı... Üç yüz küsur sayfa. Cemal Süreya, biraz da renkli, bol çizimli "edebiyatımsı" dergilerin sık sık kapağına taşımasıyla -herhalde- hayli popüler... Anlaması güç; fakat gerçek sanatçılar da popüler olabiliyor... Oluyor oluyor da sahiden okunuyor mu şüphelerim var. "Hayat Kısa / Kuşlar uçuyor" dan başka şiirleri de var Cemal Süreya'nın. Oğuz Atay okumadan "Tutunamayan" oluyor, Cemal Süreya okumadan da pekala "büyük şair" bak bir "sözü var" diye başlıyoruz... Sözü değil la şiiri var. Bir kaç şiirini paylaşayım, pek "veciz sözler" yok ama idare edin artık... Yağmurun Yağması İyidir şiirinden: "Sonra o gider sesini yıkardı / Telefonda saatlerce seviştiğinden / O diye biri vardı galiba / Ağzı da iyice vardı galiba" Hamza Süiti'nden birkaç dize: " Sürahinin en yamru yumru yerinde / Hamza'nın karısı bir, Hamza iki / Sürahi, basbayağı sürahi, masanın üstünde / Sıfırıncı katta Cihangir'deki / Şehrin altında, şarkıların altında, ayranların / Yarım kafiyenin hatırı için / (...) / Leyla'nın kaşları geldi oturdu karşıma / Hamza'nın karısı Leyla, Hamza Leyla / Başladı Afrikası uzun bir gece / Afrika dediğin bir garip kıta / (...)" Son olarak da biraz daha popüler bir şiirinden, Cıgarayı Attım Denize: "Biz eskiden de en aşağı böyleydik senlen / Bir bulut geçiyorsa onu görürdük / Bir minarenin keyfine diyecek yoksa onu / Bir adam boyuna yoksulluk ediyorsa onu / Ne zaman hürlüğün barışın sevginin aşkına / Bir cıgara atmışsak denize / Sabaha kadar yandı durdu"
    İyi ki Türkçe yazıyor da çeviriye bulaşmadan okuyoruz bu büyük şairi... Bu adamlar bir daha gelmeyecek, böyle şiirler de yazılmayacak.
  • 270 syf.
    ·15 günde·6/10
    Not: Bu incelemede Orhan Pamuk’un ‘’Sessiz Ev’’ kitabını dil, anlatım, kurgu, konu olarak dört başlıkta inceleyeceğim. Kitabın içeriğinden bolca örnek vereceğim. Böyle tafsilatlı bir inceleme okunurken kitabın içeriğinden detaylıca bahsedileceği unutulmasın, ona göre okunsun. Yazarın olayları nasıl ele aldığı ve onun yazarlığı da söz konusu kitaba dayanarak açıklanacaktır. Okumadan önce bu yazının ne bir övgü yazısı, ne de bir sövgü yazısı olduğu unutulmasın. Bu yazı sadece ELEŞTİRİ mahiyetindedir. Okuyucuya duyurulur.

    Bundan daha önce bazı konuşmalarda da bahsettiğim gibi, etrafım Orhan Pamuk’u hiç sevmez. Kişilik olarak, karakter olarak ben de sevmem. Bunu bir kenara bırakarak onun romanına adeta bir roman perspektifiyle yaklaşmalıyız. Öyle ya, ben onun romanlarını da roman olarak saymıyordum! Orhan Pamuk’un nasıl bir romancı olduğunu henüz keşfetmiş değilim. Sessiz Ev kitabı bana yalnızca onun tarzını ve anlatımını öğretti. Oysa daha önemli addedilen diğer kitaplarını okumuş değilim. Yalnız şundan başlayalım: Bir defa bu kitabın yazılış zamanı 1980’li yılların başlarıdır. Tahmin edileceği üzere o yıllarda solun elinde kalan tek cephe olarak edebiyat-sanat cephesi bulunuyordu. Orada da edebiyat otoritelerine karşı(Fethi Naci gibi) genç yeni-sol edebiyatçılar çıkıyor, romanlara farklı bir perspektif getirerek bu otoritelere savaş ilan ediyorlardı. Çünkü edebiyat piyasalaşmaya başlamıştı. Piyasa olan bir şeyin eleştirmenler tarafından beğenilmemesi söz konusu olamazdı; bunlar sanatımızı kısıtlayan, dünyaya entegre olmamızı engelleyen ve artık aşılması gereken şeylerdi. Bir defa eleştirmenlerin edebiyatı artık köhnemişti. Bu sözlerle yola çıktılar; Doğan Hızlan vardı bu işleri yürütenlerden. Orhan Pamuk da daha o yıllardan bu kadronun içindeydi. İşte Sessiz Ev böyle koşullarda, böyle bir iddia taşıyarak ortaya çıkmıştı. O otoriteler de ne yapsınlar? Mecbur bu sürece boyun eğmek durumunda kaldılar. Gene de roman kriterlerinde ve eleştirilerinde ufak bir esneme yapmadılar. Onlar kararlı kaldılar.

    Her şeyden önce Sessiz Ev bir postmodernizm ilanıdır. Sessiz Evin sakinleri olan Recep, Fatma Hanım, Metin, Nilgün, Faruk hep postmodern bir bakışla ele alınmışlardır. Zannediyorum ki yazarımızın her bölümde farklı bir kişinin ağzıyla olaylara yaklaşması, sonra neredeyse her bölümde olan bir iç sorgulama, bir benliğin sorgulanması, ferdi duyguların artık Peyami Safa’ların ötesinde yorumlanması bunun en büyük kanıtıydı. Tabii bir şey daha vardı: Doğu-Batı çatışması. Metnin konusundan ve anlatımından söz açtıysak, devam edelim. Açıkçası bu anlamda ben Orhan Pamuk’un hiç de başarılı bir yazar olduğunu düşünmemiştim. İlk açıklamamda olduğu gibi onun romancılığının da kendisi kadar berbat olduğunu düşünürdüm. Lakin kullandığı dili saymazsak eğer, o gerçekten anlatımda ve kurguda başarılı bir yazardır. Bunu maalesef bu konularda o kadar eleştirimin üstüne söylemek durumundayım. Çünkü o, gerçekten çok az yazarın yapabileceği bilinç akışını farklı bir teknikle yorumlamıştı: Onu diyalogların içerisine serpiştiriyordu(syf.244-245) ve daha önce hiç rastlamadığım şekilde bunu hem anlatımı kopararak(anılarıyla araya devamlı girmesi) hem de nedenselliği(yani anlamı) bozmadan yapıyordu. Yani o anılarıyla sürekli araya girse de, diyalogların kenarına köşesine akıl yürütmeler soksa da metin yine anlaşılıyordu. Bu da benim postmodern romanda/öyküde ilk defa karşıma çıkan garip bir anlatımdır. Zira daha önce öyküde Vüs’at O. Bener’i biliyordum. Bilinç akışı yapacağım diye anlamın canına okumuştu. Bilge Karasu’nun birkaç öyküsünü okulda okumuştuk. Onlara göre bu metin çok daha anlaşılır, hem de anlatım özellikleri açısından da çok nitelikliydi. Bu da yine bize çok önemli bir şeyi kanıtlıyor: Her yazar kendi üslubuyla, tarzıyla okunmalıdır. Mensup olduğu akım, yazar özelinde değerlendirmeler yapmaya yetmez. Yazarların bu özerkliği de daha çok postmodernizmde görülür zaten.

    Velhasıl Sessiz Ev iyi bir ‘’roman’’dı. Tırnak içinde aldım çünkü bundan ve şu yukarıdakilerden fazlası değildi. Kitabın arka kapağında yazdığı gibi ‘’şaheser’’ filan da değildi. Roman olarak iyiydi. İçeriği bakımından ve kurgusu bakımından da güzeldi. Lakin postmodern gericiliğin, o ferdi dünyalara hapsolmuş anlayışın kitabıydı. Kurgu da anlatım da hep buna özgüydü. Türk toplumuna özgü milli, tarihi, edebi(özellikle divan şiirinden aldığı kısımlara bayıldım) unsurlar da barındırıyordu. Ancak bu saydıklarımın hepsi bir dünya görüşü etrafında olmadığından, bir toplum mesajı içermediğinden ne ele alınan konuların bir kıymeti harbiyesi kaldı ne de diğerlerinin. Doğu-Batı gibi o kadar cemiyeti ilgilendiren meseleleri sen tutup Cennethisar’daki köşke hapsedersen belki anlatımından iyi bir romancı olursun ama iyi bir aydın olamazsın! Ele aldığın konu o kadar zengin ama anlattığın çevre o kadar kısıtlı ki bu yüzden konuyu da ancak sathi yönleriyle ele alabilmişsin. O yüzden mesela bu sorunu çok daha incelikli bir şekilde ele alan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün yanından geçemez bu kitap. Zaten iyi bir aydın olamadığın için, bu konularda söz sahibi olamadığın için de verdiğin mesajlar ancak cahillere göre olmuş. Mesela Batının timsali olarak sunduğun Selahattin Darvinoğlu senin romanınla birebir ters düşen bir karakter. Adam toplumcu bir bilince sahip ama Orhan Pamuk Beyefendi onun bu toplumcu yanını görmüyor, bireysel yanını görüyor ve bunun neticesi olarak tam karakteriyle zıt bir biçimde sayfa 83’te ona ‘’Bırak o İstanbul’dakileri, suçları, acıları ve birbirlerine zevkle çektirdikleri işkenceleri içinde çürüsünler!’’ dedirterek her yere aydınlığı ulaştırmak isteyen adamın söyledikleri bu mu diye düşünmemize yol açıyor. Gerçekten büyük bir tezat ve affedilemez bir kusur olarak görüyorum bunu. Adeta her karaktere alelade yapıştırdığı bu bireysel çıkışlar özellikle Selahattin’de fazlasıyla sırıtıyor. Mesela Metin’e müzikli ve danslı bir mekanda söyletilen ‘’Dizlerini bükerek titriyorlar ve aptal tavuklar gibi kafalarını sallıyorlar! Ahmaklar! Bütün bunları, zevk aldıkları için değil, başkaları öyle yapıyor diye yaptıklarına yemin ederim!’’(syf. 114) sözü anlaşılabilir. Çünkü yazar benzer vakalar karşısında Hasan’a da benzer şeyler söyleterek onların benzerliğine dikkat çekme amacı güdüyor. Ancak Selahattin’e yukarıdaki sözleri söyletirken ne amacı güdüyor, belli değil! Anlatım ne kadar başarılı olsa da bir eserin değerini tek başına anlatım belirlemez. Onu yazarın kültürü ve dünya görüşü de, düşünceleri de belirler. Nitekim eserin bu yönden fakirliğini sayfa 188’de bizzat yazarın kendi görüşü olduğunu düşündüğüm pasajı aktararak da ispatlamak isterim: ‘’Dünya da var olan ve huzurla, olsa olsa bazen coşku, bazen neşeli bir hüzünle tasvir edilecek ve yaşanılacak bir yerdi; eleştirilecek ve değiştirme ve ele geçirme tutkusuyla içinde kızışarak öfkelenilecek bir yer değil.’’ Böylece zannediyorum artık yazara dar bakışlı diyince bana kızmazlar ve bir kere daha düşünürler. Karşıma çıkan en sefil, en berbat ve tamamen postmodern felsefeye uygun olan bu düşünce, Faruk’un ama aslında yazarımızın aklından geçenlerdir. O, değişim ve dönüşümü dünyaya verilmiş zarar olarak görüyor. ‘’Elde olan neyse onunla yetinin’’ anlamına da söylüyor bunları. Ne yazık ki yazarımızın gözü o yıllarda işkencelerle, katliamlarla imha edilen gençleri görmüyor. Üç kuruş para için çalışan işçileri istismar edenleri görmüyor. İşte kültür dediğimiz ve bir aydını aydın yapan şeyler bunları görmektir ve bu haksızlıkları değiştirmeye çalışmaktır, onları aklamak değil. Buralar ise zannediyorum artık iyi bir romancı ve reklamcı olmanın ötesinde bir şeydir. Yani Orhan Pamuk gibilerinin anlayacağı bir şey değildir. Kitap baştan sona bu Cennethisar’daki köşkün hikayesidir. Orada yaşayan babaannelerini torunlarının ziyaret etmesiyle başlar. Onların bu evde bulundukları müddetçe olaylardan ziyade anılar ön plandadır. Onun arkasından yukarıda anlattığım gibi her kişinin kendi bakışından çevre hakkındaki izlenimler gelir. Metin ve Hasan’ın başına gelenleri saymazsak daha çok çevrenin kişiler üzerindeki psikolojik tezahürleri vardır. Tabii bir yandan biz o yıllarda toplumdaki kutuplaşmayı da hissederiz. Bu da Hasan ve Nilgün karakteri üzerinden anlatılır. Nilgün komünisttir, çok fazla kitap okuyan ve düşünen, oldukça nahif bir kızdır. Hasan ise mahkum olduğu yoksulluk içerisinde ülkücüler tarafından kandırılmış, onların yönlendirmeleriyle hareket eden, ama aslında bundan rahatsızlık duyan bir karakterdir. Ülkücüler Cennethisar’da zorla para toplarlar, vandallık yaparlar. Hasan da maalesef onların zoruyla bu eylemlere iştirak etmektedir. Kitabın bu kısmı çok eleştirilmiş. Ancak ben burada eleştiriye uygun bir kısım göremedim. Ülkücülerin ve komünistlerin tanımlanması gayet de gerçekçi. Günümüzde de gerçekçi. Zira hepimiz ülkücü denilen kişilerin aydınlanmayla, okumayla uzaktan yakından bir ilgisi olmayan, ancak kırıp dökmeyi bilen 3-5 cahil ya da kandırılmış yoksullardan teşekkül ettiğini az çok biliyoruz. Hatta denebilir ki romanın bu kısmı toplumsal kutuplaşmaya değindiği için artık bireyin sınırlarını aşmıştır. Bu bakımdan eleştiriden ziyade bir övgüye mazhar olmalıdır. Bu kutuplaşmayı bir yana bırakarak ben Hasan karakterine ayrıca değinmek isterim. O, aynı zamanda bulunduğu maddi koşulların ve toplumsal bakışın dışında oldukça idealist biridir. Ben onu Mai ve Siyah’taki Ahmet Cemil’e ziyadesiyle benzettim. Mai hayaller kuran ama siyah gerçeklerle muttasıl yüz yüze olan biri. Kitapta onunla benzerlik taşıyan bir karakter de Metin’dir. Metin de para sahibi olmakla övünen ama bir yandan da elindeki paranın kendisini memnun etmediği açıkça ortada olan biridir. Yukarıda müzikli ve danslı bir ortamda söylediği sözlerden alıntı yapmıştım. Ona dayanılarak aslında iç huzuru aradığını, bunca gürültü patırtıdan ve sahtelikten uzak kalmak istediğini görürüz. Nitekim Ceylan’a olan aşkının sonuçlanmaması da bu isteği doruk noktasına çıkartır. Fark edilirse Hasan da benzer bir biçimde bulunduğu çevreden ve onun iradesini zorla elinde tutan ülkücülerden memnun değildi. Yazarın bu anlamda ikisi arasında kurduğu bağlantı aşikardır. Yazarımız kendi fikirlerini beyan etmek amacıyla bir de Faruk karakterini yaratmış. Faruk, tarihçi olan ve ekseriyetle alkol alarak yalnızlığını tatmin eden biridir. Mesleğine çok sıkı bir şekilde bağlı olması, başka bir uğraşısının olmamasından ve yalnızlığını tatmin eden yegane şeylerden biri olmasından ötürüdür. Karısı tarafından terk edilmiş ve o da elbette sistematik bir biçimde yalnızlığa itilmiştir. Zaten kitapta bir anlamda yalnızlık çekmeyen herhangi bir karakter yok. Bizim tüm bu kişilerden ziyade en çok Selahattin-Fatma ilişkisine değinmemiz gerekir. Çünkü yazar burada romanının temel çatışması olan doğu-batı meselesini ele almıştır. Yazarı ben daha çok bu kısımda eleştirmiştim. Selahattin karakteri Allah’a inanmayan, inananları da küçümseyen ve o da bu şekilde yalnızlığa itilmiş, fakat nasılsa bu yalnızlıkla tezat oluşturacak biçimde aynı zamanda insanları aydınlatmayı temel ülkü edinmiş biridir, bir doktordur. Şimdi benim eleştirim bu noktada şöyle oldu: Bu kişi hem toplum tarafından kenara itilmiş hem de topluma hizmet etmeyi amaçlayan biri nasıl olabilir? Bu kişi eğer topluma hizmet etmeyi, onları eğitmeyi amaçlıyorsa yalnızlaşması boşunadır. Ancak yalnızlaşmış ve tamamen yazacağı ansiklopediyle kabuğuna çekilmiş biriyse de(ki romana göre böyle) toplumcu düşünmesi mümkün değildir. Nitekim Selahattin’in de bazen toplumcu, ilerici düşündüğü, bazen de bireyci bir bocalamayla sarsıldığı romanda görülüyor. Ancak Selahattin’in hangisini seçtiği(toplumculuğu mu bireyciliği mi?) konusunda yazar çok müphem davranıyor. Bence bu davranış ele aldığı çatışma açısından değerlendirilirse romanın bir kusurudur. Zira sen burada doğu-batı çatışmasını anlatmayı amaçlıyorsun, doğu ve batıyı net kişiliklerin temsil etmesi lazım. Evet doğuyu temsil eden Fatma karakterinde bir sorun yok, o gayet net. Romanı okuyan muhtemelen çoğu kişinin nefret ettiği ya da yaşlılığına vererek müsamaha gösterdiği Fatma karakteri, oldukça gelenekçi, acımasız ve geri kafalı bir kadındır. Selahattin’le olan birlikteliğinden başlayarak tüm hayatında bu gericilik kendini gösterir. Hizmetçisi Recep’e olan kini de iç sorgulamalarında sürekli ortaya çıkar. Yazar, Selahattin’in karşısına çıkarttığı Fatma karakteriyle gerçekten de doğu-batı çatışmasını bir ucundan yakalamıştır. Ancak yine de toplumcu yaklaşmadığı için başarısız olmuştur. Hizmetçileri Recep’ten de bahsetmek isterim. Tüm bu doğu-batı çatışmasından ya da toplumdaki kutuplaşmalardan zerre kadar etkilenmeyen(nasıl işse bu?) Recep, evin hanımına hizmet eden ve evi geçindiren bir ‘’robot’’tur. Kitabın ilk kısımlarında biraz onun duygularına şahit olsak da genele baktığımızda sıradan bir hizmetçi parçasıdır. Zaten Orhan Pamuk’un hizmetçilerin ya da işçilerin iç dünyasını incelemesi de çok garip olurdu. Zenginlerin dışına çıkamayan Pamuk, tutup da işçilerin ya da hizmetçinin dünyasını yazamaz. O halde kitapta bu karakter fazlalıktır, madem anlatmıyorsun süs olsun diye mi oraya koydun. Keza aynı şekilde onun kardeşi İsmail de hiç üzerinde durulmayan biridir. Bunların hepsi işte kitaptaki fazlalıklardır. Yani genel anlamda oluşturulan karakterleri ve onların iç dünyasını ele alış biçimini beğendim. Fazlalıkları çıkartırsak bence kitabın 150-200 sayfa civarında olması gerekirdi. Bunlara rağmen gene de hem kurgu açısından hem de anlatım açısından iyi. Ancak dediğim gibi, konuyu ele alış biçimi açısından ne yazık ki yetersiz.

    Bu kadar şeyden sonra son olarak kitabın dilinden söz etmek isterim. İlber Ortaylı, Orhan Pamuk’la ilgili olarak ‘’Onun Türkçesi bozuk, öğrencilerime hiç tavsiye etmem’’ diyor. Haklılık payı var. Zira Orhan Pamuk kurduğu cümleler açısından hem çok garip bir cümle yapısı, hem de gereksiz yere uzun cümleler kullanıyor. Böyle cümlelerde Türkçe cümle yapısının bozulması da kaçınılmaz. Aynı zamanda çok fazla bağlaç kullanıyor, lüzumsuz yere eylemsiler kullanıyor. Bu da elbette metnin akıcılığını kısmen yok eden şeyler. Bir yazarın böyle hatalar yapmasını tasvip etmiyorum. Örneğin sayfa 240’ta kurduğu bir cümlenin başında: ‘’Cesetlerimiz, toprağın iğrenç ve buz gibi sessizliğinde çürürken ve savaş kurbanlarının, içinde yumruğum kadar delikler açılmış gövdeleri ve paramparça olmuş kafatasları ve toprağa dağılan beyinleri, akan gözleri ve kan içindeki yırtık ağızları beton yıkıntıları arasında kokarken, bilinçleri, bilinçlerimiz ah, Hiçliğin bu başsız sonsuz karanlığına gömülüyor;…’’ derken yazarın kitabın genelinde kurduğu cümleleri görmüş oluruz. Aslında yazar bu hataları genelde bilinç akışını kullanırken yapıyor. Yani bilinç akışı yapacağım diye dili bozuyor. Nitekim benzer bir örnek sayfa 82’den verilebilir: ‘’Ilık uykudan kalkışın sıcaklığı yanaklarımda ve aklımda: Rüyayı düşündüm; rüyanın hayalini: Küçükmüşüm, İstanbul’dan çıkıp giden bir tren içindeymişim, tren gittikçe bahçeler görüyormuşum, birbirinin içinde, güzel, eski bahçeler: İstanbul uzakta, biz o bahçeler bahçeler içindeki bahçelerdeyken.’’ Ne demek oluyor bu ‘’Bahçeler bahçeler içindeki bahçeler’’? Yazarın kimi yerlerde bu şekilde saçmaladığını da görmekteyiz. Başka bir yerde, sayfa 45’te yazar düşünüyor, sonra ‘’Düşündüğüne inandığına inanıyor’’. Anlatımı bu şekilde dolaylaması elbette akıcılığa zarar vermiş. Sonra sayfa 239’da ‘’İki saat önce, gazetedeki ölülere dalgın dalgın bakarken, Tıbbiye’de, hastanelerde kırk yıl önce kadavralara bakarken duyduğum korkusuzlukla bakarken,…’’ diye devam eden bir cümle kuruyor ki akıllara zarar. Eylemsilerin bu şekilde tekrar etmesi de metnin akıcılığını zedeliyor. Bunun gibi bir yığın örnek var. Orhan Pamuk’un kitap yazmadan önce çok ciddi bir dil eğitimi alması gerektiğini düşünüyorum. Zira roman böyle yazılmaz. Ancak bu konuda yapılan eleştiriler çoğu sefer sınırı aşmış, eserin kendisine yönelik bir eleştiri haline gelmiş. Ben buna karşıyım. Eserin dili de önemlidir ama hep dediğim gibi tek başına önemli değildir. Nitekim diğer kriterlere yukarıda değindik.

    Nihayet yaza yaza bitiremediğim Sessiz Ev incelemesinin sonuna geldim. Eserin neyi anlattığından, yazarın konuları nasıl ele aldığından, dilinden ve anlatımından detaylı olarak bahsettim. Muhtemelen bunu yaparken okuyucuyu da sıktım, ancak detaylı bir incelemede asla atlanmaması gereken şeyleri anlattım. Yazıya başlamadan önce dediğim gibi, bu bir övgü ya da sövgü yazısı olmadı. Bir eleştiri yazısı oldu. Kitap hakkındaki genel kanaatim 10 üzerinden 6’dır. Puan verirken olaylar zincirinden, kurgudan, anlatımdan verdim. Puan kırarken konudan, yazarın ufuksuzluğundan ve dilinden kırdım. Genel anlamda iyi bir romandı ancak ufkumuzu genişleten, bizi derin düşüncelere sevk eden bir kitap değildi. Ancak boş zamanlarımızda okuyabileceğimiz, yorgun zamanlarımızda bize eşlik eden bir kitap olabilir. Bu yüzden kitaptan çok fazla bir şey beklemeyin. Anlatımını ise taktir ettiğimi söylemiştim zaten. Sessiz Ev kitabı hakkında söyleyebileceklerim bu kadardır, umarım bu inceleme faydalı olmuştur. İyi okumalar.


    DİPNOT: Değerli okurlar, sevgili takipçilerim. Bu inceleme 14 ARALIK 2018 tarihinde kaleme alınmış olup yazarının bugünkü düşüncelerini bazı yerlerde yansıtmamaktadır. Hatta yazarı incelemenin gereksiz, Orhan Pamuk'a haksız ithamlar yapılan yerlerini kaldırıp yeniden paylaşmak yahut incelemeyi silmek istemiş, lakin incelemenin gördüğü itibar münasebetiyle zamanında verdiği emeği çöpe atmak da istememiştir. Bu dipnot bu amaçla yazılmıştır. Dikkatinize arz edilir.
  • ...
    Ey cilası fani vahşi tantana,
    Çökmeyen saltanat var mı evrende?
    Sükutun rengini anlat sen bana,
    İnsanım, en derin uçurum bende.
    ...
    Bahaettin Karakoç
    Sayfa 65 - Nar Yayınları - 1. Basım - 2017 - Ciltli
  • ...
    İnsan daha toprak, insan daha su.
    Bahaettin Karakoç
    Sayfa 65 - Nar Yayınları - 1. Basım - 2017 - Ciltli
  • Necip Fazıl'ı daha sonraları Ankara'da sık sık görmeye başladım. Ağaç dergisini çıkarıyor, etrafını alan dostlarını, hayranlarını lokantalara, barlara götürüyor, avuç dolusu paralar sarfediyordu. Neme lâzım, eli açık hattâ müsrif insandır. Para onun avucundan hazan yaprakları gibi uçar gider. Bu yüzden ona aramızda «Prens» adını vermiştik.
    Bir akşam, yedi-sekiz kişilik bir grup halinde bizi Ankara'daki meşhur Tabarin Barına götürmüştü. Aramızda hasisliği ile meşhur rahmetli Nahit Sırrı Örik de vardı. Geç saatlere kadar yeyip içip eğlendikten sonra Necip Fazıl hesap istedi. Hesabı getiren garsona da paranın para olduğu zaman tam elli lira bahşiş bıraktı. Hepimiz hayret içinde kaldık... Hele Nahit Sırrı o incecik sesi ile bağırarak isyan etti : Ayol siz delirdiniz mi?.. Hiç elli lira verilir mi? Necip Fazıl bir milyarder edası ile, fütursuz cevap verdi :Hani ben sizden bir zamanlar elli lira borç istedim de paranız olduğu halde, param yok veremem, demiştiniz. İşte şimdi o elli lirayı ben bir garsona veriyorum. Sizi birazcık olsun para kullanmaya alıştırmak istiyorum...
    Nahit Sırrı, kendi cebinden bir kuruş bile çıkmadığı halde Necip Fazıl'ın bu hareketine son derece öfkelendi Ve sesinin tonuna garip bir hüzün takarak :
    ; Ben sizinle bir daha hiçbir yere gitmem... Günah değil mi paracıklarınıza ? dedi.
    Yeşilköy Havaalanından kalktıktan kısa bir zaman sonra arızalanır ve geri döner.
    Havaalanındakiler merakla, "Ne oldu, nasıl oldu?" diye sorarlar. mübareğin cevabı hem teslimiyetçi hem de hikmetli:
    "Ahirete kabul etmediler, geri döndük."

    Bir edebiyat toplantısı sırasında Nazım sahnede şiir okur ve akabinde oturan topluluk içinde bulunan Üstad'ı sahneye davet eder ve Üstad'a şöyle bir teklifte bulunur:
    -Birtane ben kendi şiirimden okuyayım, bir tane de sen kendi şiirinden oku.
    Üstad kendi şiirini okumayı pek doğru bulmadığını söyler ve Nazım'ı kendi silahı ile vurmanın tadını hissedercesine teklife teklif ile karşılık verir:
    -Ben senin şiirinden bir tane okuyayım sen de benimkilerden bi tane oku
    Nazım bu teklifi kabul eder ve başlar Üstad'ın 'Ölünün Odası' şiirini kendine has üslubu ile okumaya. Şiir biter salonda bir alkış patlar. Sıra Üstad'a gelmiştir. Üstad nazımın sonu 'in-çık, çık-in" şeklinde biten şiirini düz bir şekilde okur ve bitirir. Salonda derin sessizlik....
    Üstad nükteyi patlatır, noktayı koyar;
    -Bak nazım! Benim gibi adam senin şiirini okuyor da yine de bişey olmuyor.

    Üstad, açmaz gibi gözüken durumlada bile, karşısındakine şaşırtıcı cevaplar verirdi. "Kanlı Sarık" oyununun telif ücretini almak için gittiğimiz bankada, Üstad'ı banka müfettişliği döneminden tanıyan bir hanım, Üstad'la konuşmaya başladı ve sonunda:
    -Peki Necip Fazıl Bey, siz şimdi ne işle uğraşıyorsunuz? diye sordu.
    Ne cevap verirse versin Üstad için yakışık almayacak bir durumdu. Ama O:
    -Ben şimdi Necip Fazıl Kısakürek'le meşgulüm, hoşçakalın! diyerek hârika bir cevap vedi. Şaşıran kadın melül melül bakakaldı ve ben zekanın şimşek şavkını görmekten mest oldum.

    Merhum Ali Ulvi Kurucu, Medine'de Necip Fazıl'ın bulunduğu bir sırada sohbet ederlerken Üstad'a: "Hâlimiz ne olcak, nasıl kurtulacağız?" diye sorar. Çile şairinin cevabı kısa ve öz olur: "Biz Hakk'a sırt çevirdik, şimdi bâtıl da bizi istemiyor..
  • 30 syf.
    ·Puan vermedi
    ATİNALI SOLON VE ŞİİRLERİ

    Antik Yunanistan’ın yedi büyük bilgesinden biri Atinalı Solon’muş. Diğerleri: Miletli Thales, Lindoslu Cleobulos, Spartalı Chilon, Prieneli Bias, Korinthli Periander, Midillili Pittacus.

    Aristokrat bir aileden gelen Solon bu bilgeliği sayesinde, ilerleyen zamanlarda Atina’da büyük de bir siyasetçi olmuş. Kendisine duyulan saygı ve güvenin kaynağı ve Solon’un Yunan tarihinde bir yıldız gibi parlamasına neden olan olayı anlatmakta fayda var. Zannedersem İ.Ö. IIV. Yüzyılda Salamis Adası için Atinalılarla Megaralılar amansız bir mücadeleye tutuşmuş. Atinalılar bir türlü galip gelemiyor, ağır yenilgiler alıyorlarmış. Artık savaş nedeni ile verilen kayıplar ve sürdürülen savaşın külfeti Atina kentinin belini büker olmuş. Bu sebeple savaş kışkırtıcılığına ölüm cezası getirip, Salamis Adası’ndan umudu kesmişler. Fakat Solon buna aldırmadan haberci kılığına girerek halkın arasına karışmış ve Salamis elegisini okumuş. Coşkuya kapılan halk Salamis Adasına yeniden bir sefer düzenlemeye karar vererek muvaffak olunca, Solon da tarih sahnesine çıkıvermiş. Ne garip ki hayat tamamen bir kumar.


    Salamis Elegisinden Geriye Kalanlar

    Atinalı olacağıma keşke yurdumu değiştirerek
    Pholegandroslu yahut Sikinoslu olsaydım!
    Yakında herkes şöyle diyecek: işte şu Salamis’i
    Elden bırakan yiğitlerden biri.

    ***

    Haydi Salamis’e! Bu sevimli ada için döğüşerek
    Korkaklık lekesini üstümüzden atmaya.

    Salamis seferi zaferle sonuçlanınca Solon artık Atina’da önemli bir adam oluvermiş. İ.Ö. 594 yılında Atina karmaşık bir halde, tiranlığa doğru sürüklenirken Solon’u kanunlar koymak üzere göreve getirmişler. Zenginle fakir arasındaki farkın gitgide açıldığı bir dönemde Solon bir nevi arabulucu olarak işe başlamış. Atina’da çıkardığı kanunlarla Yunan demokrasisinin temelini atmış. Fakat adil olayım derken ne zengini ne fakiri memnun edebilmiş. İki tarafa da yaranamayarak her iki kesimden de ağır eleştiriler almış. Şimdi birkaç şiirinden parçalar verelim:

    Halka açıkça birkaç acı söz söylemek gerekirse
    Şimdi ellerinde geçenleri gözleriyle
    Uykularında bile görmemişlerdi
    Bütün asiller ve baştakiler
    Beni öğmeli, beni dost bilmelilerdi
    (başka birine aynı yetki verilseydi)
    Halkın dizginlerini tutamazdı, hem de sürü
    Çalkalayıp kaymağını almadan durup dinlenmezdi.
    Bense döğüşen iki düşman safı arasında
    Bir sınır taşı gibi çakıldım durdum.

    “Büyük işlerde herkese yaranmak zordur” diyen Solon kanunları yazmayı bitirince, Atina’dan uzaklaşmış ve bir süre başka diyarları gezmiş. Daha sonra Atina’ya gelen Solon tiranlık tehlikesinin baş gösterdiği görerek yine bazı şiirler yazarak halkı uyarmış.

    Buluttan karla dolu düşer.
    Parlak şimşekten gök gürlemesi doğar.
    Büyüklerin hırsı devleti uçuruma sürükler
    Halk farkına varmadan müstebidin kölesi olur.
    Pek aşırı güçleneni sonradan başlamak zordur.
    Her şeyi vaktinde düşünmek gerekir.

    Lakin bu sözleri kalabalıklara kar etmemiş olacak ki devam eden dönemde “ Kısa bir zaman benim deliliğimi size gösterecek; hakikat ortaya çıkınca deli miymişim göreceksiniz” diyerek halka sitem etmiş. Lakin Solon deli değilmiş. Zira söyledikleri bir bir çıkarak Atina’da tiranlık başlamış. Bu süreden sonra da eleştirilere devam etmiş lakin bilgeliği ve nüfuzu yüzünden ömrünün bu son yıllarında kimse ona dokunamamış.

    Solon’un şiirlerinden pek çoğunun kaybolup günümüze ulaşan miktarının pek az olması üzücü. Buna rağmen yaklaşık yirmi sayfa civarında olan bu kitaptan, demokrasi ve adalet gibi değerler üzerine çok ciddi dersler çıkardığımı söyleyebilirim. Bu kitaptaki şiirler, farazi meseleler üzerine değil. Hepsi Solon gibi bilge bir insanın yaşamından izler taşıyor. Bilgeliğin uğradığı değişmez akıkbete Solon’un da uğradığını görüyorsunuz. Yaklaşık 2500 yıl önce yaşamış bir politikacının, bugünün politikacılarından daha üstün değerleri savunması, söylemlerindeki ciddiyet, canlılık, doluluk, kararlılık ve coşkunluk ise neden Yunan Medeniyetinin insanlık için önemli olduğunu gösteren bir husus.

    Çeviri Üzerine

    Cumhuriyetin Türk insanına en büyük katkısını, kişilerin ilk yıllarda sahip olduğu devrimci kararlılık ve azim sayesinde yaptığını söyleyebilirim. Elimde birinci baskısı bulunan bu kitap 1945’te basılmış. Bütün dünyanın birbirini boğazladığı bir dönemde Cumhurbaşkanı İnönü ve Maarif vekili Yücel’in başı çekerek başlattığı aydınlanma hareketi neticesinde pek çok eser, Türk münevverleri tarafından Türkçeye kazandırılmış. Kuşkusuz Türk insanı, kendisine bu kazanımları sağlayan kişileri adını asla unutmayacaktır. Bunlardan biri de kitabın çevirmeni Suat Yakup Baydur. Bu kitabı da 32 yıllık kısa hayatının sanırım 24. yılında çevirmiş. Bu durum gerçekten şaşırtıcı. Üstelik Baydur’un çevirileri, diğerleri ile kıyas edilince ciddi bir üstünlük taşımaktadır. Şimdi durumu kavramanız açından Hesiodos’un İşler ve Günler şiirinden iki çeviri sunacağım:

    1. ÇEVİRİ
    Utanma, fakir adamdan asla ayrılmaz,
    Utanma mutsuzluklar gelir, mutluluk ise dürüstlükle..
    Zengin olmak için başkasının malına göz dikme.
    Tanrılar zenginliğini çalışarak elde etmeni isterler.
    Haksız kazanç ya da utanmazlık çöktüğünde üzerine,
    Şereften mahrum kalırsın, zorla da zengin olabilirsin.
    Ya da kötü konuşarak
    Ancak tanrılar bunun görürler ve mallarını alırlar.

    S.Y.BAYDUR ÇEVİRİSİ
    Kötü bir utanç yoksula yoldaşlık eder.
    Utanç insanlara hem dokunur hem de yarar.
    Utanç yoksullarda, pervasızlık zenginlerde bulunur.
    Malın çalınmışı değil, Tanrı vergisi olanı hayırlıdır.
    Bir kimse büyük varlık toplarsa yumruk gücüyle
    Ya da diliyle, yağma ederse çok kez olduğu gibi
    Kazanç hırsı aklını yanıltınca
    İnsanların, utanmazlık utancı susturunca;
    Karartıverirler Tanrılar bahtını, kalmaz evinin bereketi



    Maalesef Baydur, 53’te bir deniz kazası sonucu vefat etmiş. Liselerde, Latince ve Helence derslerinin verilmesinin önemine işaret eden bu Türk münevveri, kim bilir daha uzun yaşasa daha ne eseler çevirecek ve milletimize ne faydalar sağlayacaktı. Neticede Solon’un başka çevirisi bulunmasa da, gönül rahatlığı ile okunabilecek bir çeviri olduğunu düşünüyorum.

    SON

    Bahsini ettiğim üzere yaşanmışlık dolu bu şiirlerde, sona yaklaşan şairin son üzerine sözleri de var. O halde bize de kapanışı o sözlerle yapmak düşer:

    Gözyaşsız ölüm bana nasibolmasın.
    Ölümüm dostlarıma acı ve göz yaşı bıraksın.

    Atinalı Solon