• 72 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitabı ve diğer kitaplarını Didem Mamak paylaşımlardan görüp, beğenerek aldım, iyi ki de görmüşüm ve almışım. Ve önceliğini ödül de almış olan bu kitabına verdim.
    Şiirilerini içim cız ede ede okudum.
    Kitabı okuduktan sonra hayatına bir baktım da… Yaşadığı hayatı da az çok şiirlerine yansıtmış, kardeşi Işıl'ı, annesini, babasını, üvey annesini, evden kaçışını, bodrum katında sürekli su basan, rutubetli evini… ve çok basit olarak görülen bir bodrum katındaki rutubetli evi bile bu kadar güzel anlatması..
    Önce şiirlerin hoşuma giden alıntılarını yazmıştım, sonra dedim ki bütün olarak paylaşmalıyım… (ve yine tüm şiirlerini paylaştım, tümünü okuyanlar için kitap okunmuş sayılabilir)
    Yaşatacağın onca güzel duygu daha varken, aramızdan çok erken ayrılmışsın…
    Teşekkürler Didem Mamak, bu güzel kitap ve duygulu şiirlerin için...

    Şiirlerinden kırptığım paylaşmadığım alıntılar

    14 Düşlerimiz el ele tutuşmuştu,
    El ele tutuşmuş iki kelebek gibi.
    Gidecektik, kaçacaktık buralardan
    Uzak ülkeler düşlemiştik.
    Büyük gemiler yüzmüştü ruhumuzda,
    Ben Işıl'ın yelkenini üflememiştim
    Bensiz uzaklara gitmesin diye

    15 Susmuştuk, peygamberler inmişti hayatımıza,
    donuk fotoğraflar, yalanlar, kitaplar...
    Susmuştuk, bir baykuş
    Kapı aralığına sıkışmış bir ruh gibi bağırmıştı

    16 Sevgili Anneciğim, 
    Binlerce kez açıldım, binlerce kez kapandım yokluğunda


    16 Sanki mürekkebi rutubet olan bir kalem
    Duvarlara hep senin resmini çiziyor
    di'li geçmiş zamanda birçok resim,
    Hep gülümsüyorsun 
    Aklının ortasında mavi bir yıldız varmış gibi
    Ve o yıldız karanlık bir şubat akşamında 
    Durmadan soluyormuş gibi

    17 neşeli bir şehre benzerdi senin sesin

    17 Bazen ölmek istiyorum 
    Beni yeniden doğurman için 

    17 Kış başında bir ton kömür yığarlardı kapıya
    Bazen görülen rüyalar gibi kapkara
    Bir ton rüya çıtırdarken
    Sen kar yağmadan önce başkaydın,
    Kar yağdıktan sonra bambaşka.
    Sanki hep buluğ çağındaydım.
    Kuşlar zaptederdi her yeri, sabahları
    Binlerce kez söylerlerdi söyleyeceklerini
    Bizim hiç anlayamayacağımız bir şeyi 
    Senin şarkıların aç kuşlara buğday saçardı
    Kediler yusyuvarlak dururdu karın ortasında
    Kar manzaralı bir resmin ortasında durur gibi
    Gri kediler sarmıştı etrafımızı, gri dağlar...
    Bir tek senin çocuklar üşüyecek rengi saçların vardı.

    18 Yaşasaydın, hayatının ortasına 
    Güller yığan bir adam olsun isterdim babam.
    Sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim.
    Ölü mısır tarlaları hışırdıyordu 
    Ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri
    Diye başlayan bir çocuk romanında...
    Şalına sarınırdın toprağa sarınır gibi
    Erken öleceğini biliyordum bana bırakmak için, 
    Bu acımasız ölü anne sesini

    19 artık bütün üzgün oluşlarımın adı: ANNE!

    22 İki sigaram kaldı bu gece için
    Yüzyıl yetecek çocukluğum,
    İki muhabbet kuşum,
    Biraz da ateşim var.
    Dua ediyorum ateşe
    Vazgeçsin diye beni yakmaktan bu gece
    Dünyanın bütün sabahları için iki bilet al maviş anne
    Aman umutsuz bir yer olmasın!

    İki kendim varmış maviş anne
    Biri benmişim biri mutsuz
    Ben ölürsem maviş anne, mutsuz için
    Dünyanın bütün sabahlarına bir bilet al.

    Ben ölürsem mutsuza iyi bak!

    26 Hep bir mucizenin alt katında yaşıyorsun.

    27 Keşke yağmura biraz daha yakın dursan

    28 Gençlerin güzellerinin makbul olduğu
    Tek ülkeydi ülkem 
    Benimse yüreğim 
    Koltuk altına sıkıştırılmış, 
    Yenik bir tavla maçı ertesiydi.

    30 Tartıl be abla! derlerdi 
    Karınca gibi ince belli çocuklar 
    Güvercinlere yem at, 
    Sevgiline bir gül hediye et

    33 Sevinçli bir kalp, sevinçli bir çocuğa benzer Işıl:
    Koşmak ister,
    Salıncağa binmek ister...

    33 Bazen gecenin ortasında yağda yumurta pişiriyorum.
    Dünyanın en ıssız cızırtıları bunlar Işıl,
    Duyuyor musun?
    Hayatı seviyorum yine de.
    İstersen iki kalp çizer altını da imzalarım.

    35 Bu şehirde adamın biri 
    Her öğlen bir deprem bekler.

    36 Beni anneme götürsün bindiğim bütün taksiler.
    Kalbim neden isli bir şehir?
    Kalbim! Neden ben?
    Bir tek aşk sözü söylememiş gibiyim.

    37 Büyülendiğin şeyler, 
    Büyülenmediğin şeyleri döverdi bilem.
    Neden sen böyle çocukluk resmiydin kalbim? 
    Kendime alıştım bodrum katlarında
    Artık bir karanlık bağımlısıyım.
    Kezzap attı yüzüme sokak lambaları
    Tenekeden bir aydınlıkla kestim
    Hayatla ilgili bütün bağlarımı
    Hazırım ben
    Bir anne ismine bağlamayı her şeyi: 
    Füsun...

    39 Hayatımın üstünde imkansız kuşlar uçuyor.

    41 Ne tezatlı bir şey, ne tuhaf
    Ne tuhaf acıyla hiç konuşamamak.

    44 Söz vermiştim unutmayacaktım gözlerini

    44 Sonra gittin.
    Çocuk oldum bir daha, ağladım.
    Kaç şiir, kaç kere sular altında kaldı.
    Kitaplar, aşk, her şey.
    Her şeyi son bir kere daha kurtaramazdım.

    44 Çocuk oldum sonra ağladım, yağmur bile beni ayıpladı.
    Söz dedim, söz verdim.
    Ruhumu gömdüğüm yer hala belli.
    Güneşi özledim, sonra seni
    Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım.

    45 Ne bir şarkısın,
    ne de dillerde nağme adın
    Artık bazı şarkılar kadar yaralısın

    47 Ey aşk sen
    Artık bazı şarkılar kadar yaralısın.

    48 Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
    Fakat korkuyorum.
    Birazdan da
    Kırk üç numara ayakkabılarınızla
    Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
    Bu iyi olmaz bayım!

    52 Ben ne zaman öleceğim tanrım!
    Sabah olunca mı?
    Keşke birkaç dakikayı ipek mendillere sarıp saklasaydım

    55 Dün epridi,
    Hayat ucuz ağlayan çocuk resmi!

    56 Kayboluşumun beşiğini sallıyorum bu akşam
    Büyüyor yavaş yavaş
    Sırtında parmak izleriyle zamanın
    Bir tekir kedi ile beraber
    Seyrediyorum hayatı:
    O meleklerin cebinden düşen anahtardı,
    Son zikrin halkası Allah'ın son hatırası
    O bizim kaçırdığımız fırsattı
    Uğurböcekleriyle parmak uçlarında Küçümsedi hep ona olan aşkımı
    Gözünün yaşına bakmadan şimdi ben Kovuyorum ihtiyarı

    57 Ölüm neydi sanki o zaman
    Bir önseziden başka.
    Evden kaçabilirsin çocuk, ama kaderden asla!
    Babam Çıkarılmış bir adam bütün fotoğraflardan

    58 Söküyorum şimdi sözleri birer birer
    Kalpten kalbe giden yolu kapayan.
    Kalbim, anlatılmaktan usanmış,
    Yıldızı sönmüş bir komedyendir artık,
    Dilencinin önünde kahkahalar atıyor,
    Kirli bir mendille çıkınlanmış şimdi dünya.

    59 Ardımsıra yollara hayalimin kırıklarını bıraksam
    Yeter mi bu izler beni kendime getirmeye acaba?

    60 Hikayeme bir hayat yazmak istiyorum
    Pek de inandırıcı olmayan
    Hayatıma bir ölüm.
    Ihlamur göndermek istiyorum ruhuma, yün eldivenler
    Geçmişim: Romantik radyo dinleyen o eski arkadaşım.
    Limon ağaçlarından bahsetmek istiyorum son bir kez daha
    Beni masalların ortasında bırakıp giden ruhuma.

    63 Kömürümüz bitti tam kışın ortasında
    Toz hatıra ve talaş bastık sobaya
    Üşüse böyle yapardı mutlaka hazreti İsa da.

    64 Ama zaten onu burada giymeme izin vermezlerdi
    Belki artık hiç olmaması daha iyi
    Çalınmış bir güzellik,
    Yasaklanmış bir güzellikten iyidir.
    Ama onu asla unutmayacağımı bilmelisin.

    65 Aşkımız şehrin en güzel aşkıydı
    Kolay değildi, kolay olmamıştı
    Yıllarca şehrin en güzel aşkının benekleriyle yaşamak.

    66 Öfkem
    Üstü kalsın derdi ve bırakırdı hayatımı
    Bayat bisküvi kokan o mahalle bakkalına
    Öfkem İşi bitmiş bir çalı süpürgesi gibi Dayamaktır kendini duvara...
    Öfkem
    Pollyanna
    Neden güzeldi?
    Bütün güzeller gibi elinde bir bardak sıcak çayla
    Her şey o pazartesi başlardı
    Şehrimizin aşkı ve şehrimizin şarkısı
    Öfkeyle pis su borularından taşardı.

    68 Pollyanna,
    Sana göre insan
    Profiterol yer gibi yaşamalı
    Bir çamur deryasının içinde
    Küçük beyaz mutluluk topları yakalamalı.
    Bense vücuduma şiirler saplıyorum durmadan
    Sen de bilirsin ya Allah
    Dayanabileceği kadar acı verirmiş insana.

    Geçen yazı
    Bir dut ağacının altında roman okuyarak geçirdim
    Dut taneleri düşerdi sayfalara
    Tıpkı tatlı bir yaz yağmuru gibi
    Büyük taneli tıpırtılarıyla
    Kendimi dut ağacının gölgesini yiyen
    Bir ipek böceğine benzetirdim.
    Ucuz teşbihler beyaz atlı prenslerdir Pollyanna
    Bir şiire gelir
    Ve onu bu hayattan kurtarırlar.
    Ah Pollyanna, 

    İçimde sanki hep aynı şarkıyı çalan bir laterna: 
    Cancağızım basma perdeme bir çiçek de sen olsaydın
    Kaçarken yangın merdivenlerine
    Keşke grapon kağıtları assaydın.
  • 80 syf.
    ·9/10
    "Kaç kilo kavun istiyorsun? Diye sordu manav bana
    Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça?"
    (Suyun Ayak Sesi)

    Gönül hoşluğunu hem dizeleriyle hem de çizimleriyle sonuna kadar yaşatan güzel insan, Sohrâp Sepehri.
    "Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur."
    Biz böceklere böyle güzel dizeleri bırakmış olması büyük mutluluk gözümde.

    Naifliğini dizelerine de haykırmış ve zarafet dolu şiirler bırakmış.
    Kitabın başlarında şu dizelerle soluğunuzu kesmeye daha o anda başlıyor:
    "İnsanların soluğu
    Bunalımlıdır baştanbaşa.
    Uzun zamandır şu kederli köşede
    Ölmüştür her neşe."(Sayfa 9)

    "Alamadı gözüm bu yenilgi dolu ömrü."(Sayfa  35)

    "Bütün bu tasavvurlar arasında
    Hangi gizli renklere sahip yaşam aldatmacası?"
    (Sayfa 75)
    Her dizesinde durup durup düşündüm ve huzurla karışık bir hüzün duydum.

    Çizimlerine bakmak isterseniz:
    https://www.wikiart.org/en/sohrab-sepehri
    Şairle "Suyun Ayak Sesi" şiiriyle tanışmıştım ve şiire gönülden bağlanmama vesile olan en beğendiğim şiirlerden biri olmuştu.
    Okurken aklımda hep Marjan Farsad'ın şu şarkısı yankılandı, çünkü Sepehri'nin dizelerindeki güzellik ve hüzün bu şarkıda da fazlasıyla var. Doğup büyüdüğü Kaşan şehri hakkında yazdığı şiirleri okurken de en çok bu şarkıyı yakıştırdım.
    https://youtu.be/f0-fPwuPpAk

    Çok bir şey demek de gelmiyor içimden çünkü okumaya bu kadar geç kalmama kızmaktan alamıyorum kendimi. Sadece hâlâ Sepehri'yi tanımayanlar için "Suyun Ayak Sesi" şiiriyle bitirmek istiyorum ve bir an önce okumanızı diliyorum. 9 puan verme sebebime gelirsek de tahmin edersiniz ki Suyun Ayak Sesi kitabına saklıyorum kendimi :)) keyifli okumalar.
    (Not: Suyun Ayak Sesi şiiri bu kitapta bulunmuyor.)

    Suyun Ayak Sesi

    Annemin sessiz geceleri için!

    Kaşan şehrindenim
    Fena sayılmaz halim,
    Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
    İğne ucu kadar da zevkim.
    Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
    Dostlar, akan sudan daha iyi
    Ve Allah, burada yakındadır,
    Şebboylar arasında, uzun çamın altında
    Suyun bilincinde,
    Bitkilerin kanununda.
    Ben müslümanım.
    Kıblem bir kırmızı güldür,
    Namazlığım bir pınar,
    Mührüm ışıktır,
    Ova seccadem.
    Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
    Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
    Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
    Namaz kaybolur taş görünür,
    Rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
    Namaz kılarım ben.
    Otların tekbirinden sonra,
    Denizdeki dalganın kamedinden sonra
    Namaz kılarım.
    Kâbem su kıyısında,
    Kâbem akasyaların altındadır.
    Kâbem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
    Şehirden şehre gider.
    Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.
    Kaşan şehrindenim.
    İşim resim yapmaktır.
    Bazen bir kafas boyar,
    Size satarım.
    Orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
    Yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
    Bu bir hayal, bu bir hayal, …
    Biliyorum,
    Tuvalim cansızdır,
    İyi biliyorum,
    Çizdiğim havuz balıksızdır.Kaşan şehrindenim.
    Soyum belki
    Hint’de bir bitkiden gelir,
    Belki “Sialk” toprağından yapılmış bir çömlekten,
    Soyum belki de
    Buharalı bir fahişeden gelir.
    Babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
    İki kardan önce
    Babam terastaki iki uykudan önce,
    Babam zamanlar önce ölmüştü.
    Babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
    Annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti
    Babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
    Kaç kilo kavun istiyorsun?
    Diye sordu manav bana.
    Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça?
    Babam ressamdı
    Saz yapar, saz çalardı.
    Üstelik iyi bir hattattı.
    Bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
    Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
    Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
    Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
    Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
    Suyu felsefesiz içiyor,
    Dutu, bilgisiz topluyordum.Nar dalında yarıldığında,
    Elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
    Çayırkuşu şakıdığında,
    Gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
    Kâh yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
    Kâh heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.
    Düşünce oyun oynardı.
    Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
    Sığırcıklarla dolu bir çınar.
    Işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
    Bir kucak özgürlük idi,
    Yaşam, musıki havuzuydu o zaman.
    Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
    Kendi yükümü bağlayıp,
    Hafif hayallerin şehrinden çıktım,
    Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.
    Ben dünya misafirliğine gittim.
    Ben sıkıntı ovasına,
    Ben irfan bağına,
    Ben bilim ışığının balkonuna gittim.
    Dinin basamaklarını çıktım.Şüphe sokağının sonuna kadar,
    Gönül doygunluğunun serin havasına,
    Islak sevda akşamına kadar.
    Ben birini görmeye gittim,
    Aşkın öbür ucuna
    Gittim, gittim kadına kadar,
    Lezzet ışığına kadar,
    Tutkunun sessizliğine,
    Yalnızlığın kanat sesine kadar.
    Yer üstünde neler gördüm:
    Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
    Kapısız bir kafes gördüm,
    İçinde, aydınlık kanat çırpıyordu.
    Bir merdiven gördüm,
    Üzerinde aşk melekler âlemine çıkıyordu.
    Bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.
    Öğle, onların sofrasında ekmekti,
    Sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
    Sıcak sevda kâsesiydi.
    Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
    Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.
    Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.
    Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
    Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
    “Nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.
    Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.
    Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
    Bir kâğıt gördüm, ilkbahardan.
    Müze gördüm yeşillikten uzak,
    Cami gördüm sudan uzak.
    Umutsuz bir fakih gördüm,
    Başucunda sorularla dolu bir testi vardı.
    Bir katır gördüm yazı ile yüklü.
    Bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.
    Bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.
    Aydınlık götüren bir tren gördüm,
    Fıkıh götüren bir tren gördüm,
    Nasıl da yavaş gidiyordu.
    Siyaset götüren bir tren gördüm,
    (ne de boş gidiyordu)
    Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
    bir tren gördüm,
    ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
    Penceresinden toprak göründü;
    Hüthüt kuşunun tepeliği,
    Kelebek kanatlarının benekleri,
    Kurbağanın havuzdaki aksi,
    Ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.
    Bir serçenin çınardan yere indiğindeki arayış.
    Ve güneşin ergenliği,
    Ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması
    Basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
    Basamaklar içki mahzenine iniyordu.
    Basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
    Ve hayat matematiğinin anlamına
    Basamaklar aydınlanmanın damına,
    Basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.
    Aşağıda, annem,
    Nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.
    Şehir görünüyordu:
    Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
    Güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
    Çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
    İki yasemin ağacı arasına,
    Salıncak kuruyordu bir şair,
    Çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.
    Bir diğeri erik çekirdeğini,
    Babasının renksiz seccadesine tükürüyordu
    Ve bir keçi haritadaki “Hazar”dan su içiyordu.
    Çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.
    Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
    At, arabacının uykusuna hasret,
    Arabacı ölüme hasret.
    Aşk göründü, dalga göründü.
    Kar göründü, dostluk göründü.
    Kelime göründü.
    Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
    Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
    Hayatın rutubetli tarafı.
    Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.
    Kadın sokağında serserilik mevsimi.
    Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.
    Yazın eli bir yelpaze gibi göründü.
    Tohumun çiçeğe,
    Sarmaşığın evden eve,
    Ayın, havuza yolculuğu,
    Hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
    Körpe asmanın duvardan dökülüşü.
    Şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
    Neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.
    Sözün ardında geçen hadise.
    Bir pencere ile ışığın savaşı.
    Bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
    Yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
    Armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
    Nar ile dişlerin kanlı savaşı.
    “Naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
    Papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
    Alın ile soğuk mührün savaşı.
    Camideki çinilerin secdeye saldırışı.
    Sabun köpüğünün yükselmesine rüzgârın saldırışı.
    Kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
    Yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
    Kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
    Kelimenin şairin çenesine saldırışı.
    Bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
    Bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
    Bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
    Bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
    Bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.
    Bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
    Bir hikâyenin katli, uyku sokağının başında,
    Bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
    Ayışığının katli, neonların emriyle,
    Bir söğüdün katli, devlet eliyle,
    Bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.
    Yeryüzü tümüyle belirdi:
    Yunan sokağında düzen gidiyordu.
    Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
    Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
    Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
    Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
    Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.
    Halklar gördüm.
    Şehirler gördüm.
    Ovalar, dağlar gördüm.
    Suyu gördüm, toprağı gördüm.
    Işık ve karanlık gördüm.
    Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
    Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
    Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm.
    Kaşan şehrindenim
    Ama, benim şehrim değil Kaşan.
    Benim şehrim kayboldu.
    Telaşla ve pür heyecan,
    Gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.Ben bu evde,
    Kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
    Bahçenin nefesini duyuyorum.
    Ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde.
    Ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
    Her taşın deliğinde suyun aksırığını.
    Baharın çatısında kırlangıcın sesini.
    Ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
    Ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
    Kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
    Ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.
    Ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
    Ve damardaki kan kanununun
    Ayak sesini duyuyorum.
    Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
    Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
    Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
    Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
    Ben uçuşan maddenin sesini duuyorum.
    Ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
    Ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
    Ergenliğin hüzünlü musıkisi üstündeki,
    Nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
    Ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
    Güzelliğin kâğıt gibi parçalanmasının
    Gurbet kâsesinin rüzgârdan dolup boşalmasının sesini.
    Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
    Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
    Suyun ıslak kaderine,
    Ağacın yeşil olma adetine aşinayım.
    Ruhum nesnelerin tazeliklerine akar,
    Benim ruhum, gençtir.
    Ruhum bazen heyecandan kekeler,
    Benim ruhum, işsizdir:
    Yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,
    Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.
    Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
    Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim
    Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
    Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
    Afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.
    Bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
    Bir saksı gibi,yeşermenin musıkîsini dinliyorum.
    Bir sepet dolusu meyva gibi,
    Olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
    Uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
    Deniz kenarında bir bina gibi,
    Ebedi dalgalardan endişeliyim.
    İstediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
    İstediğin kadar çoğalma.
    Ben bir elmayla hoşnutum,
    Ve bir papatyanın kokusundan.
    Ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.
    Bir balon patlasa, gülmüyorum,
    Bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
    Ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
    Toy kuşunun karnındaki renkleri,
    Dağ keçisinin ayak izlerini.
    Nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
    Sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
    Şahin ne zaman ölür,
    Çölün uykusunda ay nedir,
    Tutku sapındaki ölüm.
    Ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.
    Yaşam hoş bir adettir,
    Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
    Aşk kadar sıçrayabilir,
    Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
    Unutulacak bir şey değildir.
    Yaşam elin çiçek koparma isteğidir.
    Yaşam turfanda siyah incirdir,
    Yazın ağzında buruk bir tat.
    Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
    Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
    Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
    Yaşam uykunun dönemecinde bir tren düdüğüdür,
    Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
    Füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
    Ayın yalnızlığına dokunuş,
    Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.
    Yaşam bir tabak yıkamaktır.
    Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
    Yaşam aynanın “karesi”dir.
    Yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
    Yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.
    Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.
    Nerede olursam olayım
    Gökyüzü benimdir.
    Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir.
    Ne önemi var
    Bazen büyürse
    Gurbetin mantarları?
    Bilmiyorum, neden
    “At soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler?
    Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
    Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.
    Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
    Kelimeleri yıkamalı.
    Kelime rüzgâr olmalı, yağmur olmalı.
    Şemsiyeleri kapatmalı.
    Yağmur altında yürümeli.
    Düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.
    Şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
    Dostu yağmur altında görmeli.
    Aşkı yağmur altında aramalı.
    Yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
    Yağmur altında oyun oynamalı.
    Yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
    Yaşam sürekli ıslanmaktır.
    Yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir.
    Çıkaralım giysileri:
    Suya bir adım var.
    Aydınlığı tadalım.
    Bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
    Leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
    Çimenlerin kanununu çiğnemeyelim.
    Bağbozumunu tadalım.
    Ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
    Ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
    Ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
    Yoksun olduğunu sanmayalım.
    Sepeti getirelim
    Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.
    Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
    Her sözün başında bir fidan,
    İki hecenin arasında sessizlik tohumu ekelim.
    İçinde rüzgâr esmeyen kitabı okumayalım,
    Ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı
    Hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
    Sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
    Ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
    Ve eğer solucanlar öldüyse,
    Yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
    Eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunları zarar görmüştür.
    Ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık.
    Ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
    Ve mercandan önce
    Denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.
    Ve nerdeyiz diye sormayalım,
    Hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.
    Ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
    Ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
    Ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
    Diye sormayalım.
    Geçmiş artık canlı değil.
    Geçmişte kuş şakımıyor.
    Geçmişte rüzgâr esmiyor.
    Geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
    Geçmişte bütün kâğıt fırıldakların yüzü tozlu.
    Geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
    Geçmiş dalganın hatırasında,
    Sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.
    Deniz kıyısına gidelim,
    Sulara ağ atalım,
    Suların tazeliğini çekelim.
    Yerden bir çakıl taşı alıp,
    Varolmanın ağırlığını hissedelim.
    Eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
    (Bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,
    Elimin melekler katına eriştiğini,
    İspinozun daha iyi öttüğünü.
    Ayağımdaki yara,
    Yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.
    Çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,
    Daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı)
    Ve ölümden korkmayalım,
    (ölüm güvercinin sonu değildir.)
    Bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
    Ölüm akasyanın aklından geçer.
    Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
    Ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
    Ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.
    Ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
    Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
    Ölüm bazen reyhan koparır.
    Ölüm bazen votka içer.
    Bazen gölgede oturur ve bize bakar.
    Ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
    Ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.
    Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
    Yüzüne kapıyı kapatmayalım.
    Perdeyi açalım:
    Bırakalım duygular soluk alsın.
    Bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
    Bırakalım içgüdü oyun oynasın.
    Yalınayak mevsimlerin peşinde,
    Çiçeklerin üstünde uçsun.
    Bırakalım yalnızlık,
    Türkü söylesin,
    Birşeyler yazsın,
    Sokaklara çıksın.
    İçten olalım.
    İçten olalım,
    Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.
    Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
    Bizim işimiz belki de:
    Kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.
    Bilimin ötesine çadır kuralım,
    Bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
    Sofraya oturalım,
    Sabah güneş doğarken doğalım,
    Heyecanları serbest bırakalım,
    Uzayın, rengin, sesin, pencerenin
    Anlamını tazeleyelim,
    Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
    İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
    Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım,
    Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım,
    Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
    Yükseltelim,
    Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.
    Bizim işimiz belki de,
    Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
    Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.
  • 152 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    George Orwell’ın mükemmel anlatımı ile var olan bu romanı, gerçek kişilikleri açıkça belirtmese de keskin zekâsıyla aslında gayette açık bir kitap olmuştur. Her ne kadar hayvanlar üzerinden kurgulanmış bir hikâye olsa da politikanın gerçek yüzünü, iktidar mücadelesini korkusuzca ortaya dökmüştür. Başkahraman olarak Napoleon adlı domuzu yerden yere vururken gerçekte bahsettiği kişinin Stalin olduğu kabul edilmiştir.

    Hayvanların Bay jones’u devirerek devrim yaptıkları çiftlik hikâyesi, birçok ülkede sansüre uğramış, İngiltere ve Amerika’ da engellenmeye çalışılmış ve bazı bölümlerde cümle değişikliğine uğratılmış olmasına rağmen yine de içeriğinden, gerçek anlatmak istediğinden uzaklaştırılamamıştır. Bu yönüyle Orwell’ın en iyi yapıtlarından biri olarak kabul edilmiştir.

    Bay Jones Beylik Çiftliği’nin sahibidir. Yine çok sarhoş olduğu bir gece yatmaya gittikten sonra Koca Reis dedikleri domuz bir rüya gördüğünü ve onu anlatmak istediğini söyler. Çağrısı üzerine Bluebell, Jessie, Pincher adlı köpekler, diğer domuzlar, tavuklar, güvercinler, Boxer ve Clover adlı iki araba atı, beyaz keçi Muriel, Benjamin adlı eşek ve diğer tüm hayvanlar toplanır. Koca Reis konuşmasında, yaşadıkları hayatın yoksulluk, açlık, sabahtan akşama koşturmaca içinde geçtiğini söyler. Sefillik ve kölelikten ibaret olan hayatlarına dikkat çeker. İngiltere’de hiçbir hayvanın özgür olmadığını ve insanların üretmeden tüketen tek yaratık olduğunu anlatır. Asıl meseleye gelir: “Bu sefilliğe neden boyun eğelim?” Ve tek sorunlarının insan olduğu kararına varmalarını sağlar. Tek gerçek düşmanları vardır: İnsan!

    Koca Reis sonunda gördüğü düşü açıklar. İnsanın ortadan kalktıktan sonra yeryüzünün nasıl bir yer olacağını görmüştür. Bir de İngiltere’nin Hayvanları adlı bir şarkının ezgisini duymuştur. Şarkı hayvanların içine müthiş bir coşku salar ve hep birlikte söylerken tüm çiftlik inler. Ne yazık ki gürültüye Bay Jones uyanır tüfeğini kaptığı gibi karanlığa saçmalar yağdırır ve çok geçmeden tüm çiftlik uykuya dalar.

    Birkaç gün sonra Koca Reis uykusunda ölür ve yaptığı konuşma diğer hayvanlarda yeni bir çığır açmıştır. Hayvanların en zekileri olarak bilinen domuzların ve onlardan da en yeteneklileri olan Snowball ve Napoleon’a eğitme ve örgütlenme işi verilmiştir. Yoğun toplantılar sonucu ayaklanmaya karar vermişler ve bir gün Bay Jones’un hepsini aç bırakması ve birkaç işçinin hayvanları kırbaçlaması sonucunda isyana geçerler. Ayaklanma başarıyla sonuçlanmış, Jones çiftlikten kovulmuştur. Artık Çiftliğin adı Hayvan Çiftliği olmuştur.

    Domuzlar üç aylık çalışmalar sonucunda hayvancılığın temel ilkelerini belirlemiş ve yedi emir altında toplamışlardır. Tüm hayvanlar bu kuralları kabul eder.

    Zaman zaman analarından emdikleri süt burunlarından gelir. Aletler hayvanlara göre uygun değildir o yüzden büyük zorluk çekerler. Sadece zeki domuzlar her işin üstesinden gelmesini başarmışlardır. Çünkü doğrudan çalışmıyor öbürlerini yönetmek ve denetlemekle meşguldürler. Ekinlerin biçilip toplanmasında tüm hayvanlar çalışıyorlardı. Sadece kısrak Mollie sabahları erken kalkamıyor, yaşlı eşek Benjaminde uyuşuk ve dik kafalılığını sürdürüyor ve kedi bir iş çıktığında genelde ortadan kayboluyordu. Snowball’un yaptığı resmi bayrakları her Pazar göndere çekiliyor böylece tüm hayvanlar toplantı denilen genel kurula katılıyorlardı. Bir sonraki haftanın işleri konuşulurken kararlar tartışılıyordu. Toplantıların en ateşli konuşmacaları Snowball ve Napoleon’du. Ötekilere gerekli açıklamaları yapmak için Squealer adlı domuz görevlendirilmişti.

    Olup bitenleri yaz sonunda bütün ülke duymuştu. Diğer komşu çiftliklerin hayvanlarına ulaşılıp ayaklanmanın öyküsü anlatılıyor ve İngiltere’nin Hayvanları şarkısı öğretiliyordu. Öteki çiftçiler ise Jones’un uğradığı talihsizlikten nasıl yararlanacaklarını düşünüyorlardı. Komşu çiftliklerden olan Foxwood’un sahibi Bay Pilkington ile Pinchfield Çiftliği’nin sahibi Bay Frederick de birbirleri ile hiç geçinemiyorlardı. Napoleon ilerleyen zamanda her ikisinden de faydalanmayı başarmıştı. Bir gün Jones, adamları ve bu çiftlik sahipleri Jones’un çiftliğini geri almak için baskın yaptılar ve aralarında müthiş kanlı bir savaş çıktı. Sonucunda zafer hayvanlarındı.

    Zamanla Snowball ve Napoleon arasında anlaşmazlıklar çıksa da yönetim hep zeki olan domuzlardaydı. Snowball’in fikriyle yel değirmeni yapmaya karar verildi böylece işleri kolaylaşacak sadece üç gün çalışacaklardı. Napoleon buna karşı çıkmıştı ve köpeklerini saldırtarak Snowball’un kaçmasına sebep oldu. Yaptığı bu taktikle başa sadece o geçti ve yel değirmeni çalışmasını başlattı.

    Koca bir yıl köle gibi çalışmışlardı ama her şey gelecekleri içindi. Napoleon zamanla çiftlikte kuralları değiştiriyordu ve her konuşmasıyla çiftlik hayvanlarını ikna edip kendine bağlıyor ve hayran bırakıyordu. Ne var ki domuzlar yavaş yavaş Jones’un evine yerleşip diğer hayvanlara göre daha lüx yaşama geçmişlerdi. Diğerleri kendi aralarında itiraz edecek olsa da domuzların mutlaka bir açıklaması vardı. Öyle ki artık diğer hayvanlar, Napoleon’ un çiftlik evinin bahçesinde piposuyla dolaşmasına, Bay ve Bayan Jones’un kıyafetlerini giyinip hem şaşaalı hem eğlenceli bir hayat yaşamalarına şaşırmıyorlardı.

    Bir akşam çiftliğe gelen çiftçiler her şeye özellikle yel değirmenine hayran kalmışlardı. Akşamleyin kahkahalar şarkılar yükselirken diğer hayvanlar evin bahçesinden gizlice izlemeye başladılar. İlk kez hayvanlar ve insanlar eşit koşullara gelmişti. Bay Pilkington masada esprisini patlattı: “Sizler aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundaysanız bizlerde bizim aşağı sınıflardan insanlarımızla uğraşmak zorundayız.” Espri masayı kahkahaya boğmuştu ve bardaklar Hayvan Çiftliği’nin şerefine kalktı. Napoleon’un yönetmekten onur duyduğu bu çiftlik bir kooperatif girişimiydi.Bugüne kadar çiftlikteki hayvanlar arasında birbirlerine “yoldaş” demek salakça bir alışkanlıktı. Bu alışkanlığa son verilecekti. Bayrakları artık tek renk olacaktı ve çiftlik yeniden Beylik Çiftlik adıyla bilinecekti. Gecenin sonunda evde büyük bir patırtı kopmuştu. Oynadıkları kağıt oyununda Napoleon ve Bay Pilkington’ın aynı elinde maça ası çıkmıştı. Diğer hayvanlar için artık tek bir görüş vardı: Domuzların yüzlerine bir de insanların yüzlerine baktılar ama onları birbirinden ayırt edemediler…
  • Müsveddeler

    “Tekirdir tekerlenir bir saranı bulunmaz”
    diyen o adama....

    1-
    Anlatarak bitiriyorum hayatımı
    Bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat
    Bir çiçek çizdim bu akşam avcuma
    İsmini herşey koydum.
    Simli ojeler sürdüm yalnızlıktan sıkıldığımdan.
    Müsveddesi gibi şimdi tırnaklarım
    Yıldızlı bir gecenin.

    Yıl 2000
    Tekke ve zaviyeleri kapatıldı kalbimin
    Tombul güvercinler dolaşırdı kiremit çatısında
    Bulutlar akardı paçalarından, uğuldarlardı.
    Kuşların şarkılarından anlarım.
    Kimse hayra yormaz beni
    Kuşbaz ve uçmaya meraklı,
    Ütüsüz giyerim karabasanlarımı
    Sakarım, sık sık çarpar deviririm yazgımı
    İçimdeki suyu döktükten sonra işte, ondan sonra
    Şikayetim yok, rahatım.
    Taşralı ve safım.
    Yağmurda unutulmuş bir Tanrı’yla ahbabım
    Balkonda asılı kalır günlerce gökkuşağım,
    Deterjan reklamına çıkacağız biz ikimiz Tanrı’yla
    Ben böğürtlen lekeli çocuğu oynayacağım,
    O kirli beyaz gömleğim.
    Ah bir de şu gömleğe, göynek diyecek kadar
    Cesur olaydım.

    Teyzem öldü.
    Kırkı yeni çıktı
    En iyi hikayeleri ölüler anlatır
    Ölülerin anlattığı hikayeler
    İnşirah suresi gibi insanı ayartır

    Kırmızı günleriyim ben takvimlerin
    Okullar tatil oluyor ben söz konusu olduğumda
    Şeker istemeye geliyor çocuklar.
    Oyun oynuyoruz,
    Sağlam bir halatla çekiyorum acıyı kendime doğru.
    Siyah iş günleri müdahale ediyor hayatıma
    Mor bir köşe yastığı gibi isyankar oturmak istiyorum,
    Ben oysa divanın en ucunda.
    Çorba pişirmek istiyorum,
    Sonra kalkıp ekmek kızartmak,
    Bıçağın ucuyla kazımak aşkı fazla kızardığında.
    Söyleyin ateşe,
    Ruhunu üflemesin benden gayrısına.
    Çiçek silindi bu sabah ellerimi yıkadığımda
    “Ellerim bomboş...”
    Kötü şiirlerden koru beni Tanrım
    Amin!

    2-
    Bir şaşkınlık şarkısı olarak besteliyorum aşkı
    Kaprisli notalar, huysuz sololarla
    Bekçisi olmayan geceler denk geliyor bana,
    Çaresiz bekliyorum,
    Düdük çalıyorum,
    İki el ateş ediyorum havaya.
    Gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında
    Ulumak gibi ağlıyorum
    Köpekler koşuyor sağımda solumda
    Tanrım!
    Diyorum sadece
    Başka bir şey diyemiyorum zaten o an.
    İyi niyetli ve sevimli bir kızdan kalanlar
    Sallanıyor durmadan boş salıncaklarda
    “Üzgünüm” diyor,
    Bir mutluluk şiiri yazamam bu saatten sonra!

    Yoksul çocuğuydun sen benim 23 Nisan sabahımın
    Şiir okutmadım sana, folklor oynatmadım.
    Yoksulluk diyorum,
    O an,
    Ucuz lafların çalılarına takılıyor şiirimin elbiseleri.
    Sen tuz ol en iyisi sevgilim
    Ben ekmekle duruma müdahale edeyim.
    Bırak hazır soyunmuşken
    Kuru öksürüğüne elma kabuğu ve tarçın tavsiye edeyim.
    Tasfiye ettiler beni kediler aralarından
    Yar olmaz bundan sonra sarmandan sana.
    Beni tasfiye ve tavsiye arasındaki karışıklıkta
    Müsait bir yerde bırak sevgilim.
    Hem otuzumu geçtim azıcık
    Gerisini ben yürürüm artık.
    Çizgili olsun, buruşsun yüzü,
    Şiirlerim için yaşlanma etkilerini geciktirici krem kullanmayacağım.

    Yokuş aşağı şarkımı söylerdim, sarhoş
    “Kanatlarım vardır benim uçarım”
    Koşup kaşe kabanından yakalardın uyduruk şarkılarımı
    Ne çok ısıttın beni,
    Ne çok ısıttım seni,
    Buruştu ve kirlendi
    23 Nisan’da takılan simli ve tül kanatlarım
    Kurtulamadım, üstümde kaldı.
    Ben sevgilim...
    Bir çocuk bayramı gibi yaşamak isterdim her aşkı
    Cezaya kaldım.
    Bir mutluluk şiiri yazamamaktan dolayı
    İmlamı iyice bozsam da farketmez artık.
    Kime ne “de-da”ları ayırmasam?
    Noktalarda durmasam,
    Bir ünleme koşsam yalnızca,
    Sonu uçmak olan çığlığa.
    Kime ne anlatarak bitirsem hayatımı?
    Ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık.

    3-
    Bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından
    Yaşlanıyorum pencereden her bakışımda
    Anna Karenina’yı taklit ediyor zaman,
    Atıyor kendini raylara.
    Neden her aşk
    Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.

    Sevdiğim adamlar çarpıyor camlarıma
    Bir kelebek gibi kocaman, kara
    Pervazlarımda kuruyorlar sonra
    Begonya tozlanıyor,
    Unutmanın gözyaşları sanki bu tozlar.
    Annemin temizlik günleri gibiyim
    Yorgun, solgun ve beyaz.
    Kardeşim ayağını sallıyor sevdiği şarkılarda
    Birini çok sevmek gibiyim
    Sütle siliyor tozlarımı kardeşim.
    Kestane pişiririz diyoruz sobada
    Hayallerimiz çatlıyor sonra, çıtırdıyor, kızarıyoruz.

    Bu şiirden bir bölümü attım
    Kilometrelerce uzağa
    Tavşanlı pijamalarımla balkona çıkıp el salladım ardından
    Havaya uçuracaktı şiirimi az daha,
    Attım.
    Lokum getirmişti ve kitap,
    Ben ruhunu getirsin istemiştim oysa.
    Onu da tam buradan attım.
    Ben ne de olsa yakıp yıkanlar listesinde
    Ölü yada diri arananlardanım.

    Bir Doğuş şarkısı söyletiyorum bazen hayatıma:
    “Aramızda uçurumlar söz konusuyken”
    Uçurumlarda tenzilat varken hazır
    Uçalım, hadi uçalım
    Ben nasıl olsa
    Bu müsveddelerin ortasında yalnızım.
  • Yazar: Selim
    Hikaye Adı : Gece Müziği
    Link: #30861404

    1.

    Beş ay önce -bir gün orada çok kalmazdı ama - radyodaki işinden eve gece bir sularında geç bir saatte dönünce sıkı, sıkı örtülü perdelerin, yatak odasındaki komodinin dışında evi terk edilmiş bomboş buldu. Komodin üzerinde, eşi Leyla ile bir süre önce kadın erkek bir grup arkadaşıyla gittikleri piknikte topluca çektirdikleri bir fotoğraf bırakılmış duruyordu. Bu resmi merak etmişti, nihayet görmüştü de, fakat gördüğüne sevinemedi. Resmin arkasını içgüdüsel olarak çevirip baktı: ''Beni arama,'' yazıyordu. ''sakın.'' Özer bey gecenin içinde, ‘Olamaz’ diye söylendi, çınladı sesi. Beyaz tenli yüzü kıpkırmızı oldu. Elindeki fotoğrafı sıkarak buruşturdu, odanın tenha bir köşesine fırlatıp attı derin soluyordu, fino köpeğini hatırladı, yüzünü hüzünle asıp buruşturdu, ‘’laciverti, almış’’ diye zuhur etti. ‘’Hak ettim ama hak ettim’’ diye gürledi. O sırada peş peşe apartmandaki bir kaç gözcük evin ışıkları yandı. Ağzı olan konuşuyordu.
    ‘’Ne oluyor’’
    ‘’Kim bu’’
    ‘’Ayol deli mi ne’’
    ‘’Oh iyi olmuş’’
    ‘’Vay be, üzüldüm adamcağıza’’
    Böyle, belli belirsiz dakikalar içinde fiskoslar yükseldi döndü, gecenin ıssız karanlığında. Özer bey kapıyı hırsla çarparak çıktı. Bir ses ‘’Susun, gidiyor galiba’’ dedi. Bir an herkes kulak kabartıp kımıldamadan durdu. Merdivenden aşağı inen Özer beyin tıkırtıları işitiliyordu. Annesinin avuttuğu bir çocuk hıçkırarak ağlamaya başladı. ’’iyi bari bizim çocuklar uyanmadı.’’ dedi bir başka ses. ‘’hadi, hadi yatalım da uyuyalım artık.’’ Apartman katlarındaki dairelerin ışıkları tek, tek söndü. Özer bey apartmandan dışarı çıkıp uzaklaştı, sokak aydınlatmasının ilerisine düşen koyu karanlığa bata çıka ilerliyordu, gözden yitip giderken.

    2.
    Erdem, orta yaş bir bisiklet tamircisiydi. Şairler dünyasına ve şiire meraklıydı. İki yıl önce adı sanı duyulmamış bir yayın evinden çıkan şiir kitabı çıkmıştı. Şimdiyse bu nedenle hafta sonu yerel bir radyo kanalına konuk olacaktı. Yaklaşık bir hafta önceden radyo programcısı kitabındaki iletişim bilgilerini kullanarak kendisini aramış, geç fark ettikleri kitabı için onu tebrik ederek edebiyat dünyası için yeni bir soluk olarak adlandırdıkları 'Umuda Yolculuk' kitabı hakkında konuşmak istediklerini belirtmişti, acaba birlikte yayın yaparlar mıydı? Gelirse çok yerinde olurdu, bir kaç şiir okur bu sırada da hasbıhal ederlerdi. Bu programcının adı Ali'ydi. Erdem onu ev telefonundan dinlerken sanki radyo dinliyormuş gibi bir izlenime kapıldı ezkaza programcı Ali'nin soprano gibi çıkan ayırt edici sesine kulağı aşinaydı. Televizyon izlemezdi, nadir bir radyo dinleyicisiydi o kadar. Şehrindeki diğerleri arasında adı en çok anılan bu radyo kanalını iyi biliyordu. Provaya ön hazırlık için radyo dairesine mülakata gittiğinde yeni edindiği deneyime terk etti kendisini. Ön görüşmede kanalın sahibiyle tanıştı, çalışanlarıyla ayaküstü hoşbeş etti. Sonra yayın odasına buyur edildi içeriye girdiklerinde biraz sonra kapıdan çıkacak görevli onları tanıştırdı, Erdem orada Programcı Ali’yi dostane biçimde kulaklığını çıkarıp kendisini iskemlesinden ayağa kalkmış karşılarken buldu –‘’Hoş geldiniz, sizi bekliyorduk tanıştığımıza memnun oldum,’’ ‘’Ben de’’ dedi Erdem, el sıkıştılar. Karşılıklı iskemlelerine oturdular Programcı Ali, dar odada karşısındaki duvar saatine bakarak ‘’telefonda konuştuğumuz gibi, tam saatinde geldiniz çok dakiksiniz,’’ dedi sevinçli, ‘’Uzun bir müzik koydum araya,’’ diye ekledi, ‘’artık sesimiz dinleyicilerden izole, teknik detayları konuşabiliriz.’’ Pek çok şey konuşma fırsatı buldular. Erdem iyimser bir ‘’çekingenlikle, ''Daha önce medyaya hiç çıkmadım’’ diye belirtti, yüzü düşünceli, alnı biraz terlemiş, ‘’muhtemelen biraz gergin olurum, malum canlı yayın.’’ ‘’Pek tabii çok normal efendim’’ dedi Programcı Ali, karşısındakinin heyecanını ölçmeye çalışarak, siz sadece konuşun, ne konuşursanız konuşun akıcı olmaya özen gösterin gerisi kolay, olmaz ya diliniz sürçse bile ben varım evelallah. Siz hiç merak etmeyin, bizim dinleyicilerimiz çok anlayışlıdır, halden anlarlar.’’ Konuştular, konuştukça konular açıldı uzayıp gitti. Sohbet havasında yoğunlaştıkları teknik detaylar, seslendireceği şiirler, sorulacak soruları vb. içeriyordu. Yayın tarihini kararlaştırdılar, son buldu görüşme. Bu bir canlı yayın olacaktı. O çıkarken ‘’Ha! Unutmadan bir arabamız var ’’ dedi Ali kıvançla, kanal sahibinin eski arabası.’’ Candan gülüyordu, personeli getirir götürür ya şu an sanayide tamirde ama hafta sonuna kadar çıkmış olur onu yayın saatinden önce sizi alması için göndeririz, siz çıkarken çay odasındaki çocuğa adresinizi bırakmayı ihmal etmeyin lütfen.’’ Bay Erdem tek sözcük etmedi düşünceli ruh hali içerisinde ‘’Tamam’’ deyip çıktı. ‘’Demek şairler böyle oluyor’’ diye iç geçirdi, programcı Ali.

    Erdem,

    ‘’Bir yazar şair neden radyo programına davet edildiğinde teşrif eder ki? Yayın başlar dinleyiciler, onu dinleme hususundaki beklentilerinin ne olduğunu bilmez yalnızca tahmin eder.’’ diye akıl yürütüyordu. ‘’Dinlediğim radyo kanallarından hafızamdan arta kalanlar, dinleyicilerin akılları karıncalanır mıydı kararır mıydı? Zaman akardı bir iki gülücük duyulurdu, biraz zamanın akışına ayak uydurmaya çalışan temponun gerilimi hissedilirdi, bir iki öksürük, birkaç öğüt gibi söz sıkıştırılırdı araya. Yine böyle mi olacaktı yani’’

    Erdem yayın odasından çıkınca Özer bey karşısında belirdi, ‘’Bir çay daha içermez misiniz?’’ diye sordu. Onu uğurlamadan önce, Umut hakkındaki fikirlerini merak ediyordu. Canlı yayına çıkmadan önce onun fikirlerini bir parça duymak istemişti, kendi fikirleriyle örtüşüyor muydu acaba? Bildiklerine yenilerini ekleyebilecek miydi merak etmişti? Eskisi kadar kitap okumasa da hep bir öğrenme çabasındaydı -yaşı kaç olursa olsun. Personel görevlisi Elif de oradaydı Özer Beyle hem fikirdi, gülücükler içinde durumu belirtti.

    Özer beyin aklında kendisini nedensiz yere terk ettiğini düşündüğü eşi vardı. Özer bey 60 yaşlarındaydı, kendisini terk eden eşi ise 40 yaşlarındaydı 10 yıl önce evlenmişlerdi fakat hiç çocukları olmamıştı. Özer bey şimdi dul başına yaşıyordu. Bazen canlı yayın konuklarıyla aralarda rastlaşır, bazılarıyla uzun, uzun sohbet etmek isterdi. Aklı dolu gözüken Erdem, Özer Beyin sorusuna ‘’Tabii’’ dedi ‘’memnuniyetle, hay, hay’’ az sonra Elif çayları tazeledi. - Erdem çayını yudumlarken ‘’Umut insana en çok umutsuzluk anında lazım olur’’ dedi. Dikkatle dinliyordu Özer bey, Elif hanım, Erdem beyaz dumanı üzerinde ince belli çay bardaklarda taze çaylarını yudumluyorlardı. Konuştular sohbet koyulaştı. Özer bey çayını höpürdetti sonra af diledi. Çayını içerken büyük keyif aldığı anlaşılıyordu sohbetten. Sohbet tamamlanınca Özer bey ve Elif Hanım birlikte teşekkür ettiler, programcı Ali yanı başlarına geldi birkaç deste ‘Umuda Yolculuk’ isimli kitabı imzalattılar. Böylece her biri kütüphanesine yeni bir imzalı kitap daha eklemiş oldu. Prova sonlandı. Daha sonra canlı yayında tekrar edilen o sıra, ‘Umut’ üzerine konuşulan bir bukle düşünceyi hikayenin sonuna bırakalım.

    3.

    Hafta sonu

    Doğarız büyürüz ve ölürüz. Doğa’nın tüm canlılar için geçerli olan bir yasasıdır bu. Bunun kadar kesin olan bir şey daha varsa o da hiçbir insanın başından eksik olmayan hemen her türden sorunlardır, değil mi? Bakmasını bilenin yalnız kendisine ait olmadığını görebildiği, aşikâr olan, bir realite. O da toplumun her katmanı için geçerli olan bir yasası gibidir. Yeni bir güne başlarken bu ve benzeri şeyler günün ilk ışıkları evin içine nasıl düşerse öyle geçiyordu zihninden, hüzün, * 'şarkısı ortalığı karıştırıp ürkü yaratan erkenci kuşun biriydi; yastığınıza hüzün düşüren erkenci bir kuş.' idi.

    Erdem sabahleyin başını yastıktan kaldırınca antreye doğru yürüdü, portmantodaki kapüşonlu montunun iç cebinden not defterini çıkarıp siyah tükenmez kalemini aldı. Mutfak masasına oturup uygun sayfayı bulunca yazmaya başladı: ‘’ Şimdiye kadar Japon çizgi romanlarından (manga) yalnızca birkaçını okumama rağmen, yakın bir zaman önce resim kabiliyetim hiç olmadığı halde karakalem çalışmasına başlamıştım, **Paul Lung kadar becerikli olmasam da, kareli cep defterimi nerdeyse yarısına kadar resimlerle donatmıştım. Kimler yoktu ki o sayfalar arasında Charles Darwin, Charles Bukowski, Mohandas Karamçand Gandi vs.’’ yazmasına ara verdi, yatak odasından ayrılıp mutfağa geçti, kettle doluydu, çalıştırdı, aklı az önce yazdıklarında suyun kaynamasını bekledi, bu sırada mutfak tülünü aralamış pencereden dışarısını izliyordu. Araçlar az ötede önünden iki bin türü bulunan bütün gün ötebilme özelliğine sahip ağustos böcekleri gibi vızır, vızır geçiyordu ki ev telefonu çaldı. radyo'dan aramışlardı. Kendisi hazır mıydı acaba? Biraz sonra evden çıkınca orada canlı yayına katılacağı için kendisine gönderilen arabanın yola çıktığı haber verildi. Kısa bir an kol saatine baktı ‘’Hazırım,’’ dedi sakince ‘’bekliyorum daha.’’ teşekkür edip telefonu kapadı. Kahvesini alıp içeri geçti. Bir süre az önce yazdıklarını okudu sonra kaldığı yerden notlarını almaya devam etti: ‘’Oysa dün deniz kenarındaki ahşap banklardan birinde kitabıma ara vermiş çevremi izlerken, hep yanımda taşıdığım bu deftere her zamankinden farklı olarak doğaçlama bir resim çizdim. Manzara resmi değil hayır. Bu bir insan resmiydi. Resmi uzun, uzun inceledim. Resim tamamlanınca resmettiğim kişiye bir ad vermem gerektiğini düşündüm. Bulmak benim için zor olmadı: çünkü çizdiğim resimdeki orta yaş adamın yüzünde buruk bir acı vardı, fakat yine de kendisine bakana güvenle bakan o aydınlık bakış kendisini güçlü biçimde hissettiriyordu, böylelikle resimdeki, kasvetten bir parça sıyrılmış kurtulmuş gözüküyordu. Resimlediğim kişiye, herhangi bir inanç beslemediğim tarihsel karakterlerden birinin adını verdim. Kağıdın alt köşesine düştüm adını, İsa diye. ‘’

    Gece olmuştu, radyo'da canlı yayın akışında kelimelere anlamlarıyla hayat katmaya çalışan Erdem’in sesi duyuluyordu... Yarım saattir sohbet ediyorlardı, gece yeni bir güne evirilen yolculuğuna başlamışken edebiyat hayat yolculuğuna anlam katarak devam ediyordu.

    Edem, anlatmaya devam ediyordu: Ahşap bankta oturmuştum gündüz akşama evrilirken. Ayakkabıma değmeden ayağımın kıyısından akıp giden böcek mini minnacıktı fakat çok büyük bir enerjisi vardı. Adeta kalıbına sığmıyordu. Bir kaç kez durdu saniyelerle ölçülebilen zaman süresince, kısa araları saymazsak dur durak bilmeksizin son hız yoluna devam ediyordu. Bu tükenmez yaşam enerjisini nasıl buluyordu. Gelecekten hiç bir umudu yoktu. Çünkü tek boyutlu bir yaşam söz konusuydu. Yalnızca anı yaşıyordu. Geleceğe dönük bir umut değil ana bağlı kalma çabasıydı onu hayatta tutan şey, tümüyle içgüdüseldi yani. ***Oysa insanlık bazen atmosferi değiştirirdi. ****Değiştiremezse zayıflığının kurbanı olabilirdi. *****Yahut bir sabah Gregor Samsa olarak uyanırdı.

    Söyleşi Mozart’la son buldu: Requiem in D Minor, K. 626: VIII. Lacrimosa

    Son.

    * Henry Miller – ‘Uykusuzluk’ kitabından bir alıntı.
    **Paul Lung-Paul Lung dünyanın en iyi karakalem ustalarından birisi olarak biliniyor.- Google
    ***Örneğin ikinci dünya savaşı atmosferi, Nazilerin kaybetmesiyle sonunda tümüyle değişmiştir, Der Untergang filmi bu atmosferi güzel yansıtır.
    **** Stefan Zweig - Avusturyalı yazar. 2. dünya savaşının ruhunda uyandırdığı acıya daha fazla dayanamayarak karısıyla birlikte intihar etmiştir. -ekşi-
    ***** F. Kafka'nın dönüşüm adlı eserinin başlıca karakteri.
  • Gece Müziği

    1.

    Beş ay önce -bir gün orada çok kalmazdı ama - radyodaki işinden eve gece bir sularında geç bir saatte dönünce sıkı, sıkı örtülü perdelerin, yatak odasındaki komodinin dışında evi terk edilmiş bomboş buldu. Komodin üzerinde, eşi Leyla ile bir süre önce kadın erkek bir grup arkadaşıyla gittikleri piknikte topluca çektirdikleri bir fotoğraf bırakılmış duruyordu. Bu resmi merak etmişti, nihayet görmüştü de, fakat gördüğüne sevinemedi. Resmin arkasını içgüdüsel olarak çevirip baktı: ''Beni arama,'' yazıyordu. ''sakın.'' Özer bey gecenin içinde, ‘'Olamaz’' diye söylendi, çınladı sesi. Beyaz tenli yüzü kıpkırmızı oldu. Elindeki fotoğrafı sıkarak buruşturdu, odanın tenha bir köşesine fırlatıp attı derin soluyordu, fino köpeğini hatırladı, yüzünü hüzünle asıp buruşturdu, ‘’laciverti, almış’’ diye zuhur etti. ‘’Hak ettim ama hak ettim’’ diye gürledi. O sırada peş peşe apartmandaki bir kaç gözcük evin ışıkları yandı. Ağzı olan konuşuyordu.
    ‘’Ne oluyor’’
    ‘’Kim bu’’
    ‘’Ayol deli mi ne’’
    ‘’Oh iyi olmuş’’
    ‘’Vay be, üzüldüm adamcağıza’’
    Böyle, belli belirsiz dakikalar içinde fiskoslar yükseldi döndü, gecenin ıssız karanlığında. Özer bey kapıyı hırsla çarparak çıktı. Bir ses ‘’Susun, gidiyor galiba’’ dedi. Bir an herkes kulak kabartıp kımıldamadan durdu. Merdivenden aşağı inen Özer beyin tıkırtıları işitiliyordu. Annesinin avuttuğu bir çocuk hıçkırarak ağlamaya başladı. ’’iyi bari bizim çocuklar uyanmadı.’’ dedi bir başka ses. ‘’hadi, hadi yatalım da uyuyalım artık.’’ Apartman katlarındaki dairelerin ışıkları tek, tek söndü. Özer bey apartmandan dışarı çıkıp uzaklaştı, sokak aydınlatmasının ilerisine düşen koyu karanlığa bata çıka ilerliyordu, gözden yitip giderken.

    2.
    Erdem, orta yaş bir bisiklet tamircisiydi. Şairler dünyasına ve şiire meraklıydı. İki yıl önce adı sanı duyulmamış bir yayın evinden şiir kitabı çıkmıştı. Şimdiyse bu nedenle hafta sonu yerel bir radyo kanalına konuk olacaktı. Yaklaşık bir hafta önceden radyo programcısı kitabındaki iletişim bilgilerini kullanarak kendisini aramış, geç fark ettikleri kitabı için onu tebrik ederek edebiyat dünyası için yeni bir soluk olarak adlandırdıkları 'Umuda Yolculuk' kitabı hakkında konuşmak istediklerini belirtmişti, acaba birlikte yayın yaparlar mıydı? Gelirse çok yerinde olurdu, bir kaç şiir okur bu sırada da hasbıhal ederlerdi. Bu programcının adı Ali'ydi. Erdem onu ev telefonundan dinlerken sanki radyo dinliyormuş gibi bir izlenime kapıldı ezkaza programcı Ali'nin soprano gibi çıkan ayırt edici sesine kulağı aşinaydı. Televizyon izlemezdi, nadir bir radyo dinleyicisiydi o kadar. Şehrindeki diğerleri arasında adı en çok anılan bu radyo kanalını iyi biliyordu. Provaya ön hazırlık için radyo dairesine mülakata gittiğinde yeni edindiği deneyime terk etti kendisini. Ön görüşmede kanalın sahibiyle tanıştı, çalışanlarıyla ayaküstü hoşbeş etti. Sonra yayın odasına buyur edildi içeriye girdiklerinde biraz sonra kapıdan çıkacak görevli onları tanıştırdı, Erdem orada Programcı Ali’yi dostane biçimde kulaklığını çıkarıp kendisini iskemlesinden ayağa kalkmış karşılarken buldu –‘’Hoş geldiniz, sizi bekliyorduk tanıştığımıza memnun oldum,’’ ‘’Ben de’’ dedi Erdem, el sıkıştılar. Karşılıklı iskemlelerine oturdular Programcı Ali, dar odada karşısındaki duvar saatine bakarak ‘’telefonda konuştuğumuz gibi, tam saatinde geldiniz çok dakiksiniz,’’ dedi sevinçli, ‘’Uzun bir müzik koydum araya,’’ diye ekledi, ‘’artık sesimiz dinleyicilerden izole, teknik detayları konuşabiliriz.’’ Pek çok şey konuşma fırsatı buldular. Erdem iyimser bir çekingenlikle, ''Daha önce medyaya hiç çıkmadım’’ diye belirtti, yüzü düşünceli, alnı biraz terlemiş, ‘’muhtemelen biraz gergin olurum, malum canlı yayın.’’ ‘’Pek tabii çok normal efendim’’ dedi Programcı Ali, karşısındakinin heyecanını ölçmeye çalışarak, ''siz sadece konuşun, ne konuşursanız konuşun akıcı olmaya özen gösterin gerisi kolay, olmaz ya diliniz sürçse bile ben varım evelallah. Siz hiç merak etmeyin, bizim dinleyicilerimiz çok anlayışlıdır, halden anlarlar.’’ Konuştular, konuştukça konular açıldı uzayıp gitti. Sohbet havasında yoğunlaştıkları teknik detaylar, seslendireceği şiirler, sorulacak soruları vb. içeriyordu. Yayın tarihini kararlaştırdılar, son buldu görüşme. Bu bir canlı yayın olacaktı. O çıkarken ‘’Ha! Unutmadan bir arabamız var ’’ dedi Ali kıvançla, ''kanal sahibinin eski arabası.’’ candan gülüyordu, personeli getirir götürür ya şu an sanayide tamirde ama hafta sonuna kadar çıkmış olur onu yayın saatinden önce sizi alması için göndeririz, siz çıkarken çay odasındaki çocuğa adresinizi bırakmayı ihmal etmeyin lütfen.’’ Bay Erdem tek sözcük etmedi düşünceli ruh hali içerisinde ‘’Tamam’’ deyip çıktı. ‘’Demek şairler böyle oluyor’’ diye iç geçirdi, programcı Ali.

    Erdem,

    ‘’Bir yazar şair neden radyo programına davet edildiğinde teşrif eder ki? Yayın başlar dinleyiciler, onu dinleme hususundaki beklentilerinin ne olduğunu bilmez yalnızca tahmin eder.’’ diye akıl yürütüyordu. ‘’Dinlediğim radyo kanallarından hafızamdan arta kalanlar, dinleyicilerin akılları karıncalanır mıydı kararır mıydı? Zaman akardı bir iki gülücük duyulurdu, biraz zamanın akışına ayak uydurmaya çalışan temponun gerilimi hissedilirdi, bir iki öksürük, birkaç öğüt gibi söz sıkıştırılırdı araya. Yine böyle mi olacaktı yani’’

    Erdem yayın odasından çıkınca Özer bey karşısında belirdi, ‘’Bir çay daha içmez misiniz?’’ diye sordu. Onu uğurlamadan önce, Umut hakkındaki fikirlerini merak ediyordu. Canlı yayına çıkmadan önce onun fikirlerini bir parça duymak istemişti, kendi fikirleriyle örtüşüyor muydu acaba? Bildiklerine yenilerini ekleyebilecek miydi merak etmişti? Eskisi kadar kitap okumasa da hep bir öğrenme çabasındaydı -yaşı kaç olursa olsun. Personel görevlisi Elif de oradaydı Özer Beyle hem fikirdi, gülücükler içinde durumu belirtti.

    Özer beyin aklında kendisini nedensiz yere terk ettiğini düşündüğü eşi vardı. Özer bey 60 yaşlarındaydı, kendisini terk eden eşi ise 40 yaşlarındaydı 10 yıl önce evlenmişlerdi fakat hiç çocukları olmamıştı. Özer bey şimdi dul başına yaşıyordu. Bazen canlı yayın konuklarıyla aralarda rastlaşır, bazılarıyla uzun, uzun sohbet etmek isterdi. Aklı dolu gözüken Erdem, Özer Beyin sorusuna ‘’Tabii’’ dedi ‘’memnuniyetle, hay, hay’’ az sonra Elif çayları tazeledi. - Erdem çayını yudumlarken ‘’Umut insana en çok umutsuzluk anında lazım olur’’ dedi. Dikkatle dinliyordu Özer bey, Elif hanım, Erdem beyaz dumanı üzerinde, ince belli çay bardaklarında taze çaylarını yudumluyorlardı. Konuştular sohbet koyulaştı. Özer bey çayını höpürdetti sonra af diledi. Çayını içerken büyük keyif aldığı anlaşılıyordu sohbetten. Sohbet tamamlanınca Özer bey ve Elif Hanım birlikte teşekkür ettiler, programcı Ali yanı başlarına geldi birkaç deste ‘Umuda Yolculuk’ isimli kitabı imzalattılar. Böylece her biri kütüphanesine yeni bir imzalı kitap daha eklemiş oldu. Prova sonlandı. Daha sonra canlı yayında tekrar edilen o sıra, ‘Umut’ üzerine konuşulan bir bukle düşünceyi hikayenin sonuna bırakalım.

    3.

    Hafta sonu

    Doğarız büyürüz ve ölürüz. Doğa’nın tüm canlılar için geçerli olan bir yasasıdır bu. Bunun kadar kesin olan bir şey daha varsa o da hiçbir insanın başından eksik olmayan hemen her türden sorunlardır, değil mi? Bakmasını bilenin yalnız kendisine ait olmadığını görebildiği, aşikâr olan, bir realite. O da toplumun her katmanı için geçerli olan bir yasası gibidir. Yeni bir güne başlarken bu ve benzeri şeyler günün ilk ışıkları evin içine nasıl düşerse öyle geçiyordu zihninden, hüzün, * 'şarkısı ortalığı karıştırıp ürkü yaratan erkenci kuşun biriydi; yastığınıza hüzün düşüren erkenci bir kuş.' idi.

    Erdem sabahleyin başını yastıktan kaldırınca antreye doğru yürüdü, portmantodaki kapüşonlu montunun iç cebinden not defterini çıkarıp siyah tükenmez kalemini aldı. Mutfak masasına oturup uygun sayfayı bulunca yazmaya başladı: ‘’ Şimdiye kadar Japon çizgi romanlarından (manga) yalnızca birkaçını okumama rağmen, yakın bir zaman önce resim kabiliyetim hiç olmadığı halde karakalem çalışmasına başlamıştım, **Paul Lung kadar becerikli olmasam da, kareli cep defterimi nerdeyse yarısına kadar resimlerle donatmıştım. Kimler yoktu ki o sayfalar arasında Charles Darwin, Charles Bukowski, Mohandas Karamçand Gandi vs.’’ yazmasına ara verdi, yatak odasından ayrılıp mutfağa geçti, kettle doluydu, çalıştırdı, aklı az önce yazdıklarında suyun kaynamasını bekledi, bu sırada mutfak tülünü aralamış pencereden dışarısını izliyordu. Araçlar az ötede önünden iki bin türü bulunan bütün gün ötebilme özelliğine sahip ağustos böcekleri gibi vızır, vızır geçiyordu ki ev telefonu çaldı. Radyo'dan aramışlardı. Kendisi hazır mıydı acaba? Biraz sonra evden çıkınca orada canlı yayına katılacağı için kendisine gönderilen arabanın yola çıktığı haber verildi. Kısa bir an kol saatine baktı ‘’Hazırım,’’ dedi sakince ‘’bekliyorum daha.’’ teşekkür edip telefonu kapadı. Kahvesini alıp içeri geçti. Bir süre az önce yazdıklarını okudu sonra kaldığı yerden notlarını almaya devam etti: ‘’Oysa dün deniz kenarındaki ahşap banklardan birinde kitabıma ara vermiş çevremi izlerken, hep yanımda taşıdığım bu deftere her zamankinden farklı olarak doğaçlama bir resim çizdim. Manzara resmi değil hayır. Bu bir insan resmiydi. Resmi uzun, uzun inceledim. Resim tamamlanınca resmettiğim kişiye bir ad vermem gerektiğini düşündüm. Bulmak benim için zor olmadı: çünkü çizdiğim resimdeki orta yaş adamın yüzünde buruk bir acı vardı, fakat yine de kendisine bakana güvenle bakan o aydınlık bakış kendisini güçlü biçimde hissettiriyordu, böylelikle resimdeki, kasvetten bir parça sıyrılmış kurtulmuş gözüküyordu. Resimlediğim kişiye, herhangi bir inanç beslemediğim tarihsel karakterlerden birinin adını verdim. Kağıdın alt köşesine düştüm adını, İsa diye. ‘’

    Gece olmuştu, radyo'da canlı yayın akışında kelimelere anlamlarıyla hayat katmaya çalışan Erdem’in sesi duyuluyordu... Yarım saattir sohbet ediyorlardı, gece yeni bir güne evirilen yolculuğuna başlamışken edebiyat hayat yolculuğuna anlam katarak devam ediyordu.

    Erdem, anlatmaya devam ediyordu: Ahşap bankta oturmuştum gündüz akşama evrilirken. Ayakkabıma değmeden ayağımın kıyısından akıp giden böcek mini minnacıktı fakat çok büyük bir enerjisi vardı. Adeta kalıbına sığmıyordu. Bir kaç kez durdu saniyelerle ölçülebilen zaman süresince, kısa araları saymazsak dur durak bilmeksizin son hız yoluna devam ediyordu. Bu tükenmez yaşam enerjisini nasıl buluyordu. Gelecekten hiç bir umudu yoktu. Çünkü tek boyutlu bir yaşam söz konusuydu. Yalnızca anı yaşıyordu. Geleceğe dönük bir umut değil ana bağlı kalma çabasıydı onu hayatta tutan şey, tümüyle içgüdüseldi yani. ***Oysa insanlık bazen atmosferi değiştirirdi. ****Değiştiremezse zayıflığının kurbanı olabilirdi. *****Yahut bir sabah Gregor Samsa olarak uyanırdı.

    Söyleşi Mozart’la son buldu: Requiem in D Minor, K. 626: VIII. Lacrimosa

    Son.

    * Henry Miller – ‘Uykusuzluk’ kitabından bir alıntı.
    **Paul Lung-Paul Lung dünyanın en iyi karakalem ustalarından birisi olarak biliniyor.- Google
    ***Örneğin ikinci dünya savaşı atmosferi, Nazilerin kaybetmesiyle sonunda tümüyle değişmiştir, Der Untergang filmi bu atmosferi güzel yansıtır.
    **** Stefan Zweig - Avusturyalı yazar. 2. dünya savaşının ruhunda uyandırdığı acıya daha fazla dayanamayarak karısıyla birlikte intihar etmiştir. -ekşi-
    ***** F. Kafka'nın dönüşüm adlı eserinin başlıca karakteri.