• Macera dolu bir kitap...

    Yazarımız Henri Charriére'nin otobiyografisinden oluşuyor kitap.

    İlk okumaya başladığımda çok sıkıldım, araya başka bir kitap soktum. Sonra kaldığım yerden ite kaka ilerlemeya çalıştım. Neredeyse pes edip yarım bırakacaktım, bir kaç sayfa daha ha gayret diye diye gazladım kendimi. Ama bir sayfadan sonra öyle akıcı bir hal aldı ki (cüzzamlı adası) çorap söküğü gibi okudukça okudum. Kitabı kapatıp ara vermek istemedim. Kelebek ve maceraları inanılmazdı.

    Böyle bir hayatın yaşanmış olması, inanılır gibi değil. Bu kitap için neden özgürlük manifestosu denildiğini çok iyi anladım. Özgürlük için verilen o mücadeleye, cesarete, hayran kaldım. Bir insanın umudu hiç mi tükenmez, hiç mi yılmaz?

    Bir insan kaç mutlu son yaşayabilir, ya da kaç kez hüsrana uğrayabilir Kelebek bunu o kadar çok yaşıyor ki buna rağmen asla pes etmiyor.
    Film gibi bir hayat yaşamış gerçekten de.

    Yine sıkılarak ite kaka başlayıp, okuduğum ve bitirdiğimde hayran kaldığım bir kitap. Galiba benim tarzım da bu :)

    Bir sitede "Yazarın yaptığını önceden bilseydim alıp okumazdım, tüm suçları işliyorlar, yapmadığı pislik kalmıyor, sonra da anılarını yazıp köşeyi dönüyorlar namuslu yazarların suçu ne yani" gibi bir eleştiri okumuştum.
    Buna karşılık diyebileceğim şey, böyle inanılmaz bir yaşamım olsa ben de kitabını yazarım.

    Burada kelebeğin şu sözünü hatırlatırım "Bir ulus, toplumun başını ağrıtan kişileri çok çabuk yok etmek ve onlardan hemen öç almak hakkına sahip değildir. Bu adamlar, insanlık dışı cezalara çarptırılmaktan çok tedavi edilmesi gereken kişilerdir."


    Bence bu kitabın ana fikri; başarı için azim, cesaret ve asla pes etmemek gerekir.

    Keyifli okumalar...

    Sevdiğim alıntılar;

    Hayat bu işte. "Çürümeye, bozulmaya giden yirmi beş yaşındaki bir çocukla " alay edip kahkahalarla gülünüyordu.


    Bu güzel ülkenin adaleti pek güzel değil Dega. Belki bizimki kadar güzel olmayan, ama ayağı sürçenlere çok daha insanca davranan ülkelere rastlarız.
  • Kitap hikayesi son dönemlerde okunan popüler roman kurgularından çok farklı, hem de gerçek bir yaşam öyküsü. Steve Lopez. kendi gazetecilik tecrübelerinden birini kaleme almış bu romanında, hem yazı stili de gerçekten harika. Kelime ve cümlelerle hokkabazlık ediyor, okurların hayal gücüne pek de yer bırakmayacak kadar iyi betimlemeler yapıyor. Okurken film izler gibi sayfalar gözlerinizin önünde akıp gidiyor.
    Lopez romanında şizofreni konusunu çok ilgi çekici hale getirmeyi başarmış, konuya hiç ilgi duymamış kişilerin dahi merakını uyandırıp, hastalık hakkında daha fazla bilgiye sahibi olmalarına sebep olmuştur diye tahmin ediyorum. Nathaniel kimliği ile hastalığa bir yüz vermiş ve bu hikayeyle insanların kalplerine dokunmayı başarmıştır, en azından benim için böyle oldu.
    Steve Lopez, kemancı Nathaniel Ayers'ın Los Angeles'ta bir mahallede iki telli bir keman çaldığını duyar, bu hırpalanmış, kirli görüntünün altında gizli bir zarafet sezer ve bu evsizin hayat hikayesini araştırmaya karar verin.
    30 yıl önce şizofreni hastası olduğu anlaşılana kadar Ayers'in Julliard Konservatuvarı'nda oldukça yetenekli bir öğrenci olduğunu öğrenir. Evsiz ve paranoyak olan ama yine de eski dehasından bir şey kaybetmeyen Ayers ve köşe yazarı Lopez arkadaş olurlar. Bu dostluk her ikisinin de hayatlarını hiç beklenmedik bir şekilde değiştirir ...
    "Solisti", görünüşte aşılmaz engeller karşısında özveri ve azmin büyülü, dokunaklı başarı hikayesidir. Tavsiye ederim, okuyun.
  • Herhangi bir görüş rasyonel nedenlere dayanıyorsa, insanlar bu nedenleri ortaya koyar ve etkilerini beklerler. Böyle durumlarda bunları ateşli bir şekilde savunmazlar; sükunetle benimser ve nedenlerini soğukkanlılıkla açıklarlar. Ateşli bir şekilde savunulan görüşler asla iyi bir temele dayanmayan görüşlerdir, gerçekten de şiddetli duygusallık, görüş sahibinin rasyonel kanıtlardan yoksun olduğunun bir göstergesidir.
  • Öncelikle bu kitaba dair hiçbir fikrim yokken sırf kapağına ithafen az çok ne anlatmak istediğini anlamıştım. Fakat kitap tamamen bir eroinmanın, eroinle tanışıp geldiği son noktaya kadar ki dramını anlatıyor. Onlar için ölüm aşk olduğu için kitabın adı da burdan gelmekte. Sinan Akyüz yaşanmış olaylara yer verirken kitaplarında bunu bilerek okumak sizde de o etkiyi bırakıp "demek bu gerçek yaşanmış?" diye düşündürüyor. Bu çerçeve de baktığımızda bu kitabı okurken gerçekten tüm samimiyetimle söylüyorum, çaresizlik hissettim. Toplumun bu insanlara bakış açısını biliyoruz, nasıl göründüklerini biliyoruz, uzak duruyoruz ya da hiç denk gelmiyoruz, Allah korusun öylelerindenli konusuyoruz.. Ama asıl sormamız gereken soruyu sormuyoruz. "Neden eroin kullanır yirmi yaşında bir genç?" Bir sorunun üstüne binlerce sebep yazılabilir ki en önemli olan sebep AİLE! Aile olmak aynı soyadını kullanmak değildir. Ve en kötüsü çağ atladıkça, yıl katlandıkça gençler ve dahi çocuklar bu illetin içine düşüyor. Eli kalem tutması gereken çocukların elleri zehir tutuyor. Kitap gerçekten bende çok farkındalık yarattı. Toplumun bir kenarında böyle insanlar var biz görmüyoruz diyerek onları yok sayamayız. Seni sokmayan yılan bin yıl da yaşamasın. Zaman ilerliyor ve zehir avcıları on yaşındaki bir çocuğun hayatını etkileyecek kadar zalimleşiyor. Ailelere ve en önemlisi biz öğretmenlere düşen çok görev var. Görevimizin yalnızca bilgi öğretmek olmadığını bilelim. Bunun bilincinde olmak dileğiyle....
  • Ölmek Üzere Olan 24 Yaşındaki Bu Gencin Son Mektubunu İyi Okuyun



    Sonunuzun yaklaştığını bilseydiniz, ne yapardınız?



    Birçoğumuz hayatı otomatiğe bağlamış gibi yaşıyoruz. Aslında yaşamıyoruz sadece var oluyoruz. Dışarıdan her ne kadar dolu görünsekte, aslında içimizde bomboşuz. Geceleri aslında hiçbir önemi olmayan şeyler için uykularımızı kaçırıyoruz.
    Neden bunu kendimize yapıyoruz?
    Hepimiz aynı gemideyiz.  Hayatta yaptığımız seçimler aslında bizim karakterimizi ve varoluş çabamızı göstermekten öteye gidemiyor. Bunlara ek olarak tecrübelerimiz ve seçimlerimiz, iç dünyamızı keşfetmek yerine, paranın ve yüksek bir mevkinin peşinden koşma yönünde oluyor.
    Hepimiz eve döneceğimiz saat için geri sayım yapıyoruz. Eve geliyoruz dinleniyoruz ve aynı şeyi tekrarlıyoruz.. Her gün yeni bir şeyi yakalamak için uyanıyoruz fakat yakalamaya çalıştığımız şeyin bize gerçekten mutluluk getirip getirmeyeceğini sormuyoruz bile. Her gün yaptıklarınız hakkında böylesine detaylıca düşünmek size şuan önemli gelmeyebilir. Fakat belki de, ölmek üzerine olan 24 yaşındaki bir gencin tavsiyelerine ayıracak üç beş dakikanız vardır;
    “Henüz 24 yaşındayım fakat giyeceğim son kravatı seçtim bile… Bu kravatı birkaç ay sonra cenazem de giyeceğim. Takımımla pek uyumlu olmasa da, ortam için fazlasıyla uygun.
    Kanser teşhisi o kadar geç konuldu ki yaşamak için küçükte olsa bir umut beslemeyedim. Ancak bence en önemlisi dünyayı az da olsa ona bir katkı sağlayarak terk ettiğinizden emin olmanızdır. Hayatımı nasıl yaşadığımın hiçbir önemi yok çünkü ben bu dünyayı anlamlı bir şekilde yaşayabilen şanslılardan biri yani sizlerden biri! olamadım…
    Ne kadar az vaktimin kaldığını öğrenmeden öncesinde öylesine boş şeylerle, kişilere saatlerimi, günlerimi ve hatta yıllarımı harcamışım ki, “keşke 6 ayım daha olsaydı!” diye sitem ederken, eski aptal halime hayret ediyorum… Şu anda benim için nelerin önemli olduğunu artık biliyorum. Ancak sorun şu ki, aynı zamanda da ölüyorum… Bu yüzden bencil bir şekilde yazıyorum. Fark ettiklerimi yazarak hayatıma, belki de, bu satırları okuyacak birileri olursa onların hayatına anlam katmak istiyorum;
    – Sevmediğiniz bir iş için vakit harcamayı bırakın artık… Sevmediğiniz bir işte başarılı olmanız imkansızdır. Ancak sevdiğiniz işi yaparsanız tutkulu, kararlı ve sabırlı olabilirsiniz.
    – İnsanların fikirlerini önemsemeyi bırakın! Güçsüzlükten ve sizi durduran meselelerden korkun. Eğer kendinizi kaptırırsanız elinizdeki her şeyi kaybedersiniz ve kendinizi kabuğunuzun içinde bulursunuz. İç sesinizi dinleyin. Bugüne kadar “efsane” olarak nitelendirilen tüm insanların ısrarla bunu söylemesinin bir sebebi var. Ne yazık ki onları ölüm döşeğindeyken anlayabiliyorum…
    – Etrafınızda sizi koşulsuz seven insanların kıymetini bilin. Aileniz size sonsuz güç verecektir ve sizi hiçbir koşul gözetmeden sevecek insanlar onlardır. Bu yüzden onları önemseyin.
    Bu basit tespitlerin bana neler ifade ettiklerini anlatmam mümkün değildir. Fakat umarım zamanın değerini anlayan birisinin tespitlerini dikkate alırsınız.Ailenizi ve “gerçek” arkadaşlarınızı ihmal etmeyin. Onlarla geçireceğiniz zaman çok değerli.
    Kalan son zamanımı bir odada kapalı şekilde geçirdiğim için mutsuz değilim… Sadece dışarıda ki birçok güzel şeyi tekrar göremeyeceğim için üzgünüm.
    Ölümün farkına varmadan önce vücudumuza ve sağlığımıza inanılmaz önem veriyoruz. Ancak aslında baktığımız zaman vücudumuz duygularımızı, karakterimizi, düşüncelerimizi ve iç dünyamızı taşıyan basit bir kutudan ibaret. Önemli olan şey bu basit kutudan fark yaratabilecek ya da diğer insanların hayatına dokunabilecek bir şeyler çıkarabilmek.
    Hepimizin potansiyeli var fakat bunu keşfetmek için nedense hiçbir zaman yeterli zamanımız olmadığında şikayet edip duruyoruz. Gerçek şu ki, benim gerçekten zamanım yok… Üzgünüm ama bu böyle. Peki ama, sizin bahaneniz ne?
    Yeteri kadar yiyeceği sağladığınız güvenli işinize gidip gelerek bu dünyadaki yaşamınızı sürdürebilirsiniz. Diğer bir seçenek olarak ise inandığınız şeyler için mücadele verip hayatınıza anlam katabilirsiniz! İnanın hayat sadece ama sadece seçimlerden ibaret… Umarım doğru bir seçim yaparsınız…
    Bu dünyaya bir imza bırak. Senin için anlamlı bir hayat nasıl olacaksa o şekilde yaşa. Şuan farkındayım ki, terk etmek üzere olduğum bu dünya her şeyin mümkün olduğu bir oyun alanı… Fakat biz sonsuza kadar bu alanda yer almayacağız. Hayatımız bu dünyada yer alan kısa bir parıltı sadece. Bu parıltı hızlıca bizim bilmediğimiz bir dünyaya uçup gidecek. Burdaki zamanınızı tutkuyla geçirin. Bu zamanı ilginç kılın. Anlamlı kılın! “
  • Sokrates M.Ö 469- 399

    Bugün yeniden 2500 yıl kadar öncesine gittim. Sokrates savunmasını yaparken ilgiyle dinledim onu, tiksinerek baktım Meletos'a, Anytos'a, Lycon'a... Sonra halka çevirdim bakışlarımı, savaşlardan yorgun düşmüşlerdi. Öfkeli, hoşgörüsüz, öz güveni yitikti her birinin. Uykuydu tek becerdikleri, ah bir de rahat bıraksa onları şu at sineği... Ne kadar karmakarışık konuşuyordu. Hep sırtlarını yasladıkları tanrıların güvenilir olmadığını söylüyor, başka bir tanrıya çağırıyordu onları. Kimdi bu Tanrı? Ah baldıran zehri ile ölüme mahkum olsun bu lanet at sineği? Hem değişim bir ölümdü, ve yeniden doğum! Kim uğraşacaktı bütün bu süreçlerle... En iyisi bilgiçlik taslayıp sorumluluktan kaçmaktı.

    At sineği mahkeme salonunda gezinen bu düşüncelerin farkındaydı, ama dimdik durdu! Oldukça cesurdu, sussa belki de yaşayacaktı. Ama o suskun kaldığı bir yaşamı ölüme tercih ederdi. Çünkü derdi ki: "Sorgulanmamış bir yaşam, yaşanmaya değmez!" Mahkeme salonunda da sorguladı. Adeta ölüm fermanına büyük bir gururla imzasını attı. Ölümü de yaşam gibi karşıladı. Hâkimler karşısında hiç eğilmedi. O gün bize ve tarihe güzel notlar bıraktı. Bu notların hepsini Platon yazıya geçiriyordu, o da Sokrates'in sevenleri gibi kederliydi. Sokrates ise son demlerinde bile felsefe ile sarmaş dolaştı. Mahkemede sofistler gibi nutuk çekmedi. Yine soru, yanıt biçiminde insanları kendi gerçeği ile yüzleştirdi. Onu anlayanlar çırılçıplak kaldı salonda. Çünkü bilgisizliğinin farkına varmışlardı yine. Bilgin ve bilge bir insan olmanın sırrına ermek istiyorlardı direne direne. Sokrates düşmanları ise bilmediklerini bilmiyorlar, bilgiçlik taslıyorlardı her seferinde.

    Sokrates'in insana ve yaşama bıraktığı miras elbette sınırlandırılamaz kalıp tümcelerle. Ben sadece, o salonda oturan sıradan bir Atinalı olarak neler alabildim, işte bunu paylaşmak istiyorum: Bir insanı yargılamak için bilgi gerekir. Bilgi erdemdir. Erdem ise tarafsız olma koşuluna bağlıdır. Tarafsızlık da düşüncelerin özgürce dile getirilmesine gösterilen tutum ile yansır gerçeğe. Ölüm de tıpkı yaşam gibidir. İyi ve kötü gibi kesin bir bakış açısıyla yaklaşmamız yanılgı olur. Sokrates: "Bilmediğiniz bir şeyi bildiğinizi sanmak gerçekten utanılacak bir bilgisizlik değil midir?" Bilgisiz olduğumun bilincine böylece bir kez daha vardım. Bilgi sınırsızdı, uçsuzdu, biçim değiştiriyordu, durağan değildi. En fazla tenime değen yel gibi varlığını duyumsayabilirdim, ama bilgiyi sonsuza kadar avuçlarımda tutamazdım. Yine de Sokrates kanıma girmişti işte, koşmalıydım peşinden bilginin. Önce bilgin, sonra bilge bir insan olabilmek için. Sokrates'in siyasete yönelik tavrı ise bana oldukça yakın geldi: "Ben siyasetle uğraşsaydım çoktan yok olurdum. Ne size, ne kendime bir iyilikte bulunamazdım." diyordu. Evet, evet dedim orası bir bataklık, yolu düşen kirlenmeden çıkamaz. Sokrates burada her koşulda insan olmanın ve insan kalabilmenin şifresini de veriyordu. Ah keşke tutup kolundan onu 21 yüzyıla getirebilseydim. Nasıl sinir ederdi bizi değil mi? Ama salt sinir etmekle kalmaz çıkmazlara sürüklenen insanın yanında olurdu. Bakın şu sözlere: "Asıl mesele ölümden sakınmak değil, haksızlıktan sakınmaktır." Bir tümcesinde de diyor ki " Tanrıya hizmet edeyim diye yoksul kaldım." Hepimizin özeti sanki, bütün insanlık tarihinin, çoğunluğun, yoksul çoğunluğun... Ama bunda dert edecek bir şey yok, haydi Atina'da hatta Agora'da çıplak ayaklarımızla yoksulluğumuz ile kıvançla Sokrates'in önderliğinde erdemin izinden gidelim. Hem Anadolu'ya da basarız adımlarımızı. Durdum ve düşledim. Müthiş! Sokrates'in bana kattıklarını anlatmaya devam! Mesela artık beni üzenlere kızacağımı sanmıyorum. Çünkü onlar en büyük kötülüğü kendilerine yapıyorlarmış da haberim yokmuş. Başka birine yanlış yaparak kendi ruhlarına zarar veriyorlarmış, yazık. Ah zavallılar! Tarih sizi ne kötü anımsayacak. Evet Meletos ve yandaşlarına diyorum. Sokrates'i ölüme sürükleyen hakimlere bir de? Hangisinin adı kaldı ki? En büyük kötülük kendilerine. Bu kişisel tarihimizde de böyle. Sevdiklerimizi hep gülerek anımsarız, adını bilinç tarlamıza kazırız. Ya sevmediklerimiz, bize fenalık yapanlar! Onlar unutulmaya mahkumlar...

    Artık Sokrates ile vedalaşma zamanı geldi. Bakın, bakın ne diyor bize: "Artık ayrılmak zamanı geldi. Yolumuza gidelim. Ben ölmeye, siz yaşamaya... Hangisi daha iyi? Bunu Tanrı'dan başka kimse bilemez."

    Ve baldıran zehiri, bana, sana, ona,
  • Vladimir Tumanov ilk kitabı "Kraliçeyi Kurtarmak'ı neden yazdığını şöyle anlatıyor: Oğlum Alex okula başladığında matematik ona çok can sıkıcı geldi, gerçekten de kitaplarının benim o yaşlarda okuduklarım kadar sıkıcı olduğunu fark edince bir çare aradım. Nasıl nasıl derken oğlumun fantastik kitaplardan çok hoşlanması bana ipucu verdi. Matematiği fantastik bir öykü ile bir araya getirerek Alex'e matematiğin bir macera olabileceğini anlatmaya karar verdim. Kraliçeyi Kurtarmak işte böyle doğdu. Matematikle arası pek de iyi olmayan yeğenim için aldığım bu kitap ondan once benim ilgimi cekti. Elime kağıt kalem alıp birkaç tanesini çözdüm hatta :) Matematige ilgisiz, ya da sevmedigini apaçık ifade eden çocuklarımıza mutlaka okutun efendim. Bu fantastik macera fikirlerini bence değiştirecektir.