• 136 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Kitabı çok sevdiğim, değer verdiğim bir arkadaşın “on kere okudum, hep baş ucumda durur” demesiyle aramaya başladım. Barış Bıçakçı bildiğim ve sevdiğim bir yazardı zaten ama bu kitabı o sözlerden sonra özellikle aramaya başladım. Bulduğumda elime almadan öyle baktım rafta incecik duran kitaba. Şimdi dedim Barış Bıçakçı şu incecik kitaba neler sığdırdı yine kim bilir. Kitaplarına genel olarak uzun ve garip isimler koymak konusunda usta bir yazarımız. Kitabın ismini içimden tekrarlamadan duramadım. Bana çağrıştırdıklarını düşündüm.

    Bir süre yere paralel gitmek. Ne olabilir ? Benim ilk aklıma gelen, ilk yere paralel gidişim :D Benim için biraz trajikomik. Aylardan şubat, şehirlerden Sivas, yıllardan bundan üç yıl önce.. Şubat en kısa süren ay olduğundan son sürat akıp gidiyor. Derken 11’inde akmamaya başlıyor. Bir kız. Adı Özgecan. Onun başına gelenler, bize insanların ne kadar acımasız olabileceğini gösteriyor. Tüm olanlar yetmez gibi medyada süren dolmuş şoförüyle ilişkileri vardı iddiaları gece uykumu kaçırdı. Bu şekilde üzerini örtüp kapatacaklar bu konuyu diye içim içimi yiyor. Bir şey yapmalı diyorum. Bir şey yapmalı. Bir şey yaptık. Elimizden gelen en büyük şey neyse onu yaptık. Çoğu insan bizimle beraber ve bizden sonra da aynı şeyi yaptı. Ama bir şey fark ettim hiç biri bizim gibi yere paralel götürülmedi. Sanırım bunu yaşayan biz ikimiz olduk sadece. Evet sadece iki kişiydik.

    Yere paralel gitme konusuna gelince, yani bir suç işlememişsin, bir suçluyu ifşa etmektesin ama suçlu muamelesi görüyorsun. O yüzden de bilinçli ya da bilinçsiz bir direngenlik oluşuyor. Sonra bakıyorlar kendin yürümüyorsun seni taşıyorlar götürmek istedikleri yere. Böylelikle bir süre yere paralel gidiyorsun. Gözünün önünden asfalt yakın markajdan akıyor. Sonra süre doluyor. Artık yere paralel değilsin. Ya yorulduklarından ya da sadece kendilerinin bildiği başka bazı sebeplerden seni biraz sarkıtıyorlar. Artık yere paralel değilsin. Asfaltı görmüyorsun çünkü asfaltla bir olmuşsun. Ellerinle yüzünü korumak istersin elbette. Ama ellerin. “Ellerin... Ellerin nerde?” Yılmaz Odabaşı’nın sorduğu gibi. Ellerin arkanda :) Anlıyorsunuz :D Sonra asfalt sana karışıyor sen asfalta. Elini siper edemediğinden kendi omzuna sığınıyorsun falan. Sonra işte o omuzdan 5-6 tane acısı büyük kendi ufak taş çıkarıyorlar :D Mesele uzun velhasıl. Öyle yere paralel giderken bir şeyler de anlatıyorsun. Yani haklısın ya bir de. Bir yanlış anlaşılma var zannediyorsun. Anlat anlat bakalım kime anlatıyorsun. Bakıyorsun olmuyor. Sesinin çıktığı kadar sonra. “İnsanlık onuru... “ diye başlıyorsun. Genelde cümleyi tamamlama olanağın olmuyor :D

    Demek istediğim, yazarın dediği gibi bir süre yere paralel gittikten sonra anlamadıkları anlamak istemedikleri şeyler de anlatmaya çalıştım onlara. Uzaktan bakıp düşününce komik geliyor. Ama içindeyken komik değildi. Yine de güldüğümü hatırlıyorum bir kaç yerde bu da daha fazla sinirlenmelerine sebep oldu tabi ama, komik değildi. Bu yere paralel gidişle ilgili söyleyebileceğim çok şey var ama şimdi durup dururken tekrar bir süre yere paralel gidip, duymayan kulaklara bir şeyler anlat
    manın lüzumu yok.

    İşte böyle. Ben kitabın ismini okurken bunu düşündüm. Ama Barış Bıçakçı bambaşka bir yere paralel gidişi konu almış. Bunun yanısıra duyarsız kalmadığı bir çok konu var. Mesela en çok etkilendiğim ve anladığım kadarıyla bu ülkede olmuş ve yazarı en çok etkilemiş olay. ‘Hayata Dönüş’ Paramparça oldum bu kısmı okurken. Yeniden yaşandı sanki her şey gözlerimin önünde. Sonra insanlık anıtının önünde yaşanan insanlık ayıbı. Bunu da görmezden gelmemiş yazarımız. Çok kıymetli insanların orada günlerce herkesin gözü önünde eriyişini görmezden gelmemiş. Aslında hepimizin bilmesi gereken ama çoğumuzun bilmediği o kadını.. Görmezden gelmemiş. Hani şu imkansız aşklarınızı anmak için alıntılarını paylaştığınız “Milena’ya Mektuplar” O alıntıları onun sayesinde paylaştığınızı bilmeden tabi.

    Barış Bıçakçı yine her şeye ve her yere dokunarak kısacık bir kitapta dünyaları anlatmış. Bir süre yere paralel gidilen dünyaları. Bu kitaba bambaşka bir inceleme yapmayı çok isterdim. Söyleyecek çok şeyim var aslında :) Ama koşullarımız bu kadarına müsade ediyor. Etmiyor da olabilir çok emin değilim :)) Barış Bıçakçı’nın cesareti ve duyarlılığı karşısında saygıyla ve sevgiyle eğiliyorum. Kitapla kalın efenim :)
  • 432 syf.
    ·231 günde·Beğendi·8/10
    Yine bir İrvin yalom şaheseri... Dili oldukca hafif ve içerdeği temel psikoloji kavramlarıyla okuyucuya hem Psikoloji hem de Felsefenin yaşamımız için ne kadar temel bir rol oynadığını aşılıyor...

    Olay 19. yüzyılın son çeyreğinde Viyana'da geçiyor ... Atmosfer soğuk ve kasvetli...Psikanaliz'in yeni yeni duyulduğu ama tam olarak bilinmediği , psikolojinin pik yaptığı yıllar... Kitapta öyle önemli 3 isim var ki ; kendi alanlarında döneme damgalarını vurduklarını söylersek herhalde abartmış olmayız . Bir tarafta Nietzche isimli o dönem neredeyse tanınmayan, ancak ilerde büyük bir iz bırakacağı öngörenülen , kendisini toplumdan soyutlamış , münzevi bir felsefe profesörü ... Kendi çapında kitaplar yazarak ( böyle buyurdu zerdüşt ,insanca pek insanca, şen bilim ) varolma savaşı verirken
    diger yandan migren, mide ağrıları ve baş dönmeleri gibi onlarca fiziksel semptomla başı dertte...

    Diğer tarafta ise tıpkı gerçek yaşamlarında olduğu gibi çok iyi iki arkadaş olan Sigmund Freud ve Josef , nam-i diger Doktor Breuer ... Doktor breur , psikanaliz , hipnoz ve Histeri konularında uzman bir profesör . Dönemin viyanası ve çevre ülkelerden çok fazla hasta ona akın ediyor. Tıp camiası, Psikanaliz ve Histeri terimlerini bir nevi onunla tanıyor diyebiliriz ... Zira onun dışında alternatif bir isim daha yok
    ( freud hariç )

    Breuer işinde çok başarılı olduğu gibi , evli ve 5 de çocuğu var. Psikoloji literatürüne Anna .O vakası olarak geçen bir olay , Breuer'in hayatını büyük ölçüde değiştiriyor . Breuer , Bertha isimli 20 yaşındaki hastasına hipnoz seanslarında histeri tanısı koyuyor. O dönem Histeri tamamiyle kadınlara özgü bir hastalık olarak biliniyordu.. Histeri: felc, konusma bozukluklari, bir olcude korluk veya sagirlik gibi fiziksel semptomlari bulunan ve psikolojik catismadan kaynaklanan rahatsizlik..
    sozcugun etimolojik kaynagi latince "husteros" yani rahimdir.eski yunanlilar kadinlarin kendilerini asiri gurultulu ifade bicimlerinin rahimin ic hareketliliginden kaynaklandigini dusunuyorlardi.

    Bu seanslar boyunca Breur , Bertha'ya büyük bir ilgi duyar . Onu muayene ederken aralarında oluşan etkileşim ve temaslar onda bertha'ya karşı karşı konulamaz saplantılı aşk ve cinsel istek uyandırır. Bertha - Nam-i diger Anna O. - ölen babasından sonra , kaybettiği şefkat ve güven boşluğunu
    Dr. Breur'da bulur ve ona tüm ruhuyla teslim olur .. Ve döneme damgasını vuracak o olay gerçekleşir . Bertha , Dr. brauer'den hamile olduğunu ileri sürer... Aslında böyle bir şey yoktur. Tamamiyle histerinin etkisiyle böyle bir dedikodu çıkar ve tarihte yerini alır...

    Aslında her şey buradan sonra başlıyor

    Friderich Nietzche - lou salome
    Doktor breur - Bertha

    Yazgılar , acılar , saplantılı aşk serüveni ,ölüm, hayatın anlamı sorunsalı gibi bircok konu Nietczshe ve Breur'in yaşam karşısında yaşadıkları içsel travmalar , neredeyse tamamiyle birbirinin kopyası...

    çok sıkı dost olacak Nietzche ve Breur , kaderlerinin ve saplantılarının benzerliklerini görüp hayrete düşecekler...

    lou salome Henüz 20 yaşında , güçlü , oldukca hayat dolu , çekici ve erkeklerin aklını başından alan bir psikoloji öğrencisi. O dönemde Nietczshe ile aşk yaşamaktadır ve nietzshe'nin hem fiziksel sorunları hem de mental olarak umutsuzluğunu
    tedavi etmesi için Dr breur'a gelir. Dr brauer , salome'un dişiliğinden oldukça etkilenir ve bu birçok şeyin anahtarı olacaktır bu. Salome'un istediği tek bir şey vardır . Buraya geldiğini nietczshe asla bilmemelidir.. Nietczshe gururludur...
    Breur bunu kabul eder... Nietzshe ile tanışır ve ardından serüven başlar... Zorlu tedavi süreci , nietzshe'nin korkunç bedensel ağrıları, intihar girişimleri ve umutsuzluğu Dr. Breur'i çok etkiler. İhanete uğramanın verdiği tükenmişlik ile Salome'a amansız bir nefret duyan nietczshe, ona öfke dolu
    mektuplar yazar ... ama bir yandan da aşıktır ve bu onu hergün öldürür...

    Kitabın ilk yarısı , Sigmund freud ve Lou salome'u zaman zaman bizimle tanıştırsa da ; genel hatlarıyla Brauer ve Nietczshe'nin ümitsizlik ve hayatın anlamı üzerine konuşmaları etrafında dönüyor. Kitabın ortalarından şekil alan ve sonuna kadar süren Dr Breuer ve Nietzche'nin birbirlerini
    '' iyileştirme'' yolunda yaptıkları Win-Win anlaşması bana göre kitabın bu kadar özel ve popüler olmasının ana kaynağıydı...

    Roller değişir ... Viyana'ya tedavi için gelen nietczshe - Breuer'in , ölüm korkusu ve umutsuzluğuna tamamiyle Felsefi düzlemde çözüm araramak üzere kolları sıvar ...Breur'ın saplantılı bertra takıntısı, evini içinde çocukları ve eşi varken yakıp , bertra ile italya'ya kaçmak gibi akıl dışı düşünceleri beynini kemirir durur . Ve bu süreçte Nietzche ona akıl hocası olmuştur..

    Yine soğuk bir viyana günü ailesinin mezarlığını ziyaret etmeye gidecek olan Breur , Nietczshe'yi de davet eder... Ve düğüm burada çözülecektir... Nietczshe bir şeyi farkeder . Breur'in annesinin ismi de Bertha'dır.. Burada ince bir oedipus kompleksi göndermesi yapan Nietczshe, Breuer'in kızının adınında bertha oldugunu söylemesi ile iyiden iyiye şaşırır...
    Brauer'in bertra'ya olan saplantılı aşkının bilinçatı düzeyinde, özlemini duyduğu , kaybettiği anne imgesiyle paralellik taşıdıgını çoktan farketmiştir... Ama breuer bunun farkına bile varamaz...

    Mezarlıkta ölüm ve hayatın anlamı üzerine geçen dialoglar hem felsefi hem de psikolojik olarak derin bir referans olacak nitelikte... Breur ve Nietczshe'nin kaybettikleri babalarına duydukları özlem ve özellikle Nietczshe'nin babasının ölümünden sonra gördüğü korkunç rüya sarsıcıydı...

    Brauer'in mezarlıkta nietzche ile olan konuşmasından sonra , yıllardır düşündüğü ama hayata geçiremediği özgürlüğe kaçış fikrini hayata geçirmeye karar verir ... Bu oldukca sarsıcı ve radikal bir karardır . Karısı mathilda'ya veda etmek istediğini açıklar , çocuklarını uyurken öpüp sessizce ayrılır ama allak bullak olmuştur ... Viyana'da kendine ait ne varsa herşeyi bırakıp , isviçre'ye bertha'nın yanına hicbir şeyi düşünmeden gider . Ama Her şey tersine dönmüştür..

    Bertha'yı tıpkı kendisine sarıldığı gibi sarılan başka bir doktorla görür , sadece isimler değişmiştir. Artık kendi üstlendiği misyonu başka bir doktor üstlenmiştir. Hayal kırıklığına uğrar, sarsılır... Venedik'te yalnız başınadır... yapacağı , gideceği hicbir yer yoktur.. yalnızlığı ve geride bıraktığı ailesi , çocuklarının yükünü derinlerinde hisseder. Eski hemşiresi Eva berger'in yanına uğrar ama yüz bulamaz... Çünkü bekleyen her şey soğur... Eva'da soğumuştur... Sokaklar genç ve renkli insanlarla doludur . Kendini inanılmaz yaşlı ve eskimiş hisseder... Bu kasvet içinde boğulurken birden Josef... josef... diye seslenen bir ses duyar ve gözlerini açtığında
    kendini kütüphanede uzanırken bulur...

    Şaşkına döner ve karşısında yakın dostu Sigmund Freud 'u görür... Evet bu tamamiyle bir ilizyondu...Bir düşten ibaretti... Mezarlıkta o kasvetli söyleşi sonrası bunun etkisinden çıkamayan Breuer , yakın arkadaşı Sigmund freud'un ofisine gittiğinde Sigmund'un hipnoz tekniği ile kendisinin deyimiyle
    '' baca temizliği'' ile arınır ve özgürleştiğini hisseder...

    Okuduğum ikinci irvin yalom kitabıydı ve bu gidişle bütün kitaplarını okuyacağımı öngörebiliyorum :) ... Teşekkürler irvin yalom...