• Bu siteye katıldığım ilk günlerden beri edindiğim bir amaç var: Dini görüşler haricindeki ortak değerlerde buluşabilecek olduğum insanlarla hareket edebilmek. Dini görüşü dışarıda tuttum çünkü benim görüşüme göre dinin, tanrının varlığı ya da yokluğu bu hayatta verdiğimiz mücadelede bir şeyi değiştirmiyor. Yüksek İşsizlik oranlarını değiştirmez, adalet kavramının çıkarcı kitleler tarafından saptırılmış oluşunu değiştirmez, Düşünce özgürlüğünü kullanmak isteyenlerin hapiste çürüyor olduğu gerçeğini değiştirmez. Manavdan beş çeşit meyve yerine iki çeşit alabilir olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Ayda bir, yılda bir et yiyen insanların var olduğu gerçeğini değiştirmez. İstediğiniz kadar devam ettirin.. Her gün öldürülen kadınların diğer gün unutulduğunu değiştirmez. Çocukların maruz kaldığı cinsel istismar olaylarının onbinlerce olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu yüzden din dışında kalan değerlerde buluşabileceğim insanlarla muhatap olmayı tercih ediyorum. Tartıştıktan sonra ortak değerlerde buluşamayacak olduklarımı ise görmezden geliyorum çoğunlukla.
    Az okunan, az bilinen, az değinilen yerlere temas ettim. Yazdım, yorum yaptım, etkinlik düzenledim. Ortak bir platformda bireysel olandan çok toplumsal olana ağırlık verdim. Bazen dışarıda yaşananlara çok öfkelendiğim anlar oldu sert, sarsıcı incelemeler yazdım. "Birey olarak ne yapabiliriz ki?" ya da "Benim konuşmamla ne değişecek?" Cümleleri ile kıyıda köşede durmayı tercih etmedim. Yaşlı siyasetçilerin yüzyıllardır oyuncağı olan gençliğin sessiz kalmasını, sindirilmesini kabul etmek istemedim. Sürekli "saygı" çerçevesinde dayatılan zorlama bir sessizliği de kabul etmiyorum. Ben okuyor ve düşünüyorsam yazmalıyım da. Okuduğum kitaplardan alıntılar paylaşmak benim kim olduğuma işaret etmez ya da neye inandığımı da. Birey olarak yaşadığım sorunlar ise çoğunlukla toplum ve iktidar mekanizmalarının aksaklıklarından kaynaklıdır. Bu aksaklık bana sorun teşkil ediyorsa bunu dile getirme özgürlüğüm varken kullanırım. Zaten sınırlı bir özgürlük durumumuz var asıl mücadelemiz bu olmalıyken Ortak öfkeleri doğru hedefe yöneltmek gerekirken, biz birey olarak örselenme durumunu daha çok önemsiyoruz. Altını çizerek belirtiyorum. Birey olarak her şeyden hassasiyet kapacak olduğumuz zamanlar çoktan geride kaldı. Herkes dışarda akan hayata baksın, odasının penceresinden sokağa baksın. Sabah saat sekizde işe giderken ki yürüdüğüm on dakikalık mesafede yüzlerce çocuk işçi görüyorum ben, çalıştığım iş yerinde her gün istismara uğrayan kadınlar, çocuklar görüyorum, o insanların yaşadığı çaresizlik durumunun nasıl bir his olduğu ile her gün yüzleşiyorum. İş yerimin karşısındaki parkta yatan sokak insanlarını görüyorum. Sebepsiz zenginleşenleri görüyorum, iltimaslarla iş yaptıranları görüyorum. Kısaca bu çürümüşlük durumuna her gün maruz kalıyorum. Ve bu durumu değiştirebilecek devrimleri geçmişte yapan ama devrimlerini koruyamayan bir ülkede yaşıyorum. Her şeyi kabul edelim, hiçbir şey yapmayalım, okumayalım, düşünmeyelim, sorgulamayalım neden sömürüldüğümüzü dile getirmeyelim boyun eğelim, daima çıkar sahipleri kazansın hayallerini kuranlara karşıyım. Benim işim kitaplar, yıllardır öyleydi, öyle kalmaya devam edecek. Ben üzerime düşeni elimden geldiğince yapıyorum. Etrafımda olan kişileri sorgulamaya, düşünmeye, gerçekleri göstermeye sevk ettirebilecek kitapları tarihin gömülü yerlerinden çıkarıp sergiliyorum bundan faydalanmak isteyen de çıkabilir kendince gereksiz bulan da. Ama kendi düşüncelerimi kendim yönetiyorum benim çizgim budur. Ve bazen bu sitede öyle şeyler oluyor ki kendimi karşıdakilere anlaşılır kılmak için ekstra uğraş vermeme neden olanlar çıkabiliyor. Bunlara ayrıca teşekkür ediyorum. En azından geriye dönük bir öz eleştiri yapıp şuana kadar gelebiliyorum. Tutarlı-tutarsız noktalarımın olup olmadığını da belirleyebiliyorum. Yazmak, okumak, düşünmek eylemlerine sürekli vurgu yapan Ahmet Cemal'in "Okuyan Gençlere Mektuplar" bölümünden bir parçayı gençlere ya da diğer tabiri ile Z Kuşağı diye kategorileştirilenlere hediye ederek bitiriyorum.

    Sizler yani bu ülkenin okuyan gençleri:

    "Sizin en büyük yalnızlığınız, özgür seçimleriniz sonucu tek başınıza kalmayı yeğlemiş olmaktan kaynaklanmıyor.
    Asıl yalnızlığınız, hep kalıpları öğrenmenin görev diye belletilmesinin, gerçek anlamda bir ahlaka giden yolun ancak insanın kendi ahlakını önce kendi iç dünyasında yaşamasından, yaşadıklarının ahlakını da savunmayı öğrenmesinden geçebileceği gerçeğine karşın, hep çoğunlukla hangi erdemleri savunduğu belirsiz ve düzmece ahlak kurallarıyla yaşamak zorunluluğunun yol açtığı bir yalnızlık - ya da gönüllü olduğu hiç de söylenemeyecek bir iç sürgün
    Sizler, kendi seçimlerinizle, özgürce biçimleyeceğiniz, sorumluluğunu üstleneceğiniz, yalnızca sizin olacak yaşamlar için değil, fakat sanki yalnızca elden düşme ya da ikinci elden yaşamlar için yetiştirilmektesiniz. Yaşana yaşana iyice yıpranmış, birey bağlamında hangi duraklardan geçeceği artık ezbere bilinen, kalıplaşmış, böyle olduğu için de hâlâ ve ne ölçüde geçerli olup olmadığı hiç sorgulanmayan değer yargılarıyla belirlenmiş, hiçbir dönemecinde biraz da serüven tadı taşımayan yaşamlara mahkûm edilmişsiniz.
    İnsanoğlu, elbette bir boşluğun içine doğmaz. Daha dünyaya gözlerini açtığı andan başlayarak hem en yakınında bulunanların hem de, başta doğduğu ortamın kültürü olmak üzere, içinde bulunduğu koşulların etki alanına girer. Ancak, varlığını hep sürdürecek olan böyle bir etki alanında kalması, insanın sonraki tüm gelişmesinin edilgin bir çizgiyi izleyeceği veya izlemesi gerektiği anlamını kesinlikle taşımaz. Çünkü insan, doğadaki öteki canlılardan farklı olarak, içinde bulunduğu ortamları ve koşulları kendi istediği doğrultuda olabildiğince değiştirmesini sağlayacak ve adına irade denilen bir güçle de donatılmıştır. İnsan, dünyaya hem öteki insanlar gibi biri hem de tümüyle kendine özgü biri olmak üzere, deyiş yerindeyse bir tür çifte kimlikle gelir. İnsanlık tarihinin gelişme sürecinin bize gösterdiği en önemli gerçeklerden biri, toplumsal yaşam içersinde kendine özgü kimliğini geliştirme isteğinin insanda neredeyse bir içgüdü niteliğiyle var olduğudur. Düşünce tarihinde yer etmiş adların hepsinin insanoğlunun bu özgürlüğünü de defalarca vurguladıkları göz önünde tutulduğunda, böyle bir özgürlüğün önemi kendiliğinden ortaya çıkar."

    Kendimize özgü kimliğimizi oluşturup koruyalım..
  • Çocukluk Yılları

    Bu benim hayat hikâyem... Gece gündüz yaşadığım her şeyi buraya yazdım. Allah ne güzel dosttur! Ben, son Arap uyanışını gerçekleştiren ve milletini uykudan uyandırıp devletlerini kuran Hüseyin oğlu Abdullah... Ben, yani Avn oğlu Abdülmuîn oğlu Mekke emiri Muhammed oğlu Ali oğlu Hüseyin oğlu Abdullah. Annem Abdullah oğlu Haşan oğlu Muhsin oğlu Avn oğlu Abdülmuîn oğlu Muhammed oğlu Abdullah kızı Âbdiyye’dir. Mekkeli şerifler içindeki Abdullahlar, adlarını bu Abdullah’tan alırlar. Mekke-i Mükerreme’de doğdum [Şubat 1882]. Kendimi ilk olarak Taifte emeklerken hatırlıyorum. Bunu çok iyi hatırlıyorum, çünkü evimize gelen bir kadın beni görünce basamaktan düşeceğimi zannederek korkmuş ve “Sen kimsin?” diye sormuştu. Ben “Abdullah” diye cevap verince yerden kaldırıp içeriye sütannemin yanma götürmüştü. Aklımda kalan en eski hatıram budur. Annem vefat ettiğinde dört yaşındaydım. Beş yaşma girdiğim sıralarda babamın babaannesi Garm eş-Şehriyye el-Asbeliyye’nin kızı, Avn oğlu Abdülmuîn oğlu Muhammed oğlu Ali’nin ihtiyar annesi Saliha beni gözetimine alıp tam bir Arap terbiyesiyle yetiştirdi. Yanında bu kadının kızı ve aynı zamanda babamın halası olan Avn oğlu Muhammed kızı Hayyâ da vardı. Her ikisi de bana çok iyi baktılar. Bunlar ve diğerleri, Benî Şehr kabilesinin ve Hicazlı aşiretlerin kadınlarıydı. Hep aralarında bulunuyor ve aşiretler arasındaki hadiselerle ilgili anlattıklarına kulak kabartıyordum. Bazen Vehhâbîlerin ilk ortaya çıktığı dönemlerden bahsederler ve Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşanın Vehhâbîliği kovmak için Hicaz’a saldırması üzerine çıkan savaşı anlatırlardı. Bazen de bizim kabilemiz Zevî Avn ile Mekkeli diğer bir kabile olan Zevî Zeyd arasındaki mücadelelerden bahsederlerdi. Bu sohbetlerde okudukları kahramanlık şiirlerini hâlâ hatırlarım. Okul çağı geldiğinde rahmetli hocamız Şeyh Ali Mansûrî’den ders aldık. Bu hoca Mısır’daki Mansûra şehrindendi ve aynı zamanda babamın Kuran hocasıydı. Hoca eski usule göre ders veriyordu. Bildiği tek yöntem, öğrenciyi korkutmak ve yıldırmaktı. Tehdit için falakayı (el-feleke), yani öğrencinin ayaklarını bağlayıp sopalama yöntemini kullanıyordu. Bu yüzden hocadan ve dersten kaçmıştım. Ya yaşımın küçüklüğünden dolayı yahut yukarıda adını andığım büyük babaannem Saliha bint Garm’m koruması sayesinde kimse bana ilişmedi. Bir yıl sonra Taifte [Kuran] okuma derslerine yeniden başladım. Mekke’deki hocadan kaçmıştım. Ama Taifteki hocam büyük âlim Şeyh Yasin el-Besyûnî idi. Şeyh Yasin, aynı zamanda babamın ve maiyetindekilerin imamıydı ve bu göreve babam Mekke şerifi olduğunda da, Arap kralı olduğunda da devam etti. Şeyh Yasin bana çok iyi davranıyor ve okumaya teşvik ediyordu. Ben de, develeri çok sevdiğim için derse katılmam karşılığında kendisinden bir deve istemiştim. Bir gün bir de baktım ki okuma salonunun yanına benim için bir deve bağlamış! Artık hoca deveye ot veriyor, ben de deve otunu yiyene kadar başından ayrılmıyordum. Hocalar ve ilköğretim hakkındaki olumsuz kanaatlerimin giderilmesinde Şeyh Yasin in ve bu devenin çok etkisi olmuştur. Kardeşim rahmetli Melik Ali b. el-Hüseyin okuma yazmada benden öndeydi. Ben elifbâyı yeni öğrendiğim zaman o Tebâreke cüzünü geçmişti. Eğitim hayatım işte böyle başladı. Mürselât suresine geldiğim zaman “Her biri sanki sapsarı erkek deve sürüleri gibidir” ayetini [33. ayet] okuyunca “cimâletün” kelimesi bana devemi hatırlattı. Ben de tutup sureyi ezberledim. Hocam bunun üzerine beni yaşıma uygun biçimde ödüllendirdi, bu hediye okuma aşkımı daha da artırmıştı. Bir miktar hafızlık da yaptık. Kardeşim rahmetli Melik Ali İsra, ben Ra‘d, kardeşim Faysal Araf suresine kadar ezberlemiştik. Hocam rahmetli Ali Mansûrî’nin eski ve yeni tarz okuma tekniklerini birbirinden ayırması güzeldi. Şeyh Yasin ise yumuşak yüzlülüğü ve küçük oyunları sayesinde bana yeniden okuma fırsatı açmıştı. Allah her ikisine de rahmet etsin ve Cennette güzelce ağırlasın. Bir yandan da hat dersi alıyorduk. İlk hat hocalarımız sırasıyla Şeyh Osman el-Yemeni, Şeyh Abdülhak el-Hindî ve Nuri et-Türkî Efendi idi. İlk hoca en huysuzlarıydı. İkincisi sülüs ve nesih hatlarını çok iyi biliyordu. Nuri Efendi ise Osmanlı rika hattının ustasıydı. Şeyh Osman her birimiz için günde yüz satır yazma ödevi veriyordu. Kendisiyle şöyle ilginç bir anım da vardır: Hocam rahmetlinin sürekli diş etleri kanar ve ağzı kokardı. Hokkalarımız eski tarzda yapdmıştı. Yani, hokkanın kenarında bir boru olur, koruma amacıyla kamış bunun içine yerleştirilirdi. Önceden kullanılmış kâğıtlar ise tasarruf amacıyla silinir ve aharlanarak tekrar kullanılırdı. Hocanın kötü bir âdeti vardı, daha doğrusu ağzı kanayıp koktuğu için bu adet çok kötü görünüyordu. Kamışı ağzına alarak tükürüğüyle ıslatır, bu yüzden de kamışların ucu kan olurdu. Dolayısıyla kamışı kullandıktan sonra tekrar hokkanın içine batırdığı zaman kan ve tükürük mürekkeple karışır ve pis bir sıvı oluşurdu. Bir gün dayanamayıp kölelerin bulunduğu iç avluya geçtim ve bir leğen dolusu çok acı kırmızıbiber buldum. Biberleri bir güzel öğüttüm ve rahmetli kardeşim Faysal’ın hokkasına doldurdum. Ertesi gün kardeşim benden sonra gelip yazdıklarını hocaya gösterirken bir köşede dikilip olacakları izlemeye başladım. Hoca kalemi ağzına alınca dişeti ve dudaklarında biberin acılığını hissetti ve rahatsız oldu. Derken durumu giderek kötüleşti ve su istedi, artık ağzı yüzü şişmişti. Hoca hokkayı kontrol etmek için bakınca bir de ne görsün: Ağzına kadar biber dolu! Hemen kardeşimi falakaya yatırdı ve cezalandırmak istedi. Kardeşim bir yandan ağlıyor, bir yandan da hiçbir şey yapmadığına yemin ediyordu. Bense katıla katıla gülüyordum. Hocanın yardımcısı beni görünce “Ne diye gülüyorsun?” diye azarladı. Hemen büyük babaannemin yanına kaçtım ve olanları anlatıp kardeşimi kurtarmasını istedim. Zaten o sırada biber leğeninin yanında ayak izlerimi görmüşler ve bu küçük oyunu kimin oynadığını anlamışlardı. Babam olanları duyunca beni çağırttı, ben yine babaannemin yanma sığındım. Bunun üzerine babam kendisi geldi ve cezalandırılmam için beni hocaya götürmek istedi. Babaannem beni babama vermiyor ve oyunumun sebebini dinlemesini istiyordu. Olan biteni babama anlatınca öfkesi geçti ve gülmeye başladı. Bu olaydan sonra Osman Hocaya bir kese dolusu para verdiler ve beni bağışlamasını istediler, hoca da bağışladı. Birkaç gün sonra olayı babamın amcası ve Mekke emiri rahmetli Şerif Avnürrefık b. Muhammed de duymuştu. Beni çağırttı, yanına vardığım zaman gülmeye başladı ve şaşkınlığını gizleyemeyerek “Ne akıllı çocuk!” dedi. Sonra da Şeyh Osman’ın ve diş doktoru Abdülgaffar’ın getirilmesini istedi. Hoca gelince Şerif “Osman Hoca! Gördüğün gibi sen bizim çocuklara hat öğretirken onlar sana nezaket öğretiyorlar. Abdülgaffar! Gel buraya da şu hocanın dişlerini söküver!” dedi. Bunu duyan hoca feryad ü figan içinde benden yardım istemeye başladı. Oysa Şerif sadece şaka yapıyordu, kendisi çok şakacı biriydi. Gönlünü almak için hocaya bin beş yüz riyal ödül verdi ve dişlerini tedavi ettirmesini istedi.
  • 100 syf.
    ·Puan vermedi
    Barış Bıçakçı' nın ilk kitabını okumuş ve sevmemiştim, bu son kitabını da sevmedim. Bana göre bir arpa boyu yol alamamış kendisi. Aynı yazıda hem kitabı hem de kendi derdimi anlatmak zor olsa da deneyeceğiz işte. Önce şekil;
    Kitap 100 sayfa. Birazcık tasarrufla 50 sayfaya sığacak işi 100 sayfa olarak piyasaya sürüp de insanlara vayy günde 100 sayfa okuyorum dedirttiğiniz için sizi kınıyorum sayın editör. Gelelim içeriğe;
    Bir kere kitabın arkasına bir bakalım ne yazmışlar? ''Rıfat, zamanımızın bir kahramanı gibi, bir niteliksiz adam gibi, bir aylak adam, bir lüzumsuz adam gibi, bir ''R.'' gibi...'' bla bla bla. E Aylak Adam' ı okuruz o halde seni neden okuyalım? İlk kitabı için de Sait Faik öyküleri gibi deniyordu. O zaman da Sait Faik' i okuyalım, peki sen niye yazıyorsun onu söyle. Bize bilmediğimiz neyi sunuyorsun, nasıl bir bakış açısı getiriyorsun, beni nasıl bir dünyanın içine çekiyorsun? Var mı doyurucu cevapların? Bence yok işte. Şimdi kitabımız, Rıfat isimli bir kitapçının yaşamından kesitler sunuyor bize. Kısa kısa bölümlere ayrılmış kitap. Bu sayede çok kolay okunuyor. Her bölümün sonu bir aforizma ile bitirilmiş neredeyse. Bu yönüyle zaten günümüz tüketim trendine çok uygun bir kitap kendisi. Ne diyordu Hasan Ali Toptaş isimli kalemine kurban olunası sanatçı? ''Aynı zamanda bu hız edebiyatta aforizmasal bir söylemi de getiriyor kendiliğinden, ki bu, edebiyat çağımızın hastalığıdır bana göre. Halbuki edebiyat zamanın hızına müdahaledir.'' İşte bu kitap Hasan Ali Toptaş' ın tespitine kaynak teşkil eden işlerin güzel bir örneği niteliğinde. Kitap güzel açılıyor aslında. Günler Damlıyor isimli başlangıç bölümüyle kurgusuyla ilgili enfes bir girizgahla karşılıyor okurunu kitabımız. Sonrasında bir abimle sahafta okuyarak hayran kaldığımız bir pasajla da ikinci bölüm başlıyor. Devamında ise bana göre ciddi acemilik barındırıyor içerisinde. Bir kere bölümler arasında ciddi bir denge sorunu var, kitap çok dengesiz ilerliyor. Bir bölümü enfes bulurken, bir sonrakinde kitabı duvara fırlatma isteği duydum okurken mesela. Hayranlık duyma ile sinir olma hali baş başa gitse yine bir nebze, ama aksine; an geldi hayranlık açtı arayı ve ben güzel bir kitap diye tanımladım bu kitabı, an geldi sinir olma hali farkı dört beş boya kadar çıkartıp sürpriz kovalayan kumarbazların hayallerini piç etti. Yahu dikdörtgen isimli bir bölüm var kitapta, çerçeveletip as duvara ama bir sayfa arkasındaki bölümde geçen cümleye bakalım; ''Okuyucularını duygulandırmak dışında edebi bir amacı olmayan ve ikide bir veciz sözler yumurtlayan günümüz müelliflerini sürekli uyarması gerek'' E kendini tarif etmişsin sen be abi. Hem nedir bu ergen gibi kitabın ortasında laf sokma çabası. İşte tam da bu! Bu yüzden sevmiyorum ben bu Murat Menteş' i, Emrah Serbes' i, Barış Bıçakçı' yı. Ergen gibi davranıyorlar ve ergence kitap yazıyorlar. Olgunluk yok işlerinde. Bunun adına da samimiyet deniyor ne yazık ki. Samimiyetsizliğin en popüler hali oldu artık bu samimiyet meselesi günümüzde. Murat Menteş' te de aynısı var mesela. Bakın ben sanattan anlarım, kitaptan anlarım, enfes kitaplar okurum, dinle ilgili söyleyeceklerim var, siyasete de dokunurum, aşkla ilgili konuşmuş muyduk... Ya biraz sakin olun abiler! Anlatacak ne çok şeyiniz var sizin. Bir ergen böyle davranır işte. Sürekli kendini ifade etmek için çırpınır durur, dikkat çekmeye çalışır. İşte sizin kitaplarınızda bunu görüyorum ben. Gereksiz bir karmaşa, temelsiz söylemler, çok düşünmeden atılan sloganlar falan filan... İki konu var, ilki; ya ben bu kitaplarda başka kitaplara, filmlere, yazarlara yapılan göndermeleri görmekten çok sıkılıyorum. Nadiren yapılanı ve yapılırken de kör göze parmak misali bir tavır takınılmayanı çok güzel oluyor ama abartınca sıkıcılaşıyor ki bu kitapta çok abartılmış. İkinci mevzu ise şu; ben YGS' ye girdim. Fena da yapmadım hani, arkadaşlar baya iyisin diyorlar. İşte o YGS' deki bir Türkçe paragraf sorusunda adını unuttuğum bir yazarımızın sözüne yer verilmişti; ''okumak, neden piyano çalmaktan daha az uğraş gerektiren bir iş olsun ki'' diyordu. Okumak zor bir iştir, emek, çaba gerektirir. Caz dinlemek zor iştir. Kulağına hoş gelir tamam da müzikten anlayan, enstrüman çalabilen adam için caz daha anlamlıdır, sana kıyasla. Serdar Ortaç herkes tarafından dinlenen şarkılar yapar, dinlenir tüketilir, bir sonraki yaza yenisini yapar. En rockçısı bile alkol sınırını aşınca güzel bir hatunun da kalçasına sürtünecekse mesela Serdar popçuydu falan düşünmez kopar ortamda. İşte bu kitaplar böyle kitaplar. Kim okusa sever, anlar, yorumlar. Her sineğe bal var bu kitapta. Ama bana asıl enteresan gelen Orhan Pamuk gibi bir adamın kötü yazar olduğunu iddia edip de Barış Bıçakçı' yı son yılların en iyi türk yazarı ilan edebilen kişilerin kendini iyi okur sayması aslında, bu öz güvene sahip olmaları. Tüm bu yazdıklarımdan sonra Barış Bıçakçı sence iyi yazar mı derseniz evet derim, hatta Murat Menteş, Emrah Serbes gibi adamlara kıyasla çok çok iyi bir yazar. Şu kadar eleştiri yazdım yine de bu kitapta Aynalar isimli bölümdeki her cümleyi hayranlıkla tekrar tekrar okudum mesela. Barış Bıçakçı iyi yazı yazıyor ama iyi edebiyat yapamıyor. Dengeyi bulduğu, ergenlikten vazgeçtiği gün çok iyi edebiyat yapabilir gibi geliyor ama bana.
  • SARI SICAK (1)
    Birinci Bölüm
    Gün doğmadan çay tarlasında çaylar arasında arı gibi çalışıyor kelebek gibi uçuyordum iki kardeşim anam cıvıl cıvıl yeşilin içinde noktalar...
    Ta ki babam gelene kadar o heybetli cüssesi ile yeri göğü inleten fırtınalı hortum ...
    Hüüpp içine çekti.
    Haşere ilacı ile ilaçlar gibi silleleriyle uçurdu; yerdeydik...
    Savrulduk üstüne basılmış sinek gibi...
    Sanki biz fazlaydık yada bu dünyada yerimiz yoktu...
    Arkadaşlarıma bakıyordum babalarına
    Koşuyorlardı kocaman sarılıyorlardı.
    Ciklet ,çikolata ,çakı ,saat elleri dolu gözleri ışıl ışıl ...
    bak babam getirdi diyorlardı...
    Bazen düşünüyorum neden niçin sevmedi babam beni ve kardeşlerimi anamı ,bulamıyorum tek bir sebep...
    Kapının önünde oturur ve seyrederdim diğer çocukları anaları babaları...
    Ve anlamaya çalışırdım ; çocuktum anlayamazdım...
    Akşam oldu mu korkular sessizliğin içinden çıkıp yüreğime yerleşirdi.
    Hepimiz odanın kuytu köşelerine siner
    Tıp oynar gibi sessizce içip zıbarmasını beklerdik. Anam arı gibi döner etrafında şikayet etmesin diye, dualar ederdi.
    Ama babam hiç bir şey bulamasa yemeğin tuzu çok olmuş diye anamdan başlar sırayla hepimizi elden geçirirdi.
    Tek kurtuluş büyümekti anamın ilk oğluydum ben büyürsem anamı kardeşlerimi koruyacak babamın dövmesine engel olacaktım...
    Hayallerim vardı...
    Burayı sevmiyordum hep duyuyordum komşu teyzelerden Hatçe'nin oğlu İstanbul’da iyi kazanıyor anasına kardaşına da gönderiyor...
    Aklıma geliyor nasıl hayaller kuruyorum
    Tan ağarırken yola çıkacağım otobüsün bagajında saklanacağım...
    Ver elini İstanbul...
    Ondan sonra bize acı yok...
    Hayaller işte...
    Düşlerin gerçek olmadığını öğrendim acı bir şekilde öğrendim...
    Bir kaç kez denedim her defasında yakalanıp babama teslim edildim sonrası ne ben söyleyeyim ne siz duyun...
    Kırıldı umutlarım...
    Alındı çocukluğum elimden...
    Ömür merdivenli ben hiç çıkamadım
    Sanki bir kuvvet yerin dibine doğru çekiyordu ve merdivenler ayağımın altından kayıp gidiyordu...
    İlkokul ortaokul iteleye kakalaya bitti...
    Lise daha zordu iki defa denedim çok zayıfım geldiği için kilere bağlayarak dövdü babam ...
    aslında az gelir sadece dövdü dersem...
    Üzerimden bir tır geçti desem daha doğru olur...
    Bir kaç gün sonra babam gidince anam açtı urganları gözyaşları içinde dokunmaya kıyamadı ...
    orada sıcak su leğenle yıkanmama yardım etti dilinde beddualarla temiz kıyafetleri giydim ekmek soğan su çıkın yaptım ve anama son kez sarılıp çıktım...
    Bir daha asla dönmedim...
    İstanbul otobüsüne bindim biniş o biniş...
    Kurtuluşa adım atmıştım...
    İstanbul da indim önce sokaklarda dolandım çok insan vardı ve hepsi koşturup duruyor ve bir sürü araba demek ki İstanbul’un taşı toprağı altın sözü gerçek...
    Yoruldum ve acıkmıştım deniz kenarında oturdum çıkını açtım biraz atıştırdım.
    İyi de nerde kalacaktım tanıdığım yok
    Nerde iş bulacağım diye düşünürken uyumuşum. Vapur sesleri ile uyandım.
    Baktım etrafında insanlar koşuşturuyor takıldım kalabalığın peşine. Elbette bir iş bulacağım. Önce iş ardından kalacak yer.
    Sonraları öğreneceğim istiklal caddesini üzerinde iş yerleri var. İçeri girdim ve tek tek sordum iş var mı diye. Çoğunlukla yok dediler. Yorulana kadar vazgeçmedim bir iki gün sürekli sordum.
    Sonunda çaycıya ihtiyacımız var dediler.
    Uçtum havaya hemen başladım çay tarlasında büyümüşüm zor gelir mi?!
    Çok sevdiler beni. Zamanla kalacak yer de buldum. Çevrem genişledi. Yeni şeyler öğrenmek haz verdi.
    Sonra bir gün farkettiler ki kalemi iyi kullanıyorum, şiir yazıyorum...
    Özlemim büyük. Anam kardeşlerim burnumda tütüyor. Bir kaç yere gönderdiler şiirlerimi beğendiler.
    Kanatlarım vardı martılar kıskanır.
    İstanbul ayaklarımın altında uçuyorum.
    Artık çaycı da değilim matbaaya geçtim
    Bu arada şiirlerime yoğunlaştım.
    Kapı açıldı, içeri sarışın kıvır kıvır saçları ile bir ceylan girdi; insan olamazdı!..
    SARI SICAK!
    Değil, değil düş görüyorum. Çimdik attım koluma ama orda duruyor bana bakıyordu.
    İyi günler dedi. Su Perisi şakıdı sanki. Baktı ben de ses yok...
    İyi günler beyefendi dedi.
    Kulaklarında sorun var der gibi baktı...
    Pardon hanfendi iyi günler dedim. Buyrun nasıl yardımcı olabilirim, dedim zor zahmet...
    Basılacak kartvizitim var örnek gösterir misiniz dedi.
    Hemen dedim. Örnekleri çıkarttım. İki de kahve söyledim sadeden. O kadar tatlıydı ki, şekere ne hacet; bal bal şakıyor sanki bülbül...
    Karar verdi, bitince adreslerine elimle teslim etmek sözüyle ayrıldık.
    Sonra ki günler de onu görmek için iş çıkışlarında tesadüfen oradan geçiyormuş gibi yapıyor, her fırsatta bir kahve sözü alıyor derin gözlerinde boğuluyordum.
    Şiirlerim artık, özlem, vuslat, ana, kardeş bağırmıyordu .
    Aşk ayaklanmış hücremde
    Kalbimin içinde sen; senin içinde şiirlerime iliklenmiş bir ben. Benden içeri sarı sıcak bir sen.
    sen
    sen...
    Birinci bölümün sonu.













    SARI SICAK (2)
    İkinci bölüm
    —SARI SICAK KIZARDI AL AL gerdanından saçıldı turunçlar bal bal...
    Sevdalı matbaacı kuşlar gibi tünüyor iş çıkışları konduğu daldan salınıyor kapının koluna girip dansa kaldır beni diye inliyordu...
    Sarı Sıcak merdivenleri su perisinden hallice uçarak akarak geliyor...
    Sevdalı matbaacı yer ile gök arasında
    Uçsa kuş değil
    Açsa kök değil
    Sarı sıcak kollarında artık yer gök aşk
    Günle gece kavuşmuş artık vakit sarı sıcak...
    Yıldızlar kayıyor
    Gözler kapanıyor dudaktan kalbe ağıl ağıl bir türkü söyleniyor.
    Hayaller, umutlar ,düşler arasında körebe oynuyorlar...
    Matbaacı bir oğlumuz olsun, adı atadan, çehresini senden, yüreği benden olsun der...
    Umudu terkisine atardı.
    O günde Sarı Sıcak muhabbetini alarak eve gitmişti. Ertesi gün iş çıkışı diye konuştu her gün gibi..,
    Matbaacı iş çıkışında bekledi
    Bekledi
    Tırnaklarını yedi.
    Kapıyla kavga etti, küfürler havada uçuştu...
    Ama gelen giden yok
    Sordu her çıkana...
    Bugün gelmedi.
    Gelmedi.
    Haberiniz var mı?
    Adresi?
    Ya da nasıl ulaşırım?
    Kimseden cevap alamadı..,
    Kudurdu.
    Nafile.
    Sanki hiç yokmuş, tanımamış gibi…
    Her gün gitti iş yerinin kapısına
    YOK...
    Sırra kadem bastı..,
    Matbaacı artık sapıtmıştı. Her gün önce beraber gittikleri kafeler, restoranlar ardından meyhaneler, unutmak için içiyordu zil zurna oluncaya kadar..,
    Uzun bir zaman böylesi devam etti .
    Artık yoldan çıkıyor diye annesini aradı matbaanın sahibi, durumu anlattı davet etti ve annesini otagardan aldı .
    Oğlunun halini gören anne hemen evlendirmek lazım dedi. Bir iki güne kalmadan memleketten bir kız buldular.
    Bir akşam sarhoş matbaacı ile imam nikahı kıydılar..,
    Matbaacıya ne zaman sorsam nasıl evlendin diye, abi çok sarhoştum girmeyelim o konuya der...
    Bir oğlu oldu matbaacının adını atasından canını babasından çehresi sarı sıcak sevdasından..,
    Her gün oğlunu alır Sarı sıcaklı kahvelere gider; aynı masa, aynı sandalye bir eksik oturur bekler..,
    Aklından geçer hayalleri...
    Atasından addaş candan oğluna bakar, Sarı Sıcak’la yaptığı konuşmalar aklına düşer.
    -şunları söyledi, oğlunla babanla kuramadığın ilişkiyi kur, bu sefer rolleri değiştir babandan daha iyi bir baba ol! İncinen, öykünen yerlerini sar oğul babanla...
    Öyle de yaptı matbaacı. Şimdi atadan gelen yaralar kanamıyor. Sarı Sıcak’ın açtığı yara oluk oluk kanıyor...
    Günler geçiyor oğul okula başlıyor.
    Çantalar, kitaplar alırken şaşkınlıktan küçük dilini yutuyor matbaacı...
    Nerdeyse oğlunu kaybedecek o kadar şaşkın...
    Sarı sıcak orada oda alışveriş yapıyor, pembe çanta görüyor elinde..,
    Önce anlayamıyor
    -Anne ne buldum diye konuşan, koşan kıvırcık siyah saçlı bir kız çocuğu ..,
    Matbaacı dışarı çıkıyor. Elinden tuttuğu oğluyla bir banka oturuyor, titreyen bacaklarına sahip çıkmak için...
    Nice sonra
    Sarı Sıcak görünüyor elinden tuttuğu kızıyla. İçim acıyor gördüklerime inanamıyorum...
    Önümden geçiyorlar şakıyan küçük Sarı Sıcak minik bir serçe...
    Görmüyorlar beni ve oğlumu ...
    Ardından bakakalıyorum, sanki yürüyen benim hayallerim, her adımda uzaklaşıyor düşüm, gecem gündüzüm...
    Ayaklarıma hakim olamadım peşinden sürüklendim oğulla ...
    Sürekli bir ses kulaklarımda
    Baba nereye?
    Baba nereye?
    Acıktım.
    Yoruldum.
    Neden sonra duruyorum.
    Sarı sıcaklar bir apartmana girdi.
    Biraz daha bekledim, ikinci katta ışık yandı ...
    Anladım ki akşam olmuş ...
    Etrafıma baktım, iyice baktım sonra, oğlumu kucağıma alıp eve döndüm.
    Şimdi merak had safhada...
    Ne oldu da terk edildim. Tek söz havalanmadan...
    İlk fırsatta hesap verecek en azından bir sebep...
    Gün ışımaya başlarken yola düştüm
    işte...
    Binayı karşıma aldım duvarı sırtıma bekliyorum bir açıklama.
    Otobüsler işlemeye, insanlar karınca gibi koşturmaya başladı ; arıyorum Sarı Sıcak bir yüzde şimşekler çaktıran gülümsemeyi...
    Çıktı kapıdan otobüs durağına doğru yürüyor saatine bakıp bakıp...
    Tam karşısındayım görmüyor.
    Otobüse el etti bindi ardından bende bindim.
    Kartlar basıldı gölge gibi izliyorum.
    Cam kenarına oturdu yanına oturdum.
    Farketmedi...
    İçim daha bir sızladı beynim zonkluyor ama sesim çıkmıyor...
    Kendimle çebelleşirken ellerine takıldı gözlerim aradı yüzük; ama yoktu...
    Ohhh dedim...
    Kendime şaşırıyordum.
    Aptallaşma seni hatırlamayan umursamayan Sarı Sıcak, sen hala yüzüğe bakıyorsun...
    Sanki ben çöpsüz üzüm.
    Düşünceler içinde kendimle savaş ederken izin verirseniz inebilirmiyim dedi
    Yüzüne baktım kaldım...
    Gözlerimiz buluştu, öyle ne kadar kaldık bilmiyorum...
    Sonra özür dedi devam edemedi göz yaşları sel oldu gitti
    Soramadım ; saramadım
    Kal geldi ...
    Hadi inelim konuşacaklarımız var dedi.
    Kedi gibi takip ettim.
    En dipte bir masa seçti ve oturduk.
    Garson geldi iki çay dedi ve anlatmaya başladı...
    Ailem dedi...
    Ağlamaya başladı..,
    Kelimeler ağzında yuvarlanıyor bir türlü anlatamıyordu...
    Bekledim mantıklı bir açıklama...
    Sensizliğin içinde kayboldum bile diyemedim...
    Sonunda döküldü sözcükler. Ailem üniversiteden mezun olduktan sonra baskı yapıyordu, ben de öteliyordum.
    En son buluştuğumuz gece eve döndüğüm de kapıyı açtılar; apar topar zorla, döve, söve götürdüler dinlemediler. Telefonumu çantamı aldılar. Karga tulumba arabaya bindirdiler. Zorla evlendirip kendilerince baş göz ettiler.
    Kız kısmı kendi başına yaşayamazmış.
    Bir kaç sene sürdü işkenceden farksız evlilik, ayrıldım; ilk fırsatta kızımı alarak kaçtım. Bir süre kadın sığınma evlerinde kaldım. Tehditlerden korunmak için kızımın ve kendi ismimi değiştirdik. Devlet korumasında iş bulundu, ev, derken yaşıyoruz. Silmeye çalışıyorum belleğimden acıyı; tek hatıra kalsın o da sen ...
    Sade ve sadece SEN...
    Çok sevdim çok...
    Ben seni terketmedim ...
    Ben benden çalındım...
    İlikledim yarama senden kalan hatıraları.
    İzlerim geçmişi bir eksik.
    Dolanırım kahkaların kol gezdiği masalarda ararım senli dizeleri.
    Ahhh dönebilsek!
    O mutlu günlere.
    Sade ve sadece,
    Bir çift göz,
    Bekleyen,
    Matbaacıya,
    Ahhh dönebilsek!..
    Arkası yarın










    SARI SICAK (3)
    telefon numaralarımızı alalım daha çok konuşacaklarımız özlemlerimiz var ama işe yetişmem lazım sonra kızımı alacağım müsait olunca arayacağım ve çok merak ediyorum sen ne yaptın ...
    El çabukluğuyla numaralar verilir görüşmek üzere hoşçakal der ve çıkar.
    Matbaacı kalır düşüncelerin içinde şimdi sevinsem mi üzülsem mi...
    Terketmemiş
    Aldatmamış
    Hala beni seviyor...
    Bu düşünceler bile silmişti öfkeyi boşa geçen yılları hatta içinde ılık bir meltem esiyordu...
    Şiirler
    Sarı sıcağım
    Ve geçen yıllar
    Umut kanadına yapışmış ürkek ürkek çırpınışta...
    Biraz sindirmesi gerekiyor kabullenişler
    Kolay değil ama iyi bir tarafı var sarıldı canıma hala beni seviyormuş benim onu sevdiğim gibi...
    Bu düşünceler içinde eve geldim baba diye açtı oğul öyle güzel sarıyor Kİ sanki canım havalanmış izliyor kahkahalarımızı
    Günün yorgunluğunu alan oğul
    Canıma can katan oğul
    Allah razı olsun senden
    Seni bana veren Rabbime şükürler olsun
    Sen de olmasan hayata tutunurmuydum
    Gerçekten oğul dünyaya geldi matbaacı onun için yaşamaya başladı.
    Aslında kötü bir evliliği yoktu karısı iyiydi hiç şikayet etmez ,kavga etmez ,istekte bulunmaz ağzı var dili yoktu...
    Ancak matbaacı sevmiyordu sadece acıyordu ...
    Çünkü sevdiği vardı ,unutamadığı ,hayelleri...
    Kim verebilirdi ki düşlerini geri
    Nasıl zevcen dedikleri yabancı bir kadını düşlerinde büyütebilir..,
    Büyütemedi de zaten
    Öyle işte oğulun annesi sadece bu kadar
    Oysa Sarı sıcak onun için düşlerin prensesi şiirlerinin ilham kaynağı
    Hayat...
    Günle doğar
    Ay ile biter
    Matbaacı için hayat
    Sarı sıcak
    Gerisi buzdan kesik
    Telefon çalar ekranda Sarı sıcak yazıyor
    Kaptığı gibi balkona çıkar
    Açar Alo demez
    Şiiri dizelerden çıkar ete kemiğe bürünmüş
    Alo der
    Yeter bu
    Yeter...
    Yarın iki de aynı yer der kapatır...
    Matbaacı oturur ilk baktığı saati akşam sekizi gösteriyor şimdi nasıl geçer onca saat...
    Ve saatler ağır da olsa geçer matbaacı buluşma yerine bir kaç saat önce izin alıp gelir beklerken düşüncelerine hakim olamaz hep hayalini kurduğu sarı sıcak yakmış gönlünün ateşini seyrine dalmış bir düşten diğerine harman olmuş hayaller denizinde kulaç atıyor garson da yirmi dakika da bir gelmese dünyada olduğunu hayatın devam ettiğini anlayamayacak...
    Güneşi doğmuş adım adım masasına akıyor yer kaymış uçan halı üzerinde annesinin beşiği gibi tıngır mıngır sallanıyor...
    Ayağa kalkamıyor ayaklarına hükmedemiyor kalbi yerinden çıktı çıkacak...
    Sarı sıcak merhaba diyerek sarılıp öptü...
    Matbaacı sarhoş öyle içerek değil mutluluk sarhoşu...
    Ben anlattım sıra sende...
    Hadi dinliyorum...
    Matbaacı silkinir ve başlar...
    Hatırlamak istemediğim bir batış çok zor çıktım kendi susuz kuyularımdan tam olarak çıktığımda söylenemez.
    Çok aradım İstanbul kazan ben kepçe bulamadım...
    Bulamadığım her günü şişenin dibinde kapattım çok defa intihar ettim ama öldürmeyen Allah öldürmüyor...
    Sarhoş olduğum bir gün imam nikahı ile evlendirildim ;anamın işleri belki hayata tutunurum ümidi ile evlendirildim nasıl bir çukursa sonra apar topar askere gittim orada başladı kuvvetsizliğim hiç bir şey yapamıyor eğitimden sonra ayağa kalkamıyordum silah eğitimlerinde hedefi çift görüyor netleştiremiyordum bir kaç kez arkadaşlarımı yaraladım göremiyordum sonra revire çıkarttılar tahlil üstüne tahlil ,beyin emarı ve belden sıvı almamız gerekiyor dedi askeri doktorlar tamam dedim yapıldı çok zordu
    Tanı koyuldu MS hastalığı dediler; şaşırdım hiç duymamıştım nasıl dedim beyin ve omurilikten gelen emir komuta zincirinin bozulması ; beynin gönderdiği komutların yapılamaması...
    Anlamadım dedim...
    Ağzım açık kalmıştı hala söylediklerini hazmedemiyorum ben herkes gibiyim
    Dr anlatmaya başladı daha düz anlatayım
    Örneklendireyim ...
    Diyelim ki telefonun şarjı bitti takıyorsun şarja yarım saat olmuş ama şarj dolmamış ancak kapanmayacak kadar dolmuş kabloyu çıkarıp takarken farkediyorsun ki
    Kablonun etrafı soyulmuş teller çıkmış napıyorsun kabloyu sarıyorsun ki şarj olsun.
    İşte bizim beynimizde de plakalar var etrafı miyelin tabakası ile çevrili emir komuta zincirinde bilgilerin yada mesajların iletilmesini sağlayan ,buraya kadar anladık mı..
    Kafamı sallıyorum şaşkınlık içinde...
    Şimdi senin plakalar miyelin tabakasını yitirmiş onun için çift görüyorsun onun için denge sağlayamıyorsun ayakta durmak zorlaşıyor...
    Nasıl düzelirim...???
    Tedavi...???
    Neden olmuş ...???
    Sakinleşelim önce kavrayacağız kabul edeceğiz sonra başlayacağız.
    Bu şekilde askerlik yapamazsın heyete girip rapor Alman lazım.
    Sonrası muafiyet belgesi ile askerlik bitti
    Bende bittim...
    Tedaviler ataklar ardı arkası kesilmedi
    Yaşıyormuşum , gün doğmuş gün batmış
    Farkında BİLE değilim...
    Bir oğul var hayata bağlayan birde senin bitip tükenmeyen közün ...
    Sarı sıcak gözyaşları arasında dinler ve kollarını açıp senin sarı çiçeğin bir sana açar bir sana kokar gerisi kurumuş toz toz
    Der matbaacı sarılır ...
    Sonra her gün buluşurlar ayrı oldukları her anda yazışırlar...
    Ama ne yazma sarı sıcakta içini dökercesine dizeleri ağlatır ...
    Matbaacı da özlemini mısra mısra üfler sevdiğinin kulağına...
    Dilimin döndüğü içimin çağladığı ince belli kalemin hükmü...
    Zinhar yürekten kovalamalı hüznün gözyaşlarını...
    Ferman dinlemiyor içimdeki çoçuğun
    Ağlayan sesi...
    Susuz açan kaktüsün yazgısı
    Harlı ateşin közü
    Karartma geceleri
    Umarsız küçüğün sözü
    Mayasız özü
    Korku yayılışa geçer sarar gözü
    Sonbahar giydirir örtü
    Çare-Siz kumar
    Maviden Umar
    Atar eteğindeki taşları
    Akar zındık gözyaşları
    Mesaj atar Sarı sıcak ertesi sabah matbaacı ...
    —Günaydın
    —Günaydınnn mükemmelsin çekirge....
    —Gerçekten mi
    —-Ben umutsuz vaka diye düşünüyorum
    —-yooo gayet başarılı...
    —-Diyorsun
    Hece ölçüsü yok Kİ
    Yani başaramadım
    ——hece olayı başka...
    sen serbest yazıyorsun...
    hece zor bende tam manasıyla yazamıyorum onu...
    Başka bir tane daha yazar sarı sıcak
    ESKİMEYEN EKSİ EKİM
    Vakit Eylül’ün son saniyeleri
    Bir kaç saniye sonrası Ekim
    Ek-si-liş-im
    ESKİ EKİM
    Ne doğru ...
    Eksiğim çookkk
    Eskimeyen eksi Ekim
    Yalansız dosdoğru
    Çokkk eksiğim çoookkk...
    Ortak bir dilde özlemi bağırıp
    ÇIĞIRIMDAN çıkıyorum...
    DUYAR mı...
    Sanmam acıyı büyütüp BÜYÜTÜP Dizelerle saracağım hepsi bu...
    Hepsi buuuu...
    Eksilişler...
    Eskimeyen eski EKİM
    —-Beğendin mi
    —-Hemde çokkkk
    biraz daha da uzayabilir bu şiir küçük dokunuşlarla...
    —-Mesela
    —-onu sen tasarlayacaksın çekirge ——Hımmm
    —-bak mesela zincir kafiye denediğim bi şiir bu...
    Sarı sıcak yazar
    İpin ucu serde
    Un serdim yerde
    Ekim hanım koş
    Sardı beni ateş
    —-Güzel
    —-De ben beceremiyorum
    ——ben çok becerebiliyom da sanki

    ——Sen iyisin
    Hafife alma
    —-/öyle olduğumu söyleye söyleye gaz veriyola...
    ——Ağır bir ünlem işaretisin
    ——Güzel bir benzetme...
    ——Ben de kırık nokta
    ——/nokta kırılınca virgüle döner...
    soluklanmak için...
    ____Nefes alamıyorum
    Soluksuz günü yudumluyorum
    Nefeslen neşelen
    silkin sonbahar hüznünden...
    yudumladığın gün yansın,
    dudaklarının dokunuşuyla...
    dön,
    bak bana...
    gamzelerinde rengarenk çiçekler,
    uçurtmalarla...
    ——Waaaaaawww
    Çok güzel
    Aslında ünlemden başlayıp devam etse konuşmayı şiirleştirsen süper olurdu
    ——olurdu ama ben olurdu...
    ——Sensin zaten Soooonnn şair
    Düşünüyorum
    Bir kere demiştin sonra
    Şiirle her şeyi yaptın sonra
    Sonra
    Çok düşündüm
    Sonrası Son Nefes
    Son nefese kadar son şiiri okumaya devam
    —-şiirin sonuna nokta mı,
    yoksa bir ağır ünlem mi koymalı...?
    —-Ünlemin altında kırık bir nokta
    Ünlemin altında ezilen kırık bir nokta
    Daha doğrusu
    —-ezilmek?
    yücelmeli o kendini kırık hisseden nokta...
    devleşmeli harfleri sesleri sözcükleri...
    isyan ateşi gibi...
    yanmalı barikatlar...
    alev topu sözler
    yakmalı ortalığı...
    sertleşmeli...
    rüzgarlar gibi sert esmeli...
    yakmalı değdiği her harfin yüreğini ki;
    bir daha kimseler bir noktayı kırmaya
    cesaret edememeli...
    —-Sen ne güzel bir ünlemsin
    Kara çarşaflarla bezenmiş sofamı...
    Ebem kuşağından hallice
    Yüreğimdeki prangayı sökercesine...
    Itıra renk katarcasına
    Baharın ayak sesleri
    Adım adım geliyor
    Rengini aldan
    Ala ala geliyor
    —-Bi daha oku...
    —-Hangisini
    —-son yazdığını...
    duygu tamam
    ama bi eksik var sanki...
    —-Hımm kahvaltı yaparken yazdım
    —-afiyet olsunnnn
    —-Çok zorluyorsun yaşlı beynimi çekirge...
    —-Yaşlı beyin
    Akıllıca
    Kafa kağıdı derler eskiler
    Senin kafa kağıdın küçük
    Ergen sivilcesi gibi
    Biliyorsun
    İtiraz edeceğimi
    Ondandır beyne bağlayış
    Akıl küpü ÜNLEMİM.!!!!
    —-susuyorum dinle...
    Sarı sıcak bir yaz güneşi girdi sen girince şu kapıdan...
    Süpürdü saçları hazanın tüm sararmış hüznünü
    bakamadım göz alıcı gülümsemene...
    ama içimde gümbür gümbür,
    gürül gürül çağladı kokun...
    gel otur kıyılarıma,
    ve ruhumun doruklarına dokun...

    KAN/Atsız BİR ÜRKEK SERÇE
    Ömür diyorum ömür
    Bugün mü
    Yarın mı
    Son nefeste
    İçim şehla
    Dışım ebem kuşağı
    Oysa karadan bir kırık NOKTA...
    Belki son nefestir
    Aldığım
    Verdiğim
    Umuda
    kanat taksam Ne YAZAR
    TAKMASAM NE YAZAR...
    Kanatsız bir Ürkek serçeyim
    gören de var
    Görmeyen de
    Duyan da Var
    Duymayan da
    Umurumda mı
    Ne takdir beklerim
    Ne yüceltilmek
    İçimi boşaltıyorum
    Sen ordan isyan de
    Ben buradan direniş
    Son nefese inceden serzeniş
    SARI SICAK
    SON MU...
    Matbaacı boşanamaz
    Sarı sıcak evli bir adamla olamaz
    Aşk yolu bu su akar yolunu bulur...
    Kurgusal değil duygusal...
    Kim bilir belli mi olur
    Belki son nefeste
    Belki son şiirde
    Belki son mısrada
    Buluşurlar...
    Bitti.
    SİBEL KARAGÖZ
  • 582 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bir yanda böyle bir eserin bitmesinin hüznü, diğer yanda ise 1700 sayfalık dev bir eseri bitirmenin huzuru ve mutluluğu var.
    Hani bazı kitapları o kadar çok okumak istersiniz ama bit türlü başlayamazsınız. Buna ister korku deyin , ister çekingenlik deyin size kalmış.

    Böyle bir etkinlik düzenleyip kıvılcımı ateşleyen Hakan hocama ayrıca teşekkür ediyorum. Diğer bir kıvılcım ise daha kitabın ilk sayfasını açar açmaz Victor Hugo’nun İtalyan yayıncıya yazmış olduğu mektup diye nitelendirebilirim.
    Yazar mektupta, “Tüm halklar tarafından okunur mu bilmiyorum ama bu kitabı herkes için yazdım” diyor. “Erkeğin cahil ve umutsuz olduğu, kadının ekmek için bedenini sattığı, çocuğun kendini eğitecek bir kitabın, kendini ısıtacak bir ailenin yokluğunda acı çektiği her yerde sefiller kitabı kapıyı çalıp şöyle diyor” sizin için geldim sayfaları çevirin…
    İşte bu da ikinci kıvılcım. Sonrası ise çorap söküğü gibi geliyor. Artık gerisi sizde.

    Bu mektupta bahsettiği sorunların sadece Fransa'yı değil İngiltere'yi, İtalya'yi vs. herkesi ilgilendirdiğine değinmesi, yazarın nasıl evrensel bir ruha sahip olduğunun kanıtıdır.

    Burada yazarın hayatı hakkında da ufak bilgiler vermek gerekiyor.
    Babası Napolyon ordusunda bir general. Annesi ve babası arasındaki geçimsizliklerden dolayı annesinden uzaklarda babası ile kalıyor. Babası Madrid’de valilik yapıyor. Yazar da orada ilkokula başlıyor. Yazar ilk ayrımı burada yaşıyor. Okul İspanyol aristokratların çocuklarının gittiği bir okul ve yazarın burjuva generalin oğlu olmasının öğrenilmesi ve alay konusu olması. Sonrasında Napolyon’un imparatorluğunun sonra ermesi kendisi ve ailesi için zor günlerin başlangıcı olmuş. Annesinin ölmesi ile iyice sefaletin içine düşmüştür. Maddi sıkıntılar ve toplumsal durumlardan dolayı doğru düzgün eğitim alamamış. Ancak kendi kendini geliştirip şiirler yazmıştır. 18.Louis tarafından kendisine aylık bağlanmış.
    Bunları yazmamın sebebi aslında kitap için bir referans olarak gösterilebilir. Aslında bu kitap yazarın hayatı ile ilgili çok derin izler taşıyor.

    Kitabın diline, anlatımına gelecek olursak gerçekten son derece akıcı ve anlaşır olması okuyucu için büyük bir şans. 1700 sayfa olması gözünüzü korkutmasın çok güzel bir şekilde akıcı ve anlaşılır dil kullanmış. Anlamını bilmediğiniz kelimeler neredeyse yok gibi. Rahatlıkla okuyabiliyorsunuz.

    Kitabın konusunun geçtiği yer olan Paris’in sokaklarını, caddelerini yazar öyle güzel tasvir ediyor ki adeta o sokaklarda caddelerde geziyormuşsunuz hissi uyandırıyor insanın içinde.
    Yazara, karakter oluşturma ve onları tahlil etme konusunda hayran kalmamak mümkün değil.


    SPOİLER İÇERİR.

    Kitap iyiliklerle, güzelliklerle başlıyor. Bu güzellikler karşısında adeta mest oluyorsunuz. Mösyö Myriel’in Digne piskoposluğuna atanması ve hastaneyi ziyaretinde hastaların durumunu görüp, “siz küçücük binaya 26 hastayı sığdırmaya çalışıyorsunuz biz 3 kişi bu kocaman sarayda kalıyoruz bunda bir terslik var” demesi ve kendi sarayını onlara vermesi gerçekten etkileyici bir başlangıç sunuyor. Bu Piskoposun, nasıl da alçak gönüllü biri olduğunun kanıtıdır.
    Mösyö Myriel’in mütevazi yaşamı bana Uruguay'ın eski Devlet Başkanı Jose Mujica'yı hatırlattı. Jose Mujica bir röportajında
    “Halkın büyük çoğunluğu gibi yaşamaya çalışıyorum çünkü karar veren halktır. Çoğunluğun daha iyi yaşadığı gün belki biz de daha iyi yaşarız ve daha fazla harcarız. Hayatta en güzel şey özgürlüktür. Sevdiğimiz şeyleri yapabilmek için, özgür olmak daha fazla vakte sahip olmak demektir. Yoğun bir hayatım büyük bir evim ve hizmetçilerim olursa bunlara dikkat etmek için çok çalışırım. Bu nedenle de daha az özgür olurum. Benim işlerime dikkat etmesi için başkasını görevlendirirsem bu kez de onun vaktini çalmış olurum. Bu nedenle hayatta hafif olmak, bagajsız olmak daha fakir olmak değildir, özgür olmaktır." diyor. Sanırım bu sözler Myriel’i daha iyi anlamak için referans olabilir.

    Ve baş kahramanımız Jean Valjean

    Digne sokaklarında tabir-i caizse pespaye, döküntü bir adam geziniyordu. Girdiği hanlarda kimse kendisine yemek ve yatacak yer vermiyordu. Çaresiz bir şekilde yollarda dolaşan bu adamın elinden hiçbir şey gelmiyor ve cezaevinin kapısını çalıp bir geceliğine beni içeri almaz mıydınız? diye sorması çaresizliğin son noktasıdır. Şunu belirtmekte fayda var bu adamın parası da var. Parası olduğu halde bunlar başına geliyor. Burada ben kendi kendime bu adam bunları hak edecek ne yapmış olabilir ki diye sordum. Ve eminim sizde soracaksınız.
    Gecenin ilerleyen saatlerinde hava tamamen karardığında açlığı unutup soğuktan korunmak için gördüğü bir kulubenin içine girmek ister ancak orası bir köpek kulübesidir ve kendini oradan zor kurtarır. Kurtulduktan sonra söylediği şu söz ise yürekleri dağlamaktadır. “Tanrım bir köpek kadar olamadım.”

    Ve kaderin ağlarını ördüğü an, o bahsettiğimiz adam Piskopos’un evinde.
    Burada yine piskopos’un alçak gönüllü hali devreye giriyor kendisine yemek ve yatacak ver veriyor.


    Yazar burada kahramanımızın hayatı ile ilgili bilgiler veriyor. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybeden Jean Valjean’nın hayatı çalışmak dışında hiçbir şeyle geçmemiştir. Ablası ve 7 çocuğa bakmak zorundadır. İşsiz kalmış ve açlık had safhadadır. Sonunda 1 ekmek çalmak istemiş ancak yakalanmıştır.
    5 yıl kürek mahkumiyeti cezası alır, kaçmaya teşebbüs eder her seferinde yakalanır ve cezası toplam 19 yıl olur.
    Burada yozlaşmış olan adalet sistemine atıfta bulunuyor. Her şeye sonuç odaklı bakılması, nedenlerinin öneminin olmaması gözler önüne seriliyor.

    Kahramanımız içerde kendi kendini yargılamaya çalıştı ve hatalı olduğunu biliyordu. Ancak bunun cezasının bu olmaması kanaatindeydi.
    Neden bu hale düştüğünü suçlunun sadece kendisi olmadığını, diğer suçluların da kim olduğunu burada tek tek anlatıyor ve eminim benim gibi sizde hak vereceksiniz.
    Bu arada içerde okuma yazmayı, hesap yapmayı öğreniyor kendini geliştiriyordu.

    Yazar burada bir suçlunun yaşadığı tüm evreleri baştan sona tek tek anlatıyor. Bu hale nasıl geldi, kendisini suça itecek durumlara nasıl düştüğünü yazar anlatıyor sizde yaşıyorsunuz.

    Ve Jean Valjean içerden çıkıyor, ancak mahkumiyeti kendisine verilen sarı kimlik yüzünden hiç bitmiyordu.

    Yazarın olayları anlatış biçimi kronolojik olmaması ara ara kahramanlarla ilgili bilgilere yer vermesi okuyucu açısında konudan kopmamak adına gayet güzel.

    Jean Valjean piskoposun evinde yatarken gece uyandı ve piskoposun gümüş takımlarını ve paralarını çalarak kaçtı. Tekrardan yakalanıp piskoposun yanına getirilmesi ve piskoposun onu ele vermemesi Jean Valjean’nın insanlığa olan inancının biraz olsun yerine gelmesini sağlıyor.
    Sonrasında başka bir kasabaya gidip orada ticaret yapan ve kasabanın refah seviyesini yükselten bu kahramanımız orada Madeleine Baba olarak tanındı. Çünkü içerden çıkarken verilen sarı kimlik peşini bırakmıyordu.
    Madeleine Baba ile kasaba adeta bir dev olmuştu. Herkes mutlu huzurlu yaşıyordu.
    Kötü yola düşen kızları o yoldan çevirmesi, herkese iş vermesi piskopos’dan gördüklerini uyguladığı anlamına geliyor ve burada yapılan bir iyiliğin insanın hayatının nasılda değiştirdiğine şahit oluyoruz.


    Madeleine Babanın yolu burada Fauchelent’in hayatına kurtarıyor daha sonra yolları tekrardan kesişiyor ondan dolayı bunu belirtmek gerekiyor. Bu esnada Javert adında komiser Madeleine Babayı birine benzetiyor ancak emin olamıyor. Benzettiği kişi eski kürek mahkumu Jean Valjean.

    Ve Fantine
    Hayatın bütün sillesini suratında acımasız bir şekilde hissetmiş bir kadın. Çocuğuyla beraber sokaklarda kalmış. Çocuğunu Thenardier adında meyhane işleten birinin yanına bırakmak zorunda kalarak doğduğu yere gelip çalışmaya başlıyor. Burada geçmişi peşini bırakmıyor. Çalıştığı yerden iftiralar sonucu atılıyor. Burada karakola düşüyor ve Madeleine Baba onu Javert’in elinden kurtarıyor.
    Fantine çocuğunun hasretine dayanamayıp hastalanıp yatağa düşüyor. Madeleine Baba ona çocuğunu getirmek için söz veriyor ancak öyle bir ikilem içinde kalıyor ki kendi deyimiyle "Cennnette kalıp şeytana dönüşmek mi? Cehenneme gidip melek olmak mı?" bunun kararını kendi kendine yaptığı konuşmalarla iç sesini dinleyerek karar veriyor.
    İkilemin sebebi ise kendine benzeyen birini Jean Valjean olarak içeri atmak istemeleri ve Madeleine Babanın bunu öğrenmesi. Burada vicdan devreye giriyor ve kendine benzetilen kişiyi kurtarıyor.


    İçerden çıktıktan sonra Fantine’nin çocuğu olan Cosette’yi bulmak için yollara düşüyor. Cosette’yi Thenardier’ın elinden alıyor uzaklarda bir yerlerde yaşamaya başlıyor. Burada çok fazla olay geçiyor onları da yazmaya kalksam gerçekten çok fazla olabilir 

    Ve diğer bir kahramanımız Marius devreye giriyor.

    Marius’un babası Napolyon’un ordusunda subaylık yapmış biridir. En başta yazarın hayatı ile ilgili yazmış olduğum anektod burada devreye giriyor. Victor Hugo’nun babasıda Napolyon’un ordusunda görev almıştır. Buradan yola çıkarak bu karakterin yazarın kendisi olduğu kanısına varabiliriz. Marius dedesinin yanında ayrılıp yalnız yaşamaya başlıyor.
    Marius ve Cosette’nin yolları bir partka birbirlerini görmeleri ile kesişmiş oluyor. Yazar burada ikisi arasındaki aşkı öyle güzel anlatıyor yazarın anlatımına aşık olmamak imkansız. Marius’un Cosette’ye yollamış olduğu mektup ise benim için son nokta olmuştur.

    Sonrasına iç karışıklık çıkıyor çatışmalar yaşanıyor Marius, Jean Valjean çatışmalara giriyor. Bu arada Javert ellerinde esirdir. Öldürmek istemektedirler ve bu görevi Jean Valjean üstlenir. Ancak daha önce Javert sayesinde Thenardier’in elinden kaçmayı başarmıştı sanırım o iyiliğin karşılığında öldürmüyor.
    Marius yaralanıyor ve Jean Valjean bir loğar kapağının içine girerek kurtarıyor. Ancak ölümü yoksa yaşıyor mu bilmiyor. Lağımın içinde geçen onca süreden sonra tabi bu arada durmuyor sürekli ilerliyor bir çıkış yolu arıyor. En sonunda bir çıkışa geliyor ancak burada biriyle karşılaşıyor oda Thenardier. Thenardier onu tanıyamıyor ancak Jean Valjean onu tanıyor. Burada Thenardier Javert’in elinden kaçarak buraya girmiştir. Javert pusu kurmuş beklemektedir. Thenardier parasını alıp Jean Valjean’i oradan çıkarıyor ancak dışarıda onun neyin beklediğinin farkında değil. Çıkar çıkmaz Javert Jean Valjean’i enseliyor. Ancak Javert de kendisine yapılan iyiliği unutmamış olacak ki Jean Valjean’i salıyor.
    Sonrasında Javert de adalet sistemini sorguluyor içinden çıkılmaz bir hal alıyor ve sonrası malum.
    Marius ve Cosette birbirlerine kavuşuyorlar ancak Jean Valjean’nin içi hiç rahat değildir. Kim olduğunu Marius’a anlatıyor. Ama tabi hepsini değil. Thenardier sonrasında Marius’a Jean Valjean’in kim olduğunu anlatıyor. Tabi bildikleri dışındakileri. Kendisini o çatışmanın içinden kurtaranın Jean Valjean olduğunu öğreniyor vs.
    Kitabın sonrarına doğru şöyle bir söz var “Ölmek bir şey değil, yaşamamak korkunç.” Yazar burada Jean Valjean’in hayatı üzerinden, sonuçta herkes ölecek ancak tüm mesele yaşayabilmekte mesajını veriyor.

    Ne kadar yazsam da eksik kalacağını bildiğimden burada bitiriyorum. Böyle bir kitabı okuduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Vaktiniz varken, çok geç kalmadan okumanızı diliyorum.
    Yayınevi konusunda da ben İş Bankası Kültür Yayınları 5 ciltlik olanını okudum. Çeviri gayet güzeldi. Toplam 1724 sayfa ancak 5. Cilt şeklinde bölündüğü için taşıma konusunda da rahatlık sağlayacaktır.

    Okuduğum en güzel incelemesi ve yorumu çok beğendim ve o yüzden kendi sayfamda paylaşmak istedim
  • Kısa öykümü yazdım. Eksiklerimi yazacağım.

    *ders çalış*
    kısa zamanda başlayıp polis olmam lazım bir an önce iş hayatına atılmam lazım bu arada yaş tutuyor mu diye bakmam lazım o olmasa bile kpss ya da subaylık için gerekli zaten.

    *ingilizce*
    Bu çok çok önemli eğer ki ders çalışamadım diyelim polis olamadım o zaman mecbur bölümümden ilerleyeceğim.

    *Spor ve sağlıklı beslenme*
    Bu gün aklıma vejeteryan olmak geldi ama neden bilmiyorum. Sanki olsam yemekleri kısıtlamış olucam ve daha güzel olucak gibi geliyor. Bir de planla gözünü seveyim ya. Valla gidemedim o kadar para vermeme rağmen.

    *önce planla ne yapacağını*
    Benim bir eksik yanımda sanırım bu gisiyprum birisi oluyor ve vakit kaybediyorum piyano bateri çalış git ders çalış kitap oku yeterince insanlarla konuştun zaten. Güzel insanlar hariç onlar her zaman iyi ki varlar. Sayısı az.

    *Kitap okuma*
    Evet kitao okumayı buralara yazmış olabilirim ama bu da zaten sesli okuma lazım çünkü diksiyonum için lazım

    *Erken kalk*
    Günler çok çabuk geçiyor kaçırıyoruz.

    *Abartma*
  • 132 syf.
    ·31 günde·Beğendi·9/10
    Size Bulgakov'u ne denli sevdiğimi tam anlamıyla hiçbir zaman anlatamam ancak ucundan kıyısından anlatmaya çalışabilirim. Ne ilginç bir adamdır şu Bulgakov. "Köpek Kalbi" en sevdiğim değil lakin okuduğum ilk eseri olduğundan bende yeri apayrı. Delilik derecesinde zeki cerrah, Filip Filipoviç Preobrajenski günlerden bir gün ilginç bir deney yapmaya karar verir. Bu ilginç deneyin başına açacağı dertlerden bihaberdir elbette. Frankenstein'dan mıdır bilmem "çılgın bilim adamı" temasını hep çok sevmişimdir. Zeki olanın olayların akışı sonucunda kendini ahmak olanmış gibi hissetmesi de güldürür beni. En önemlisi ise çıkarılan derstir. Evet efendim ders çok önemli. Adi bir ruh her bedenin içinde adidir. İşte ders tam olarak bu.

    dipnot: neden bu garip tonda yazdım bilmiyorum.

    dipdipnot: muhtemelen Rus romanı olduğundan.