• 413 syf.
    ·Puan vermedi
    Dikkat spoiler içerir.

    Cengiz Aytmatov 12 Aralık 1928 tarihinde Kırgızistan’ın Talas şehrine bağlı Şeker köyünde dünyaya geldi. Babası devlet adamı olan Torekul Aytmatov, annesi tiyatro sanatçısı Nahima Aytmatov’dur. Babası 1937 yılında burjuva milliyetçisi olma suçundan Moskova’da içeriye alındı ve 1 yıl sonra da kurşuna dizilerek idam edildi. Babasının idamı üzerine ailesinin geçim sıkıntısından dolayı erken yaşta iş hayatına atılmak zorunda kaldı. Veterinerlik okumaya başlayan Aytmatov daha sonra bu bölümü bırakarak yazarlığa ve siyasete yöneldi. Çeşitli görevlerde yer aldıktan sonra 10 Haziran 2008’de böbrek yetmezliği sebebiyle Almanya’da vefat etti.
    Romanın ana kahramanı olan Yedigey Cangeldin II. Dünya Savaşı’nda asker olarak savaştıktan sonra Kazak bozkırlarının birinde demiryolu işçisi olarak çalışmaya başlar. Burada uzun bir süre çalıştıktan sonra bir gün yakın dostu Kazangap ölür ve onun vasiyeti üzerine ata mezarlığı olan Ana Beyit mezarlığına gömmeye götürürler. Bu yolculuk sırasında Yedigey kendisinin ve milletinin geçmişini acısıyla, tatlısıyla hatırlar. Daha sonra mezarlığa vardıklarında orada bir uzay üssü kurulduğunu görürler ve mezarlığa girmelerine izin verilmez. Öte yandan Rus-Amerikan ortak araştırmaları sonucunda uygarlık düzeyi dünyanın çok üstünde olan bir gezegen keşfederler. Bu gezegendekiler dünyadakiler ile iletişim kurmak isterler fakat daha yüksek bir uygarlığı, daha iyi bir yönetimi kendilerine zarar olarak gören yöneticilerin bu isteği reddedilir.
    Romanda tekli bakış açısı kullanılmıştır. Biz olayları Yedigey’in gözünden görüyoruz ve değerlendiriyoruz. Olay örgüsü ise iki paralel çizgi halinde verilmiştir. Biz romanda paralel halde iki tane olay görüyoruz. Bunlar; birincisi Yedigey’in yaşamından kesitler, diğeri ise Rus-Amerikan ortak çalışma yeri olan uzay üssünde meydana gelen olaylar.
    Yedigey II. Dünya Savaşı’nda askerlik yapmış biridir.
    1929 yılı sonbaharında komünistler kırsal alana yayılıp 2-3 hafta içinde toplantılar yapıp köylüleri kolhoz kurmaları ve kolhozlara katılma konusunda ikna etmeye çalıştılar. Bundan sonra yapılan ilk iş ise varlıklı Rus köylülerinin yani Kulakların ve orta halli Rus köylülerinin yerlerinden ve mallarından edilme işine girişildi. Birçok Kulak göç etmeye zorlandı. Evlerinden ve yurtlarından ayrılmaya zorlanan insanlar açlık ve susuzlukla mücadele ettiler. Çoğu can verdi ve salgın hastalıklara yakalandı. Erkeklerin çoğu kurşuna dizildi. Romanda Kazangap’ın babası da Kulak sanılıp sürülen insanlar arasındadır. Yedigey yanlışlıkla bununla alakalı Kazangap’a şaka yapmış ve çok sert bir şekilde tepki almıştır. Kazangap, milletimizin çektiği acıları, sıkıntıları unutmamış ve unutanlara da kızmaktadır. Cengiz Aytmatov burada Kulak sürgünü eleştirmiştir. Ve aynı zamanda Türk milletinin çektiği sıkıntılarla ilgili alaylı söylemi de eleştirmiştir Kazangap yoluyla. Kazangap üzerinden bunun ne kadar acı bir şey olduğunu vermeye çalışmıştır. Türkler tarihte bunun gibi birçok acıyla yüz yüze kalmışlardır. Yerlerinden yurtlarından edilmişlerdir. Birçok insan suçsuz yere kurşuna dizilmiş veyahut çok kötü bir şekilde katledilmiştir. Aynı zamanda Yedigey’in sürekli geçmişe ve kendi yurduna özlem duyması, bununla alakalı anılarını hatırlayıp anlatması kendi yurdundan ayrılıp ona hasret kalan insanın çektiği acıları açık bir şekilde gözler önüne sermektedir.
    Kazangap öldüğünde Yedigey onu kendi mezarlıkları olan Ana Beyit’e gömmek istemiştir. Kendi geleneklerine göre düzenlemiştir cenaze törenini. Fakat içinden de kendisi öldüğünde bunu ona kimin yapacağını düşünmektedir. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: O zamanın gençleri yavaş yavaş kendi gelenek, görenek, kültür ve dinin gerekliliklerini unutmaya başlamışlardır bu çok acı bir durumdur. İnsanın kendi milli kimliğini unutması kadar kötü bir şey daha var mıdır?
    Romanda diğer önemli olaylardan birisi de mankurtlaşma olayıdır. Efsane şöyledir; tarihte Nayman ana adında bir kadın varmış. Bu kadın kocasını kaybetmiş bir oğluyla yaşamaktayken bir gün oğlunun Juan-Juanlarla yaptığı bir savaşta öldüğü söylenmiş. Ama bir türlü cesedi bulunamamıştır. Bir gün bir kervana çay verirken kendi aralarında bir mankurttan söz ettiklerini işitmiş. Juan-Juanlar savaş sırasında esir düşen insanların yaptıkları bir işkence yöntemiyle hafızalarını yitirmelerine sebep olurlar mankurtlaştırırlarmış. Mankurt, geçmişini bilmeyen köle demektir. Nayman ana bu anlatılanları dinledikten sonra bahsedilen kişinin kendi oğlu olabileceğini düşünmüş ve düşmüştür yollara. Az gitmiş uz gitmiş derken bahsedilen çocuğu bulmuş. Çocuğa adını kimlerden olduğunu sormuş fakat çocuk cevap vermemiş. Nayman ana kendini tutamamış ve ağlamaya başlamış senin adın Coloman’dır babanın adı Dönenbay’dır demiş. Fakat çocuk hiçbir şey anlamadan kadının yüzüne bakıyormuş. Efsane mankurtun annesini öldürmesi ile son bulur. Bu efsaneden sonra Dönenbay diye bir kuş olduğu söylenmektedir. Bu hikaye ile Sovyet dönemi insanları arasında bağlantı kurabiliriz. Sovyet dönemi insanlarını da ideolojiye bağlı, söylenen her şeyi yapan, geçmişini unutmaya başlamış insanlardır. Romandan buna birkaç örnek verebiliriz.
    Romanda bunun en tipik ve açık örneği olarak Kazangap’ın oğlu Sabitcan’ı gösterebiliriz. Sabitcan Rus yatılı okullarında okumuş ideolojiye bağlı bir kişidir. Yavaş yavaş benliğini unutmaya başlamıştır. Babası öldüğünde gram üzülmemiş, bir an önce toprağa gömelim gidelim düşüncesinde olan bir insandır. Burada Rus yatılı okullarına da bir eleştiri vardır. Sabitcan yatılı okula gittikten sonra bütün milli değerlerini kaybetmeye başlamış bir nevi mankurtlaştırılmıştır. Aynı şekilde yukarıda da söylediğimiz gibi Yedigey öldüğünde adetlere uygun gömülmek istemektedir fakat o neslin gençleri adetlerden bihaberdirler. Bu yüzden Yedigey endişe etmektedir. Kısaca dönem olarak bir mankurtlaşma söz konusudur. Aynı şekilde diğer bir örnek Ana Beyit mezarlığına gittiklerinde oradaki subayın ana dilinde konuşmak istememesi ve Yedigey’e “ görev başında benimle Rusça konuşun lütfen” demesinden anlıyoruz ki ana dile gereken önem verilmemektedir. Dil, bizim milli değerlerimizin en yücesidir. Dil olmazsa her şey biter o millet için.
    Sovyet döneminde yürütülen Ruslaştırma faaliyetlerinin buna sebep olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz. Kazan’ın işgaliyle başlayan işgal faaliyetleri birçok yerin işgaliyle devam etmiştir ve Ruslar işgal ettikleri yerlerde alfabe değişikliği, insanları yurtlarından sürme gibi değişik Ruslaştırma faaliyetleri sürdürmüşlerdir.
    Romandaki diğer dikkat çekici konulardan biri de Abutalip Kuttubayev ailesinin başına gelenlerdir. 1951 yılının sonunda Boranlı’ya yeni bir aile gelmişti, bu aile Kuttubayev ailesiydi.. 1941 yılında yani savaşın ilk yıllarında coğrafya öğretmeni olan Abutalip’i cepheye çağırdılar ve daha sonra yaralanarak Almanların eline esir düştü. Almanların esir kampından bir grup arkadaşıyla kaçmayı başardılar ve Yugoslav partizanlarının arasında buldular kendilerini. Daha sonra burada bir süre Yugoslav saflarında savaştılar ve burada Yugoslav savaş madalyasıyla onurlandırıldı. Savaş bittikten sonra yurduna geri dönmek istediğinde şansı yaver gitmiş ve dönmesine izin verilmiş. Diğer cepheden dönen insanlarla aynı haklara sahip olmasa da aynı okulunda öğretmenlik yapmasına izin verilmiş. Bir gün sınıfta ders anlatırken savaş yıllarında yaşadıklarından ve gördüğü coğrafyalardan bahsetti. Çocuğun biri Almanların eline esir düştüğünü ve bunu suç olduğunu kendisini öldürmesi gerektiğini söylüyor Abutalip’e. Bu olaydan sonra da bir daha işi rast gitmemiştir. Birkaç gün sonra işine son verildi ve küçük bir köy okuluna tayin edildiler. Daha sonra 1948 yılında Yugoslavya olayları patlak verdi. Abutalip şimdi yalnızca düşman elinde esir kalmış biri değil, aynı zamanda düşman saflarında çarpışmış biriydi. Bazıları onu anlıyor durumuna üzülüyor ama kimse onu savunmuyordu. Onun buradan da işine son verildi. Boranlı’da bir süre böylece yaşayıp gittiler. Abutalip çocuklarına bir şeyler bırakabilmek için savaş anılarını, milli halk hikayelerini, Boranlı’da geçirdikleri günleri tek tek yazıyordu. Bir gün bir istasyon şefi bunu fark edip onu şikayet ediyor ve tutuklattırıyor. Yazdıklarında hiçbir kötü şey olmamasına rağmen onun yazdıklarını çok farklı şeylere yoruyor. Buradan anlayabiliyoruz ki o dönem yazarları yazmak istedikleri eserler konusunda özgür değildiler. Rejimin istediği tarzda ve konularda yazmak zorundaydılar aksi taktirde vatan haini ilan edilip ya sürülüyor ya da kurşuna diziliyorlardı. Abutalip’i götürdükten sonra bir gün öldüğü haberi geliyor. Buradan birçok sonuç çıkarabiliriz. Yazar burada sistemin başındaki yöneticileri eleştirmektedir. İnsanlar o dönemde suçsuz yere tutuklanıp, ailesinden ayrı bırakılıp daha sonra da öldürülüyordu. Savaşta düşmana esir düşen kişiyi vatan haini görmek ise akıl karı değil, hatta ve hatta saçmalıktan başka bir şey değil. Esir düşen insanlar zaten bin bir türlü acıyla savaşıyorken üstüne üstlük bir de vatan haini ilan ediliyor. Birçok insan suçsuz sebepten suçlandı ve itibarlarını kaybetti. Daha sonra geride kalan çocukları da bundan etkilendi. Stalin’in ölümünden sonra yumuşayan Sovyet döneminde birçok insanın suçsuzluğu ispatlanıp itibarı geri verildi, fakat insanlar canlarını, mallarını, yurtlarını yani her şeyini kaybettikten sonra verilen itibar neye yarar.
    Savaş başlı başına insanlık dışı bir şey değil mi zaten. İnsanlar barış, huzur, mutluluk içinde yaşamak varken neden kan dökmeye bu kadar meyillidir? Belki de William Golding’in Sineklerin Tanrısı adlı romanında belirtmek istediği gibi kan dökme, savaş, liderlik uğruna insanlık duygularını yitirme gibi duygular çocukluktan hatta doğuştan insanın içinde var olan şeylerdir. Sadece bunların açığa çıkması için bu duyguların bazı olaylar tarafından tetiklenmesi gerekmektedir.
    Romanda milli halk hikayelerimiz ve tabiri caizse efsanelerimiz de çokça yer tutmaktadır. Romanda Raymalı Aga, Nayman Ana gibi hikayelerin anlatıldığını görüyoruz. Yazarın bunlara yer vermesinin sebebi bence milli değerlerimizi vurgulamak. Çünkü folklor bizim en büyük milli değerlerimizi içinde barındırır. O dönemde insanlara milli kimliklerini unutturmaya çalışıldığını göz önünde tutarsak bu fikir çok da aykırı değil bence.
    Romanın iki farklı olay örgüsü etrafında döndüğünü söylemiştik. Diğer olay örgüsü ise Sarı Özek’te yer alan uzay üssüyle alakalıdır. Rusya ve Amerika ortak çalışma alanı olan bu uzay üssünde bir gün aniden beklenmedik bir olay gerçekleşir. Aniden ortadan kaybolan iki kozmonottan bir türlü haber alınamaz. Daha sonra bıraktıkları bir mektup yoluyla yeni bir gezegen keşfettikleri anlaşılır. Bu gezegen, Orman-Göğsü olarak bilinen, uygarlık seviyesinin en üst düzeyde olduğu, bilimin geliştiği, insanların barış içinde yaşadığı bir gezegendir. Kozmonotlar bu gezegenin dünyalılarla tanışmak istediklerini bildirdiklerinde ortalık karışır. Bir konsey toplanır Amerika ve Rusya ortak bir karara varırlar. Bu karara göre bu iki kozmonotun dünyaya gelmesi yasaklanmış ve keşfedilen gezegenle hiçbir şekilde bağlantı kurulmayacağı kararına varmıştır. Çünkü dünya henüz uygarlık üstü bir gezegenle tanışmaya hazır değildir. Savaşların olduğu, insanların katledildiği, cehaletin en üst düzeyde olduğu bu dünya baştaki yöneticilerin işine gelmektedir. Eğer insanlar bu gezegenin varlığından haberdar olursa ve dünyadaki cehalet son bulursa yöneticiler istedikleri gibi insanları yönetemezler, onları kandıramazlar. Aytmatov daha önce de belirttiğimiz gibi burada da sistemin başındaki yöneticileri eleştirmektedir. Belki de varlığıyla dünyayı çok farklı boyutlara taşıyacak olan bir haberi ya da bilgiyi sırf kendi çıkarları uğruna reddetmektedirler.
    Buraya kadar bahsettiğimiz konuları özetleyecek olursak; Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanında sistemin başındaki yöneticileri, bunlara sorgulamadan inanan insanları, cehaleti, insan yaşamın değersiz bir şey gibi görülmesini, milli kimliğimizi ve benliğimizi unutmamızı çok güzel bir şekilde eleştirmektedir.
  • Çevirmen ve yazar Sezer Duru’nun İsrailli şair İsrael Bar Kohav’la mektuplaşmalarını derlediği ‘Likya’ya Mektuplar’, dostluğun edebiyata dönüşmesinin en güzel örneklerinden birini oluşturuyor

    Usta çevirmen ve yazar Sezer Duru’nun, İsrailli şair İsrael Bar Kohav’la mektuplaşmaları, ‘Likya’ya Mektuplar’ adıyla yayımlandı (Everest Yayınları, Haziran 2011).

    Önce, Sezer Duru hakkında kısa bir ansiklopedik bilgi: 1962’de Avusturya Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünden mezun oldu. Yazar Orhan Duru’yla evlendi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirmesinin ardından Latince, Yunan ve Roma Edebiyatı Bölümlerinde okudu. İstanbul’da Goethe Enstitüsünde çalıştı. Türk yazar ve ozanların eserlerini Akzente ve Orte gibi dergilerde yayımlanmak üzere Almancaya çevirdi. ZDF ve ARD gibi Alman TV kanallarında yirmi beş yıl boyunca muhabirlik yaptı. Max Frisch, Heinrich Böll, Siegfried Lenz, Jerzy Stefan Stawinkley, Hans Magnus Enzensberger, Bertolt Brecht, Thomas Bernhard, Gustav Meyrink eserlerini Almanca’dan Türkçe’ye; Ferit Edgü, Demir Özlü ve Başar Sabuncu ise eserlerini Türkçe’den Almanca’ya çevirdiği yazarlar arasında. Ayrıca Orhan Duru’yla birlikte yazar Oğuz Halûk Alplaçin’in (Hayalet Oğuz) hayatı üzerine O Pera’daki Hayalet kitabını hazırladı.

    Edebiyat adası

    Sezer Duru, deyiş yerindeyse, üç tarafı denizlerle çevrili bir ‘edebiyat adası’dır: Kardeşi Tezer Özlü, ağabeyi Demir Özlü ve eşi Orhan Duru, bilindiği gibi, edebiyatımızın önemli isimlerindendirler. Kuşkusuz, Sezer Duru da öyle… Sezer Hanım, Birgün gazetesinden Saliha Yadigar’a, 29 Eylül 2007 yılında verdiği röportajda, esprili bir dille değinir bu hususa: “Ben nihayet yazar değilim, çevirmenim ama gizli bir yazarım belki. Çünkü benim çeviriye geçmem... Bu kadar yazar çevresinin içinde büyüdüm. Kardeş yazar, koca yazar, kız kardeş yazar... Şimdi ben ne yapayım dedim. Bunların altında ezilir insan. Ben bari çevirmen olayım. Ben bu yolu seçtim. Ama şimdi başladım ben de yazmaya kendime göre bir şeyler…”

    Sezer Duru’nun, eğer,  bir zamanlar, IGO (International Gossiping Organization) adlı bir ‘dedikodu örgütü’ kurduğu ve Prof. Dr. İlber Ortaylı’yı da bu örgüte üye yaptığı gerçeğini ‘ifşâ’ edersem (!), yukarıdaki açıklamasının ironikliği anlaşılacaktır. (Bkz: “Zaman Kaybolmaz / İlber Ortaylı Kitabı”, Söyleşi: Nilgün Uysal, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2006, sayfa 414). Yine bu röportajda, genç yaşında ölen kardeşi Tezer Özlü için, “Onun ölümü benim yarımı aldı, götürdü” der Sezer Duru. Ardından da ekler: “Geçenlerde bir İsrailli şair bir şiir yazdı benim için de, orada bir bölüm var, çok güzel.” Bu röportaj yayımlandığında, ‘Likya’ya Mektuplar’ kitabı ortada yoktu elbette; çıkmasına, dört yıl vardı daha. Kitap yayımlanınca gördük ki, o İsrailli şair İsrael Bar Kohav’mış. Sezer Duru’nun bahsettiği şiir de, bu kitabın son sayfalarında yer alan ‘Sezer ve Kenti İçin’ alt başlıklı ‘İstanbul’ şiiri. İşte o şiirdeki –Sezer Hanım o röportajda dikkat çektiği– Tezer Özlü’yle ilgili dizeler: “Yakup’un meyhanesinde tam karşıda öyküler tanrıçası / Tezer özlü, bakıyor tıpkı İstanbul’un beyaz laleleri gibi / Duvardan aşağıya, soluk gülümsemeyle- / Senin sevginin yarısını alıp götürüyor / Ölümüyle, sen taşlarla bezenmiş boşlukta / Kalıyorsun hasret içinde …”

    Girişte, ‘mektuplaşmaları’ dedim ama; yalnızca İsrael Bar Kohav’ın mektupları var. Sezer Duru, kitaba yazdığı önsözde (sayfa V-VII), kendi yazdıkları mektupları neden yayımlamadığına değinmemiş. Bu kitabı neşretme nedenini şöyle belirtmiş:

    Bir kadınla erkeğin seviyeli ilişkisi

    “Yazışmalarımızın bir kısmını yayımlamaktaki amacım kadın erkek ilişkilerini, ister cinsellikte ister dostluklarda olsun hâlâ seviyeli bir düzeye erişemediğini düşündüğüm bir ülkede tartışılması gerektiğine duyduğum umuttur. Bir de antisemitizmin ayyuka çıktığı günümüzde bir İsrailli yazarla bir buralı yazarın ne derece içten bir dostluk kurabildiğini göstermek.” (Sayfa VII)

    Sezer Duru, başkanlığını yaptığı yazar ve çevirmenler merkezinin onuncu yıldönümü olan 2006’da tanışır İsrael Bar Kohav’la. Dostlukları, ondan sonra da devam eder. Öyle ki, Sezer Duru, şiir kitabını da çevirecektir Kohav’ın. (Kitap ‘Atlantis’ adıyla, 2007 yılında, Yasakmeyve Yayınlarınca yayımlandı.) Duru, ‘önsöz’ünde, şairin “Bu yıl da Uluslararası İstanbul Şiir Festivaline katılaca[ğını]” belirtir. (Sayfa VI)

    30 Temmuz 2006-25 Mart 2011 tarihlerini taşıyan toplam 124 mektubun içerikleri; aşk, dostluk, edebiyat, barış… Daha birinci ve özellikle de ikinci mektuptan anlaşılabileceği gibi, İsrael Bar Kohav’ın üslûbu –doğallıkla – şairane: “Sevgili Sezer, mail’ini okurken yazdıkların dans etti, sanki sen yaşamı kutluyorsun… Sana sormak istediğim, adının ne anlama geldiği, çünkü adın masalsı ve büyülü geliyor kulağa, tınısı çok güzel… (Sayfa 2).

    Bu mektuplarda, büyük bir aşk da mevcut: “Sevgili S. (Sezer), adının tınısı o kadar özel ki, o kadar gizemli ki, sana ruhumun sırlarından birini getireceğim…” (s.15), “Gururun ve İstanbul’a duyduğun sevgi beni derinden etkiledi, çünkü sevgi yoluyla bir insan kendi aslını gösterir: ‘Sen sevdiğin şeysin’ dedi ozanımız Rûmî.” (s.18), “S. (Sezer) benim için bir ad ve senin adın ebediyete kadar İbrani edebiyatına geçti…” (s.40), “En iyi şeyleri hak ediyorsun ve sen daha az sevilesi insanlar için modelsin.” (s.57),  “…bana ‘beni unuttun mu?’ diye soruyorsun, sen unutulabilir misin Likya?” (s.59), “…umarım sana sarılarak bu zor saatlerinde sıkıntını biraz hafifletmiş olurum sevgili S.” (s.87), “Sen kalbimdesin ve seni özlüyorum, seni özlüyorum…” (s.97), “Kıymetlimi düşünüyorum… Seninle birlikte ve yıldızlı Likya’nın büyüsünde, şiirin sarsıcı havasında.” (s.109).

    Barış neferi

    İbrani Üniversitesinde (The Hebrew University of Jerusalem)  ders de verir İsrael Bar Kohav. Amos Oz’un “Bizim en önemli ve en ilginç şairlerimizdendir,” dediği bu sanatçı, bu durumdan memnun değildir esasen; çünkü edebiyata, dansa, sanata daha çok vakit ayırmak ister. Belki de, içinde bulunduğu Ortadoğu’nun karmaşasından kurtulmak, sanatla arınmak isteğidir bu. (“Sorunlu bölgemiz[de]… Her şey bir anda ortaya çıkan kan ve nefretle doluyor. Neler olduğunu anlamaktan gerçekten yorgun düştüm; ama körlük ve yabancıdan korku ve korkunun gölgeleri ve siyah rüzgârlar, kim suçlu? İnan bana o kadar karmaşık, o kadar berbat ki bu pesimizm.” S.86)  Kendisini barış neferi olarak tanımlayan (“… Ben edebiyat ve barış neferiyim…” s.8) Kohav, her duyarlı ve kalbi körelmemiş insan gibi, savaşa, şiddete, faşizme karşıdır. 19 Ocak 2007’de katledilen ve İsrael Bar Kohav’ın “ışığın özgür habercisinin sesi” (s.14) diye tanımladığı (neden “basın şehidi” demeyelim?) Hrant Dink için çok üzülen ve “ideoloji maskesi altındaki şiddet olayları beni deli ediyor” diyen Kohav, “buradakiler de öldüren, durmadan öldüren aşağılık yaratıklar[…] (s.12)” diye ekleyerek, şiddete karşı, kimden gelirse gelsin; isterse mensubu olduğumuz, ırkdaşı ve dindaşı bulunduğumuz devletten olsun, tavır almamız gerektiği dersini veriyor. Şair, bu meşum olayla doğrudan alâkalı değil belki ama, dolaylı yoldan ilgili ve tam bir yıl sonra, 19 Ocak 2008’de, kanayan beşik Ortadoğu için Rodos’ta yapılan toplantının davetiyesini kaleme alır. (s. 67) Belki edebiyatın barışı tesis etme gücü zayıftır; ama denenmelidir. Barış için her şey, her yol denenmeli değil midir?

    Barışın olmadığı yerde güven de yoktur: İsrail’e gitmek isteyen Sezer Duru vize alamaz, çünkü pasaportunda Suriye vizesi vardır. İsrael Bar Kohav’ın tepkisi, doğal olarak sert olur ve ne kadar haklıdır: “Bu budalaların sana yaptıkları için kendimi küçük düşmüş hissediyorum. Utanıyorum. Seni yargılayacak olanlar kim oluyor. Paranoya bu, Ortadoğu’nun Allah’ın belâsı paranoyası. Tüm bu sefil ülkeler ve bizimki (İsrail), ilkel düzeyde var olmaya çalışıyorlar!” (s.69) “Ruhunun bir yanı, yuvası olmayanların karanlık yanında kışlamakta olan” (s.71) herkesin vereceği bir tepkidir bu… Bunun gibi tatsız olaylara, bu arada, “One Minute” de değinen (s.90) şairin çıkış yolu umuttur. Başka ne yapılabilir ki? Umut da giderse, hangi dala tutunulacaktır? (Bir hatırlatma yapalım: Yüzyıllarca çileler çeken, oradan oraya sürgün hayatı yaşayan Yahudilerin devleti olan İsrail’in millî marşı, ‘Umut / Ha-Tikva’ adını taşır.)

    Okunması gereken bir kitap ‘Likya’ya Mektuplar’; çünkü yalnızca ‘Likya’ (İsrael Bar Kohav’ın Sezer Duru’ya verdiği isimdir bu) özelinde değildir. Hem hangi edebiyatçıların mektupları şahsîdir ki. 21 Ağustos 2011’de, Zaman gazetesindeki köşesinde, edebiyatçıların mektupları bahsine değinen büyük yazar Selim İleri, kendisine gelen mektupları birkaç sene evvel yok ettiğini ve Hasan Bülent Kahraman’ın bunu duyunca, haklı olarak üzüldüğünü ve kızdığını yazmış; “Mektupların ‘kişi’ye yazılmış olduğunu düşünürdüm” diye ekleyerek, edebiyatçıların kendi aralarındaki yazışmalarının da, edebiyat tarihine âit olduğunu vurgulamıştı.  Okurken, Tezer Özlü, Demir Özlü, Orhan Kemal, Orhan Duru gibi yazarlar ve Mevlânâ, Hâfız, Nâzım Hikmet, Mahmut Derviş, Adonis, Orhan Veli, Ece Ayhan, küçük İskender, Paul Celan gibi şairlerle karşılaşacağınız bu mektuplar da, edebiyat tarihinin halkasıdır. Hem de, İsrael Bar Kohav’ın, 3 Mart 2010 tarihli tek satırlık mektubunda (ya da tek dizelik şiirinde), Sezer Duru’ya olan hissiyatını çok güzel ifade ettiği aşkla birlikte: “…senin krallığına sürgün…” (s.110)
  • Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
    ve bir orman gibi kardeşçesine,
    bu hasret bizim.

    —Nâzım Hikmet Ran—

    Saygı, sevgi ve hasretle anıyoruz...
  • BU KADINLARIN ÇIĞLIKLARINI DUYUN! (Sema Maraşlı)

    On sekiz yaş altında evlenmenin cezasını çeken genç kadınlar onlar. Severek isteyerek düğünle dernekle evlendikleri kocaları hapiste, gerçek tecavüzcülerle aynı koğuştu yatıyor. Onlar da dışarıda babasız büyütmek zorunda kaldıkları çocukları ile hayat mücadelesi veriyorlar. Kocaları hapiste gençliklerini çürütürken, onların ömrü de kocalarını kurtarmak için TBMM yollarında geçiyor.
    Resmi olarak bilinen sayıları dört bin civarında olan bu mazlum kadınların gayretleri ile 2016 da meclis 18 yaş altı evlenenlerin eşlerine af yasası çıkarmak için adım atmıştı fakat feministlerin (din düşmanı ve kendini dindar diye tanımlayan feministlerin) ortak isyanı ile TBMM geri adım attı. Ertesi gün kocasının hapisten çıkamayacağını anlayan bir kadın intihar etti. Diğerleri de kan ağlayarak sustular. Onbin civarında çocuğun baba özlemleri de yüreklerinde yara oldu.
    Niye? Feminist kadınların gönlü olsun diye. İktidar meraklısı muhteris kadınlar, güç gösterisi yapsınlar diye kurban edildi bu kadınlar ve aileleri. Biz onları görmesek de onlar varlar. Kendi aralarında grup kurmuşlar birbirlerine destek olmaya çalışıyorlar. Benden yardım istediler “Bize kimse sahip çıkmıyor.” dediler. Ben de “Hikayenizi yazın gönderin.” dedim yazıp gönderdiler. Onlar artık benim kız kardeşlerim ve eşleri hapisten çıkana kadar mücadelede yanlarında olacağım inşallah.
    İşte kendi dillerinden yaşadıkları…


    Ben Beyza Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 21 eşim de 25 yaşında. Eşim benimle evlendiği için beni yarı yolda bırakmadığı için 9 yıl ceza aldı. Sevmenin mağduriyetini yaşıyorum. Sevdim diye yasaların verdiği cezanın mağduriyeti.
    Her genç kız gibi dershanede beğendiğin bir çocuk olur ya hani öyle işte.. Ben 15 eşim de 18 yaşındaydı. Sevdik birbirimizi. Aklımda onunla evlenebilme hayalleri vardı.. Görüşmelerimizi ailem öğrendi, izin vermediler, tamam, diyip sustuk ama bırakamadık birbirimizi, devam ettik… Ailem onu bırakmam için psikolojik ve fiziksel şiddetle uyguladı. Okuyordum, görüşmeyelim diye okuldan aldılar, beni ve hedeflerimi kösteklediler.
    Ne yaptıysam olmadı sevmek ağırmış, ben vazgeçemedim kaçtım. Sevdiğim adama “Götür beni dayanamıyorum dedim” kaçtık, mutluyduk. Fazla sürmedi ailem şikayetçi oldu, eşimi beni zorla kaçırıp bana zorla sahip olmakla suçladılar. Yaşım 15 diye mahkeme ciddiye almadı beni, kendini savunup hür iradesiyle hareket edecek psikolojik olgunluğa erişmemişim, öyle dediler.
    Halbuki neler yaşamıştım bir ben bilirdim. Eşimi içeri aldılar 13 ay yattı daha sonra tutuksuz yargılanmak üzere çıktı, biz beraberdik, yine ailem beni ondan saklıyordu, bekledik sabrettik evliliğimize gün saydık…
    Reşit olduğum gün kaçtım, ertesi gün nikahımızı kıydık.. Eşim anlı şanlı düğünümüzü yaptı, annemin babamın ailemin eksikliğini hissettirmedi. Her an her durumda benim yanımda oldu. 1. Yıldönümümüzde hamile olduğum haberini aldık bir çocuğumuz olacaktı bu haberi almamızdan 1.5 ay sonra erken evlilik yasa tasarısı gündeme geldi çok sevindik mutlu olduk kurtuluyoruz, diye rahat bir uyku uyuduk ama sonra yasa geri çekildi…
    Bir erkeğin ağlamasına şahit olabilirdiniz. Erkekler ne kadar zor ağlar bilirsiniz, biz birbirimize sarılıp hüngür hüngür ağladık. “Ama bu olacak merak etme” dedim eşime ama olmadı. 6.5 aylık hamileydim bir sabah ansızın aldılar eşimi, sabahın köründe. İçinizdeki sıkıntıyla uyuyamazsınız zaten.
    Ne olduğunu anlamadan götürdüler, eşimi gelecek diye bekledim. O gece ertesi gece öbür gece ta ki görüş salonunda elinde telefon gözleri yaşlı beni beklediğini görene kadar.
    Bir kadın güçlü görünmek için ağlayamıyorsa, içinde ne yangınlar kopuyordur, siz düşünün. Yüzüme bu gülümseme yerleştirdim “bu da geçecek canımın içi” dedim.
    Doğum yapana kadar kabullenmedim, gelecek diye bekledim, ama gelmedi. Doğum sancılarım başladığında, hayır şimdi yapamam, diye ağladım.
    Bebeğimi kucağıma verdiklerinde eşimin beni dışarıda beklemediğini, kızımızı kucaklayamayacağını bilerek sarıldım kızıma.. Yavrunuz dünyaya gelmiş ama eşinizin haberi bile yok düşünsenize…
    Babasını görsün diye 10 günlük çocuğu cezaevine götürdüm… Daha evladını nasıl tutacağını bile bilmeyen bir baba… Yavrusunun kokusunu ilk defa içine çeken bir baba… Ben anlatamıyorum bile neler yaşadığımı siz düşünün.
    Eşim tek dayanağımdı, o gidince ailem gitti yanımdan, kimsesiz kaldım. Üzüntümü bile paylaşamadım kimseyle mutluluğumu da… Maddi yönden çekilen zorluklar cabası. İki şekilde de yıprandım. Hem anne hem baba oldum hem evimi geçindirmeye hem eşime bakmaya çalıştım. 9 sene 2 ay az değil ki. Sevdiğiniz için ceza alıyorsunuz düşünsenize…
    Bu kadar kötülüğün içinde mükafatlandırılmamız gerekirken mapushane köşelerinde çürüyorsunuz… Cezamız daha çok var 2020 sonunda kavuşacağız o zamana kadar çok şey değişmiş ve çok şey için geç kalınmış olacak. Kızımız 3.5 yaşında olacak.
    Benden geriye sadece bir enkaz kalmış olacak. Neresinden tutup düzeltebilirsiniz, gençliğimizi mutluluğumuzu hiç düşünmeden harcadıktan sonra bizden geriye ne kalır ki!
    Sizden ne farkım vardı benim? Kanunların belirlediği yaştan küçük evlenmek mi suçum? Belki de sizin kalbinizde olandan daha fazla sevgim vardı. Bu yasaya karşı gelirken bir an olsun bile içiniz sızlamadı mi?
    Benim dedem de erken yaşta evlendi o da tecavüzcü mü o zaman, diye empati yaptınız mı?
    Büyüklerden kalma her şeye geri kafalılık diyorsunuz, peki ya o hor gördüğünüz ilişkilerdeki aşkın bir gramını dahi yaşadınız mi?
    Öyle tepkiler verdiniz ki biz bunları haketmedik! Siz bu yasaya engel olarak gözyaşlarıma sebep oldunuz, beni karnımda çocukla bir başıma kalmaya zorladınız. Yazık çok yazık!


    Ben Mahinur Evliyim. Ben 22, eşim de 25 yaşında. Tek istediğim o güzel mutlu aşk dolu yuvaya sahip olabilmekti… 2009 yılında önce arkadaşım sonra sırdaşım sonra da sevdiğim olan adam eşim oldu.
    Dershane zamanlarında tanışmıştık. Gözlerimin içine gülümsediği zaman sevmiştim onu. Bir sene devam ettik, gerek arkadaş oldu, gerek anne baba… Ailemle tanıştırdım, ailem onay vermedi, olmaz dediler. Çok uğraştık ama ailemin baskısından yorulmuştuk artık.
    Ben 14 eşim 17 yaşındaydı. Kaçalım dedim, o konuştu benimle, emin misin, dedi. Nasıl emin olmayabilirdim ki hayallerimdeki kalbimdeki adamdı…
    Kaçtık işte sonra… Ailem şikayetçi oldu. Yaşım 14 ya dinlemediler bile beni… Eşimi aldılar 2 ay cezaevine koydular sonra serbest bıraktılar. Çıktığı gün ailesiyle çiçeğini aldı geldi, Allah’ın emriyle  istedi beni babamdan…
    Yine istemediler biz de tekrar kaçtık. Gelinliğimi de giydim düğünümüzü de yaptık, eşimle mutlu bir hayata adım attım.
    7 sene geçti evimiz düzenimiz her şeyimiz oturmuştu, bir de dükkan açacaktık… Ama olmadı eşimi benimle evlendi diye tecavüzcü diyip içeri aldılar.
    Sonrası mı ne oldu?
    Bir başıma ortada kaldım sahip çıkanım olmadan, bir başıma mücadele ettim. 10 defa TBMM’ye gittim. Her seferinde kalbime bir parmak umut iliştirip gönderdiler geri… Perişan halde, dükkan açacağımız parayı eşimi kurtarmak için gittiğim Ankara yollarında harcadım…
    15 aydır sadece ayda bir defa 40 dakikalık görüşlerde eşime sarılıp huzur bulabiliyorum… Çocuk da istemedik bu cezanın geleceğini bildiğimiz için çocuğumuza bu acıyı çektirmek istemedik.. Dayanacak kimsem kalmadı.
    Hem maddi hem manevi olarak dayanacak bir şeyim kalmadı.
    Her görüşe gittiğimde canımdan can kopuyor…Bir parçamı orada bırakıp geliyorum. Benden geriye hiç bir şey kalmayana dek sürecek mi bu hasret?
    Kendimden geçiyorum kaç kez bayıldım, kaç kez ağlamaktan kendimden geçtim bilmiyorum. Bu son olacak mı sanmıyorum. Çok şey istemiyorum aslında bana, baba şefkati veren, aile sıcaklığını hissettiren eşimi istiyorum… Herkes böyle kolay kavuşurken bizim bu kadar zor olmamalı.
    O yasa gündeme geldiğinde binbir umut vardı içimde, renk renk hayallerim vardı. Kadınlar tepki verip yasanın geri çekilmesine sebep olduğunuzda ben eşimi, ailemi, hayatımı, kendimi kaybettim. Yaşamaktan korktuğum şeylerin içinde buldum kendimi. Düşündün mu hiç, ya senin oğlun olsaydı evlenen ve evlendiği için hapiste yatan, ya da kızın olsaydı kaçan ve sevdiğine kaçtı diye kocasız bir başına yaşamak zorunda olan?
    Bu kadar vicdansız mıydınız? Kadın kadın diyordunuz hem cinsinize desteğiniz bu kadar miydi? Bu muydu sırf sizden erken evlendik diye mi tecavüzcü damgasını hakettik biz! Dilerim Allah’tan benim yaşadıklarımı yaşamadan ölmezsiniz…


    Ben Özge Evliyim 2 çocuk annesiyim. Ben 27 eşim de 36 yaşında. İki seven kalbin birbirini bulması ne kadar karşılaşılabilir bir şey ki bu hayatta. Seven sevdiğine kavuşsun mutlu mesut yaşasınlar isteriz… Ama biz sevdik mi de hayır olmaz der önümüze koyarlar anayasayı. Sevmenin kriterlerine uymuyorsunuz derler…
    Küçük bir kalpte sevebilir, evlat anneyi babayı nasıl seviyorsa, evleneceği adamı da öyle sevebilir… Ben sevdim…2005 senesiydi. 14 yaşındaydım.
    Olur ya komşu çocukları bizimkisi de öyleydi. Sevdik çok sevdik. Her şey toz pembe görülüyordu o zamanlar.
    Sevmenin, evlenmenin bu kadar büyük bir suç olduğunu bilmiyorduk. Kaçtık sonra ailelerin rızasıyla telli duvaklı evlendik. Siyah beyaza nasıl yakışıyorsa bizde öyle yakışıyorduk.
    12 senedir mutlu giden bir evliliğimiz vardı. Bu süre zarfında 2 tane aşkımızın meyvesi 2 tane kızımız oldu. Biri 11 diğeri 4 yaşında.
    Yaşları küçük belki ama yaşadıkları acı yaşlarından büyük… Babaları varken babasız büyümek zorunda kalan çocuklarımın tek suçları anne ve babalarının severek evlenmesi oldu…
    Yaşıtları babalarının ellerinden tutup parka giderken, babaları babacığım diye ellerini bırakmazken, benim çocuklarım görüş odalarında telefonlara sarılıp baba diye ağlamak zorunda mı?
    Yasa çıkacak diye içimizde kuşlar uçuştu, çiçekler açtı. Üzerimizdeki kara bulutlar gidecek derken hevesimizi kursağımızda bırakanların mahşerde evlatlarımın iki eli yakalarında olacak!


    Ben Tutku  Evliyim ve bir çocuk annesiyim. Ben 22 eşim de 26 yaşında. Senelerden 2009. Tabi o zamanlar deli dolu çağlarımız. Ben 14 o 18 yaşında.
    Bir gün okul çıkışı yolda giderken eşimi gördüm. Her genç kızın başına gelen olay gibi onu görünce içim kıpır kıpır oldu. Temiz bir çocuktu eli yüzü düzgün…Ve bana öyle içten gülümsedi ki o an dünya durdu. O günden sonra sık sık karşılaşmaya başladık.
    2010 senesinde eşimle her zamanki bir gün gibi buluştuk. Tabi zaman akıp geçmiş saat baya geç olmuştu fark edememiştik annem aramaya başladı bağırıyor çağırıyordu, eve gidemezdim gidersem baya bir sorun yaşayacaktım. Korkudan telefonumu kapattım ve eşime artık eve gitmek istemediğimi, korktuğumu, onunla kalmak istediğimi söyledim.
    Eşim buna karşı çıktı ama ben zorladım. Bir daha görüştürmezler diye korktum, ayırırlar diye korktum ve o gün esimle kaçmaya karar verdik. Aslında bu durumda en büyük suçlu bendim. Ben zorlamıştım eşimi.
    Eşimin annesi babası ayrıydı, annesi onu bırakıp gitmişti eşim tek başına yaşayan biriydi ailemin şikayet etme sebeplerinden en büyüğü de eşimin ailesinin olmamasıydı. Sonra eşimin bir kaç yakını ailemle konuştu, bana sahip çıkacaklarını düğün dernek yapacaklarını söylediler. Ailem kabul etti ve şikayeti geri aldılar.
    Ama çok geçti… Kamu karşı çıktı. Ve biz senelerce mutlu giden evliliğimizde bu cezanın bir gün geleceğini bilerek yaşadık hayallerimizin peşinden gidemedik çünkü biliyorduk ki bu ceza bir gün gelecek ve biz bir sure ayrı kalacağız.
    Eşimin annesi eşim 14 yaşındayken onu bırakıp gitmişti, evlendikten 3 sene sonra çıkıp geldi ve ben senelerce bu ceza yüzünden kayınvalideyle oturmak zorunda kalmıştım. Eşim annesini affetmişti ama ben affedemiyordum çünkü eşimin annesizken neler yaşadığını ben biliyordum.
    Gel zaman git zaman dava 6 yıl sonra bir kızımız olduktan sonra geldi. Kızım 1 yaşındaydı babası gittiğinde… Ne zormuş babasız çocuk büyütmek kadın başına. Ve en önemlisi de kızım babasını işte biliyor ve ben her gün onun babam ne zaman gelecek sorusuyla yanıp bitiyorum.
    Ve şimdi bana gelelim… Eşim gittiği gün öyle çaresiz öyle yalnız kaldım ki ne arkamda sahip çıkacak ailem ne de esimin ailesi var. Şuan eşimin dedesinden kalan beraber yaşadığımız evde kızımla tek başıma yaşıyorum kayınvalide oğlumun başını yaktın diye çekti gitti. Ve ben bir başıma çocuğumla geçim derdine düştüm devletin verdiği 3 kuruş parayla aylarca geçinmeye çalışıyorum. Esimi sorarsanız oda içerde çalışıp kendini geçindiriyor. Param parça olduk… Açıkçası sevmenin sevilmenin kurbanı olduk….
    Benim kızım her gün babasının gelmesi için dua eder. Bu yasa gündeme geldiginde kızıma duaların kabul oldu, baban çıkacak yanımıza gelecek demiştim. Sonra karşı çıkıldığını yasanın geri çekildiğini öğrenince kahroldum ve ilk aklıma gelen bunu 4 yasındaki kızma nasıl anlatacağım oldu.. Günlerce sakladım günlerce söyleyemedim daha sonra açıklamak zorunda kaldım ve kızım babasının resminin olduğu çerçeveyi ağlayarak çöpe attı “babam beni kandırıyor” dedi.
    Simdi size soruyorum benim 4 yaşındaki evladımın ve bir sürü yavrunun gözlerinin yaşının hesabını kim verecek? Çocuklarımızın babasız geçirdiği en güzel zamanlarını bize kim verecek? En güzel yıllarımızı çalanlara sesleniyorum. Bizden ne istediniz?


    Ben Damla Evliyim. Ben 18 eşim 28 yaşında. Eşimle yaz tatilinde çalışmak için girdiğim bir iş yerinde tanıştık. Birbirimizi sevdik. Sene 2013…
    İş yeri  18 yaş altında eleman çalıştırmıyordu ve 3 aylık bir süre çalışacağım için sigorta yapmıyordu.
    Bu yüzden eşim ve iş yeri dahil herkes beni 18 yaşında biliyordu. Çok sevdik birbirimizi. O benim her şeyim oldu nasıl vazgeçerdim ki nasıl vazgeçerdim hayatım olan adamdan…
    Bana aşkla sevgiyle masumiyetle bakan o gözlerine nasıl hayır derdim?  Olmadı yapamadım vazgeçemedim 15 yaşında ölene dek seninleyim dedim.
    Ailem öğrendi, telefonumu aldılar, yapmayın ne olur dedim, bir birbirimizi çok sevdik o kötü biri değil dedim, ama kimse beni dinlemedi, kimseye anlatamadım kendimi. Ailem eşimi şikayet etti.
    Sonra eşimin ailesi geldi tanıştılar vs tabi ailem yine ikna olmamıştı bu süre içinde. Eşim sırf beni aileme karşı mahcup duruma düşürmemek için bak seni sevseydi kaçmazdı dedirtmemek için yakalama kararı bile çıkmadan gidip teslim oldu benim eşim.
    Sonra teslim olduğu gün tutuklandı, ailem o gün şikayetini geri aldı ama nafile. Artık çoktan olan olmuştu, eşim içerdeydi bense her gün darmadağın her günüm zehirdi.
    Mahkeme günü geldi çattı eşime 16 sene ceza verdiler o da bende neye uğradığımıza şaşırdık. Dünyamız karardı oysa ne hayallerimiz vardı bizim şimdi yıkılan. Eşim içeri gireli 3 sene bitti 4 e girdik 2016da cezaevinde resmi nikahımızı kıydık.
    Oysa ne kadar isterdim eşimin beni beyazlar içinde görmesini. Her genç kızın hayalindeki gibi fazla olanı istemedim hiç, sadece o olsun istedim yanımda. Mutlu olalım istedim, masum saf bir sevginin bedelinin bu kadar ağır olması dayanılmaz halde.
    Ben her gün eriyorum, içim kan ağlıyor, dayanamıyorum bu acıya. Eşim benim en büyük destekçim, bu durumda bile hala o destek moral verir. Bizim tek suçumuz zamansız sevmek, bunun bedeli bu kadar ağır olmamalıydı…
    Yasa geri çekildiği zaman dünya başımıza yıkıldı. Bütün hayallerimiz suya düştü.
    Tek umudumuz o yasaydı. Bizim bunca acı çekmemize sebep olan, karşı çıkan kadınlara soruyorum “Sizde kadınsınız sizde bi annesiniz nasıl vicdanınız el verdi.  neden bizim haklarımızı da savunmuyorsunuz, madem kadın hakları diyorsunuz da?”
    Yasaya karşı çıkarak ne kadar büyük vebal aldığınızı bilin. Yasaya karşı çıkarak 9000 çocuk babasız büyüsün, anneleri tek başına hayat mücadelesi versin, eşleri içerde çürüsün dediniz siz ! Mutlu musunuz?


    Ben Şükriye Evli ve 4 çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 31 yaşında. 2007 yılında tanıştım eşimle.
    Eşimi tanıdıkça onu çok sevmeye başladım ve beni mutlu ettiğini ve de onun beni çok sevdiğini hissettim. 1 sene görüştük, ben 15 eşim 20 yaşındaydı. Ailem vermedi ben de eşime kendi isteğimle kaçtım, ailem karakola gidip şikayetçi oldular fakat benim eşime olan sevgimi anlayınca sonra geri çektiler şikayeti.
    Eksiksiz bir şekilde eşimin ailesi üzerine düşen her şeyi yaptılar; kına gecesi, düğünümü ve artık o bembeyaz gelinliği giymiştim ve artık sevdiğim adamın yanından hiç ayrılmayacaktım çok mutluydum.
    Yaşım tutunca hemen 17 yaşımda resmi nikahımızı kıydık. Bir yuva kurduk, 4 tane evladımız oldu.Kendi çabamızda geçinip gidiyorduk ama huzurumuz vardı, en önemlisi mutluyduk….
    Tabi o haksız ceza gelene kadar eşim “Tecavüzcülerle” bir tutuluyor, istismar sucundan ceza evine girdi peki neden??
    Bana sahip çıkıp yari yolda bırakmadığı için mi! Bu suç mu biz birbirimizi çok sevdik. Sevmek sevilmek suç mudur?
    Eşim 3 sene 3 aydır cezaevinde ve daha 5 sene cezası var.Bizim yuvamızı başımıza yıktılar, 4 evladımı babasız bıraktılar. Çocuklarım baba hasreti çekerken eşim gerçek tecavüzcülerle aynı havayı soluyor.
    Benim eşim aile babası 4 çocuğumun babası ve nikahlı eşim bunları hak etmedi. Ayda sadece 1 defa cezaevine gidebiliyorum. Canım o kadar çok acıyor ki eşimi o kadar çok özlüyorum ki…
    Benim çocuklarım babasızlığı hak etmedi, benim evlatlarımın suçu ne?
    Yetim gibi büyüyorlar. Ben simdi bu çocuklarıma nasıl bakayım?
    Annelik olan görevimi mi yapayım yoksa babalık görevi olan çalışıp eve ekmek mi getireyim? Kimse bilmez bizim çaresizliğimizi, yaşamayan anlayamaz…
    Eşime çok aşığım ve ondan asla vazgeçmeyeceğim, o benim bu dünyadaki tek yegâne sevdamdır. Tek isteğim birilerinin artık bizim sesimizi duyması. Suçsuz  eşimin tecavüzcülerden ayrılmasını, evine ait olduğu yere, çocuklarının yanına yuvasına gelmesini istiyorum…


    Ben Nagehan  Evli ve 2 çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 28 yaşında. Hayat hikayesi derler ya hani bizimki öyle bir şey işte. Bir bayram sabahı güneş gibi doğdu karanlık günlerime. Gözlerinde öyle bir gülümseme vardı ki bir gülüşü ile bütün dertleri acıları unutturan tek adamdı. Biz 8 ay görüştük rüya gibi, dünya sadece bizim etrafımızda dönercesine.
    Onunla olduğum zamanlar nefes aldığım yaşamaktan tat aldığım anlarımdı. Her gün  saatlerce birlikte el ele gezerdik sessizce. Bir gün geldi artık sevgimiz her şeyin önüne geçti ellerini uzattı bana bir ömür, “ Ellerimden tutar misin bayram şekerim” dedi tarih  01.07.2008 gösteriyordu, saat tam gece 12 de biz birbirimizin ellerini  bir daha ölüm ayırana dek bırakmayacağımıza söz verdik.
    Ben 15 eşim 18 yaşındaydı. Belki sizlere göre çocuktuk ama biz hiç çocuk olmadık biz hayatı omuzlarımıza 8 yaşında yükledik. Bizim yüreğimiz dedelerimiz ninelerimiz gibi destansı sevgi ile sarılmıştı.
    Telli duvaklı gelin olmuştum sevdiğim adama, bulutların üstünde gezen kuş misali uçuyordum. sonra öğrendik hamileyim bir oğlum olacak. küçük elleri ile aylar sonra ellerimizi sımsıkı tutan bir can sevgimizin meyvesi dünya geldi.
    Mutlu giden bir yuva vardı 7 ay sonra eşim asker oldu oğlum kucağımda 7 aylıktı ve o sıra ayrılığın verdiği üzüntüyle hastanelik olduk oğlumun kimliği olmadı için biz mahkeme kararı ile kimlik çıkardık nerden bilecektik ki yıllarca oğlum babasız kalacağız, şimdi oğlum 9 yaşında birde 5 yaşında baba aşığı bir kızım var.
    Eşim 2 yıldır ceza evinde rüya gibi giden yuvamız bir anda demir Parmaklıklar la tel örgülerle çevrildi. Bizim sevgimizin bedeli 10 yılmış .
    Ölümüne sevmenin sahip çıkmanın bedeli bu işte tecavüzcü damgası altında 10 yıl 10 ay .
    Ömrümüzün yarısı peki bu ceza sadece eşime mi Hayır bana en çok ta çocuklarımıza bizim sevdamızın bedelini onlar çekiyor.
    Bayram geliyor bu bayramda öncekiler gibi çocuklarımla 45 dakika eşimle hasret gidereceğiz.  Ne kadar acı ki 1 haftalık özlemini 45 dakika ya sığdır diyorlar sığar mı?
    Hadi bizi geçtim baba ne demekti. Meyvesi olamayan çınar ağacı. Bir çocuk babasız büyür mü? büyüyor işte. Bizim çocuklarımız anasız da babasız da büyüyor sırf yuva kurdu diye baba sevgisi özlemi hasreti ile küçücük kalpleri acı çekiyor.
    Bizi koruyormuş ya hani bu cezalar hani nerde benim canımın yarısı ceza evinde. Ben temizlik yaparak çocuklarıma, eşime bakıyorum, kimsesiz ne acılar çekerek, yine de  gam yemiyorum çalışmaktan. Canımı yakan ise sevgimizin adını tecavüzcü koymaları; bu sevgi var ya, su misali temiz ve berrak, kimsenin gücü yetmez kirletmeye..
    Eşim cezaevindeydi bu yasa gündeme geldiğinde mutlu mutlu konuşmuştuk “Az kaldı yanımda olacaksın” demiştim, ona hazırlıklar yaptım, sevdiği yemekleri yaptım.
    Çocuklarım evde babam gelecek diye sevinçten havaya uçuyordu.. Oğlum dedi ki
    “Anne babamla parka gidelim, arkadaşlarım babamın yanımda olduğunu görsün” dedi. Bu nasıl bişey düşünün. İşte siz beni geçin, çocuklarımın hayallerini başına yıktınız, bi çocuğun dünyasını kararttınız. Başına gelmeyen bilmezmiş. Herkes kadın olmuş, erkek olmuş, ama insan olamamış. Düşene destek çıkan değil, çelme atan bı toplum olmuşuz, benim ailemin, çocuklarımın vebali boynunuzda, onu bilip ona göre yaşayın.


    Ben Hasibe Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 29 yaşında. Ben ortaokuldaydım o lisede. Aynı mahallede her gün gördüğüm ama artık onu görünce yerine sığmayan kalbimdeki farklılığı hissettim. O liseye gidiyordu nerdeyse her gün beraber gidip geliyorduk okula.
    Görüşmeye başladık. Ailem fark etti. Biz söz yüzüğü takalım dedik ama ailem istemedi yaşın küçük dediler. Bir süre gizli saklı görüştük olmadı.Ailem duydu ama ben ondan ayrı kalamadım.Ben orta okulu o liseyi bitirdi.
    Ben 14 Eşim 18 yaşındaydık. Benimde onunda  ailesi istemedi bizde kaçtık. Çok değil 5 saat sonra geri geldik Kasım ayında nişan yüzüklerimiz takıldı.28 Aralık 2008 günü tüm ailemiz yanımızda düğünümüzü yaptık.
    Kısa bir süre sonra aile hekimine gitmiştik elimdeki kına parmağımdaki yüzük yüzünden doktor evlendiğimizi anladı ve şikayet etti bizi.
    Mayıs ayında ilk mahkemeye çıktık, eşim bir gece nezarette kaldı. Bende karnımda bebeğim karakol önünde… Sabah mahkeme ertelendi.19 Haziran 2009 da canımızı oğlumuzu kucağımıza aldık. Oğlum 23 günlüktü 2.mahkeme günü geldi.
    Kucağımızda oğlumuzu elimize kimliğini alıp gittik.Ama sonuç kaçınılmaz 8 yıl 4 ay dünya başımıza yıkıldı.Karar temyize gitti eşim serbest…
    Kocam askere gidip geldi.30 aralık 2010 resmi nikahımızı kiydik.Ecza deposunda ise başladı.Evimizi yuvamızı kurduk.Ben bir hastalığa yakalandım ayağımda kapanmayan bir yara 3 ayda bir ameliyat olup sonrasında 1 ay ayağa kalkamıyordum.
    Eşim hem elim hem ayağım her şeyimdi.2015- 25 Haziran polisler kapımız kıracak gibi çalıyorlar…
    Oğlumuz büyüdü 1.sınıfı bitirmişti.Biz ağlarken oğlumun gözleri önünde babasını kelepçeleyip götürdüler.Niye? Tecavüzcü diye annesiyle erken evlendi diye…
    Aradan 33 ay geçti.Hala ayağımda yara yalnız gittiğim hastaneler, ameliyatlar. Hem oğlumu okutup hem sağlık  savaşı verip dişimden tırnağımdan biriktirip TBMM yollarına döktük.
    Sonuç:  Büyüttüğüm oğlum her baba oğul gördüğünde her veli toplantısında ağlayan oğlum… Babasına ayda bir 35 dakika sarılarak baba kokusuna ,eşim evlat kokusuna ,ben hayat arkadaşıma doymaya çalıştık…Bu cezayı ben mi?Oğlum mu? Eşim mi? En çok Hangimiz çektik… Neyin cezasıydı bu sevmenin mi? Yuva kurmanın mı? Mutlu olmanın mı?…
    O yasanın çıkacağı günün sabahı oğlumla kahvaltı yaparken heyecanla haber izliyorduk 8 yaşındaydı oğlum anlıyordu her şeyi YASA KOMİSYONA GERİ ÇEKİLDİ cümleyi duyduğu anda lokması ağzında gözünde damlamaya hazır yaşlar…
    Bu acıya kıl payı kadar bile sebep olanlar “Can yakanların canının yanacağı günü beklesin”
    Hakkımı, oğlumun hakkını, öbür dünyaya bırakmasın, bu dünyada gözüm görsün, onların da aynı yerden canı yansın, evladının üzüntüsünü izleyip ellerinden bir şey gelmesin. Bu en büyük ceza görecekler. Hakkım helal değil OĞLUMUN HAKKI HELAL DEĞİL iki elimiz de bu dünyada öbür dünyada onların yakasında…


    Ben Özlem Evli ve 3 çocuk annesiyim. Ben 27 eşim 36 yaşında. Ben babamı  1,5 yaşında iken kaybettim. Annem bize hem anne hem baba oldu. Eşimle tanışınca onu çok sevdim ve annemle tanıştırdım o da çok sevdi, sevdiğim kişiyi. Sonrasında kahvaltılarımızı birlikte yapar olduk, yemeklerimizi birlikte yer olduk, ailemizin bir ferdi olmuştu, artık sonrasında artık adını koyalım, ailen gelsin söz  takalım dediler.
    Babam olmadığı  için  dayılarıma annem söyledi, büyük olarak dayımlar da olumlu baktı araştıralım bir soralım soruşturalım dediler. Kimseden  değil, direk eşimin ailesine  gidip  sormuşlardı kardeşini, ama o kişi ağabey olmayı bırak insan olmayı  bile hak etmeyen  bir kişilikmiş, kendi öz kardeşi için bir sürü  olumsuz  olumsuz bir şeyler atıp tutmuştu .
    Sonrasında dayım durumu bize anlatıp olmayacağını söyledi ve beni okuldan alıp kendi evine götürdü  kendi evinde bana hapis hayatı yaşattı… Kapıyı hep kilitliyordu, dışarı  çıkmama izin dahi vermiyordu. Odada kilitli kaldım, sadece lavabo ihtiyacı olduğunda çıkabiliyordum odadan…
    Sonra bir gün yan komşunun telefon dan gizlice annemi aradım, bunu duyan dayım beni çok kötü dövdü ve ben o dayağı yediğim dakika saniye dedim ki ben  size adım attıkça siz beni anlamıyorsunuz, ben kaçacağım  hepinizden kurtulacağım …
    Sabah annem geldi, yüzümün gözümün dağıldığını görünce beni hemen kendi evimize getirdi, ama bitmişlerdi benim için çünkü beni anlamamışlardı.
    Eşime mektup yazdım çalıştığı lokantaya götürdüm esim beni gördüğünde çok mutlu olmuştu, çok sevinmişti o bana o akşam öyle bir sarılmıştı ki o akşam anlamıştım beni asla bırakmayacağını…
    Sonrasında eşim ile konuşarak anlaşarak kaçtık ve benim en mutlu günlerim eşimin  yanında başladı. 14 yaşındaydım o zaman eşim 23. Ben çok şey öğrendim ondan. 16 yaşında  Yaprak büyük  kızım oldu, 20 yaşında  Yağmur ikinci kızım oldu 22 yaşında iken de Övgüm oldu, şu anda  üç tane güzeller güzeli meleklerim var benim;  11, 7 ve 5 yaşlarında…
    Ben eşimle 13 yıldır birlikteyim onu  çok seviyorum, o bizim yanımızdayken her şey çok farklıydı, şimdi ise yarımız … Hiç bir şekilde  tamam olamıyoruz…Küçük kızım her akşam “anne babam bu akşamda mi bizim ile uyumayacak?” diye soruyor … Cevap veremiyorum kapı çaldığında “babişko diye koşuyorlar” ama baba yok karşılarında …Hep bir hayal kırıklığı.
    Bir şey isterken çekimserler “anne alabilir misin, verebilir misin?”diyorlar. Babaları yanımızdayken bir dediklerini iki etmezdi.
    Şimdi ise borç harç yaparak geçimimi sağlamak zorunda kalıyorum, eşim yanımda iken poşet taşımama kıyamazdı, şimdi gidip ev temizliği hali merdiven siliyorum ki kızlarıma babaları gelene kadar iyi bakabilir miyim, ihtiyaçlarını alabilir miyim diye…
    Bize bunları yaşatanlara kanunun geri çekilmesine sebep olanlar
    Yasa çıkacak diye içimizde kuşlar uçuştu, çiçekler açtı. Üzerimizdeki kara bulutlar gidecek derken hevesimizi kursağımızda bırakanların mahşerde evlatlarımın iki eli yakalarında olacak!


    Ben Şirin Evli ve 3 çocuk annesiyim. Ben 24 eşim 30 yaşında. 2008 yılında eşimle kaçarak evlendik.. Çünkü ailem vermedi. Ben babasız, dedemin gölgesinde annem ve babaannemin duasında büyüdüm.. Ama beni sevdiğime vermediler, belki verselerdi nişanlı durup bu hale düşmezdim.
    Tek bildiğim eşimi canımdan çok sevdiğim, çünkü sahiplenme duygusunu, sevme kıskanma duygusunu ben onda tattım.. Eşim ilkim ve sonum oldu kaçtım.
    18 yaşına kadar imam nikahı ile durduk bu süreçte düğünüm oldu, oğlum Berk Can dünyaya geldi anne oldum.. 18 yaşından bir gün alınca nikahımızı kıydık kimseye zararımız yoktu kendi halimizde geçinip gidiyorduk. Bu süre içinde ikinci çocuğumuz Ecrin Naz da oldu..
    İşimizde gücümüz de mutlu yuvamızda yaşıyorduk, üstünden de tam 6 sene geçmişti…, ama bir gece kapı çaldı.. keşke o kapı hiç çalmasaydı.. bir kapı çalmasının ölüm gibi geleceğini bilemezdim.. polisler içeri girip esimi aldılar ama benim canim dan can gitti..
    Çırpınıyorum kimse takmadı bile beni.. Hamileydim 3aylik.. 3. Evladıma..  Elçin Su’ ya..  Esimin çaresiz bakışı.. Benim göz yaşlarım…
    O günden sonra çocuklarımın her gün babam gelir diye kapıda bekleyişi.. Karnımdaki yavrumu bir başıma dünyaya getirme düşüncesi.. dayanamıyordum…
    Kendim babasız büyüdüm babasızlığın ne olduğunu biliyorum. Evde amcaları çocuklarına gelirken benimkiler odaya girip ağlıyor.
    “Babam ne zaman gelecek anne” derken her gün bitkin halimle masal uydurmaktan bıktım.. tükendim.. kan kusup kızılcık şerbeti diye bir kelime var tam da bunu yaşadım..
    Üçüncü çocuğumun doğumu oldu ama evde babasının fotoğrafını seviyor.. Ayda bir defa 40 dakika açık görüşte babasının yüzüne bakmıyor bile.. Çünkü benim evladım baba sevgisi ne bilmiyor.. sadece fotoğrafta biliyor babasını..
    Oğlum 5 yaşındaydı babasını aldıklarında.. Şimdi ilk okul 3. Sınıfa gidiyor ama sürekli okulda arkadaşlarına karşı babasını müdafaa etmekle kendini sorumlu tutuyor.  İnsanlar babasına suçlu gözüyle bakmasın diye “Babam hırsız değil, kötü suçu yok, annem bana hamile kaldığı için ceza evinde, yani benim yüzümden” diyor. Her ay rehberlik eğitimi alıyor.
    Bu cezayı ben çekiyorum, eşim çekiyor. Hadi biz suç isledik suçumuz çok ağır çünkü sevdik, yuva kurduk, aile olduk, bunun bedelini de evlatlarımıza da ödetiyorlar..
    Bir de çıkıyorlar, aile bütünlüğünden adaletten bahsediyorlar, simdi soruyorum benim bu çocuklarımın boynunu bükük bırakıp, babasız büyümelerinin hesabını kimler verecek…
    Bizim tek istediğimiz yuvamız bozulmasın aile bütünlüğümüzün korunsun. çocuklarımız babalarına kavuşsun.. Benim çektiklerimi çocuklarım çekmesin duyun artık bizi..
    Biz küçük gelin değiliz, birbirlerini çok seven eşler ve anne babalarız. Bize kıydınız evlatlarımıza acıyın… Sevmenin bedeli bu kadar ağır olmamalı.
    Tam bu dert bitecek derken 2016 bize yasa çıkacakken hem cinsimiz olan kadınlar bize karsı çıkarken, bizi diri diri mezara koyduklarını bilmiyorlar mıydi?
    Kadın haklarını savundular ama bizim gibi mağdur 3800 aileyi de mezara koydular.. Yasayı saptırdılar ve yasa geri çekildi.. Bunun uğruna bir tane bizim gibi mağdur arkadaşımız intihar etti. Canından oldu. evlatları babasızdı üstüne birde annesiz kaldı..
    Bizim hakkimizi niye savunmadılar? Bizi niye pislik sapık tecavüzcülerden ayırmadılar. bizim ve çocuklarımızın suçu ne? Bize bunu yasattılar.
    Dilerim Rabbimden benim ve benim gibi olan arkadaşlarımın çektiğimiz çilenin daha beterini çeksin Allah’tan bulsunlar. Bizim canlarımızın yandığı kadar canları acır ve yanar, belki eyvah derler ama kimsenin yanına kar kalmasın..
    Ah ediyorum vebâl ediyorum.. Ne diyim düşmanıma bile yaşatmasın yaşadığımı derken simdi Allah bize bunu yapanlara iki mislini yaşatsın ki anlasın bu uğraşların boşa olmadığını anlasınlar. Bizi tükettiler çünkü…


    Ben Neriman Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 21 eşim 25 yaşında. Sevmenin ağırlığını daha o yaşta hissettim omuzlarımda… Sevmekle beraber hayatın yükünü de sırtlanmış oldum. Nerden bilebilirdim ki kurduğum toz pembe hayaller, yerini siyah bulutlarla kaplı hüzün gözyaşlarına bırakacak.
    14 yaşındaydım ilk aşkım, kalp ağrımı sevdiğimde. O da 18. Öyle güzel sevdi ki… Hep iyi ki dedirtti. Ailem öğrenci diye onay vermediler. Biz yine de görüşmeye devam ettik. Olmadı engeller, baskılar… Benimle var mısın dedi ? Nasıl olmazdım ki … Tuttum elinden o günden beri de hiç bırakmadım.
    Her şey güzel olacak derken polisler geldi aldı. Ailemin hiç bir şeyden haberi yok okuldan kaçtığımı sanıyorlar. Şikayetçi oldular, dava aşaması boyunca 15 ay yattı.  Ailem 2. mahkemede şikayeti geri aldı. Her hakim karşısına çıktığımda seviyorum dedim. Ben de istedim dedim, o beni zorlamadı dedim, dinlemediler. Üstüne bir de tecavüzcü dediler 8 sene 4 ay ceza verdiler.
    Sevmenin mağduru olup ceza aldık. Her şey yoluna giriyor dedik… ÂLLAH’IN emri ile gelip istediler. Telimle duvağımla babamın evinden gelin çıktım.
    Minik  bir yuvam, kurulu bir düzenim oldu. 9 aylık evliydik içimde büyüyen minik eller, minik ayaklar, minicik bir kalbin olduğunu öğrendik .. Artık 3 kişi olma hayalini kuruyorduk.  7. ayıma girdiğimde gidip alışverişini yaptık bir oğlumuz olacaktı. İsmi Eymen olsun dedik.
    1 hafta sonrası yasa tasarısı gündeme gelip çekildi. “Gideceğim ben ama üzülme ben yoksam Eymen var” dedi. Keşke gitmeseydi.
    Hastane’ye gittiğimde elimden tutacak bana güç verecek bir el yoktu. Oğlumu yalnız aldım kucağıma. 7 günlük bebekti babasının kucağına verdiğimde. Hapishanede kokladı ilk yavrusunu. Gözyaşlarını kokusuna bıraktı.  Tutup alamadım elinden.Şimdi oğlum 1 buçuk yaşında. Her geçen gün büyüdü, o büyüdükçe ben öldüm… Yaşarken ölmek nedir bilir misiniz? Ben biliyorum defalarca öldüm.
    Oturabildi, emekledi, yürüdü… Sonra da baba dedi. Baba. Peki nerde bu baba ? Neymiş günahı evladından ayrı? Sadece 40 dakikalık görüşte görüyor.
    Çok sevmiş annesini, sahip çıkmış, korumuş kollamış…
    Peki annesi ne yapıyor? Babasını aratmamak için dişini tırnağına takmış. Gözyaşlarını silmiş gülmüş.
    İçimdeki çığlık büyüyor… Duyun, görün artık.
    Siz görmedikçe, duymadıkça,  ben çığlıklarımda boğuluyorum .. Gün be gün tükeniyorum .. Tek başıma yetemiyorum. Az değil yaşadıklarım, kısacık ömre ne acılar ne ayrılıklar sığdırdık… Ama yeter artık bitsin bu hasret, bu acı. Duyun artık çığlıklarımı!
    Bize bunları yaşatanlarda, yasasının geri çekilmesine sebep olanlarda hiç mi Allah korkusu yok acaba?
    Biliyor musunuz ki ben neler çekiyorum!
    Ben bir anneyim, babasız bir çocuk büyütüyorum ve buna sebep olan sizler gününüzü gün ediyorsunuz dimi ! Sizin için tüm sorunlar bitti. Nasıl olsa yasa geri çekildi ! Bu çocukların babasız büyümesinde etkisi olan herkese Rabbim daha beterini yaşatsın ! ELBET BİRGÜN HERKES YAŞATTIĞINI YAŞAR !


    Evlilik yasasından mağdur bütün kadınları ortak sözü:
    Biz kadınlar tecavüze uğramadık, zorla evlendirilmedik!
    Kendi hür irademizle, kalbimizle tertemiz sevip evlendik!
    Kızlar tecavüze uğramasın! Hiçbir genç kız zorla evlendirilmesin! Ama bizi onlarla da aynı kefeye koymayın. Yeter artık sesimizi duyun!



    Not: Dört bin kadın sadece kocaları hapse girdiği için başvuranlar.  Daha niceleri var on sekiz yaş altında evlenen. Kocası yakalanmasın diye korkusundan hastalandığında hastaneye gidemeyen, evinde doğuran, çocuğunu nüfusa yazdırmayan… Evlenmenin korkusu içinde yaşayan aileler…
    Sema Maraşlı  http://www.cocukaile.net
    Tek suçları erken evlenmek olduğu için birbirlerinden ayrı düşmek zorunda kalan bir ailenin tutuklanma gününden küçük bir kesit.  Suçsuz yere cezaevinde gerçek tecavüzcülerle aynı koğuşta kalmak zorunda olan, sevdiklerine hasret, gözyaşlarını tutmakta zorlanan gencecik bir baba, babasına doyamayan bir çocuk, eşini seven bir kadın ve evladına hasret yaşlı, hasta bir baba. Felç hastası baba, görüş günlerinde hastane kapılarında yatıyor. Güzel ahlaklı, evinin direğe evladı suçsuz yere hapiste. Evladına yaklaşmak istiyor fakat torununa kıyamayıp kendi hakkından feragat ediyor. Bu babanın ahı bile yakar bu ailelerin cezaevinde olmasına sebep olanları. Dualarımız ve gayretlerimiz bu ailelerin birbirlerine kavuşması için. Erken evlendiği için hapis cezası alan ve birbirlerinden ayrı düşen bu ailelere yapılan büyük bir zulümdür. Zulme rıza da zulümdür.
  • 184 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Ahmet ArifHasretinden Prangalar Eskittim

    Ahmet Arif’in ilk ve tek şiir kitabı Hasrettinden Prangalar Eskittim adlı kitabını okudum.Özellikle bugün bitirmek istedim,ölüm yıldönümünde böyle anmak ve anlamak adına.Üzerine bir de belgesel izledim Ahmet Arif’i anlatan.Oğlu Filinta Önal,Haydar Ergülen,Adnan Binyazar ve Zeynep Oral’ın anlatımıyla.Kitapta da Ahmet Arif’in şiiri üzerine Cemal Süreya,oğlu,Adnan Binyazar,Veysel Öngören,Metin Demirtaş yazıları var sonda ekler bölümünde.Tüm bunlar şiirlerindeki çok yoğun duyguların,aşk dolu,buram buram hasret kokan ve yüreği memleket sevdasıyla dolu,korkmuş,sinmiş,ağır işkencelerden geçmiş,ölümlerden dönmüş bir şairi anlamak,tanımak adına.

    Bu kitapta bilindiğimiz 18 şiirinin yanında çeşitli dergilere (Yeditepe,Papirüs,Yeni A Dergisi,Yeryüzü,Yeni Ufuklar,Servetifinun,Meydan)yazmış olduğu şiirlerde var.Bir kısmıda işkence sırasında poliste kalmış.

    Neden tek şiir kitabı sorusu,ağır işkence,eziyet,tehdit altında kalınca sadece dizelerini zihninde tütmüş,zaten son kelimeyi yazmadan kağıda dökmezmiş şiirleri.”Maviye maviye çalar gözlerin,yangın mavisine.Rüzgarda asi,Körsem,Senden gayrısına yoksam,Bozuksam,Can benim,düş benim.Ellere nesi?Hadi gel,Ay karanlık.”adlı şiirin son dört kelimesini bulana kadar şiir on yıl bekletmiş.Ve ikinci şiir kitabını artık dizelere dökeneyecek kadar hasta olduğu için,stüdyoya girip seslendirecek ve yayınevi basacakken olmuyor bir hafta sonra vefat ediyor.

    İlk gözaltına 33 kurşun adlı şiirinden dolayı alınıyor.Ankara’da Öldüresiye dövüp bir stadyuma atıyorlar.Daha sonra meşhur sansaryan ve tabutluk günleri yaşıyor.Orda birgün eline bir telgraf tutuşturuyorlar analığından,baban öldü cenazesi ortada kaldı ne yapacağım diye.”Yıkıldım,kahroldum tüm Toroslar başıma yıkıldı diyor röportajında ve hastaneye kaldırılıyor orda telgrafın yalan olduğu ortaya çıkıyor.Daha sonra babasını kaybediyor ve Sürgüne gönderiliyor orda
    Haberin var mı taş duvar?
    Demir kapı,kör pencere
    Yastığım,Tanzanya,zincirim,
    Uğruna ölümler gidip geldiğim,
    Zulamda ki mahzun resim,
    Haberin var mı?
    Görüşmecim,yeşil soğan göndermiş,Karanfil kokuyor ciğaram
    Dağlarına bahar gelmiş memleketimin... adlı şiirini yazıyor.

    “Halkımın canlı,elvan ve gürül gürül dilinden hiç kopmadım ki şiirimden kopayım,yozlaşıp,yabancılığa boğulayım.”


    “Alkışa karşı dayanıklı olmak önce bir yetişme ve eğitim sorunudur.Hem devrimci töreye,hem bizim aşiret töresine göre bir yiğit,alkışa tutkun olamaz.Eh yiğitlik zagonu bu olunca bize de buna uymak düşer.”

    “Sessizlikte korkmamaya “gelince...Ben sessiz ve derin bir halkın çocuğuyum.Hem yalnız sessizlik değil,genel olarak korkusuzlukta halkımın en belirgin özelliği.Buna diretmeyi ve başkaldırmayı da eklemek gerek.Bu korkusuzluğu,soya çekim sayalarından,bağnaz ırkçılkıtan çok,devrimci öğreti,devrimci bilinç ve kavga koşullarına borçluyum.”
    Umutsuzluğa düşmek ise bir devrimciye yasaktır.Çünkü devrimcinin kendisi,insanlığın yarını ve umududur.Bir kural,bir ilkedir bu.Namuzsuzluğun,alçaklığın egemen olmadığı,soylu güzel ve onurlu bir dünya,bir temel ilke üzerine kuruludur.Bu bayrak yüreğime delikanlıyken çekildi.Şimdi kırkını aştım,her an daha zorlu bir rüzgar ile atardamarımı doldurmakta:
    “Biz ki,yarınıyız halkın
    Umudu,yüzakıyız
    Hıncı,namusu...
    Şafak’ları,
    Taaa Şafak’ları
    Hey canım,
    Kalbim,dinamit kuyusu...”

    Bir şair yiğitse,devrimciyse yaşadığını yazar,salt kendi ömrünü değil yaşam kavgasını ve sevdasıyla,acıları,ağıtları,türküleriyle bir yanı geçmiş karanlığı bir yanı geleceğin aydın sonsuzluğuna uzanan halkın Ta kendisi olmalı diyor Ahmet Arif Ankara Birliği Dergisi Mart 1970”de

    Adnan Binyazar, dostu da Ahmet Arif,halden bilmezleri,sarı engereklere,yedi boğum akreplere,çıyanlara öfke duydu.Acı şiirin bileyitaşıdır.Bir insan acı çekti mi,sözcükleri bu taştan geçmeden şiirine girmez.Ahmet Arif,toplumsal acının bileytaşından geçirmediği hiçbir sözcüğü şiirinin kapısından içeriye sokmamış,”acı”yı öfkeye dönüştürmeyi bilmiştir.

    1 Haziran 1991’de oğlu heykeltıraş Filinta Önal babasının heykelini yapar,baba bu sana benzemedi der.Beğenmez boz oğlum Aslı karşında der Ahmet Arif ve oğlu heykeli bozar.Ahmet Arif ertesi gün vefat eder.


    2 Haziran AHMET ARİF

    2 Haziran ORHAN KEMAL

    3 Haziran NAZIM HİKMET