• Bu akşam ölmemiz gerek
    Yeni bir fırsat vermeden
    Doğmak için can atan gün ışığına
    Yüzümüze çarpmadan onca gerçek
    Mahkumken henüz herşey karanlığa
    Yolunu tutmuş olmalı giden

    Nihayetinde ölmemiz gerek
    Kalan olmayacak zaten gelenlerden
    Hiçbir sabah yok ki dönüşmez akşama
    Dayanmaz buna hiçbir yürek
    Ümitler düşerken hep bir boşluğa
    Tek bir şey bile gelmez elinden

    Ama bir an evvel ölmemiz gerek
    Yoksa yerimize, hayallerimizdir ölen
    Böyle sürüp gidemez sonsuza
    Kazmalı mezarımızı kazma kürek
    Unutulmalı her ne varsa ezkaza
    Kalbimizin derininde acı veren

    Bence tam şu dakika ölmemiz gerek
    Daha fazla yükü kaldırmaz bu ten
    Çekilmeli ömür gemisi rıhtıma
    Çünkü, çöktü ha çökecek direk
    Gitmeliyim tüm anıları vurup sırtıma
    Ölüm gibi bir istirahattir, gözümde tüten
  • Erhan Bey yine hikaye etkinliği açmış, bu adamın da hiç işi gücü yok mu? Oyda verdim belirlenmiş konulara. Yazar mıyım? Denerim, olduğu kadar. Yolculuk ve empati. Yolculuğu deneyeyim gayet açık ve geniş kapsamlı. Yolculuk? Nereden nereye? Otobüs, tren, vapur, uçak, zeplin, uzay gemisi. Geçelim çok somut. Zihinsel yolculuk, boyutlar arası geçiş? Zihnimin içinde ilerliyormuşum sonra kayboluyorum. İnception. Yapabilir miyim? Bu konuda bilgim yok. Altyapı ister. Bunu bir fizikçi yazsın. Zamansal yolculuklar? Şimdi buradan kalkıp 1980’e gidiyormuşum. Yok 80 olmaz darbe zamanı. Farklı bir zamana gitmeliyim. Neyle gideceğim? Bir film vardı, yaşlı bir adam ile gencin. Zamanlarası geziyorlardı. Neydi o? Heh, Geleceğe Dönüş. Onların arabasındaymışım, mağara zamanına gidiyormuşum. AROG. Yok bu da olmadı. Uzanmalı biraz böyle gezinerek bir şey bulamayacağım.

    Empatiyi denemeliyim. Empati, empati. İletişim. Bir film sahnesi vardı Haluk Bilginer’in, arkadaşı ile meyhanede, gençten bir garson ile diyaloğu. Ne diyordu orada? “Evladım şunun tadına bakar mısın?” “Değiştireyim hemen efendim” “Evladım şunu tadına bir bakar mısın?” Arkadaşı araya giriyordu sonra, rahat bırak çocuğu değiştirsin işte diyerek. Haluk Bilginer “İnsanlar adam gibi dinlemiyor birbirlerini. Cümleyi bitirmeden otomatik cevap.. Her şey otomatik zaten. Sonra anlaşamıyoruz! Anlaşamazsın tabi..” diyordu. Buna benzer bir şeyler olmalı? Müşteri Hizmetlerini aramışım, sorunun ne olduğunu öğrenmeye çalışırken operatörde onu suçladığımı zannederek kendini savunuyormuş.
    Empati, yolculuk , soyut yolculuklar, iletişim, empati, birbirimizi dinlemiyoruz….

    Dedem ile tarlaya gidiyormuşuz, toprak yolun üzerinde durup elime bir kürek veriyormuş, kazmaya başlıyormuşum. İki kürek kazmamla önümüzde bir ev oluyormuş biriketten. Füsun gelip evin içine giriyormuş kimseye bir şey demeden. Sonra patronum çıkıyormuş evden, beni azarlamaya başlıyormuş. Dedem patrona kızıp eve değneğiyle vuruyormuş. Ev olduğu gibi yıkılıyormuş. Füsun’un abisi Cemil gelip bana bir yumruk atıyormuş.

    Off neredeyim ben. Evde. Uykuda iyi gelmiş, tatlı tatlı. Ne biçim bir rüyaydı o yahu. Cemil nereden çıktı? Saat kaç? Telefonum nerede? Buradaymış. 7 cevapsız arama, kim aramış, Füsun. Mesajda gelmiş, 3 tane. “Hayatım Napıyosun?” “Neredesin?” “Canın cehenneme hep aynı hareketler.” Aramalı bir kızı. Aaa, açmadı gitti.
    -Neredesin sen?
    -Nerede olacağım Hayatım evdeyim.
    -Kaç kere aradım seni??
    -Yedi kere aramışsın.
    -Dünyada sadece sen varmışsın gibi davranmayı bırak.
    -…
    - Sen niye böyle yapıyorsun ya???
    -Ben bir şey yapmıyorum Hayatım.
    -İyi, sen böyle davranmaya devam et.

    Bip bip bip.. Hiç utanmıyor da telefonu yüzüme kapatmaya. Bu kız niye böyle hırçınlaştı ki? Ne olmuş sanki telefonu açmadıysam. Benim de işim olamaz mı, kendimle kalmak isteyemez miyim? Alışamadı gitti bana. Kaç kere konuştuk aynı konuları. Hep aynı dert, sen neredesin neredesin, dünya senin çevrende dönmüyor, insanlara dilediğin gibi davranamazsın, sorumsuzsun, umursamazsın, keyfin yerinde olduktan sonra dünya yansa umurunda değil, hikaye yazıyorsan da insan arada bir telefonuna bakar, şu telefonu sessize almaktan vazgeç, sen hiç özlemez misin bir kere de sen ara…

    Niye böyle yapıyor bu kız ya? Çene çene çene. İlk tanıştığımızda da böyle miydi? Ne güzel günlerdi. Biz nerede tanışmıştık ki? Üniversiteden sınıf arkadaşım. Anlaşamayacağımız dört yıl boyunca hiç konuşmamızdan belliymiş aslında. Atamam onun bulunduğu şehre çıktığında duygusal boşlukta mıydım? İlk çağırdığım da gelmişti, beni önceden mi beğeniyordu. Sanmam. Evde yalnızdı kız koca gün boyunca. Hem arkadaşı gelmiş başka şehirden. Arkadaş? Ne güzel eğleniyorduk ilk günlerimiz de. Hep makara boş muhabbetler, kahkahalar, sinemalar, tiyatrolar, kitaplar.. İşe başlayınca bir haller oldu bu kıza. Aklını mı karıştırıyorlar? Yok canım daha neler koca iki yıl.

    Yok, dur olmadı. Burada bir sıkıntı var. “Atamam onun bulunduğu şehre çıktığında duygusal boşlukta mıydım?” dramatize mi ediyor durumu? Hikaye de çok sıradan sanki. Nasıl yapmalı?

    Niye böyle yapıyor bu kız ya? Çene çene çene. İlk tanıştığımızda da böyle miydi? Ne güzel günlerdi. Biz nerede tanışmıştık ki? Eski iş yerimden. Benden sonra başlamıştı. Dört erkeğin arasında bir kadın. Nasıl etkilenmiştim görünce. Diğerleri evli, nişanlıydı helesi. Bir de mücadele olsa işim zordu. Kim bakar bana. Nasıl da ilgi göstermiştim. “Füsun Hanım çay içer miydiniz?” “Sigara içmeye ineceğim de siz de gelir misiniz?” “Aaa ne okuyorsunuz? Ben de çok severim Ayşe Külin’i”. Yok artık, daha neler. Hayatında hiç Ayşe Külin mi okudun sen mendebur, ayaklara bak. Doğum gününde eski baskı bir kitap hediye etmiştim. İş çıkışları beraber biraz yürüyebilmek için yolu uzatmalar. Ne güzel eğleniyorduk ilk günlerimiz de. Hep makara boş muhabbetler, kahkahalar, sinemalar, tiyatrolar, kitaplar..

    Niye böyle oldu ki şimdi? Artık aynı şehirde de değiliz sorun bu mu? Hem o mendebur patron niye kovdu ki beni işten? Neymiş efendim kafama göre işyerine girip çıkamazmışım. Gözümü vardı yoksa kız da, yok canım daha neler? Bıktı mı yoksa benden? Bıksa neden beraber olsun ki, katlansın bu kadar katlansın bana. Belki sevmemiştir, yanındayken beraber geçirdiğimiz zamanlardan hoşlanıyordur. Belki bir arkadaş belki biraz da alışkanlık. Nasıl yapsam da gönlünü alsam? Yanına mı gitsem en yakın zamanda. En iyisi gitmek. Özledim de. Bir de hediye aldım mı tamamdır çözülür bu iş. Çiçek de almalı, anlamlı bir de not.

    Bilmem beni anlıyor musunuz?

    Oldu heralde. Biraz kısa oldu sanki. Uzatmalı mı biraz. Yok canım etki düşer. Neyse bu şekilde paylaşmalı. Kalanına okur karar versin.
  • Bir de bakalım Leyla köşesinden
    Aşkın kadın adlı penceresinden
    Bırakmıştı kendini yazılmış olana
    Susmak ve konuşmamak denen cana
    Evlenmişti ve görünüşte mutlu
    Şimdiden memnun ve gelecekten umutlu
    Fakat bir eksiklik ufacık bir nokta
    Kalbi kurcalıyordu hala
    Mecnun ne olmuştu neredeydi
    Nasıldı ne yapıyordu hali neydi
    Geceleri loş gölgeler arasında
    Kum tepelerinde ay yarasında
    Mecnuna benzeyen hayaller olurdu
    Bu anlarda sanki kalbi dururdu
    Bitmiş olan bir daha mı başlayacak
    Ne çare başlayan başlamamış
    Bitmiş bitmemiş olacak
    Gibi gelirdi Ona
    Ürküntü geçmiş ama erememişti huzura
    Karanlık bitmiş fakat erememişti huzura
    Ay tutulmuş tutulmuş kurtulmuştu
    Gçnlu zaman zaman tutmuştu mustu
    Gün kırmıştı siyah çerçevesini
    Yarmıştı ışıkta ötesini berisini
    Baskın korkusuyla ürperen çadırların
    Bugün düzen ve güven, ama yarın!!
    Yarına bir güvence olmayan
    Neye yarar böyle bir şimdiki zaman
    Acıyla da olsa dopdolu olan hayat
    Boşalmıştı zemberegi boşalmış bir saat
    Gibi. Dönmüştü bomboş bir kagıda
    Agızdaki tad benzemiyor eski tada
    Irmak kurumuş rüzgar esmiyor
    Yakıcı güneşi bir parçacık bulut örtmüyor
    Arzu ve korku iki karanlık duygu
    Yüreginde birbirini kovalayıp duruyordu
    Ya bir gün geri dönerse Mecnun
    Yine altüst olursa ortalık bütün
    Daha mi iyi olur daha mi kötü bilmiyordu
    Bir umut vardı gönlünde eksilmiyordu
    Sonra kızıyordu kendine kınıyordu kendini
    Kapamak istiyordu içinde eskinin kepengini
    Eski oldu diyelim ama neydi yeni
    Ve nasıl eskitmeli eskimiyeni
    Nasıl öldürmeli ölmeyeni
    Nasıl diri sayarsın ölü olanı
    Eski bir zehirdi belki ama yeni
    Andırıyordu tatsız tuzsuz bir yemegi
    Beklemek neyi bekledigini bilmeden
    Gün günü ay ayı kovalarken
    Beklemek bir vaktin dolusunu
    Öç alan kaderin zalim oyunu
    Her şey akılla kurulu akılla düzgün
    Ama aklın içinde olmalı baharat gibi
    Bir parça delilik
    Oysa mecnun almış bütün deliligi gitmiş
    Kupkuru bir hayat kalmış ve adeta oyun bitmiş
    Arzulanan zenginlik, at kumaş ve ziyafet
    Yetmez olur insana bir gün elbet
    İnsan hep birşey umar bekler
    Ne oldugunu bilmez fakat
    Fakat sonradan duruldu Leyla
    Tevekkülle huzuru buldu Leyla
    Ruhta kopan fırtınalar dindi
    Gökten gönle sükunet indi
    Anladı ki acı tatlı soguk sıcak
    Geçmiş ve gelecek ayrılmak ve kavuşmak
    Hep aynı varoluşun dönüşümleri
    Aydınlanışları ve sönüşümleri
    Her şey havada döner durur
    Sonunda Tanrı varlıgında yok olur
    Ruh hürdür vücut esir
    Ruh baldır beden zehir
    Ruh hürdür Tanrı aşkıyla
    Baglı degil yer ve zaman kaydıyla
    Farketmez gelse gelmese Kays (Mecnun) Ona
    Gitse gitmese Ona Leyla
    Tanrı katında buluşmuşlardır
    Hakikat yurduna kavuşmuşlardır.
    Sezai Karakoç
  • AMCAM

    Bazı hüzünler vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız lakin geçmez; o sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır. O duygular, kırgınlıklar, kalp sızıları aslında hep sizinledir, sizin kaderinizdir ancak hayatın ilerleyişi sırasında unutur ya da unuttuğunuzu sanırsınız…

    Ancak sonra ya bir şarkı, ya bir rüya ya da bir an, kısacık bir an sizin o yaranızı ilk günkü acısıyla ortaya çıkarır. Dün, telefonum çaldığında herhangi bir numaraya cevap verecekmiş gibi açmıştım. Bilmediğim bir numara aradı. Bana adımla hitap etti ve “abi” dedi. Yıllardır görüşmediğim amcaoğlu idi arayan. Şaşırdım. Sesi durgundu, mahcup bir ses tonu vardı. Onu son gördüğümde lise öğrencisiydi. “Babam son aylarında hasta idi, vefat etti. Cenazesini yarın öğlede kaldıracağız, sana da haber verelim istedik abi” dedi.

    Hiçbir şey diyemedim. Kapanan telefonun ekranına baktım uzun uzun. Sonra eşim geldi yanıma, ne olduğunu sordu. Canım sıkkındı.

    “Amcam vefat etmiş.” dedim. Ama ben ne yapmalıyım? Bundan on sene kadar önce olsa çılgınlar gibi ağlardım sanırım. Oysa şimdi… Hissettiğim tek şey kafa karışıklığı…

    Eşim, cenazeye gitmem gerektiğini söyledi. Onun etkisiyle yola çıktım zaten.

    Anne ve babamı hiç hatırlamıyorum. Ben daha yaşıma bile girmemişken bir trafik kazası geçirmişiz. Geçirmişiz diyorum çünkü ben de arabadaymışım. İkisi birden vefat etmişler. Bana, amcam babalık etti. Hani, “baba yarısıdır” denir ya, benim için tamamıydı amcam. Kendi evlatlarından ayrı koymadı beni. Maddi gücü vardı… İlçenin önde gelenlerinden biriydi. Sevilir, sayılırdı. Başı sıkışan, dara düşen, iş arayan hep onun kapısını çalardı. O da hemşerilik duygusuyla elinden geldiğince yardımcı olurdu o insanlara.

    Amcam benim arkamdaki dağ, sırtımı dayadığım duvar idi; onunla gurur duyardım. Bir yerde bahsi geçtiği zaman adını gururla söylerdim. “Evet, ben onun yeğeniyim” derdim. Soyadımızla da gurur duyardım. Ben, ona ağabeyinin emanetiydim. Ondan habersiz hiçbir şeyim olmazdı. Sadece sevdiğim kızı saklamıştım ondan… Şu an evli olduğum kişiyi yani…

    Liseyi bitirdikten sonra amcamla birlikte çalışmaya başladım. Bir müddet sonra ise askere gittim. Dönüşte evlenme planları yapıyordum. Amcama bunu söylediğim zaman beklemediğim bir tepki aldım. Meğer kızın babası ile amcamın arası yokmuş. Bir düşmanlık oluşmuş. “O kız olmaz” dedi ve kestirip attı.

    Ancak o ne kadar inatçıysa, ben de onun kadar inatçıydım. Sonuçta aynı kanı taşıyorduk. İkimizin inadı, nuh deyip peygamber dememesi yüzünden memleketimi terk ettim ve Ankara’ya yerleştim. Evlendim. On yıldan fazla bir zamandır, cep telefonu malzemeleri satan bir dükkận işletiyordum. Ne düğün ne bayram… Bir daha gitmedim memlekete.

    Şimdi ise yıllardır gitmediğim o ilçeden içeri giriş yapan o otobüsün içindeyim ve kafam karma karışık. O cenazeye gitmeli miyim? Ömrümün ilk yirmi beş yılı mı, son on yılı mı daha baskın olmalı? Otobüs, küçük otogara girmeden önce ilkokulu okuduğum okul binasını görünce kalbim öyle bir attı ki! Bahçesinde top oynadığımız o okul, işte birinci sınıfı okuduğum şubenin pencereleri, önünde bir 10 Kasım şiiri okuduğum Atatürk büstü de aynıyla duruyor… Öğretmenim hala burada mıdır acaba? Nedense aklıma o geldi. Onu görmeyi çok istedim.

    Ölüm, farklı bir şey... Düğünde, cenazede, bayramda dargınlık olmaz denilir. Olmaz mı sahiden? Olmamalı mı? Olamaz mı? Emin değilim. Bir yanımda güzel anılar birikiyor; amcamı delice sevdiğim o yılların tatlı hatıraları… Ama öbür yanımda, o büyük kırgınlığım… Her şeyi silip süpüren, bize kötü bir final yaptıran inadı… Belki de onun açısından bakınca inat eden bendim. Ama bu benim hayatım değil miydi? Onun küs olduğu birileri yüzünden ben niçin onun istediği bir kararı verecektim ki?

    Kafamı dışarı çevirdiğim zaman amcamın bana bayramlık ayakkabı aldığı o dükkậnı görüyorum. Beyaz, üzerinde kocaman bir amblemi olan bir spor ayakkabı, yanında ise karne hediyesi olarak bana vitesli bisiklet aldığı bir başka dükkận. Gözümde ne büyük adamdı amcam; onun o hallerini istesem de unutamam. Ancak diğer yanda, anlamsız bir inat uğruna bunca güzel şeyi silen bir adam… Vefa ile kırgınlık duygularım, tıpkı kumsalın dalgalarla buluşması gibi çarpışıyorlar ve ayrılıyorlardı… Hangisi benim amcamdı ve ben aslında hangisinin cenazesine gelmiştim?

    Üstelik o kadar yolu gelmişken halen daha o eve gidip gitmemekte tereddüt ediyordum. Yazın sıcağında, gözlerimde bir güneş gözlüğü, tam o sokağın girişindeydim. Biraz ileride bir cenaze ortamı vardı; evin önünde bir kalabalık toplanmıştı. Görüyordum ama gitmekle gitmemek arasında kalakalmıştım.

    Git… Gitme… Gitmelisin… Durmalısın… Kafamın içinde bin türlü ses yankılanıyordu.

    Beş saat süren otobüs yolculuğunun ardından, beş dakika bile sürmeyecek olan o yürüme mesafesinde karar veremiyordum. Bir duvarın dibine çömelip kaldım. Kafamı kaldırıp göğe baktım. Masmavi gökyüzünde, birkaç bulut yer alıyordu. Gözlerim doldu. “Ne olurdu be amca, kuru inadından vaz geçseydin, ne olurdu?” diye mırıldandıktan sonra ağlamaya başladım. Neden sonu böyle olmuştu ki?

    Bir müddet sonra ağlamam dindi. Gözyaşlarımı ellerimle sildikten sonra ayağa kalktım ve yürümeye başladım…

    Dedim ya, bazı hüzünler vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız lakin geçmez; o sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır. O duygular, kırgınlıklar, kalp sızıları aslında hep sizinledir, sizin kaderinizdir ancak hayatın ilerleyişi sırasında unutur ya da unuttuğunuzu sanırsınız…

    Yürüyordum…

    Mehmet Y. - 09.12.2018
  • Kocaman bir kedi gibi yatıyorum bazen gecenin içine.

    Ilık bir karanlığın örttüğü evlerdeki ışıklar tek tek sönüyor.

    Aniden bir ışık huzmesinden kanatları beyazlanarak bir kuş geçiyor.

    Sonra sessizlik...

    Öyle durup, ruhumun sessiz karanlığa akmasını, boşalmasını bekliyorum.

    Ağır bir yük ruhum bazen bana.

    Sandalyenin üzerine atılıvermiş bir gömlek gibi gecenin içine bırakmak istiyorum onu.

    İnsanlar birbirinden ne kadar değişik, ne kadar farklı...

    Biri diğerine benzemeyen onca insan hayatın içinde sürekli birbirlerine değerek, dokunarak yaşıyor, bazen dümeni kilitlenmiş gemiler gibi çarpışıyor, bazen dağ suları gibi çağıldayarak birbirlerinin içine akıyor, birbirlerine karışıyorlar.

    Her birinin ruhu, zihni, duygusu, düşüncesi diğerinden farklı böyle büyük bir kalabalığı yeryüzüne yerleştirmenin, her birini bir diğerine muhtaç ve bağımlı yaşatmanın, kendilerine hiç benzemeyen insanlara karşı onlara sevgiler, şefkatler ve nefretler yüklemenin, onların her birini kalın sır örtülerinin ardına saklayıp birbirlerini anlamalarına engel olmanın amacı ne?

    Ne istiyor tanrı bizden?

    Küçük bir gezegenin üstünde birbirine benzemeyen altı milyar insan yaratıp, altı milyarına da değişik parmak izleri veren o irade farklılığı neden bu kadar çok seviyor?

    Parmak uçlarımız bile farklı.

    Şu küçücük parmak uçları...

    Parmak uçları bile benzemeyen insanların, zihinleri, düşünceleri, duyguları, bilincin karanlıklarına saklanmış gizli arzuları, kişilikleri nasıl benzer birbirine?

    Eğer duygularımız da parmaklarımız gibi dokunduğu yerde iz bıraksaydı, onların her birinde de diğerlerininkine benzemeyen çizgiler, kıvrımlar, helezonlar görürdük herhalde, herkesi duygu izlerinden tanıyabilirdik.

    Belli ki birbirimize benzememizi istemiyor tanrı.

    Her birimizin hayata başka bir biçimde değmemizi istiyor.

    Başka izler bırakmamızı...

    Bütün bu dinler, ırklar, milletler, tarih boyunca hayatı "tekleştirmek", herkesi birbirine benzetmek isterken, tanrının bütün yarattıklarında açıkça görülen buyruğu onların isteğiyle uyuşmuyor.

    "Farklı olun" diye buyuruyor tanrı.

    "Birbirinize benzemeyin."

    Tanrının yarattıklarıyla, tanrının kitaplarında öğrendiğimiz dinlerin talepleri nasıl böylesine birbirine zıt peki?

    Tanrıdan değil, dinden de değil... Ama dini kavrayış biçimimizden kuşkulanmamız gerekiyor sanırım.

    Bir şeyi yanlış anlıyor olmalıyız.

    Her bir parmak ucunu bile diğerinden farklı yapan tanrının yarattığı bu dünyada, "birbirinize benzeyin" demek tanrının buyruğuna da karşı gelmek olmalı.

    Ne yaparsak yapalım, kim ne yaparsa yapsın, birbirimize benzemeyeceğiz.

    Tanrıyı ve hayatı anlayabilmek için bu farklılığın amacını anlamalıyız.

    Hayata biraz daha yakından bakmalıyız belki.

    Hayatı hayat yapan ne?

    Buna tek kelimeyle cevap verebilirim:

    Hareket.

    Hayat, hareketle var olur.

    Rüzgarı düşünün...

    Esip duran rüzgarı...

    O rüzgar, çiçeklerin polenlerini, ağaçların tohumlarını alıp savurur, çiçekler, bitkiler rüzgarla yayılır.

    Rüzgar olmasaydı, hava hareket etmeseydi, hayat dururdu, dünyanın bereketi kalmazdı.

    Çoğalmak, yayılmak, bereketi sürdürebilmek için insanların da sadece bedenleriyle değil ruhları, zihinleri, duyguları ve düşünceleriyle hareket etmeleri gerekiyor.

    Bütün düşünceler ve duygular birer rüzgar aslında.

    "Polenlerimizi," tohumlarımızı yeryüzüne duygularımızla yayıyoruz, çoğalıyoruz, bereketleniyoruz.

    Ve bu duyguların yayılabilmesi için farklı olmamız gerekli, suların akması için dağların olması gerektiği gibi... Eğer bütün dünya dümdüz olsaydı, vadiler ve dağlar olmasaydı, toprağın her metresi diğerini tekrar ederek uzayıp gitseydi, sular bir yerden bir yere akmazdı.

    Dağla ova arasındaki fark suları akıtıp duran.

    İnsanlar da bunun için böylesine değişik.

    Bizim de dağlar, ovalar, vadiler gibi birbirine benzemeyen ruhlara ve zihinlere sahip olmamız, duyguların bir insandan bir insana hareket etmesini sağlıyor.

    Aşkı, farklılıklar yaratıyor, bunu anlamak kolay.

    Ama anlaşılması zor olan; varlığını savunabilmek için daha doğuştan kendine duyduğu bir aşkla dünyaya gelen, kendine hayran, sürekli olarak kendi üstünlüğünü ve farklılığını görmek isteyen, o derin bilinçaltlarında söylenemeyecek hatta bilinemeyecek kadar gizli arzular yüzen, on parmağında on ayrı parmak izi taşıdığı gibi ruhunun her parçasında farklı kimlikler barındıran, kendine benzemeyenden sürekli kuşku duyan, hep yaralanacağı, örseleneceği korkusunu içinde besleyen bu insanların birbirlerini nasıl seveceği...

    Tanrı, bize bunu söylemiyor.

    "Sevin" diyor.

    Ama nasıl?

    Bir insanın bir insanı sevmesi kolay mı?

    Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, çocuklarımızı; hiç sorgulamadan, kuşkulanmadan, yargılamadan sevebilmemiz için daha doğarken içimize sevgileri konanları severken bile bunca zorlanıp acı çekerken, "başka" birini nasıl seveceğiz?

    Dağdan akan su bile nehre karışmadan önce nice kiri, çamuru, çöpü toplayıp taşırken, biz başka birine nasıl "tertemiz," kaygısız, kuşkusuz akacağız?

    Ve, tohumları taşıyan rüzgar, nehire karışan su gibi hareketlenip hayatın bereketini taşıyabilmek için öyle bir seveceğiz ki sevdiğimizin yanında en büyük korkumuzu, "ölümü ve zamanı" unutacağız.

    Onun yanındayken ölüm bizi telaşlandırmayacak.

    Sadece onu düşüneceğiz.

    Sadece onu kaybetmekten korkacağız.

    Hatta onu kaybetme korkusu ölüm korkusundan bile büyük olacak.

    Birini böyle sevebilmek, ölüm korkusundan kurtulmak ancak kendinden vazgeçerek, kendine duyduğun tüm sevgiyi bir başkasına aktararak olabilir.

    Bu, nasıl mümkün ey tanrım?

    İnsan kendinden nasıl vazgeçer?

    Biliyorum, bu mümkün.

    Aşk dedikleri, insanların binlerce yıldır şiirlerde, şarkılarda, kitaplarda anlattıkları, her yerde arayıp, her yerde ondan kaçmaya çalıştıkları bu işte.

    Tanrının en tehlikeli mucizesi.

    Bir insanın bir insanı sevmesi.

    İmkansız görünen bir gerçek.

    Ama bir mucizeyi taşımak o kadar kolay değil.

    Tanrının bu mucizesiyle ödüllendirilenler, bir zaman sonra her işaretiyle "ben sizi farklı farklı yarattım" diyen tanrının buyruğuna isyankar olurlar, sevdiklerini kendilerine benzetmeye uğraşırlar.

    Kendine benzemeyeni anlayamaz çünkü insan...

    Ve sevdiğin zaman anlamak istersin.

    Ne düşünüyor, ne hissediyor...

    Onu kaybetmek korkusu ölüm korkusundan da ağırsa eğer, kendini ölümden korumaya çalıştığın gibi onu kaybetmekten de korumaya çalışırsın...

    Her duygu kıpırtısının peşine düşersin.

    Bir avcı gibi onun duygularının geçtiği yerlerde iz sürersin, nereye gittiğini, geri dönüp dönmeyeceğini kavramaya uğraşırsın.

    Kuruyup yırtılmış yapraklara, ağaç kabuklarına, çamur birikintilerine bakarken görürler seni, bir iz aradığını bilmezler, delirdiğini, hastalandığını düşünürler.

    Her yere bakarsın sen.

    Her yere, her ize...

    Rüyalarını bile merak edersin.

    Ama insan insana sırdır.

    Kimse kimseye benzemez çünkü.

    Tanrı "benzemeyin" buyurdu.

    Kimseyi kendine benzetemezsin, sen kimseye benzeyemezsin.

    Sana benzemeyeni sevmek zorundasın.

    Bu da tanrının buyruğu çünkü:

    "Sana benzemeyeni seveceksin."

    Altı milyar insanın her birini diğerinden farklı yaratan, her birinin parmak izlerini bile değişik değişik yapan tanrı benzerlikten nefret ediyor.

    O, bütün düzenini benzemezlikler ve bu benzemezliklerin yaratacağı hareket üstüne kurmuş.

    Düzenini bozmaya kalkışanı cezalandırıyor.

    O yüzden belki, birini sevip de onu kendinize benzetmeye çalıştığınız anda acı çekmeye başlıyorsunuz.

    Mucizeyi bozuyor, onu kızdırıyorsunuz.

    Zor olanı yapmanızı istiyor sizden.

    Zebraların çizgilerini bile birbirinden farklı çizen tanrı, rüzgar olmanızı, su olmanızı, dağlardan, tepelerden, vadilerden aşmanızı istiyor.

    "Sana benzemeyene akacaksın."

    Tanrı bizi seyrediyor, onun emrine uyup sana benzemeyeni sevdiğinde mutlu oluyorsun, onun emrine karşı çıkıp sevdiğini kendine benzetmek için uğraştığında acı çekiyorsun.

    Zor iş bir insanın bir insanı sevmesi.

    Ama en korkuncu, insanın sevdiği birinin acı çektiğini görmesi, acısına bir çare bulamaması, teselli edememesi, onun derinlerinde neler oluyor bilememesi.

    İnsan kendi acısını taşır...

    Ama sevdiğinin çektiği acı, işte o kendi acından bile çok yaralar seni, tanrıya yakarırsın hatta, "bırak ben çekeyim acıyı, ona biraz sükun ver."

    Kocaman bir kedi gibi yatıyorum gecenin içine.

    Ruhum o ılık karanlığa aksın diye bekliyorum.

    Kanatları ışıktan bir kuş geçiyor.

    Sessizlik...

    Tanrım, sen şimdi neredesin?



    Ahmet Altan
  • Upuzun bir yol boyunca ilerliyorum. Gece tüm karanlık ruhuyla beni avucuna almış, soğuk ayazıyla bu şehrin içine hapsetmişti sanki. Derin düşünceler içinde yolda ilerlerken çevreme göz atıyorum. Soğuktan, henüz yapraklarını dökememiş ağaçlar büzülmüşlerdi sanki birbirlerine. Yerlerin kayganlığı ile düşmemek için pür dikkat yürümeye çalışırken sonunda geldim ulaşmak istediğim yere.

    İstasyon oldukça kalabalıktı. İnsanları incelemeye başladım; yüzlerini,hareketlerini... Dudaklarını okumaya çalıştım. Bunlar, yalnız kalmaya karar verdiğim zamanlardan beri yaptığım şeyler aslında. İnsanları gözlemleyerek, neler konuştuklarını, hissettiklerini anlamaya çalışmak... Ah insanlar! Öyle saçma geliyorlar ki bana. Davranışları, konuşmaları... Hiçbir zaman "Ay bu ayakkabı çok güzel! Ay şu elbise şöyle... Kız sen çeyizine ne aldın? Gelinlik şöyle olmalı, beyaz eşya şu marka... Yok dış çekim fotoğraf..."
    Offf tamam! Şunları yazarken bile krizlere giriyorum. Bazen diyorum ki bende böyle olsaydım ne olurdu? Tek derdim tırnaklarım saçlarım ya da saçma sapan telaşlar olsaydı...


    Canım aşırı derecede sigara içmek istedi. Saate baktım daha yarım saat var doya doya içerim diye düşünerek yaktım. Burada sigara içen benim gibi birini gördüğünde insanlar, elbetteki tipitip bakışlarla süzerler, ayaktan başlayarak yukarı doğru... En sonunda bir gün "Ne var beee!" diye bağıracağımdan endişeliyim. Sorun şu ki korkum olduğundan susmuyorum, sadece laf anlatmak ya da yarıştırmak istemediğimden, bunun için yorgun oluşumdan...Farz edelim ki dedim. Sonra ne olacak ne anlayacaklar anlattıklarımdan. Onlar benlik ne nerden bilecekler? Onlar varoluşun ne olduğunu nasıl anlayacaklar? Ne alaka mı valla sonu oraya bağlanıyor. Hiç anlatamam şimdi...

    Yazıyorum ya bu arada şimdi yazıyı ben, oysa başlarken çiçekli böcekli umutlar dolu şeyler yazmayı ummuştum. Geldiğim nokta yine karanlıklar arkasındaki ben oldu. Mola veriyorum şimdi sigara molası...

    İşte geldim devam edelim...

    Derken tren sesini duydum. Sigaramı neyseki bitirmiştim. Erken geldiğine hayret ediyorum doğrusu... Rötar yapmadığı zaman yok bunun.
    Vagonuma binip koltuğuma oturdum. Dışarıyı seyre daldım pek bir şey görünmese de karanlıkta. Zihnimde çürümekte olan düşüncelerle onları kemiren düşüncelerin savaşıyla tekrar başbaşayım.
    Kendimden çok başkalarını düşünüyormuşum gibi geliyordu. Ancak artık bunun böyle olmaması için döndüm kendime:

    "bak şimdi tek dostum canım kendim ne yapıyoruz bundan böyle bu tren yolculuğu ile birlikte hayat yolculuğunda da tek başına benimlesin yani kendinlesin zaten öyleydi de senin jeton pek geç düştü çok geç farkettin yaklaşık bir sene önce hayatına giren güzel insanın seni sarsmasıyla gerçekleri gördün o da yok artık koskoca sen varsın dünyada ve içinde içinde başka şeyler de var o da var o hep var ruhunda sevgi var en başta kocaman koskocaman bitmeyecek sevgi..."

    Tamam yeterli yeterli! Gerisini çözümle sonra konuş. Zaten döktün ne var ne yok! Yoooo hayır dökmedim dökemedim. O kadar çok şey var ki gizli kalan... Başbaşa olmam gereken... Anlatamayacağım anlayamadığınız depderin şeyler var... Şimdi uyku zamanı, yolda şarkılar eşliğinde uyumak zamanı...