• 136 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Nasıl ve nereden başlasam bilemiyorum...

    Okuduğum ilk Aytmatov kitabıydı ve Toprak Ana ile başlayarak doğru mu yaptım acaba diye düşünüyorum. O kadar etkilendim ki şu an yok canım bunun üstüne de çıkamaz diyorum. Ama bir yanım da her eserinde ayrı devleştiğini söylüyor.

    Kitaba dönecek olursak, bir aile üzerinden hatta bir kadın üzerinden savaş anlatılıyor. Savaşın öncesi, savaş sırası ve savaştan sonra. Savaşın ne kadar yıkıcı etkileri olduğunu hepimiz biliriz. Ama daha önce böyle bir olaya şahit olmayan bizler, savaşı ancak bu kadar hissedebilirdik.

    Sanki o köyde yaşayan bendim. Sanki savaşa giden benim eşimdi, benim evladımdı, benim kardeşimdi. Köy halkıyla beraber uğurladık askerlerimizi. Beraber ağladık onlarla. Şehit haberlerinde yine beraber düştük. Sonra hep birlikte toparlanmaya çalıştık, ayağa kalktık. Yalnız bırakmadık birbirimizi.

    Başkahramanımız olan Tolgonay'a değinmeden geçmek istemem. Sık sık empati yaptım. Acaba onun kadar güçlü bir duruş sergileyebilir miydim? Okurken çok gururlandım. Şimdiki dizilerde karşımıza çıkan, sürekli birilerine muhtaçmış imajı verilen kadın karakterlerin yanında böyle başı dik, yere sağlam basan ve gerçekten güçlü bir kadın... Böyle birini okumaya ihtiyacım varmış doğrusu. Her şeyiyle örnek alınası bir kadın.

    Ne diyebilirim daha fazla bilmiyorum. Okurken yer yer duygulandığım kitaplar olurdu ama galiba hiçbir kitap bu kadar ağlatmamıştı. Aytmatov, boğazıma bir yumru bıraktı. Geçecek gibi değil.

    Başka bir kitabını mutlaka okuyacağım. Ama biraz zaman alacak galiba. Çünkü üzerimdeki etki büyük. Geçmesini beklemem saçma ama en azından azalmasını bekleyeceğim.
  • “Ben ikide birde böyle oluyorum, bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen de hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret felan değil. İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile. Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımda küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Kafamda, hiçbir şeyle değişilmesi mümkün olmayan muazzam hayaller, bana her şeylerden daha kuvvetli görünen fikirler birbirini kovalıyor. Fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birini arıyorum. Bütün bu beynimden geçen şeyleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini. O zaman ne kadar hazin bir hal aldığımı tasavvur edemezsiniz. Kış günü sokağa atılmış üç günlük bir kedi yavrusu gibi kendimi zavallı hissediyorum. Odamdaki duvarlar birdenbire büyüyüveriyor. Pencerelerin dışındaki şehir ve hayat bir anda, insanı içinde boğacak kadar kudretli ve geniş oluyor. Zannediyorum ki, tasavvuru bile baş döndüren bir süratle hiç durmadan koşup giden bu hayat ve bir avuç toprağının bile doğru dürüst esrarına varamadığımız bu karmakarışık dünya, beni bir buğday tanesi, bir karınca gibi ezip geçiverecek.”
  • 101 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    John Steinbeck'ten okuduğum ilk kitap oldu.
    Yazarın Meksika halk hikayesinden esinlenerek yazdığı bu roman oldukça sürükleyici, zengin  tasvirlerle birlikte şiirsel bir üslup benimsemiş ve çok sade ama etkileyici bir dil kullanmış.

    Eser, bir koyda sazlık kulübelerde yaşayan ve inci avcılığı ile geçinen bir ailenin hayatını konu ediniyor.

    Baş kahraman Kino ve ailesi her sabah olduğu gibi erkenden uyanıp kahvaltılarını ediyorlar bu sırada beşikte yatan küçük bebekleri Coyotito' nun bulunduğu yerde bir akrep farkediyorlar tam müdahale edecekken ne olduğunu anlamadan akrep bebeği ısırıyor. Annesi Juana endişeyle bağırırken komşular eve doluyor ve bebeğin bir akrep tarafından ısırıldığını öğrenince ümitsiz bir şekilde aileyi teselli etmeye çalışıyorlar çünkü yetişkin insanı bile öldüren akrebin minik bir bebeği kolayca zehirleyebileceğinden korkuyorlar. Juana kocası Kino'ya bebek için doktor çağırmasını söylüyor fakat komşular, doktorun kasabada böyle bir kulübeye gelip bebeği muayene etmesinin mümkün olmadığını söylüyorlar. Daha sonra hep birlikte doktora gidiyorlar fakat bebeği muayene edecek doktor kibirli ve aşağılayıcı bir şekilde "Ben veteriner değilim, doktorum" diyerek yanlış yere geldiklerini söylüyor. Kino ve Juana ise ellerinde küçük yavruları Coyotito ile birlikte gururları incinmiş,  umarsız bir şekilde evlerine dönüyorlar. Juana da bir yandan bebeğin vücudundaki zehri emerek dışarı atmaya çalışıyor. Kino da oğlunu iyileştirecek bir çözüm yolu bulmaya çalışıyor.
    O gün de işi olan inci avcılığına çıkıyor fakat bu kez koydaki hiç kimsenin daha önce bulamadığı büyüklükte bir inciye denk geliyor, tabi bu haber de koydaki herkesin kulağına gidiyor ve bulunan inci üzerinden ince hesaplar yapılıyor. Orada bulunan halk kendileri gibi fakir olan Kino'nun onları da düşüneceğini hayal ederek kendileri de inciden pay çıkarmaya çalışıyorlar. Bu sırada keşfedilen inciyle beraber Kino'nun da ihtiyaçları ve fikirleri değişiyor daha önce sadece oğlunun iyileşmesini istese de eline geçen fırsatla tüfek almak gibi başka istekler duyuyor.

    Kitapta; insanların hedeflerine ulaştıkça daha fazla şey istediği ve arzuladıkları şeyleri ele geçirdikçe ihtiraslarının daha da arttığı anlatılmış, yazar yer yer toplumdaki sosyal sınıf ve statü farklılığına dikkat çekmiş. Fakat her şeye rağmen insanın umudunu hiçbir zaman yitirmemesi her zaman mücadele etmesi gerektiği mesajını vermiş.

    John Steinbeck geç de olsa kalemiyle tanıştığım bir yazar oldu bu kitap vesilesiyle. Okunmasını herkese tavsiye ederim.
  • 572 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Çok güzel alıntılarım var onları okuyun diyerek.. Kitap Fransa Paris’te bulunan Notre Dame Katedralinde geçiyor onun uzun uzun betimlemesini yapan yazar bu kitabında bir idam mahkumunun son günü kitabındaki giyotin yerine darağacı temalı bir idam cezası üzerinden anlatıyor
    Kitabın konusunu kısaca aktarayım size bir rahip (Claude Frollo), sokağa terkedilmiş kambur engelli bir bebeği (Quasimodo) yanına alır onu büyütür çocuk büyür Katedralin çanlarını çalmaya başlar Sonra bizim rahip yeminini unutacak kadar bir kadını takıntı hale getirir (Esmeralda) o kadının da ayrı bir hikayesi var ki kitabı mutlaka okuyun çok sürükleyici bazı betimlemeler çok uzamıştı diye sıkıldım ama kitabı böyle bir film izler gibi okursunuz ki bu kitabın filmini de az sonra izleyeceğim merak ediyorum böyle bir kitap nasıl olur iki saatlik bir filme sığar
    Kitap Alıntılarım
    ️ Çıkar ilişkisi yazarların soylu kişiliklerine egemen olamaz
    ️ Tek gözlü biri bir körden daha kusurludur.Çünkü neyinin eksik olduğunu bilir..
    ️ Halk söküp almadıkça kral ayrıcalıklarından vazgeçmez
    ️ Yargıçlar psikoposlardan ürkerlerdi, bu iki yetki birbiriyle çatıştıklarında yargıç cübbesinin papaz cübbesi karşısında üstün gelme şansı çok azdı
    ️ Her uygarlık teokrasiyle başlayıp demokrasiye ulaşır
    ️ Gece olmuş.. Kentliler mumlarını, Tanrı yıldızlarını yakıyordu..
    ️ Çocuğunu kaybeden bir anne imin yaşanan her yeni gün ilk gün gibidir.. Bu acı hiç yaşlanmaz..Yas giysileri yıpranıp ağarsa da , yürek hep karanlıkta kalır
    ️ Kamu vicdanı tatmin edildiğinde , sıra binlerce özel intikama gelir..
    ️ Zaman mimar , halk yapı ustasıdır
    ️ Zamanın gözü kördür , insan ahmaktır..
    Kitap puanım : 5 / 5
    #işbankasıkültüryayınları #VictorHugo #NortreDameinKamburu #NotreDameDeParis #Giyotin #Guillotine #hasanaliyücelklasikleri #kimneokudu  #OkudumBitti #OkudumOkuyun #Kitaplaryolda
  • ...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn- cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör- meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü- şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut- mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi- diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka- tından? Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi- lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö- nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa? Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va- rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal- gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya- kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım? Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü- reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka- ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko- nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko- nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya- şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par- çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü- nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy- gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen- cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka- lıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı- maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü- rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı- rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so- kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
  • Bir insanın aşkı, çoğu zaman komik, kimi zaman da trajik olaylara yol açar. Her ikisinin de nedeni, tür ruhunun eline geçmiş olan bu insanın, onun tarafından yönetilmesi ve artık kendi kendisine ait olmamasıdır. Böylece, bu insanın davranışı, bireysel varlığa aykırı bir hâl alır. Aşkın en şiddetli derecelerinde âşığın düşüncelerine şiirsel ve ulu bir nitelik kazandıran ve onun kendi gerçek ya da fizik amaçlarını göz önünden kaybettirir gibi olan ve bundan ötürü aynı düşüncelere sınırsız ve doğaüstü bir eğilim veren şey, aslında, âşığın tür ruhunun etkisi altında kalmasıdır. Âşık, tür ruhundan esinlendiği için (tür ruhunun yapacakları, sıradan bireylerin yapacağı işlerden çok daha önemlidir) ve bitip tükenmek bilmeyen bir gelecek kuşağın varlığını, özü iyice belirlenmiş bu birey ile ortaya koyulabileceği ve bu varlık, belirlenmiş bir varlık olarak âşığın baba ve sevdiği kadının da ana olmak niteliğini kazandığı zaman varolabileceği için ve öte yandan, iradenin nesnelleşmesi de bunu açıktan açığa istediği için, âşığın düşünceleri şiirsel ve ulu bir anlam, hatta bir çeşit sınırsızlık ve doğaüstü nitelik kazanmaktadır. Âşığı, dünya ile ilintili her şeyin üstüne, hatta kendinin bile üstüne çıkaran ve fiziki isteklerinin doğaüstü bir kılığa übrünmesini sağlayan şey, sınırsız önemi olan işler gördüğünün hissedilmesidir. En kaba insanın bile hayatında, aşkın şiirsel bir hikâye hâline gelmesi ve en sonunda kimi zaman, komik bir görünüşe bürünmesi de bundan ötürüdür. Kendisini türde nesnelleştiren iradenin buyruğu, âşığın bilincinde, sevdiği kadınla birleşmesinden doğacak sınırsız mutluluğun önceden hissedilmesi biçiminde dile gelir. İmdi, aşkın en şiddetli derecelerinde, bu aldanış (kuruntu), öylesine parlak ve çekici bir hâle gelir ki, sevgilinin elde edilmesi gerçekleşmeyecek olursa, hayat bütün çekiciliğini kaybeder ve kasvetli, bomboş bir şey gibi gözükür; hatta bu durumda, yaşamaya karşı duyulan tiksinti öyle bir dereceye varır ki, kimi zaman hayata, bile bile son verilir. Böyle bir kimsenin iradesi, türün iradesinin girdabına kapılmıştır; ya da türün iradesi birey üzerinde öylesine bir egemenlik kurmuştur ki, böyle bir adam, türün temsilcisi olarak davranamazsa, kendi adına davranmaktan vazgeçer. Bu durumda, birey belli bir nesne üzerinde yoğunlaşmış olan tür isteğini taşıyamayacak kadar dayanıksız bir araçtır. Bundan ötürü, sözü geçen durumda yapılacak tek şey, intihar etmektir. Kimi zaman da tek çıkar yol, her iki âşığın da birlikte canına kıymasıdır; ta ki, doğa, bu umutsuz durumun bilincini örten deliliğin araya girmesine izin versin. Yukarda anlattıklarımızın gerçekliğini kanıtlayan çeşitli olaylar, her yıl mutlaka kendini duyurmaktadır.
  • Bir kimsenin âşık olması için, uzun bir zaman geçmesi ya da bu kimsenin, uzun uzun düşünüp bir seçiş yapması gerekli değildir. Gerekli olan, o ilk bakışta, her iki tarafın da bir uygunluk ve yakınlık duyması, ya da günlük hayatta "kanın ısınması" dediğimiz şeyin gerçekleşmesidir. Yıldızların özel bir etkisi, insanın böyle bir duyguya kapılmasına yol açar.