Şeyma Öztürk, bir alıntı ekledi.
23 Nis 19:42 · Kitabı okudu · 6/10 puan

‘Hademe, basit, alelade bir hademe bile... Demek ki bu dünyada kadından yana nasibi yoktu? Neye, kime, sokaktaki dilencilere bile el atsa yakalayamayacak, hiç hesapta olmayan biri atmaca gibi gelip kapacaktı?’

Evlerden Biri, Orhan Kemal (Sayfa 36 - Everest Yayınları, 15.baskı, 2016.)Evlerden Biri, Orhan Kemal (Sayfa 36 - Everest Yayınları, 15.baskı, 2016.)

Dikkat, bu bir uzun hikâyedir. / Hayırlı geceler dostlar
Mola verdik. Kum fırtınası şiddetlenmişti ve bu hesapta yoktu. Bir kum tepesinin yanında develerimizden bir daire oluşturup iç kısıma da biz oturduk. Ayakların altından girebilecek kum ve rüzgara karşı ise takasla aldığımız yeni kilimleri devenin sırtından diğer tarafa salıp, boşlukları kapattık. Kilimi devemin sırtından diğer tarafa aşırmak için ayağa kalktığım zaman uzaklarda yumurta akı gibi duran güneşi gördüm. Ki bu, şimdiye kadar gördüğüm en güzel manzaralı odaydı. Kendi devemin heybesinden burnumu hafif yakan, Semerkand'da bir ıtrîden aldığım baharatların kokusu geliyordu.

Kervan'ın başı elini kaldırdı ve bir şeyler söyledi. Ama o anda fırtına şiddetini artırdığı için ne dediğini tam duyamamıştım. Arkadaşım Yasmin, bana kervanbaşının bir şeyler anlatmak istediğini söyledi. Ben dâhil herkes gözlerini kumdan sakınarak çömelmiş bir vaziyette kervanbaşının yanına geldik. Çölde gidip gele gele kumun rengini almış olduğunu düşündüğüm parmağı, bu sefer bizi susturmak için kalktı. Hepimiz onu dinliyorduk. Sonunda, anlatmaya başladı.

"Bundan tam on iki yıl önceydi. Yolumun Avrupa'ya kadar uzandığı bir kervan içinde kervanbaşının yardımcısıydım. Bambudan yapılmış şemsiyelerimizi devenin sırtında bir yere sabitlemiş, sağanak yağmurun altında ilerliyorduk. Üşüyordum, üşüyorduk, kervanbaşı da üşüyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Hiçbir zayıflığı kabul etmez, kendisine umutsuzluğa kapılırsa, kervanın geri kalanının da umutsuzluğa kapılacağını düşünürdü. Üşümekten titreyen dişlerini gördüğüme yemin edebilirdim!... Neyse, o küçük tepeyi tırmandıktan kayalıklardan henüz giremediğim bir yerden hıçkırık sesleri duydum. Artık tamamen düz zeminde gider hale geldiğimizde hepimiz şaşkındık. Bir tapınak şövalyesi, kocaman bir bataklığın içinde kıvranıyordu. Bir elinde kilisenin kim bilir nasıl bir törenle takdim ettiği kalkanı vardı ve kendine tutmuştu, üstüne gelen oklardan savunmak istercesine. Korkmuştu, çakan şimşeklerin gözündeki yansımasını görebiliyordum. Gözünde maraz olmayanlar şöyle dikkatli baksalar, yağan yağmurla beraber gittikçe dibe battığını görebilirlerdi. Bataklığın etrafında atı falan da yoktu, nasıl buraya düştüğüne akıl erdirememiştik, en azından ben öyle sanıyordum. Bütün kervan durmuş, şövalyeye bakıyorduk. Sonra kervan sırasının en başında bir hareketlenme olduğunu gördüm. Kervanbaşı atından inmişti. Yerde gözleri dolandı bir süre. Uzun ve kalın bir dal parçasını alıp, şövalyenin kendisine bakmasını sağlamak için, -bataklığa da girmemeye çalışarak -kolunu uzattı ve kalkana vurdu bir kaç kez. Adam bebek gibi birden ciyakladı ve kalkanı iyice kendine çekti. Ona o anda, şu içinde bulunduğu vaziyette dahi en çok güvende hissettiren şey oydu. Ama kalkan ona ağırlık yapıyordu, elinden atsa hiç yoktan daha batmasını geciktirebilir, o sırada da birileri onu kurtarabilirdi. Herkes atından inmişti ve kervanbaşını izliyordu, bambu şemsiyeleriyle.

Kervanbaşı bir kez daha vurdu, sonuç yine aynı. Şövalye kalkanını indirmiyordu. Omuzlarına kadar batmıştı artık. Kervanbaşı iyice sinirlendi ve biraz gerildikten sonra kalkana sopayla sağlam bir şekilde vurdu. Kalkan fırlayıp gitti ama sopa da onla beraber gitmişti. Kervanbaşının gücü birden boşa çıkınca dengesini kaybeder gibi oldu, sendeledi ve bataklığa doğru kafa üstü düşmeye başlamıştı. O an nasıl oldu hâlâ bilmem ama sanki olacaklar önceden belliymiş gibi kendimi diğer kervandakilerden daha yakınındaydım kervanbaşının. Kolundan tutmamla kendime çekmem bir oldu. Kervanbaşının omzunun üstünden baktığım zaman şövalyeyi miğferinin ucundaki haçı gördüm en son. Artık çok geçti. Kervanbaşı o anda, sanki hiçbir şey olmamış gibi, sendeleye sendeleye atının yanına gitti ve zar zor bindi. Hareket etmeden önce geriye doğru baktı. Hâlâ hepimiz atımızdan inmiş vaziyette bekliyorduk. Kafasını tekrar çevirdi, "Deh!" dedi ve yola koyuldu. Mecburen, istemeye istemeye atımıza bindik, bambu şemsiyelerimizi tekrar yerine sabitledik ve onu takip etmeye başladık. Kervan bitene kadar neredeyse her dakika neden bu kadar kervanbaşının duygusuz olduğunu düşündüm durdum, bazen de suçladım. Ama zaman merhemi sürüldükçe aklıma, kalsak bile ne yapabilirdik diye sormaya başladım kendime. Ceset olmadan da ölüm ayini yapılabilir miydi? O kadar yorulmuştum ki, bu soruya cevap bulamadan aklım, vurdum kafayı yattım."

Kervanbaşı, anlatacaklarım bu kadardı, dedi. "Dileyen üstünde düşünür, dileyen gidip yatar."

Aycan, Bin Öpücük'ü inceledi.
10 Nis 13:49 · Kitabı okudu · 2 günde · 4/10 puan

Nasıl başlamalıyım bilmiyorum. Okumam gereken, aylardır sonra okurum dediğim kitapları yine bir kenara bırakıp hiç hesapta olmayan bir kitabı okudum. Keşke bunu yaptığıma değseydi.

Önceliklerimi terk etmemeliymişim, bu kitap bana bu dersi verdi. Sağolsun.

Kitaba başlarken pozitif duygular içerisindeydim, güzel bir kitap olacağını ve seveceğimi düşünüyordum. Sakin bir şekilde okudum, tam sevdiğim şekilde ilerliyordu. Bırakıp gitmeler, iletişimi kesmeler, karşılaşınca atılan boş bakışlar falan. Oh be! Dedim sonunda uzun zamandır aradığım ilişki gerilimi.

Heyecanım uzun sürmedi ne yazık ki. Olaylar öyle bir döndü ki, şu an ‘Ben bu kitabı neden okudum ya?’ kafasındayım hala. Bu sabah kitabı bitirmek için uyandım, uykum yoktu aslında. Gözlerimi bir açtım saat 11. Yani uykum nasıl gelmişse 7 saatin üstüne 5 saat daha uyudum. Aferin bana.

Hiç sevmedim. Gerçekten. Hiç benlik bir hikaye değildi. Ben böyle tatlı şeyleri sevmiyorum, ondan beğenmedim. Tatlı tatlı, sürekli birbirine fırlatılan seni seviyorum kelimeleriyle dolu kitaplar midemi bulandırıyor.

Ya zaten şu Poppy’nin neden iletişimi kestiğini öğrenene kadar normal bir şekilde okuyordum. Sonra kız nedenini söyledi ve ben kendimi terk ettim. Gerçekten başka konu yokmuş gibi… Bu yaz Türk dizilerini izlemeye başladım ve bu gün hala aynı konular karıştırılıp karıştırılıp yeniden çekiliyor, bu kitapta onlardan biri gibiydi. Bizim dizileri nasıl sırtım televizyona dönük bir şekilde izliyorsam, bu kitabı da yarı uyuklayarak okudum.

Daha ne yazabilirim bilmiyorum. Beş üzerinden iki verdim, o da Poppy muhteşem sebebini söylemeden önce olan gerilimler içindi. Benim için saçmalıktı bu kitap. Bir daha tatlı ilişkiler görmek istemiyorum.

Şu çocukluktan beri arkadaşlar, ondan başka kimseye bakmıyor, kimseyi sevmedi ve sevemedi şeyleri beni sinir ediyor zaten. Çok girmeyeyim çıkamam bu konudan.
NEYSE.
Haux’un Touch’ını dinleyecektim ama bu güzelim müziğe bu eziyeti yapamam dedim. Araya gitmesin diye dinlemedim bile okurken.

Yazmayı bitirecektim ama şu saçmalığı bir türlü göz ardı edemiyorum. 15 yaşında ilişkiye girmek nedir Allah aşkına. Orada bu mesele normal olabilir, bazıları göz ardı edebilir ama bana çok ters. 15 ne. Of. Saçmalıktı. Gerçekten. Moralim bozuldu bunu yazarken yine.

Mutlu Küf, bir alıntı ekledi.
08 Şub 19:30 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

"Sadece biri, bir ihtiyar neşesini koruyabilmişti. Islak gömleğiyle kurulanırken, 'bu hesapta yoktu' diye bağırdıktan sonra, yumruğunu gökyüzüne doğru sallayarak gülmeye devam etti."

Bir İdam Mahkumunun Son Günü, Victor Hugo (Sayfa 22 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Bir İdam Mahkumunun Son Günü, Victor Hugo (Sayfa 22 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)

Deli - Guy de Maupassant
Guy de Maupassant'ın Sıradışı Öyküleri.
Olay öykücülüğünün öncülerinden olan Guy de Maupassant, bir dönem hem dünya hem de Avrupa edebiyatına yön veren bir isimdi. Birçok yazar ondan ilham aldı. 6 Temmuz 1893’te, tedavi gördüğü akıl hastanesinde henüz 43 yaşındayken intihar ederek hayatına son veren Maupassant’ı, “Deli” isimli öyküsüyle anıyoruz. İyi okumalar.

DELİ
Yüksek bir mahkemenin başkanıyken ölmüştü. Pürüzsüz yaşamı bütün Fransa adliyesince sevgiyle anılan çok iyi bir başkandı. Avukatlar, genç üyeler, yargıçlar onun iki parlak ve derin gözle aydınlanan iri, beyaz ve zayıf yüzünü yerlere kadar eğilerek büyük bir saygıyla selamlarlardı. Ömrünü, haksızlığı kovalamak ve zayıfları korumakla geçirmişti. Hırsızlarla katillerin ondan amansız düşmanı yoktu. Çünkü ta ruhlarının içinde onların en gizli düşüncelerini adeta okur, kötü niyetlerinin bütün karanlığını bir bakışta açığa vururdu.

İşte tüm halkı arkasından acındırarak seksen iki yaşında onuruyla ölmüştü. Kırmızı pantolonlu askerler onu mezarına kadar törenle götürmüşler, beyaz kravatlı insanlar tabutunun başında acıklı sözler söyleyerek hemen hemen gerçek gözyaşları dökmüşlerdi. Fakat bakın noter, onun büyük canilerle ilgili dosyaları kilitlediği çekmecede ne acayip bir kâğıt buldu ve donakaldı:

Niçin?

20 Haziran 1851 – Mahkemeden çıkıyorum. Blondel’i ölüme mahkum ettim! Bu adam nasıl olmuştu da beş çocuğunu ortadan kaldırmıştı? Bu işi niçin yapmıştı? Çok kez böyle yaşam söndürmekten büyük bir zevk alan insanlara rastlanır. Evet, evet, bu, kesinlikle bir zevk olmalıdır. Hem de bütün öbürlerine üstün bir zevk. Çünkü öldürmek, galiba yaratmaya en çok benzeyen şey. Yapmak ve yıkmak! Bu iki sözcüğün içinde tüm dünyaların tarihi var. Her şey, her şey onların içinde. Öldürmek acaba neden bu kadar kavrayıcı?

25 Haziran – Şurada yaşayan, yürüyen, koşan bir yaratık düşünmek… Bir yaratık? Sanki o da ne? Kendisinde bir devinim düzeneği ve bu devinimi yoluna koyar bir istenç bulunan canlı şey! Bu şeyin hiç önemi yok. Ayakları kesinlikle yere bağlı değil. Yalnızca toprakta kımıldayan bir yaşam tanesi. Ve bu bilmem nereden gelme yaşam tanesini insan istediği gibi ezebilir. Ötesi yok işte. Hiçlik! Çürümek ve silinmek!

26 Haziran – Öldürmek neden cinayet olsun? Evet, neden? Tersine bu, doğa yasasıdır. Her yaratığın bir öldürme işi var. Yaşamak için öldürüyor, öldürmek için öldürüyor. Öldürmek, bizim yapımızda. Öldürmeliyiz! Hayvan boyuna, bütün gün, varlığının her dakikasında öldürüyor. İnsan da doymak için durmadan öldürüyor. Fakat keyif için de öldürmeye gereksinme duyduğundan tuttu, avı yarattı. Çocuk, bulduğu böcekleri, yavru kuşları, eline düşen bütün hayvancıkları öldürüyor. Yalnızca bu, bizdeki dayanılmaz tepeleme gereksinmesini dindirecek gibi değildir. Yalnızca hayvan öldürmek, hiç de bizi kandıramaz. Adam öldürmeye de gereksinmemiz var. Eskiden bu gereksinmeyi insan kurban etmekle giderirlerdi. Şimdi toplum olarak yaşama zorunluluğu cana kıymayı cinayet yaptı. Katili mahkum ediyor, cezalandırıyorlar. Fakat bu doğal ve sürükleyici öldürme içgüdüsüne hiç uymadan da olamayacağımız için arada sırada bütün bir ulusun öbürünü boğazladığı savaşlarla oyalanıyoruz. O vakit bir kan düşkünlüğüdür gidiyor. Orduların kendisini yitirdiği ve akşamları lambalarının altında, göklere çıkarılmış boğazlaşma öykülerini okuyan kentsoylularla kadın ve çocukların kendinden geçtiği bir tür zevk düşkünlüğü. Olasılıkla bu insan kasaplığını iş edinenlerin aşağı görüleceği sanılır. Ne gezer! Onları onura boğmaktayız; sırmalara, parlak kumaşlara bürümekteyiz. Hepsinin başında sorguç, göğsünde işleme vardır. Kendilerine boyuna madalya, ödül ve her türlüsünden rütbe verilir. Kurumludurlar, sayılırlar, kadınlardan sevgi görürler, halkça alkışlanırlar; çünkü biricik görevleri insan kanı dökmektir! Öldürme araçlarını sokaklarda sürüklerler ve bunlar kara giysilerle geçenlerin gözlerini çeler. Çünkü öldürmek, doğanın yaratık yüreğine ektiği büyük yasadır! Öldürmekten daha güzel ve daha onurlu hiçbir şey yoktur!

30 Haziran – Öldürmek yasadır; çünkü doğa sonsuz gençliği sever. O her, ama her devinimiyle: “Çabuk! Çabuk! Çabuk!” der gibidir. Ve ne kadar yıkarsa o kadar yenileşir.

2 Temmuz – Yaratık! Nedir bu yaratık? Hep ve hiç! Düşüncesiyle o her şeyi yansıtıyor. Belleği ve bilimiyle de, tarihini yaşattığı dünyanın küçük bir özetidir. Eşyanın aynası, olayların aynası… Böylece her insan evrenin içinde küçük bir evren oluyor! Fakat bir de gezin. Ulusların karınca gibi kaynaşmasına bakın. Artık insan bir şey değildir! Hatta hiçbir şey değildir! Kayığa binin ve halkın kapladığı kıyıdan uzaklaşın; kıyı çizgisinden başka bir şey göremezsiniz. Zaten göze çarpmayan yaratık büsbütün yok olan, o kadar küçük ve önemsizdir. Hızlı bir trenle Avrupa’nın ortasından geçin ve vagonun kapısından bakın. İnsanlar, insanlar, tarlalarda kaynaşan, sokaklarda kaynaşan sayısız, bilinmeyen insan, yalnızca toprağı altüst etmeyi bilen ahmak köylüler, yalnızca erkeğine çorba ve çocuk yapmasını bilen çirkin kadınlar. Hindistan’a gidin, Çin’e gidin; hep doğan, yaşayan ve yolda ezilmiş bir karıncadan fazla iz bırakmadan ölen milyarlarca yaratığın didindiğini göreceksiniz. Çamurdan kulübelere sokulmuş zencilerin ülkesine, rüzgârla dalgalanan esmer bir örtünün altına sığınmış beyaz Arapların yurduna uğrayın; tek sürüden ayrı adamın hiçbir şey, ama hiçbir şey olmadığını anlayacaksınız. Her şey olan, soydur. Birey, çölde göçebe bir oymağın herhangi bir bireyi nedir sanki? Cidden bilge olan bu çöl insanları ölüme hiç önem vermezler. Onlarda adamın adı bile okunmaz. Herkes düşmanını tepeler. Buna savaş derler. Vaktiyle çiftlikten çiftliğe, ilçeden ilçeye hep böyle davranılırdı. Evet, bütün dünyayı dolaşın ve sayısız bilinmeyen insanın kaynaşmasına bakın. Bilinmeyen mi dedim? Hah, işte davanın anahtarı! Öldürmek cinayettir; çünkü insanları numaralıyoruz! Doğar doğmaz onlar deftere geçiriliyor, adlandırılıyor, vaftiz ediliyorlar. Yasa, kendilerini teslim alıyor. İşte bu! Yazılmayan yaratık hesapta yoktur. Onu ister kırda, ister çölde öldür; ister dağda, ister ovada tepele; bir şey yapmış olmazsın! Doğa ölümü sever; ona kalsa ceza vermez o! Dokunulmaz olan şey, şu sözüm ona, yurttaşlık durumudur. O kadar! İnsanı koruyan odur. Kişiye el kaldırılamaz; çünkü kütüğe geçmiştir. Nüfus yönetimini, bu yasa Tanrısı’nı sayacağız. Başka laf yok! Devlet öldürebilir; çünkü onun kütüğe kayıt düşürme hakkı vardır. Bir savaşta iki yüz bin adamı boğazlattığı zaman onları yazmanlarının eliyle defterlerinden çizer, çıkarır. İş de biter. Fakat nüfus dairelerinin kayıtlarını hiçbir vakit değiştiremeyen biz, yaşama saygı göstermek zorundayız. Ey hükumet konağı tapınaklarında saltanat süren kütük! Seni selamlarım, sen doğadan da güçlüsün. Ah! Ah!

3 Temmuz – Öldürmek garip ve sarıcı bir zevk olmalı. Şurada, önünde canlı, düşünen birini bulmak; sonra onda küçük bir delik, yalnızca küçücük bir delik açmak ve oradan kan dediğimiz, yaşamı yapan kırmızı şeyin aktığını görmek; sonunda da soğuk, cansız ve düşüncesi boşalmış, yumuşak bir et yığınının karşısında kalmak!

5 Ağustos – Ben ki ömrümü yargı vererek, mahkum ederek, söylediğim iki sözle öldürerek, bıçakla öldürmüş olanları giyotinle öldürterek geçirdim; ya ben, ben de bütün çarptığım katiller gibi yapsaydım, evet ben, ben de onlar gibi davransaydım kim ne bilecekti?

10 Ağustos – Bunu dünyada sezecek var mıydı? Hele yok edilmesinde hiç çıkarım olmayan birini seçtikten sonra, benden, benim gibi bir adamdan kuşku duyulur muydu?

15 Ağustos – Şeytan! Şeytan, sürünen bir kurt gibi, içime girdi. Sürünüyor, yürüyor, bütün vücudumda geziniyor. Yalnızca şunu, öldürmeyi düşünen kafamda; kana bakmak, ölüm görmek gereksiniminde olan gözlerimde; içlerinde boyuna bilinmeyen, korkunç, iç paralayıcı ve akıl oynatıcı bir şey, bir yaratığın son çığlığı gibi bir şey geçen kulaklarımda; gitmek, işin olacağı yere gitmek isteğiyle pirelenen bacaklarımda ve öldürsünler diye tir tir titreyen ellerimde dolaşıp duruyor. Bu ne hoş, benzeri az ve özgür, herkesten yüksek, istencine sahip bir adama, süzme heyecanlar ayıran bir insana layık şey olacak!

22 Ağustos – Artık karşı koyamıyordum. Denemek, başlamış olmak için küçük bir yaratık öldürdüm. Uşağım Jean’ın, kiler penceresinde asılı bir kafeste bir sakası vardı. Kendisini bir işe gönderdim ve küçük kuşu elime, içinde yüreğinin çarpıntısını duyduğum avucuma aldım. Sıcacıktı. Odama çıktım. Ara sıra onu fazla sıkıyordum, yüreği daha hızlı vuruyordu. Bunda yabanıl bir tat vardı. Kuşcağızın boğulmasına bıçak sırtı kalmıştı. Fakat kan göremeyecektim. O vakit makası, küçük tırnak makasını aldım ve üç vuruşta onun boğazını yavaşça kestim. Gagasını açıyor, elimden kaçmaya çabalıyordu. Ama ben tutuyordum, evet tutuyordum! Koca bir kuduz köpeği de tutardım! Ve kanın aktığını gördüm. Şu kan ne de güzel, kırmızı, parlak ve duru! İçmek için içim titriyordu. Dilimin ucunu değdirdim! Hoş şey. Fakat şu zavallı küçük kuşun pek az kanı vardı! Karşımdaki görünümden istediğim gibi zevk alamadım. Bir boğadan kan aktığını görmek, herhalde çok büyük bir zevk olacak. Ve sonra katiller gibi, çekirdekten yetişme katiller gibi yaptım. Makası, ellerimi yıkadım; bol su döktüm ve kuşu, kuşun ölüsünü, gömmek için bahçeye götürdüm. Onu bir çileğin köküne tıktım. Kimse yerini bulamaz. Ben her gün bu kökten bir çilek yiyeceğim. Yolu bilindiği zaman, yaşamla nasıl da oynanıyor!

Uşağım ağladı. O kuşunu uçmuş sanıyor. Hiç benden kuşkulanabilir mi? Hah! Hah!

25 Ağustos – Benim bir insan öldürmem gerekli! Evet, gerekli.

30 Ağustos – O iş oldu. Ne de önemsiz şeymiş!

Vernes Ormanı’na gezmeye gitmiştim. Bir şey, ama hiçbir şey düşündüğüm yoktu. İşte yolda bir çocuk, tereyağlı ekmek dilimini yiyen küçük bir çocuk. Geçişime bakmak için duruyor ve: “Günaydın, Bay Başkan,” diyor. Benim de kafama: “Şunu öldürsem?” düşüncesi giriyor.

Yanıt veriyorum: – Yalnız mısın oğlum?
– Evet efendim.
– Böyle, ormanda, yapayalnız?
– Evet efendim.

Onu öldürmek isteği, alkol gibi başımı döndürüyordu. Kaçacağını umarak, yavaşça yaklaştım. Ve işte boğazından yakaladım… Sıkıyor, bütün gücümle sıkıyorum! Çocuk korkunç gözlerle bana baktı! Ne gözler; yusyuvarlak, derin, saf, ürpertici gözler!.. Heyecanın bu kadar hayvancasını hiç duymamıştım. Hem de bu kadar kısasını! Yumruklarımı küçücük elleriyle tutuyor ve vücudu, ateşe düşmüş bir tüy gibi bükülüyordu. Sonra kımıldamaz oldu. Yüreğim çarpıyordu. Ah, o kuşun yüreği! Cesedi hendeğe attım. Üstüne de otları.

Döndüm, güzelce yemek yedim. Bu iş ne kadar basitmiş! Akşam gayet şen, hafiftim ve gencelmiştim. Belediye başkanlarına gittim. Beni nüktedan buldular. Fakat kan görmemiştim! Dinginim.

31 Ağustos – Ceset bulundu. Katili arıyorlar. Hah! Hah!

1 Eylül – İki serseri yakalandı. Ama kanıt yok.

2 Eylül – Çocuğun anası, babası bana geldiler. Ağladılar! Hah! Hah!

6 Ekim – Bir şey bulunamadı. İşi buralardan geçen bir ipsiz yapmış olacak! Hah! Hah! Eğer kan aktığını görseydim, içime öyle geliyor ki, şimdi rahatlık duyacaktım!

18 Ekim – İliklerimde öldürmek isteği koşuşuyor. Bu, pekâlå sizi yirmi yaşında kıvrandıran aşk kuduzluğuyla yan yana getirilebilir.

20 Ekim – Bir tane daha. Kahvaltıdan sonra su boyunca yürüyordum. Bir söğüdün altında uyuyan bir balıkçı gördüm. Vakit öğleydi. Bitişik patates tarlasında bir bel, özellikle yere dikilmiş gibiydi. Gidip onu aldım; topuz gibi kaldırdım ve keskin yanının tek bir inişiyle balıkçının kafasını yardım. Oh! Bundan, bu seferkinden kan aktı! Pembe, beyin dolu bir kan! Bu, yavaş yavaş suya karışıyordu. Ciddi adımlarla yola düzüldüm. Ya görülseydim! Ah! Ah! Yaman bir katil olacakmışım.

25 Ekim – Balıkçı olayı büyük bir dedikodu uyandırmakta. Onunla birlikte balık tutan yeğeni suçlu görülüyor.

26 Ekim – Sorgu yargıcı yeğenin suçlu olduğuna karar verdi. Kentte herkes bu düşüncede. Hah! Hah!

27 Ekim – Yeğen kendisini çok kötü savunuyor. Söylediğine göre peynir ekmek almak için köye gitmiş. Amcasının bu arada öldürüldüğüne ant içmekte. Fakat inanan kim?

28 Ekim – Yeğen az kalsın itiraf ediyordu. O kadar bunaltıldı! Ah adalet, ah!

15 Kasım – Amcasının mirasına konacak olan yeğene karşı akar suları durduran kanıtlar var. Mahkemeye ben başkanlık edeceğim.

25 Ocak – İdam! İdam! İdam! Onu idama mahkum ettim! Hah! Hah! Savcı bir melek gibi konuştu! Hah! Hah! Bir tane daha! Onun kafasının kesildiğini görmeye gideceğim!

18 Mart – Oldu, bitti. O, bu sabah giyotine çıktı. Çok güzel öldü! Çok güzel! Hoşuma gitti. Bir adamın kafasının koptuğunu görmek ne zevkli şey! Kan bir dalga gibi, bir su gibi fışkırdı; oh! Olabilseydi bu kanda yıkanmak isterdim! Onun altına yatmak, akışına saçlarımı, yüzümü tutmak ve sonra kıpkırmızı, baştan başa kırmızı kalkmak bana ne tatlı bir sarhoşluk verecekti! Ah! Bilseler!

Artık bekleyeceğim, bekleyebilirim. Yakayı ele vermeye o kadar küçük bir şey yetecekti ki!

……………..

Yazının yeni bir cinayetten söz etmeyen daha bir yığın sayfası vardı. Onları gören akıl doktorları, dünyada, bu canavar bunak kadar usta ve korkunç daha birçok bilinmeyen deli olduğunu söylediler.

Sahaf ganimetleri...
27 kitap 57 ₺. Bence güzel alışveriş...

Ve O Hiçbir Şey Demedi Cem Yayınevi
Ana Cem Yayınevi
Akıl Çağı Cem Yayınevi
Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok Görsel Yayınları - Burhan Arpad
Alman Ekmeği Cem Yayınevi
Reşo Ağa Cem Yayınevi
Kara Vagon Cem Yayınevi
Bozkırda Bir Kral Lear Cumhuriyet Yayınları
Değişen Kafalar Cumhuriyet Yayınları
Gençlik Güzel Şey Cem Yayınevi
Göçebe Cem Yayınevi
Kyoto Cem Yayınevi
Kutsal Sığınak Cem Yayınevi
Pastoral Senfoni Cem Yayınevi
Dar Kapı Cem Yayınevi
Yarınlara Doğru Yağmur Yayınları
Başkasının Karısı Cumhuriyet Yayınları
Ben Büyüyünce Altın Kitaplar
Efendi ile Uşağı Cumhuriyet Yayınları
Sevgi Masalı Cem Yayınevi
Ateş ve Kılıç Cem Yayınevi
Hoca Nasrettin ve Çömezleri Çınar Yayınları
Kelile ve Dimne Öteki Yayınları
Abel Sanchez - Tula Teyze Cumhuriyet Yayınları
Yabanlar Cumhuriyet Yayınları
Bu Hesapta Yoktu Cumhuriyet Yayınları
Sıkı Kontrol Edilen Trenler Can Yayınları

Aycan, Sahte Krallık'ı inceledi.
18 Eyl 2017 · Kitabı okudu · 4 günde · 10/10 puan

İnej’in kaçırılmasının üstünden 7 gün geçmiştir, Sahte Krallık 7 gün sonra başlar. Ben Sahte Krallığı, Kargalar Meclisi bittikten 7 ay sonra okudum. Böyle tesadüfler güzel oluyor. Kargalar Meclisi o kadar heyecanlı bitmişti ki, çok üzülmüştüm ikinci kitabın çıkmamasına. 7 ay sonra aynı heyecan geri geldi, bıraktığım yerden devam ettim. Sanki bir dizinin ilk sezonunu bitirmişim de aylar sonra 2.sezon gelmiş gibi oldu. Sahte Krallık’ın başlangıç kısmı yine bir görevle başlıyor. İnej’in tutulduğu yeri öğrenmek için Cornelis Smeet’le, -Jan Van Eck’in avukatıyla- uğraşıyor bizim ekibimiz. Kitabın nabzı bir saniye bile düşmüyordu. İlk kitaba oranla burada suya düşen planlar daha fazlaydı. Belki hayal kırıklığı oldu, uygulanamayan, yarım kalan planlar moralimi bozdu ama…son noktayı yine kitabın sonu koydu. Sanki suya düşen plan değil de son için hazırlanmış yemler gibi oldu. Leigh, yine muhteşem bir kitap yazmış. Kalbime bir kıymık batırdı ama olsun. İlk kitapta daha fazla espri vardı, tabii bu göz ardı edilebilir. Çünkü bu kitapta sakin bir şekilde geçirilen gün sayısı yok denecek kadar az. Ne kadar olay üstüne olay olsa da, köşeye sıkışma, işlerin aksaması sayılamayacak kadar çok olsa da, o dünyaya girip kitabı okumaya başladığımda sakinleşiyordum. Araya sıkıştırılmış espriler, ekibin birbirine olan tavırları, birbirlerini severken sevmeyişleri. Hepsi içimi eritiyordu, yüzüme bir gülümseme oturuyordu. Her iki kitapta da böyle oldu. Bu kitapta karakterlerin geçmişlerine daha çok yer verilmişti. Yaşadıklarını daha iyi anlayabilmemiz içindi diye düşünüyorum. Onları daha iyi tanıyabilmemiz için. Ben her cümlesini, her paragrafını sevdim Sahte Krallık’ın. Kaz Brekker, İnej Ghafa, Nina Zenik, Matthias Helvar, Jesper Fahey, Wylan Van Eck. Hepsi kalbimde. Ve bu serinin devamının gelip gelmeyeceğini bilmediğim için biraz sıkıntı içindeyim. Kitabın sonunda SON yazmadığı için devamı gelecek diye farz ediyorum. Uzun zaman sonra çıkacağı belli ama olsun. Son olmasın, geç çıksın. Sorun değil. Kaz’ın planlarını ve keskin zekasını, Jesper’ın esprilerini, Nina ve Matthias’ı ne kadar özleyeceğimi biliyorum. En çok Matthias’ı sanırım. Kalbime batan kıymığın adı Matthias. Bunun olmasını beklemiyordum açıkçası. –spoi- Jesper’ın dediği gibi kimsenin ölmesini beklemiyordum, hepsi sağ salim çıkacak sanıyordum. Leigh ters köşe yaptı. Öldürülecek biri vardıysa o da Matthias’tı zaten. Matthias öldükten sonra kitabı kapatıp, ‘neden Matthias? Başka birini öldüremez miydin?’ diye sordum kendi kendime. Düşününce en uygun aday Matthias oluyordu. O bir askerdi, vatanına ihanetten suçlanıyordu. O yüzden o soruyu sormayı bıraktım. Yine de birinin ölmesine gerek yoktu. Bu düşüncem değişmeyecek. Lütfen, lütfen. Matthias üçüncü kitapta bir şekilde geri gelsin. Olmaz mı? İmkanı yok mu? Yazara mail atmam lazım. Sonunda Nina’yla muhteşem bir çift olmuşlardı…
Ben bu kitapta daha fazla Kaz, İnej diyaloğu olur sanıyordum. Çünkü ilk kitapta Kaz’ın tavırları, cevapları beni benden alıyordu. İnej geri alındıktan sonra, normal bir hoşgeldin diyaloğu oldu aralarında. Olaylar yüzünden konuşamadılar biliyorum. Zamanları olmadı biliyorum. Yine de ufak diyaloglar olabilirdi. 400. Sayfayı baya bir geçtikten hatta 500.sayfaya yakın İnej ve Kaz’ı tek başına bulabiliyoruz. 400 sayfadan sonra ilaç gibi geldi bana o sahne, beklediğim sahneydi. Kaz’ın çabalaması. Son kısımda “Geri döneceğini söyle.” Dediğinde kalbim atmayı bıraktı.
Jesper ve Wylan’dan bahsetmiyorum. Hoşlanmadığım şey çünkü.
Bunların dışında ben tekrar Nina ve Matthias’a dönüyorum sanırım. O ikisi beni bu kitapta o kadar gülümsettiler ki. Nina. Çok güçlü bir karakterdi. Matthias. Çok güçlü bir karakterdi. Ayrılmamaları lazımdı.
Büyük uğraşlar, uykusuzluklar sonucunda kurgulanmış, yazılmış emek sarf edilmiş bir kitaptı. Şaşırtan, güldüren, duygulandıran, bazen ağız bozduran, bazen de “oooh, çok güzel oldu, böyle olur işte” dedirten bir kitaptı. Asla zihnimi yormadı, tersine nefes almak için okuyordum kitabı. Kaldığım yerden geri devam etmek için döndüğümde bir anda içine girebiliyordum. Ne oluyordu? Demeden. Bu seriyi okumayan varsa, içinde önyargılar varsa, onları bir kenara atmalı. Hemen başlamalı. Leigh’le tanışmalı. Bu yıl, iyi ki tanışmışım, iyi ki kitaplarını okumuşum dediğim yazarlardan biri de Leigh Bardugo.
Bu kitapla birlikte pes etmemeyi de aklınıza kazıyorsunuz aslında. İşler planlandığını gibi gitmezse, çıkış yolunuz kapanırsa, mutlaka bir çıkış yolu vardır demek istiyor. Pes etmeyin ve aklınızı çalıştırın. Ben bunu çıkardım. Her ihtimali düşünmeliyiz, işler istediğimiz gibi gitmeyebilir. Farklı yollara sapabilir ve bu yollar hedefe ulaşacağımız süreyi uzatabilir. Yine de pes etmeyip, peşinden gitmeliyiz hedeflerimizin. Umarım doğru anlamışımdır. Çıkarılacak bir sürü ders var aslında kitapta. Okurken tek tek aklıma geliyor ama inceleme yazarken unutuyorum.
Hedefe giden yolda işler karışabilir, süre uzayabilir, farklı belalar karşımıza çıkabilir, hesapta olmayan kayıplar verilebilir ama yine de vazgeçmek bir seçenek değildir.
Hedeflerinin peşinden giden bu altılı, her zaman kalbimde olacak. Tekrar ne zaman okuyabileceğimi bilmiyorum, umarım en kısa zamanda tekrar, kaldığı yerden okuyabilirim. Okuyabiliriz.

Elif, bir alıntı ekledi.
14 Eyl 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · 4/10 puan

Sıradan bir hayat süren sıradan bir kız olmak istiyordum. Hayatta en büyük kaygım kız kardeşimi acımasız meleklerin elinden kurtarmak için bir milis kampından nasıl kaçacağımı değil, mezuniyet gecemde ne giyeceğimi düşünmek olmalıydı. Hele insanlığı kurtarmak için işgale karşı koymayı düşünen bir direniş ordusuna katılmak hiç hesapta yoktu. Sınırlarımı biliyordum ve bu, sınırlarımın çok ötesindeydi.

Meleğin Düşüşü, Susan EeMeleğin Düşüşü, Susan Ee
Lord Among Wolves, Bu Hesapta Yoktu'yu inceledi.
13 Eyl 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Ostrovski, rus tiyatrosunun mimarı temellerini oluşturan biri olarak biliniyor memurlarla ilgili kısımlarında gülmekten ve sanki gelecegi görmüş demekten insan kendini alamıyor. kurulan cümleler bizimle aynı bir çok söz sanki anadoluda bir köy odasında kulagınıza fısıldanmış gibi.

Lord Among Wolves, bir alıntı ekledi.
13 Eyl 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

bu dünya artık yaşanmayacak kadar bozuldu. Kötüler günahkar, iyilerse aptal yerine konuyor.

Bu Hesapta Yoktu, Nikolay OstrovskiBu Hesapta Yoktu, Nikolay Ostrovski