• "Daima senin etrafındaydım, daima gergin ve hareketliydim; ama sen bunu, cebinde taşıdığın ve karanlıkta sabırla saatlerini sayan ve duyulmayan kalp atışlarıyla sana eşlik eden ve milyonlarca tıkırtılı saniyesinden sadece bir tanesine aceleci bakışlarınla baktığın saat zembereğini hissettiğin kadar hissettin. "
  • Olan olmuştur olacak olan da olmuştur..

    ..saat kurarak güne başlayanların hikayeleri…

    Çaresiz insanlar son bir umut olarak son bir kurtulma arzusuyla toprağın altına girer gibi, karanlıkta bir okyanusun sularına dalar gibi gözlerini kapatırlar. Gözlerini kapamak çocukluktan kalma ilkel bir savunma silahıdır; hiçbir sorunu çözmez, sadece sen görmeden olup biter her şey, bu da iyi bir şeydir.

    Kendi evinde yabancılık hissetmek artık iflah olmamak demektir; bu keskin bir düşüşün bir işaretidir, herhangi bir müdahalenin, yardımın sonuçsuz kalacağının da. Bir an bile olsa, ‘’burası neresi, hangi oda nerede, ben neredeyim? ‘’ şaşkınlığına düşmek yüksek düzeyli bir tehlike işareti olarak kabul edilmelidir.

    Kapıya doğru yürürken içimden geçen onca makul sebeple teselli ararken hiçbirinin doğru olmadığını içimin en derinlerinden biliyordum. Kötülüğün ayak seslerini metafizik gerilimini, kalp çarpıntısını fark edebiliyorum. Bazı insanlara bahşedilmiş bir mucize bu. Kötülüğün ayak seslerini tanımak. Mucize değil de buna lanet diyebiliriz; kötülüğün kalp çarpıntısını bile fark edebildiğin halde ortaya çıkmasına engel olamamak mucize değil olsa olsa lanettir.

    Yürüdüğün yolun ışıklandırılmış olması, gideceğin yolun aydınlık olması anlamına gelmez.

    Hakikatin bir kere yara açtığı adama bundan sonra ne tabipler ne de mal mülk dünya çare olur.

    Giden bir kadının bir adamın kalbinden götürdüğünü bütün dünya bir araya gelse yerine koyamaz.

    Tek bir hakkım olacaksa kaybolarak var olmanın sırrını bulabilmiş olmayı dilerdim. O sırrı bulduktan sonra dilimi kesip kimselere söylememeyi, parmaklarımı bir bir kesip hiçbir yerlere yazmamayı gözlerimi oyup buna dair hiçbir imada bulunmamayı isterdim. Kaybolarak var olmayı.

    Ben bu şehri susarak yaşama bilgeliğine eriştim. Bu şehri susarak yaşayan mutsuz azınlığa dahil olmaktan hiç gocumuyorum. Gece ateşler içinde, kimsesizlikten kıvranırken kelimeler döküldü.

    Etrafımdaki herkes yalnızlığımı haksızlığıma delil olarak gösteriyor; oysa yalnızlığım yürüdüğüm yolun zorluğundan kaynaklanıyor.

    Sokakta ille de bir şey olur. Biz, bir şeylerin ansızın olabildiği yere sokak diyoruz çünkü. Beklenmedik umutların olduğu kadar, büyük acıların da mekanıdır sokak. İnsanların pek çoğu sokakta ölür, kaybolur ya da umudu bulur. Sokakta yürümek, derdini iyi anlatanlar için dermandır. Sokak bir masala başlamaktır; öykü en sıkıcı tekdüze haliyle akarken birazdan çok geçmeden bir şeyler olacağının ilk belirtisidir sokakta yürümek.

    İnsanın en iyi gizleme yolu, gözlemek istediği şeyin çok yakınında gezinmesi ve kalabalık cümleler kurmasıdır.

    İçinde bir yerde, çok derinde bir yerde, kimsenin sapından tutup çıkaramayacağı bir yerde eski, paslanmış bir bıçak saplı duruyor. Kimsenin eli yetişmediği gibi kendisi de çıkaramıyor. Birileri denemeli bıçağı oradan çıkarmayı. Bazen benim çıkarmamı isteyecek gibi oluyor fakat vazgeçiyor. Biri o bıçağı oradan çıkaracak olursa belki de kan kaybından ölecek.

    İnsan kendi ile yaşar, kendi yerine ölür oğlum. Yüzünü kalbine dön. Yalancı bir peygambere inanmaktan daha kötüsü bir peygambere yalandan inanmaktadır.

    Gerçekliğimiz hepimiz için bir saygınlığı bir hatırı var, bunca zaman kabullenmesi güç meselelere ben de buna hürmeten razı geldim. Ama gerçeklik aklımla oynayacak kadar beni hafife alacaksa bu kadarı nefsime ağır gelir.

    Gece her şeyin üzerini örter, diye düşünür insan. Oysa, gecenin örttüğünden çok hatırlattıkları vardır. Hatırlatırken sarstıkları, sarsarken suskunlaştırdıkları, suskunlaşırken acıttıkları.

    Bir kadının kıyısında uyuyorum, bir uçurum kıyısında uyuyorum..

    Anne bir kere öldü mü artık bütün zaman dilimleri, olaylar onun ölümüyle tarif ediliyor; annem öldükten bir yıl sonra, annem ölmeden iki ay önce, annemin öldüğü yıl. İnsanın aklında bir tek o kalıyor, sonrası gereksiz teferruat. Anlatmak istediğin her şey aslında annemin ölümünü söylemek için bir sebebe dönüşüyor. Sadece onu söylemek istiyorsun ama söze bir yerden başlamak lazım.

    Derdi olanın cümlesini tamamlamaya nefesi yetmez.

    Bir anneye nasıl ağlaması gerektiğini insan ancak annesi ölünce öğrenebiliyor. Başka bir ağlamaya benzemiyor çünkü. Öğrenilmiş tecrübe edilmiş bir gözyaşı değil bu. Sadece anneye özgü bir ağlama biçimi. Anneye veda etme biçimi.

    İnsanın annesi ölünce, o güne kadar kapandığını sandığı bütün yaraları yeniden açılıyor, kanamaya başlıyor. Bağışıklık sisteminin çökmesi gibi bir şey; artık bütün hastalıklara açık hale geliyorsun. Her şey öldürücü olabiliyor kalbin için. Seni hayatın zehirli yüzlerine karşı korunaklı kılan bütün dirençlerini yitiriveriyorsun. Öyle bir şey…

    O an ölseydim dünyayı güzel bir yer olarak hatırlayacaktım. O an ölseydim dünya güzel bir yer olacaktı, ben de mutlu bir insan.

    “sen susalı üç hafta oldu ve bazen karıştırıyorum hangimizin öldüğünü. önce senin öldüğünü sandım. çok üzüldüm biraz zaman geçince fark ettim ki ölen benmişim ama farkında değilmişim. seni arayınca anladım gerçeği çünkü ben her daim bir yaranın sızısıyla sana koşuyorum, kanar kanamaz elimle bastırıp sana koşuyorum, yaramı sar beni öp mırıltıyla dua oku diye sana koşuyorum. üç haftadır sana yetişmeye çalışırken kaç kere öldüğümü sayamadım. insan böyle zamanlarda anlıyor ölümden önce bir hayatın olmadığını. ayrılığın olduğu yerde hayat da olmaz. bütün kuşkularım bitti sen susunca, ölümden önce bir hayat yok. bir tarifi olmalı diye düşünebilir insan ama yok. senin olmadığın bir hayatın tarifi yok senin olmadığın anın tek izahı geçmeyen bir ağrı o derece kaplıyor ki insanın her yanını nerenin ağrıdığını bile ayırt edemeyecek hale geliyorsun. sadece ağrı var. hayatım ağrıyor yani anne çok anlaşılır olmadığının farkındayım ama ancak böyle söyleyebilirim hayatım ağrıyor eksiklik diyesim geliyor bazen ama eksiklik deyince sanki bir şeyler varmış da bir şeyler yokmuş gibi oluyor. hayır öyle değil eksiklik değil bunun adı boşluk hiçlik karanlık havasızlık suskunluk gibi ama eksiklik değil hani bizim evin balkonuna eski evin balkonunu kastediyorum balkona bir kumru dişi bir kumru yuva yapmıştı sen çok mutlu olmuştun hatırlıyor musun. sonra o kumrunun iki tane yavrusu olmuştu sen daha da mutlu olmuştun. o kumruların yavruları dünyamıza yeni nazil olmuş ayetler gibi umut olmuştu neden anlayamıyordum ben neden bir kumrunun yuvası ve yavruları senin için böylesine büyük bir umut ve huzur kaynağı olmuştu bilmiyorum işte. o kumru yavruları olduktan sonra bir süre ortadan kaybolmuştu sen nasıl kötü oldun hatırlıyorum sen de hatırlıyor musun telaştan yüzün solmuştu bu yavrular ne olacak diye nasıl da üzülmüştün sonra anne. kumru geldi de yüzün gülmeye başladı belki de çok uzun zaman geçmemişti aradan ama yine de korkmuştun üzülmüştün anne gelince nasıl da rahatladın. ben de seni öyle görünce mutlu oldum. bunları neden anlatıyorum biliyor musun o yavru kuş gibiyim şimdi sen susunca o yavru kuş kadar korunmasız çaresiz yalnız kaldım ben bu dünyada bir balkon duvarının üzerindeki yuvasında nasıl yalnız kaldıysa yavru kuşlar öyle insan alışır diye teselli bulmaya çalışıyor birileri öyle söylüyor ama doğru değil. doğru olan bir şey var ki insan birden büyüyor beni görsen sen sustuktan bir gün sonra çok büyüdüm ama aklım kalbim ruhum yetişemedi bu büyümeye içim bomboş dokunsalar kırılacağım bir zayıf dal gibiyim dokunsalar paramparça olacağım. korkumdan kaçıyorum senden sonra boğazımdan tek bir lokma geçmedi yani bir şeyler yedim onu kastetmiyorum ama ekmek gibi değildi su gibi değildi susuzluğum geçmiyor mesela nasıl bir şeyse bu geçmiyor üşümem de geçmiyor bir türlü sen dikkat et üşüme dediğinde geçen üşümem şimdi geçmiyor bir garip susuzluk hali bir garip üşüme hali yakama yapışmış düşmüyor. bir anda sıradanlaştım zaten hepimiz sıradan insanlarız diyeceksin biliyorum tabii ki öyle ama birbirimize değer katıyoruz ya onu söylemek istiyorum. Birbirimizi sevince çok sevince ölesiyle sevince öyle demek istemedim çok çok sevince birden daha özel daha kıymetli insanlar oluyoruz ya onu kastediyorum. sen susunca hiçbir kelime beni boğulmak üzere olduğum bu derin hayattan çekip kurtarmaya yetmiyor sen öyle bir ada gibi dört yanı sularla çevrili ama korunaklı bir ada gibi beni bu allahsız karmaşadan çekip çıkarıyordun o lafı kullanma diyeceksin biliyorum çok kızdığını biliyorum özür dilerim bir daha söylemem ama ancak böyle anlatabilirim gibi geldi yoksa haşa allah yoksa ne var bu ellerimizle yolumuzu bulmaya çalıştığımız tedirgin edici karanlıkta kim tutar korkudan buz kesmiş ellerimizi. bir şey diyeceğim sana bu aralar şarkı filan dinlemiyorum ödüm kopuyor içinde anne geçecek diye bir şiirde öyküde bir filmde anne geçecek diye ödüm kopuyor dinlemiyorum okumuyorum izlemiyorum biri anne diyecek diye çocuklardan bile uzak duruyorum sanki bu dünyada anne lafını duyar duymaz geberinceye kadar ağlayacak gibiyim. peki şimdi ağlıyor musun diye sorma ağlamıyorum yazı bitince ağlayacağım gözlerimden yaş retina gözbebeği şu bu ne varsa akana kadar ağlayacağım en son gözümden ruhum akacak ve susacağım insanın gözünden ruhu akarsa susar belki insanın ruhu gözünden akınca hiçliğe erişir ve artık hiçbir ağrı yara sızı acıtmaz olur. Hiçlik sayesinde insan bir çeşit özgürleşme yaşamaya başlar hiçliğin özgürlüğü bunu istiyorum fakat kendimi tutuyorum bir yandan da özgürleşmekten korkuyorum hiçlikten senin suskunluğunla buna erişmek duygusunu kabullenemiyorum dönüp dönüp kendime aynı soruyu soruyorum. peki ben şimdi ne yapacağım ben sen sustuktan sonra ne yapacağım bu soruyu sorar sormaz ne kadar acınacak bir halde olduğumu düşünüp kendi kendime üzülüyorum. tuhaf değil mi kendine acımak yani insanın annesi susunca kendine acımayı öğrenebilmesi gerekiyor yemek yapmayı öğrenme zorunluluğu gibi aslında başka yerlerden gidip bir şeyler yemek mümkün ama gidip de birilerinden sana acımasını nasıl isteyebilirsin satın alınabilir bir şey de değil ki bu. öğrenmem gereken en zorlu şey galiba kendine acımayı öğrenmek bu ağır bir zorunluluk insanın hayatında kendisine acıyabileceğinden hiç kuşku duymayacağı biri olmalı zira kendime acımayı öğrenmem gerekiyor yoksa bütün kan içime sızacak ve kıpkırmızı çıkacak çektirdiğim röntgenler renksiz de olsa kıpkırmızı çıkacak işte böyle daha bir sürü şey aklıma üşüşüyor. hepsini anlatamıyorum bir yandan saçma gelecek bir yandan da seni üzmek istemiyorum son bir şey isteyeceğim senden eğer mümkünse bunu çok istiyorum hem de. ölünce senin yanına gömülmeyi istiyorum bunu neden benden istiyorsun diyeceksin tabii ki bu kısmı değil önemli olan senin yanına gömülmeyi istiyorum ve mezardan korkuyorum aslında soğuk geliyor benim için ısıtır mısın diye geçti içimden buz gibi bir kış gecesinde bir çocuğun yatağını ısıtır gibi mezarımı ısıtır mısın anne?”

    “Yazıda gramer, dilbilgisi filan neredeyse yok. Biraz zor oluyor okuması.”
    “Annenin ölümünün dilbilgisi grameri olmuyor ki Eda. İnsanın annesinin ölümü zaten hayatın anlatım bozukluğu.”

    Geçmişten söz etmek, bende kaybolma hissi uyandırıyor. Bir daha asla yolunu bulamama endişesiyle dolu kaybolma hissi.

    Her şey üstüme üstüme geliyor, nefes alamıyorum, pencere olduğunu sandığım yerlere doğru koşuyorum, duvardan başka hiçbir şey yok. Bir kabus bu. Her seferinde kaldığı yerden devam eden bir kabus.

    Geçmişi anlatmak her seferinde yolumu kaybettiriyor ve sonunda beni getirip aynı karanlık, rutubetli, boyası dökülmüş, küf kokan odanın ortasında yapayalnız bırakıyor.

    İhtimaller arasında en kötüsünü seçmek gibi maharetlerim var.

    İnsanın çaresizliği ne kadar büyükse, kendisini teselli edebilecek en saçma hayallere inanma ihtiyacı da o kadar büyüktür.

    Gitmek daha iyidir, ama bana sorarsan sakın gitme, nasılsa tekrar geri gelirim diye gider insan, ama sonra dönebileceğin bir yer kalmaz. Bırak dönebileceğin yeri, üzerinde yürüyebileceğin bir yol da kalmaz. Gidip de dönen yok mudur? Var elbette, bazılarının gitmesi de elzemdir.Ama seninki böyle değil. Gitme.

    Konuşmak için değil, sadece şu sözü söylemek için ağzım var; günah işledim ya Rab, günah işledim, bana merhamet et, beni bağışla.

    Yalnızlık, insanı ve evi sessizleştiriyor. Hayatı da.Dışarıdan gelen hiçbir gürültünün şiddeti, yalnızlığın uçsuz bucaksız sessizliğini bozmaya yetmiyor, annem benim için mutfaktan gelen tabak çanak sesleridir; mutfaktaki su sesi, pencereyi açma sesi, namaz kılarken duyulan fısıltı sesidir, ev sesleri annemdir, annem biraz da ev sesleridir, bir anda mutfak kapısından kafamı içeri uzatsam annemi göreceğimi sandım, annem mutfak tezgahının başında arkaya dönüp yüzüme bakıp sevgiyle gülümseyecek sandım.

    Bazı anlar uzun sürer; arkasından kötü şeyler olacağını düşündüğümüz anlar özellikle. O anın içinde geçmişinizdeki bütün acı kötü, sarsıcı deneyimlerin izleri ardı ardına sıralanır, zamanı uzatan insanın geçmiş acılarının toplamını bir duygu olarak o an diliminde yaşamasıdır.

    Bir kere aklından geçsem bir daha yalnızlık nedir bilmez kalbim.

    Bir kadını tanımaya başlamanın ilk adımlarından biri o kadına ne zaman yaklaşmaman gerektiğini bilmendir.

    O’nun yüzü dışında her şey yok olacaktır.

    Sonradan pişman olacağımı bile bile bir meselenin içine dahil olmak, geçmişte başımı bin türlü belaya soktu. Bu belaların sürpriz olduğunu söyleyemem; neredeyse tamamı bağıra çağıra göstere göstere ayan beyan üzerime geldi. Asla yapmamam gereken kesinlikle uzak durmak gereken tek bir şey oluyordu ve ben onu yapıyordum.

    Kendimi yavaş yavaş öldürmeyi hak edecek ne yaptım diye soruyorum bazı zamanlar.

    Masumiyetime ikna olmayı çok istedim.

    İnsana dair bütün meselelerin karanlıkla aydınlık arasında salınıp durduğunu, insan doğasının öngörülemez bir biçimde bu aydınlık veya karanlıklar içinde büyük, akıl almaz mesafeler alabileceğini kendime hatırlatıp masumiyet aradım. Her seferinde sözler verdim; gayet anlaşılabilir, makul ölçüde tutulabilir, sabretmem neticesinde kendimi daha iyi hissetmeme yardımcı olacak sözler.

    Gözümü bürüyen karanlık yaşadığım her anı yutabilecek büyük bir karanlık olarak her geçen gün büyüdü, her şeyi karanlığın içinden görmeye başladım ve sonunda karanlığın kendisi oldum.

    Bir kötülüğün içine düştüğümde düştüğümde değil bile isteye adım attığımda tanıdığım en temiz saf masum yüzler aklıma üşüşüyor ve o an oturup ağlayasım geliyor. Gerçekten ağlamak ama. İçimi çeke çeke hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Onların temiz yüzleri gözümün önüne geldikçe pişmanlığım artıyor ve daha iyi bir insan olmak için tekrar kendime sözler veriyorum. Bu sözü de tutamıyorum.

    Kulun kendisiyle böyle kavga etmesi Allah’ın hoşuna gider, sürekli pişmanlık ve tevbe hali…

    Acılı bir kadının yüzünü okumaya kalkarsan ateşe dokunmayı bir uçurumdan yuvarlanmayı çoşkulu bir nehirde boğulmayı göze almışsın demektir.

    Kainatta her mesafe ölçülebiliyor ama birbirine uzak iki hayatın arasındaki mesafeyi ölçmenin imkanı yok.

    Çaresizlikten yapılan şeylerin masumiyetini sorgulamanın anlamı yok. Dünyanın en alçak şeylerinden birini yapsanız da çaresizliğin doğurduğu masumiyet bir iç sızısı olarak alttan da merhameti çağırır.

    Öldürmeye çalıştığım bir benliğim vardı ve bütün kişisel geçmişimi tekrar düşünmek zorunda kalacağımı bilmiyordum. Epeyce gerilere doğru gitmek zorunda kaldım; ellerimle tek tek boğduğum hatıralarıma. Talan edilmiş bir şehirde yürümek gibiydi. Bir tabuta girmek gibiydi. Bir mezar toprağını eşelemek gibi. Ölü bedenimi kurcalıyordum. Sıra annemin ölümüne gelince orada durdum. Orada her şey duruyor; zaman yol inanç fikir her şey.

    İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir.

    ben seni bir kerecik görsem, yalnızca bir kerecik daha, seni görsem. anne. kafesinde deli gibi kanat çırpmaktan kanatları kan revan içinde kalmış bir kuş gibiyim. kendi tırnaklarıyla yüzünü paramparça eden bebekler gibi çaresiz, kimsesiz. evin yolunu kaybettim, evimizin yolunu, çocukluğumun, pencere önündeki çicek kokularının yolunu, bir türlü bulamıyorum. sokaklar birbirine benziyor, evler birbirine benziyor ve hiçbirini hatırlamıyorum. nerede olduğumu da. anne elimden tut. anne beni buradan al, götür; uzaklara, rüyalarında gördüğün yerlere götür,kendi çocukluğuna, senin beşiğine saklanalım, dedemin Mushaf muhafazasına saklanalım.

    anne ben âşık oldum, aşık oldum, aşktan oldum. bir parça nefes alabilseydim eğer vazgeçerdim. hiç olmamış gibi. şimdi geç kaldım. çok geç. dokundum, yandım, dokunanı yaktım, sen elini çekme üzerimden. aldığım her nefes içimi çürütüyor. bir de ilaçlar. artık çok ilaç içiyorum, çok, kızma. içine bir ateş parçası düşmüş sünger gibi için için yanıyorum, kül oluyorum.senin yüzüne bakmaya, senin toprağına bakmaya çok utanıyorum, bağışla. birinin peşinden gidiyorum ben, hiç durmuyor; durup arkasına dönüp göz ucuyla da olsun bir kez bakmıyor. artık nereye gideceğimi bilmiyorum anne. yol bitti, iz bitti, şarkı bitti, ilkbahar bitti, sayfalar bitti, şehit bitti, merhamet bitti. her şey bitti ve o yürümeye devam ediyor. arkasında ben. yoruldum. elleri titreyen bir cerrah, gözleri kör olmuşbir türbedar, felçli bir duvar ustası. burada, bu mezarlıkta, senin yanında yörende yatanlardan daha cansız, daha ölü. yoruldum. geri dönebilmek için küçük bir işaret beklerken sürekli, şimdi dönüşsüz kaldım. evsiz. muhtaç.

    Artık kimseler inanmayacak bir zamanlar bir kalbim olduğuna. Kimseler inanmayacak bir zamanlar bir yaranın hatırına gözlerimden kan akarcasına şahdamarım çatlayacakmışçasına sustuğuma. Bir ismim olduğuna. Yaşadığıma. Kimse inanmayacak, inanmasınlar olsun. Ben de inanmıyorum. Onlara onların inandıklarına kendime.

    Gerçek bende nefes darlığı yapıyor.

    Bir kadını sevmeye başladığınızda dünya gitgide tenhalaşıyor. Başka hayatların izleri tek tek silinmeye başlıyor; başkalarının sesleri, başkalarının ayak izleri, başkalarının hatıraları. Sonra sizden ve o kadından başkası kalmıyor. Öncesinde de hiç kimse yaşamamış gibi. Boşluktan doğmuş gibi. Sonra siz de yok oluyorsunuz ve sadece o kadın kalıyor. Aşk bir kadının bu dünyadaki yalnızlığıdır ona aşık olan adamın her şeyi ve nihayetinde kendisini, kadının varlığında yok etmesidir.Ben henüz yok olmamıştım .Şimdilik.

    Bilen söylemez söyleyen bilmez.

    Bir şey unutmuşum gibi geliyor, gidenlere hep öyle gelir; bir şey unutmuşlar gibi. Oysa zaten bir şey unutmak için gider insan, giderken bir şey unutmak sorun değil; insan çok daha büyük bir şeyi unutmak için gider. Geride kalanların ne anlamı olabilir mi?

    Önce düşünüp sonra karar vermek yerine, önce karar verip sonra düşünmek alışkanlığımdan kurtulamıyorum.

    İstanbul sadece fotoğraflarda yoksulların arkasında durur.

    Yaşamak insanın ömrü boyunca kaçmaya çalıştıklarına tek tek yakalanma tecrübesidir, bazılarından biraz daha uzun süre kaçabiliyoruz ama er ya da geç yakalanıyoruz, yaşlanmak artık kaçma teşebbüsünde bulunamayacak kadar yorulmak demektir.

    Yol insanın araf duygusunu en çok hissettiği yer sanırım; bir yerden bir yere giderken aslında hiçbir yerde olamamak halini yaşıyorum, iki mekan arasındaki hiçlik. İki hal arasındaki yokluk. İki menzil arasındaki zaman boşluğu..

    Bir adamın gidişiyle başlayan hiçbir hikaye geri dönüşle sona ermiyor. Gerçekten gidebilmek böyle olsa gerek.

    Ben de öyle düşünmüştüm, bir önceki gün geldi sonra aklıma. Eda’nın sarılma anı. Gülümsedim. İyi tarafından bakalım. Mutlu bir adamım ben.
  • İnsan sağlığı ve hastalığı üzerine yeni bir anlayış doğuyor.
    Bu anlayış öylesine heyecan verici ve olağanüstü olasılıklara gebe ki, henüz sınanmamış ve onaylanmamış, yani bilimsel bilgi
    olarak benim senmemiş de olsa kamuoyunun önüne bu konu ile
    çıkma isteğime karşı koyamıyorum.
    Bu anlayışın tem el varsayımları:
    1. Her birimizin biyolojik bir temele dayanan, bir dereceye
    kadar “doğal”, esas, verili ve sözcüğün dar anlamıyla değiştirilemez ya da değişm ez bir içsel doğası vardır.
    2. Her birey, bir bölümü kendine özgü, bir bölümü de tüm insanlıkla ortak bir içsel doğaya sahiptir.
    3. İçsel doğanın bilim sel açıdan incelenmesi ve yaratılması
    değil- keşfedilmesi mümkündür.
    4. Elimizdeki bilgilerin ışığında bu içsel doğanın temelde ya
    da zorunlu olarak kötü olmadığını söyleyebiliriz. Temel gereksinimler (yaşamaya; güvenliğe; ait olm aya ve şefkate; saygıya
    ve özsaygıya; kendini gerçekleştirm eye duyulan) ile temel insani duygu ve yetenekler ilk bakışta ya nötr, “pre-m oral” ya da yapıcı nitelikleri ile “iyi”dirler. Yıkıcılık, sadizm, gaddarlık, kin,
    nefret, vb. insanın temel özellikleri olmayıp, gereksinim, duygu
    ve yeteneklerin engellenmesine karşı duyulan şiddet eğilimli
    tepkilerdir. Öfke kendi içinde kötü değildir; korku, tembellik
    hatta bilgisizlik de... Bunlar elbette kötü davranışlara yol açabilirler ama bu da zorunlu değildir. İnsan doğası asla düşünüldüğü
    kadar kötü değildir. Aslında insan doğasına ait olasılıklar tipik
    bir yaklaşımla küçümsenmiştir.
    5. İçsel doğamız kötü değil, tersine iyi ya da nötr olduğundan açığa çıkarılmasının desteklenmesi seçilecek en iyi yoldur.
    Kendi yaşamlarımızı yönetebilme şansına sahip olduğumuz takdirde daha sağlıklı, üretken ve mutlu oluruz.
    6. Bu temel yapısı reddedildiği ya da baskı altına alındığı zaman insan sağlığı görülür şekilde ya da gizliden gizliye, hemen
    ya da neden sonra bozulacaktır.
    7. İnsanın içsel doğası hayvanların içgüdülerinin tersine güçlü, egemen ve yanılmaz değildir. Zayıf ve hassastır. Alışkanlıklara, kültürel baskıya ve olumsuz tavırlara kolaylıkla boyun
    eğer.
    8. Zayıf olmasına karşın bu doğa, normal bir insanda -hatta
    hasta bir kişilikte bile- ender olarak tamamıyla yok olur. Reddedilmesine karşın kendini gerçekleştirmek üzere içten içe direnir.
    9. Bu yargılar disiplin, yoksunluk, engellenme, acı ve trajedinin gerekliliği içinde açıkça tartışılmalıdır. Bunlar içsel doğamızı açığa çıkaran, besleyen ve gerçekleştiren; yaşamak istenilen deneyimlerdir. Bu deneyimlerin başarı ve ben gücü, dolayısıyla özsaygı ve özgüven ile yakından bağlantılı oldukları gittikçe daha iyi anlaşılmaktadır. Utkular kazanmayan, direnmeyen
    ve üstesinden gelmeyen insan bunu yapabileceğinden kuşkulanmaktan da kurtulamaz. Bu yalnızca dış tehlikeler için geçerli değildir. Kişinin kendi itkilerini kontrol edebilme ve erteleyebilmesi, yani korkusunu yenebilmesiyle de ilişkilidir.Bu varsayımların doğruluğunun kanıtlanması, bilimsel bir
    etik, doğal bir değerler sistemi, iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın belirleneceği son bir karar düzeneği oluşturacaktır. İnsanın
    doğal eğilimleri hakkında daha çok bilgi sahibi oldukça nasıl
    iyi, mutlu, üretken olacağım; özsaygısını nasıl geliştirebileceği-
    ni ve yeteneklerini nasıl en iyi şekilde kullanabileceğini söylemek de kolaylaşacaktır. Bu, gelecekte birçok kişilik sorununun
    kendiliğinden çözülecek olması anlam ına geliyor. Asıl sorun,
    kişinin insanlık ailesinin bir üyesi ve aynı zamanda tekil bir birey olarak gerçekte nasıl birisi olduğunu ortaya çıkartabilmekte.
    Kendisini gerçekleştirebilmiş insanları incelemek bize kendi
    yanlışlarımızı, eksiklerim izi ve ne yöne doğru geliştiğimizi görme olanağı verecektir. Bizim çağımız dışında her çağın kendi
    idealleri vardı. Tüm bu idealler, azizler, kahramanlar, beyefendiler, şövalyeler ve gizem ciler kültürüm üz tarafından saf dışı bırakıldı. Geride ise sadece iyi ayarlanmış, sorunsuz, olabildiğince
    silik ve belirsiz bir insanlık kaldı. Buna karşın belki de pek yakında tam anlamı ile gelişen, gizilgüçlerini değerlendiren ve
    kendini gerçekleştiren; içsel doğasına kendisini dile getirme özgürlüğü veren, onu kısıtlamayan, bastırmayan, yadsımayan insan örneğini tanıyabiliriz.
    Her birimizin kavraması gereken yaşamsal ve dokunaklı bir
    gerçek var: Türüm üze özgü erdem lerden her uzak düşüşümüz,
    kişinin kendi doğasına karşı işlediği her suç, ayrıcalıksız herkes
    bilinçaltım ızda bir iz bırakır ve kendimizi küçük görmemize neden olur. Karen Horney bu bilinçdışı algılama ve anımsama eylemini çok yerinde bir anlatım ile “kaydetm e” olarak tanımlar.
    Bizi utandıran bir davranışım ız hanemize kara bir leke olarak
    “kaydedilir”; dürüst, güzel ve iyi davranışlarımız ise olumlu birer puan olarak. Sonuçta terazinin kefesi bir tarafı gösterir. Ya
    özsaygım ız artar ve kendimizi benimseriz ya da küçük görür,
    aşağı, değersiz ve sevgiden yoksun hissederiz. Tanrıbilimcilerinsanın gücü yetmesine karşın bir şeyi bile bile boşlaması günahına “m iskinlik” adını vermişlerdi.
    Bu bakış açısı Freudcu anlayışı yadsımaz. Kısa ve öz bir şekilde açıklamak gerekirse, Freud bize psikolojinin sayrıl (hastalıklı) yönünü gösterdi ama artık sağlıklı yanını da açığa çıkarmamız gerekiyor. Belki de bu sağlık psikolojisi yaşamlarımızı
    denetleme ve geliştirmemizde, daha iyi insanlar olmamızda bizlere daha çok yardımcı olacaktır. Bu yöntem belki de, “hastalıklan nasıl kurtuluruz” diye sormaktan çok daha fazla yarar sağlayacaktır bizlere.
    Özgür gelişimi nasıl özendirebiliriz? Bunun için en uygun
    eğitim koşullan nelerdir? Cinsel mi? Ekonomik mi? Politik mi?
    Bu tip insanların yaşamlarına uygun bir dünya nasıl olabilir?
    Bu tip insanlar nasıl bir dünya yaratacaklardır? Hasta insanlar,
    hasta bir kültürün ürünleridir. Sağlıklı insanlar ise ancak sağlıklı bir kültürde yetişebilir. Bununla birlikte, hasta insanların yaşadıkları kültürü daha da bozduğu, sağlıklı insanların ise daha
    sağlıklı bir kültür yarattığı da bir gerçektir. Birey sağlığını geliştirmek daha iyi bir dünya yaratmanın yollarından biridir. Diğer bir deyişle, kişisel gelişimin özendirilme olasılığı yüksektir;
    var olan nevrotik belirtilerin yardım olmadan sağaltılabilme
    olasılığı ise daha düşüktür. Bir insanın daha dürüst olmayı seçmesi, kendi takıntı ve saplantılarını sağaltm aya çalışm asından
    çok daha kolaydır.
    Alışılagelmiş bakış açısı ile kişilik sorunları istenmeyen sorunlar olarak değerlendirilmişlerdir. Çatışma, kargaşa, vicdan
    azabı, kaygı, depresyon, düş kırıklığı, gerilim, utanç; kendini cezalandırma, aşağılık ya da değersiz duyumsama her durumda
    ruhsal acılara neden olurlar. Eylemlerin verimliliğini düşürürler.
    Denetlenemezler. Bu durumda da kendiliğinden hastalıklı ve kötü olarak algılanır ve olabildiğince çabuk “iyileştirilirler”.
    Gel gör ki tüm bu belirtilere sağlıklı ya da sağlıklı olm a yolunda ilerleyen insanlarda da rastlanır. Acaba suçluluk duygumuzu yenmemiz gerekiyor mu? Varsayalım ki güçlerinizi dengelediniz ve artık uyumlusunuz. Evet denge ve uyumluluk acıyı
    azalttığı için iyi olabilir; ama belki de daha yüce bir ideale doğru ilerlemenizi engellediği için kötüdür.
    Erich Fromm önemli bir kitabında (Man fo r Himself) klasik
    Freudcu üstben (süper-ego) kavramını otoriter ve göreceli içeriği nedeniyle yerer. Freud üstben ya da vicdanı, anne babanın dilek, istek ve ideallerinin içselleştirilmesi olarak düşünmüştü. Bu
    bakış açısı anne babanın kişiliklerini göz ardı ediyor. Peki anne
    babanız kanun kaçağı ise ne tür bir vicdana sahip olursunuz?
    Belki de babanız eğlenceden nefret eden katı ahlak anlayışına
    sahip birisidir. Ya da bir psikopat. Freud, bir vicdana sahip olduğum uz konusunda haklıydı. İdeallerimizi hayatımızın erken dönemlerindeki figürler belirler, sonradan okuduğumuz “Hafta Sonunda Kendinizi G eliştirin” kitapları değil. Ama, vicdanın kim inde daha etkili kim inde daha zayıf şekilde varlığını sürdüren
    değişik bir yanı, başka bir deyişle değişik türde bir vicdan vardır. Bu, “temel vicdan”dır. Bu vicdan kendi doğamızın, yazgım ızın, kapasitemizin; kendi yaşam “çağrı”mızın bilinçdışı ve bilinç ötesi algılanışından kaynaklanır. Bu vicdan kendi içsel doğamıza karşı dürüst olmamızı; onu kendi zayıflıklarımız, çıkar-
    larım ız ya da diğer nedenlerle yadsımamamızı ister bizden. Yeteneklerini körelten, doğuştan ressam olup da hisse senetleriyle
    boğuşan, akıllı olan am a aptalca bir yaşam sürdüren, doğruyu
    görüp de ağzını açmayan, yürekliliğini öldürüp korkaklaşan tüm
    insanlar içten içe kendilerini aldattıklarını ve bu nedenle de kendilerini aşağı gördüklerini hissederler. Sonuçta, yaşanan kendini
    cezalandırm a durumu yalnızca nevroza da yol açabilir; doğru
    olanı yapm aya başlam anın sonucunda yenilenmiş bir yürekliliğe, haklı bir öfke ve artan bir özsaygıya da. Kısacası, gelişim ve
    ilerleme acı ve çatışm a ile sağlanabilir.Geçerli olan sağlıklı ya da hasta olma ayrımına, en azından
    yüzeysel belirtiler göz önüne alındığında, kesinlikle karşı çıkıyorum. Hastalık, belirtilerin varolması mı demektir? Ben hastalığın, var olması gereken belirtilerin ortaya çıkmaması durumu
    olduğunu savunuyorum. Sağlıklı olmak hiçbir belirti taşımamak
    mı demektir? Sanmıyorum. Auschwitz ya da D achau’daki Naziler arasında hangileri sağlıklıydı? Vicdan azabı çekenler mi yoksa vicdanı rahat, temiz, mutlu olanlar mı? Tam anlamıyla insan
    olan bir kişinin o durumda çatışma, azap, depresyon, öfke yaşamaması mümkün müdür?
    Doğrusunu isterseniz bana gelip kişilik problemleriniz olduğunu söyleseniz, sizi daha iyi tanımadan ne yanıt vereceğime
    karar vermezdim: “İyi!” mi, yoksa “Geçmiş olsun!” mu? Nedenlerini bilmem gerekir önce. Bu durumun istenmeyen nedenlerden kaynaklanabileceği gibi olumlu nedenlerden de kaynaklanabildiği görülüyor.
    Bunun bir örneği de psikologların benimsenme, uyum, hatta
    suç işleme konularına olan yaklaşımlarındaki değişikliktir. Kimin tarafından benimsenmek? Belki de bir genç için züppe tanıdıklar, dem ekler tarafından kabul edilmemek daha iyidir. Neye
    uyum göstermek? Kokuşmuş bir kültüre mi? Baskın bir anne babaya mı? Olabildiğine uyumlu çalışan bir köle için ne söylenebilir ki? Ya da uyumlu davranan bir tutsak için? Davranış sorunları yaşayan çocuklara bile yeni bir gözle bakılm aya başlandı.
    Neden yaramazdır? Bu durumun patolojik nedenleri olabilir.
    Ama genellikle bunun için gayet iyi nedenleri vardır çocuğun;
    sömürülmeye, baskıya, hoşlanmaya, aşağılanmaya, ezilmeye
    1 arşı direnmektedir.
    Aslında, neyin kişilik sorunu olarak adlandırılacağı bu adlandırmayı kimin yaptığına bağlıdır. Kölenin efendisi mi? Bir dikililer mü? Ataerkil bir baba mı? Karısının çocuk kalmasını isteyen bir koca mı? Açıkça görülmektedir ki kişilik sorunları çoğuzaman insanın aldığı psikolojik yaralara, gerçek içsel doğasının
    uğradığı saldırılara karşı bir başkaldırıdır. Bu durumda hastalıklı olan, böylesi bir saldırıya başkaldırmamaktır. Ne yazık ki insanların çoğunun karşılaştıkları kötü davranışlara tepki vermediği kanısındayım. Kendilerine yapılanı sineye çeker, tepki vermeye yıllar sonra başlarlar. Bu tepki de nevroz ya da psikoz olarak kendini gösterir. Bazı durum larda kişi hasta olduğunu, gerçek mutluluğu, doyumu, zengin bir duygusal yaşamı ve huzurlu, üretken bir yaşlılığı kaçırdığını fark edemez bile. Yaşamı heyecan verici bulm anın, yaratıcı olmanın ve estetik tepkiler vermenin güzelliğini hiçbir zaman tadamazlar.
    Olumlu üzüntü ve acı sorusu ya da bunun gerekliliği konusu
    ile yüzleşmek kaçınılmazdır. Gelişim ve kendini gerçekleştirme
    acı, üzüntü, keder ve kargaşa olmadan olabilir mi? Tüm bunlar
    bir noktaya kadar kaçınılm az ve engellenem ez ise sınırları çizen
    nedir? Üzüntü ve acı insanların gelişimi için gerekli ise insanları acı ve üzüntüden sürekli olarak korum aya çalışmaktan kaçınmalıyız. Acı ve üzüntü bazen yapıcı olabilir ve nihai olumlu sonuçlan göz önüne alınırsa arzu edilebilir. İnsanları acılarını ya-
    şamaktan alıkoym ak sonuçta aşırı korum aya dayanan bir ilişki
    yaratabilir. Bu da kişinin kendi içsel doğasının bütünlüğüne olan
    saygısının azalması ve gelişiminin engellenmesi anlamına gelir.
  • “Yolda” başlıklı yazımda iki sözcük eksik çıkmış. 1950 kuşağı yazarlarının romanda, öyküde, denemede, anlatım yönünden, daha bir nitelikli olduklarını söylemiştim. “Anlatım yönünden” sözcükleri düştüğü için bir yanlış anlama olabilir. 1950 kuşağının, sözgelimi romanda daha önceki kuşağı aştığı sanılabilir. Oysa doğru değil bu. Bugün bir Kemal Tahir, bir Yaşar Kemal romanda aşılmış değil. Kemal Tahir’in, Yaşar Kemal’in, Orhan Kemal’in, Kemal Bilbaşar’ın yapıtlarını bugün de doruk yapıtlar olarak görüyorum. Yalnız yeni yazarları daha bir tatla okuduğumu da saklamamalıyım. Yeni yazarlar ortak dili kalkındırıyorlar da ondan mı? Sanırım öyle. Ortak dilden uzaklaşan yazar, bir süre büyük parıltılar yaratsa bile, geçici oluyor bu. ”Jargon”la “anlatım”ın ayrımını da burda buluyorum ben. Anlatım, ancak genel dilde gerçekleşebilir. Ya da o dilde gerçekleştiği zaman yücelebilir. Eski dergilerdeki “şive taklidi” tartışmalarını anımsıyorum. O sıralarda öğrenciydim. Yeni yeni yayın yapmaya başlamıştım. Ama o günlerde de anlamsız buluyordum bu tartışmayı. Kimler katılmıştı o tartışmaya? Bir iki ad aklımda: Orhan Kemal, Oktay Akbal, Tarık Buğra...
    “Fantastik” kavramıyla “olağanüstü “ kavramını karşılaştırırken bazı yazarlar “olağanüstü”yü “fantastik”in bir bölümü olarak görmüşlerdir. Oysa günümüzde “fantastik”, “olağanüstü”ye göre tanımlanmakta, bir yerde onun tersi öğelerden oluştuğu söylenmektedir. Jargon’la anlatım için de aynı şeyi söylemek mümkün. Anlatım jargon’dan uzaklaştıkça ortaya çıkıyor. Jargon’a dadandıkça biraz tanınmaz hale geliyor.
    1950 kuşağı yazarlarının öykülerinde, romanlarında ortak dile dayanmaları bir özellik olarak ortaya çıkmakta. Köy romancılarının hemen hepsinin 1950 kuşağından olmaları bugün bu gerçeği değiştirmiyor artık. Önemli bir çıkış noktasıdır bu. Son yıllarda 1940 kuşağı yazarlarının da buna daha çok önem vermeye başladıkları görülüyor. Sözgelimi Yaşar Kemal’in Yusufçuk Yusuf’taki büyük başarısının gizi biraz da burdadır. Orhan Kemal de ölümünden hemen önceki yıllarda ortak dile daha yaslanmaya başlamıştı. Onun eski yapıtlarının daha güçlü olduğunu nasıl açıklayacağız? Bence Orhan Kemal’de son yıllarda bir iniş başlamıştı da ondan bu.
    Tolstoy, Rus halkının hep atasözleriyle konuştuğuna dikkat etmiş. Bunu eleştirir. Bu tür konuşmanın düşünceyi öldürdüğü kanısındadır. Bir sıvışma, işin içinden sorumsuzca çıkma olarak görür bunu. Bence burda Tolstoy’un yazara bir bildirisi var. Abbas Sayar, peki? Abbas Sayar’ın bütün yapıtı öyle değil mi? Sanırım, Abbas Sayar bu türün ülkemizdeki son iyi temsilcisidir.
    Atasözü dedim, burda hemen bir İran atasözünü anımsayabiliriz: “Türkçe bilenin işi rast gider”. Türkçe böylesine büyük bir dil. Ama dilimizin son yüzyılda kendisini iki kez yenileme çabasına girdiğini de unutmayalım. Türkçe dil devriminden sonra yeni yeni oturuyor. Bugün de tam oturdu sayılamaz. Belki de bazı yazarları “şive taklidi”ne sürükleyen nedenlerden biri de o günlerde Öz Türkçenin getirdiği sorunlardı, dilin oturmamışlığıydı belki de. 1940 kuşağından olup şive taklidine yönelmemiş yazarların on beş yıl kadar önce yazdıkları bugün daha okunaklı değil onlarınkinden.
    1950 kuşağı, o yazımda da belirttiğim gibi dil devriminin değerleri içinde daha çok yaşadı. 1960 kuşağı da öyle. Yeni kuşaklar için bu daha çok böyle olacak. Her şey daha doğallaşacak.
    Şair Oğuz Kâzım Atok yazdığı denemeleri bir kitapta toplamış. Bilmiyordum, emekli generalmiş Oğuz Kâzım Atok. Ülkemizde tek general şair o sanırsam.
    Ve yeni bir şair: Metin Altıok. Gezgin’i bir iki kez okudum. Güzel şiirler var içinde. Duyarlılıkla tıka basa. Ama daha önemlisi, şiirin bir dil uğraşı olduğunu daha bu iki kitabında kavramış Metin Altıok. Son yıllarda kullanılmış bazı biçimlere fazlaca bağlı. Yine de ayrıntıda yenilmiyor onlara. Bir hüzün var Metin Altıok şiirlerinde. İç kapayıcı değil, iç açıcı bir hüzün, ancak böyle dersem anlatabiliyorum.