• 116 syf.
    ·2 günde·10/10
    Ben yalnızlığı ne sanmıştım bu keresinde

    Hasan Ali Toptaş ile İtalyan Kültür Merkezi'nde bir söyleşide tanışma ve onu dinleme fırsatı buldum. Heba kitabı İtalyanca'ya çevrilmiş ve bunun sonrasında bir buluşma düzenleme fikri ile bir araya gelmişler. Söyleşide kitabını çeviren çevirmen ile birlikte bulunuyordu. Şimdi yazdıklarım da aslında bir kitap incelemesinden çok bir yazara karşı olan izlenimim olacak. Yazarı sevenlere belki bilmedikleri birkaç bilgi aktarabilme ümidiyle yazıyorum.

    O zaman şöyle başlayayım,

    Hasan Ali Toptaş, okumalarıma kattığım bundan sonra da birçok kitabını okumak istediğim bir yazar. Kuşlar Yasına Gider romanı ile duymuştum onu. Ben yalnızca ismi bile insanda bir his uyandıran kitaplara çok ilgi duyuyorum. Çünkü yalnızca ismiyle bile hikayesine dair şeyler canlanıyor insanda. Bu nedenle ilk hedefim o kitabını okumaktı. İmza gününe giderken hem Kuşlar Yasına Gider hem de Yalnızlıklar kitabını aldım. Yalnızlıklar da sık sık alıntılarına rastlayıp bende merak uyandıran bir kitap olmuştu. Söyleşiden önce Yalnızlıklar kitabının neredeyse yarısını okuyarak yazar hakkında en azından üslubu yönünden biraz da olsa fikre sahip oldum.

    Türkler arasında da ona Kafka yakıştırması yapılıyor mu bilmiyorum ama çevirisi yapılan diğer ülkelerde kendisine "Türk Kafka'sı deniliyormuş. Ancak yazar bundan pek hoşlanmıyor. Benim de çok katıldığım bir şekilde şöyle söyledi: Bir şeyleri bir şeyler üzerinden tanımlamak zorunda değiliz, ki bir de bu kişi yazarsa. Dünya bile Kafka'yı 41 yıl taşıyabildi diyor. Galiba bu ismin yükünü yüklenmek istemiyor. Ki zaten her insan kendine özgüdür ben de böyle yakıştırmaları, bir şeyi benzetme yapmadan anlatamayışı doğru ve sağlıklı bulmuyorum. Kendisi de artık Kafka için halamın oğlu ya da dayımın oğlu diyormuş. Böylelikle bu yakıştırmayı yapanları eleştiriyor denilebilir bence.

    Sonrasında yalnızlık teması üzerine yazmış olsa da bunun -yalnızlık temasının-da üzerine yapışmasını pek istemiyor. Özgürlük alanının kısıtlanmasından ve kalıplara sokulmaktan hoşlanmıyor anladığım kadarıyla.

    Yine üzerine kalmış bir diğer konu bir haciz işlemi sırasında televizyon izleyen çocuğu görüp televizyonu haczetmeye gönlünün elvermediği ve meslekten istifa ettiği hikayesi ya da masalı mı denilmeli bilmiyorum. Ya kişi de bir hata olmuş ya da onu çok seven birileri böyle dokunaklı bir hikaye yazmış. Ancak kendisi bunu da düzeltmek istiyor. Böyle bir olay yaşanmamış ve yazar işinden emekli olarak ayrılmış. Aslında daha sonra yayınlanan bir söyleşi kitabında bu durumdan bahsetse de fazla kişiye ulaşamamış ya da bu bilgi ısrarla paylaşılmaya devam edilmiş.

    Kendisi mesleğiyle ilgili, bürokrasi ile ilgili bir yazı yazmak istemediğini, okumak da istemediğini söyledi. Emekli olmak için gün saydım bir daha o günlere dönmek istemem diyor.

    Çocukluktan kalma bir alışkanlıkla yazılarını yere uzanarak yazıyormuş. Dolma kalem kullanıyormuş ve duyguların ancak kalemle kağıda aktarabileceğini düşünüyormuş şimdiye kadar. Ama son kitabını klavye ile yazmış böyle de olabiliyormuş diyor.

    İlham aldığım bir şey yok ama her şey ilham kaynağı olabilir diyor mesela bir sokak tabelası bile. Kendi yaşamının, birikiminin onu yazmaya yönlerdiğini söylüyor.

    Ben hep bir yazarın nasıl yazdığı konusu üzerine düşünürdüm. Yazarken plan yapıyorlar mı yoksa yalnızca ellerine kalem kağıt alıp mı yazıyorlar diye merak ederdim. Bu sorunun cevabı birçok yazara ve yazdığı türe göre değişebilecektir. Ben ise ideal olanı kalem kağıt alıp içten gelenlerin kağıda dökülmesi şeklinde görürdüm. Plansız, programsız ve bunun yanında kusursuz bir yazının çıkması bana yazarın yetkinliğini çağrıştırırdı. Bu açıdan bakınca Hasan Ali Toptaş da kitaplarını bir plan dahilinde yazmadığını söyledi. Yalnızca Kuşlar Yasına Gider kitabını bu şekilde yazmış. Onun dışında yazdıklarında hikaye kafasında oluşmaya başlayınca yazıya döküyormuş bütün o kafasındakileri.

    Her yazar okunmak, anlaşılmak ister diye düşünüyorum. Ancak Toptaş'ın büyük kitlelere ulaşmak, popüler olmak gibi bir derdi olduğunu düşünmüyorum. Kendisi sadece içinden gelenleri yazıyor. Çok mütevazı, çok içten bir tavrı var. Yazmak istediği için yazıyor. Bu da bence eserlerini daha değerli kılıyor.

    Yalnızlıklar kitabına gelince defalarca okunulası bir kitap. Çok farklı bağdaştırmalar yapmış, alışılmışın dışındaki bu bağdaştırmalar hızlı hızlı okuyup geçmenizi engelliyor. Düşünerek, hissederek okunduğunda anlatım yoğunlaşıyor ve bu derin anlam çok güzel yerlere götürüyor insanı.

    Yalnızlığı şekilden şekile sokan yazara kısa bir yalnızlık tanımlaması yapılması istendiğinde bunun mümkün olmadığını söylüyor ve kitabının sonuna atıfta bulunuyor.

    "Ben yalnızlığı ne sanmıştım bu keresinde" diyor.
  • 448 syf.
    ·48 günde·Beğendi·8/10
    Eric Walberg'in Postmodern Emperyalizm adlı kitabı klasik savaş anlatımı içermez. Ortadoğu, Ortaasya ve Rusya konularında uzman Kanadalı bir gazetecidir. 1973 yılında İngiltere'ye Cambridge Üniversite'sinde okumaya gittiğinde, Batı düşüncesinde yer alan Sovyetler Birliği'ne ait olumsuz nitelemelerin de bilincindedir. Hep kötü ve olumsuz örnekler duyar. Bu kötü ve olumsuz örnekleri kim ne amaçla yazar. Ya da anlatılan o 'kötü' olaylar gerçekten de kötü mü yoksa sadece zihin tahribatı yapmak için kullanılan propaganda yöntemimidir. Şili'de Salvodar Allende'ye yapılan darbe sırasında İngiltere'de okuyan kendisi gibi Şilili öğrencilerle darbeyi tartıştır. Moskova'dayken 1979 yılında Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgal etmesine tanıklık eder. Rusya, Ortadoğu, Ortaasya bölgelerinde aktif olarak yaşaması bazı olayları dışarıdan değil de olayın içinden gözlemlemesine yol açar.

    Kitap, geçmiş ve bugünün irdelenmesini içeriyor. Bunu yaparken de öznel düşüncelerin yanında çok sayıda kitaptan da kaynakça olarak yararlanılmış. Jeopolitik ve büyük oyun anlatılıyor.

    ABD'nin yaptığı darbelerle SSCB'nin yaptığı darbeyi zihninde buluşturur ve aynı olduğundan bahseder.

    Kitap 5 ana başlığa sahip. Bunlar sırasıyla:
    1) Rakip İmparatorluklar.
    2) İmparatorluk Komünizme Karşı.
    3) ABD - İsrail - Post Modern Emperyalizm.
    4) İsrail: Bir Buçuk İmparatorluk.
    5) Birçok Oyun, Birçok Oyuncu.

    Ortadoğu'ya İngilizlerin hakim olma çabaları anlatılırken, siyasi ve ekonomik örgütlenmenin yanında dini yapılarında nasıl kullanıldığı anlatılır. Bölgedeki aşiretler üzerinden işlerini yürütme siyasetinin, dün olduğu gibi bugünde aynı şekilde devam edildiğini vurgular.

    Ortadoğu da güç savaşı yaşanır. İngiltere'nin Haşimi Krallığını devre dışı bırakmak için Suud hanedanlığını desteklemesi ve iki aşireti birbirine kırdırması yanında, Osmanlı ya da Türkleri sevmeyen İbn Vahab'ın torunlarını yine Osmanlı'ya karşı nasıl kışkırtıldığını okuyoruz. Haşimi Krallığının Arabistan bölgesinden tasfiye edilmesinin sebebi, acaba Haşimi Krallığın - ihanet içinde olsalar da - Osmanlıya biraz daha yakın olmasının sebebi olabilir mi?

    Arapları kendilerinin belirlediği sınırlar içinde tutup, Türklerden bağımsızlıklarını kazandırıp, kendi devletlerini kurmalarını sağlamaları ve bu doğrultuda silahlandırmaları bugün bile yabancı gelmeyen bir durum göstergesidir. Arabistan'da Suudların, Haşimileri uzaklara sürmesi ve İngiltere'nin burada oynadığı rol de başka bir kitabın konusu. İngiltere Haşimilere daha sonra hangi devleti kurdurmuştur ya da kurdurulan devlete Haşimiler nasıl atanmıştır? Bu ve buna benzer sorular da kitabın içinde.

    1.Dünya Savaşı bitse de ve mağluplarla galipler ortada bulunsa da, galiplerin de insan kaynağı olarak çok ağır kayıp vermesi bir yerlerde olayı uzaktan seyreden kişi veya kurumların işine gelir. Hem mağlup hem de galip devletlere silah ve para yardımında bulunan bankalar ya da bankerler. Gün onların günüydü ve onlar için kimin kazandığının ya da kaybettiğinin önemi olmadan akbaba gibi ortaya gelip beklerler.

    Devlet dışı yapılanmalar ya da sivil toplum kuruluşları ne kadar sivil diye bir soru akla takılıyor. Devlet tarafından kurdurulmamış olması onların bağımsız ya da bir yerden emir almayacağı anlamına geliyor mu? Örneğin, Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları Dernekleri, Sınır Tanımayan Gazeteciler vd. Belki devletler tarafından doğrudan kurdurulmamış olabilir ama ne kadar bağımsız oldukları da şüpheli. Kitap içinde de bunların kimlerle işbirliği yaptığını anlatan bölümler okunabilir.

    Sömürge ve sömürgeciliğin dünya savaşları ve bölgesel çatışmalar içindeki yerine değinilir. Sömürgecilerin çeşitli adlarla (kültürel de olabilir, yardım amaçlı da olabilir ya da korumak amaçlı da olabilir) ülkeleri ya da toplumları nasıl birbirine düşürdüğünü ve bundan hareketle kendisine yeni paylaşım alanlarını nasıl açtığını; ayrıca bunlara yardımcı olan yerli işbirlikçiler hakkında da genel bir anlatım yapılır. Toplumların - şu an bile geçerli- önce bir kavramla tanıştırılması ve sonra o kavramla korkutulması ve sonunda istenilen seviyeye geldiğinde içerdeki işbirlikçilerin, güç odakları hesabına nasıl çalıştıklarını da görmekteyiz. Bir devlet dışarıdan ne kadar saldırı altında olursa olsun eğer içeriden bunlara destek sağlayan olmazsa yıkılması ya da zarar görmesi zordur. İçten saldırı çeşitli yollardan gerçekleşir.

    ABD'deki İsrail lobisinin varlığı ve etkilediği alanları kısaca anlatıyor yazar. Esasında şu an birileri 'bu işler nasıl yapılıyor' diye bir soru sorduğunda bunun cevabı yine kitabın içinde güzel bir şekilde anlatılıyor. Para, güç, lobi, medya, casusluk gibi unsurlarla toplumlar istenilen bir yöne yönlendirilebilir. Bunlar yapılırken de işler 'normal' bir süreçmiş gibi işler. 'Edwards Bernays'tan sonra propagandanın nasıl halkla ilişkiler kavramına evrildiğini ve bu doğrultuda yapılan çalışmalardan da kısaca bahsedilir.

    "İkinci Dünya Savaşı'nda Yahudilerin gördüğü zulüm --Soykırım- Hollywood'un önemli konularından biri haline gelmiştir. Soykırım'dan kurtulan Yahudi bir ailenin oğlu olan Norman Finkelstein'ın "Soykırım Endüstrisi" Holokost Endüstrisi adını verdiği bu durum, İsrail'in dolaylı olarak aklanmasını ve ABD'nin koşulsuz desteğinin garantilenmesini sağlıyordu (S.269)". Bu kitabı çıktığı zaman https://www.kitapyurdu.com/...anufacturer_id=15138 okumuştum. Gerçekten de bu "soykırım"ın nasıl "endüstri" haline getirildiğini de görürsünüz. Zaman çizelgesi içinde olaylar anlatılır. "Soykırım Endüstrisi" adlı kitabın yazarı siyonist çevreler tarafından taşa tutulur. Bu kitabı da tavsiye ederim.

    Ezcümle: Ortadoğu ve Ortaasya ağırlıklı olsa da, Avrupa ve Amerika'da kitabın içinde. Tarihi olayların siyasetle harmanlanması sonucu ortaya çıkan bir çalışma. Geniş kaynak kullanımı ile hem okuru hem de buradan hareket edip ayrıntılı araştırma yapacaklara bilgi sağlıyor. Nesnel anlatım ile olayları anlatmış. Hamasi nutuklar yok. Siyasi tarih okumayı sevenlerin hoşuna gidecek bir kitap. Yazarın gazeteci olmasında dolayı kullanılan dil de akıcı ve anlaşılır (tabi çevirmeni ve yayın evini de bu güzel çalışmayı yayımladıkları için tebrik ederim). Tavsiye ederim.
  • 152 syf.
    ·3 günde·10/10
    Kur-tul-mak-MIŞ!

    Pınar Kür'den okuduğum ilk kitap, Asılacak Kadın. İlk baskısını 1979 yılında yapan kitabın Can Yayınlarından çıkan 22. baskısını okudum. Yakın arkadaş tavsiyesi, ismin çarpıcılığı ve bir zamanlar yasaklanmış bir kitap olması bu kitabı okumam için yeterli sebeplerdi. Zaten kendimce yeni yazarlar tanımak, kadın yazarlar tanımak ve yalnızca yabancı yazarlarla sınırlı kalmamak gibi bir hedefim vardı.

    Pınar Kür, çok özgün herhangi bir yerde bir yazısı okunduğunda kolayca tanınabilecek bir üsluba sahip. Romanında da bana kalırsa deneysel ve faydacı çalışmış. Romanını da klasik hepimizin bildiği bir tarzda yazmamış. Kitabın sonunu kitabın başına koymak, karşılıklı diyaloglar, güzel bir dil ve o tanrısal bakış açısıyla yazmamış yani.

    Her zaman okumaktan zevk aldığım şekilde, karakterlerin kendi ile olan sohbeti veriliyor aslında bize. Katakterlerin kendi ile sohbeti yani içses yani bilinç akımı. Faik ve Melek'in anlatımı için kendisi de bilinç akımı tekniğini kullandığını söylüyor Pınar Kür. Benim de abartılmadıkça çok sevdiğim bir teknik. Bu şekilde yazılan yazılarda karakterlerin nasıl hissettiğini tamamen öğrenme fırsatı bulabiliyor okur. Her bir his atlanmadan anlatılıyor. Çok bunaltıcı hisler olmadıkça ve tadında verildiğinde okuması çok zevkli. Böylelikle daha kolay empati kurulabiliyor karakter ile okur arasında. Tabi bunun tam tersi de olabilir. Kişinin iç konuşmaları ne kadar rahatsız edici, ne kadar katlanılmaz ise o kişiye de ona göre bir tavır takınıyor okur.

    Kitap, yazarın bir gazete haberinde bu olaya rastlaması sonucu yazılmaya başlanmış. Elimize bir gazete aldığımızda kimbilir kaç tanesine rastlıyoruz buna benzer haberlerin. Pınar Kür bu hikayeyi anlatmak istemiş. Kitap 15 yılda tamamlanmış. Her kelime üzerinde bir kuyumcu hassasiyetiyle durulmuş. Ne eksik ne fazla bir şey var her şey yerli yerinde. Faik Bey veya Yalçın konusunda daha rahat olduğunu düşünüyorum yazarın çünkü biri yargıç biri de bize 'okuyor' olarak tanıtılan liseli çocuk. Ikisinin de dilini bulmak zor değil. Ama Melek biraz daha farklı. Melek yaşadığı yerin ağzı ile konuşuyor ve bunun için yazar uzun süre çalışmış. Orada yaşayanlar nasıl konuşuyor, Melek hangi kelimelerini kimden katmış dağarcığına hepsini tek tek göz önünde bulundurmuş.

    Görmez gözler ile bakıldığında değeri ayaklar altına alınacak bir kitap ama eğer anlatılmak istenene bakılırsa o kadar derin hisler var ki içinde. Kitabı bitirdiğinizde uzun süre etkisinden çıkamazsınız. Bu kitabın cinsellikle ilgili bir kitap olduğunu söyleyenler asıl anlatılmak istenene, toplum eleştirisine, kadın düşüncesine tamamen uzak olmalılar.

    Kısımları tek tek incelemek isterim. Çünkü hepsi üslubu, içeriği, karakter ve anlatım tekniği yönüyle farklılaşıyor.

    Faik İrfan Elverir

    Tık. Kalem kırıldı. Gözünü kırpmadı. Sanki kokumu duyuyor.

    Bunca yıl geçmesine rağmen hala kokusunun duyulup duyulmadığından korkan bir hakim.

    Faik için yazılan kısım çok etkileyici bir dille kaleme alınmış. Uzun uzun cümleler yok. Hep birkaç kelimeden oluşuyor. İç konuşmalar insanı onun ruh haline büründürebiliyor. Çözemediği, atlatamadığı anlar, önyargılar ve korkular arasında kıvranıyor ruhu. Bunu da dışarı harika yansıtıyor yazar.

    Faik, olmak istediği kişi olabilmek için çalışmış. Çalışmış ve başarılı bir hakim olmuş. Hakimlik onu diğerlerinin gözünde daha da yüksekte göstermiş söylediğine göre . Aslında çocukluğu tamamen kendini ispatlama çabasıyla geçmiş. Kendinde gördüğü noksanlıkları kapatmaya çalışmış ve çok çalışmış. Sonunda artık o kokudan kurtulmuş. Hani annesi başkalarının çamaşırlarını yıkıyor diye kendi çamaşırları kirli gezen çocuk.

    Bana kalırsa en az Melek kadar sevgisiz bir çocuk Faik de. Eğer ki içinde biraz sevgi olsaydı böylesine katı olur muydu? Faik için şöyle başlardım kitaba. "Sevgisizliği hayat edinmiş olanlar için. Çünkü böyle olmak zorunda değildi bana kalırsa. Çünkü onun için hakim olmak yalnızca saygı ve üstünlük kurmak uğruna seçilmiş bir iş. Ama asıl işi sevgisizlik, ön yargı.

    Kitabı okuduktan sonra bu kitabı yasaklayanlar da Faik Elverir gibi miydi acaba dedim.

    Faik hakkındaki bölüme ben "bir kadın düşmanı" ismini vermek isterdim. Anne sevgisi, kardeş sevgisi, kadın sevgisi görmeyen Faik'in içinde öylesine büyümüş ki bu eksiklik, düşmanlığa dönmüş. Nihal, Rukiye, Melek veya annesi. Onun gözünde her kadın aynı. Her kadının tek derdi yalnızca bedenini birilerine vermek. Hepsi ile ilgili düşündüğü şey bunu yapıp yapmadığı.

    " Bahar akşamı. Ortalık ılık. Hep bahar akşamlarında ortalık ılıkken gelmiştir başıma ağlanacak şeyler... Babam öldüğünde. Mektebi bırakmaya mecbur kalırsam ne yaparım. Rukiye geldiğinde. Ya parayı elimden almanın bir yolunu bulursa. O kız pis herif çekil yanından dediğinde. Onca gün trende gidip gelirken bakışından sonra sanki bana hiç göz süzmemişcesine yüzünü buruşturarak. Nihal'i Ali'nin koynunda inlerken gördüğümde. Ağlamak ha. Çok küçükmüşüm o vakit."

    Bana kalırsa bu kısım Faik ile ilgili birçok fikri bize veriyor. Biraz kendi kafasında yaşayan bir insan. Korku, kaygı ve sevgisizlikle büyümüş. Kendine kimseyi dost bilmemiş ya da kimse onun dostu olmak istememiş. Onun da bencilliği içinde git gide büyümüş. Zamanla artık duygusuz, anlayışsız ve nefret dolu bir insan olmuş.

    Şimdi dönüp ikinci kez okuyuşumda Faik'in söyledikleri daha çarpıcı geliyor. Ilk okuduğumda neden böyle söylüyor anlamamıştım. Şimdiyse anlayabiliyorum.

    Bir zambak çiçeği

    "Kimi eskimiş çiçeklerin başları, asılmış bir kadının başı gibi öne sarkar."

    Ama kimi eskimiş olmasa, taptaze olsa bile başını öne eğmiş olabiliyor. Mesela Melek gibi mesela Zambak gibi. Aklıma gelmezdi bir zambak görüp gözlerimin dolacağı. O beyaz çiçek ancak bu kadar güzel anlatabilirmiş Melek'i.

    Melek kimsesi olmayan, zorba adamın eline düşmüş bir kadın. Okuduğum en çarpıcı kadın karakterdi. Güçlü olduğu için değil gerçek olduğu için. İdealize edilmiş bir kadın yerine gerçek bir kadın çizilmiş bizlere.

    Faik ile ilgili yazmak Melek ile ilgili yazmaktan çok daha kolay. Melek hakkında bir şeyler söylemeye başlamak zor geliyor.

    Istemeden evlendiği koskoca Hüsrev bey, onu her gece birilerine peşkeş çeken Hüsrev bey, kendi eksiklerini başkalarının bedeni üzerinden tamamlayan Hüsrev Bey. Hüsrev bu kitabın kötü kişisi. Her şey bittiğinde mağdur kişisi. Çünkü her zaman birilerine yüklemeyi severiz günahları ve genelde kötüler bulurlar kendilerine sığınacak güvenlikli bir yer. Kötü kişi seçildikten sonra bunun dışındaki herkes temizlenmiş sayar kendini.

    Hüsrev Bey annesinin bakıcısı olan Melek ile evlenir annesi öldükten sonra. Onu yabancı sevgilisi yerine koyar, sürekli onunla kıyaslar. Melek'ten nefret eder ayaklarını, yüzünü hiçbir şeyini beğenmez. Her gece eve getirdiği bir adamla beraber olmasını ister, kendisi de izleme şartı koyar.

    Melek, başlarda karşı çıksa da kimsesizliğinin, korunmasız yalnızlığının farkındadır ve artık yediği dayaklar neticesi pek bir şeye karşı gelmez olur. Konuşmaz kendiliğinden hiçbir şey yapmaz. Âdeta Hüsrev'in kuklası haline gelmiştir. O ne derse onu yapar. Onun dışında da bir şey yapmaz.

    Bir defasında şunu tartışmıştık. Birinin bir eyleme karşı çıkmayışı buna rızası olduğunu gösterir mi? Ben göstermez demiştim. Bu kitap da bir örnek aslında. Her hayır diyişte dayak yiyecek, hırpalanacak ve yine sonuca katlanacak, kimse tarafından kurtarılmayacak biri neden karşı çıksın yapılana. Bir tokat daha yemek için mi? Buna gücü var mıdır?

    azad eyleseler uçamaz mısın?
    kırılmış kolların kanadın hani!

    Hep hırpalanmış Melek. Yalnızca dedesinin onu sevdiğini hatırlıyor. Onun dizine yattığında saçlarını okşadığını. Ondan sonra da kimse ona sevgi ile dokunmamış, hiçbiri onu insan yerine koymamış. Sevmek beni sevmek sevmiş beni beni sevmiş diyor Yalçından bahsederken. Onun için sevmek dedesinin çatlak sesiyle söylediği bu türkü ve çok eskide kaldı.

    Acemi Bahçıvan

    Yalçın'a gelince bence o her şeyin acemisi. Sevmek ne bilmiyor, gerçek ne bilmiyor. Sanki bir hayal dünyasında. Yalnızca kavramları biliyor. Kurtulmak, kölelik, zambak.. Neyi neden yaptığını bilmeyecek kadar aklı havada. Böylesine yıpranmış bir kadından sevgi bekleyecek kadar çocuk.

    Beylik laflar ediyor bana kalırsa kendine olmayacak işleri görev biliyor. Onu kurtaracağını söylüyor peki sonra? Ne olacak ki Melek o evden çıksa nerede yaşayacak? Karısı mı olacak Yalçın'ın ? Ha Yalçın ha bir başkası...

    Yalçın Melek'i beyaz elbisesi içinde seviyor, siyah saçları beline uzanırken sanki hayalde gibi onu böylesine güzel görürken. Oysa konuştuğunda büyü bozuluyor.

    Yalçın'a en çok ısındığım kısım şurasıydı.
    " Şimdi düşünüyorum da o ilk anda bana en korkunç gelen Melek'e yapılanlar değil de, bunu birçok kişinin yapabilmesi, birçok kişinin de yapılmasına göz yummasıydı sanırım."

    Yargılama olana kadar herkes her şeyden haberdar olmasına rağmen hiç ses çıkarmamıştı. Bir mahalle göz yummuş görmezden gelmişti. Ne zaman ki Hüsrev Bey öldü her şeyi bilen insanlar, zamanında arka çıkmadıkları Melek'e burada bir de darbe indirdi. Toplumun yozlaşmışlığı.

    Gerçi bunu tek kişi yapsa da göz yumulamazdı ama bu haliyle çok korkunçtu. O gece ağladım diyor Yalçın. Melek'i sevdiğim için değil onu görmeyeli uzun zaman olmuştu ama neden ağladım bilmiyorum. Son olarak Yalçın'ın Melek'e armağanı aslında onun da Melek için planlarının farklı olmadığının bir göstergesi bence. Yalçın onu gerçekten bir Zambak zannediyor olmalı. Ona haklar verebileceğini, su verdiği için açmasını istenebileceğini zannediyor. Ne yazık!

    Başlarda onu kölelikten kurtarıp özgürleştireceğini söyleyen Yalçın sonrasında bu fikrinden de caymış olmalı ki şunları söylüyor:

    " Beni seviyor musun sorularıma yalnızca şaşkın ve ürkek bakışlarla karşılık vermeyi sürdürdükçe korktuğuna inandım. Beni sevdiğini söylemeye korkuyor; hayır daha da ötesi beni sevmeye korkuyor dedim. Sonra da yeni ve eşsiz bir buluşmuş gibi özgür olmayan kişinin sevemeyeceğini karar verdim. Melek'i kölelikten, Hüsrev beyin korkunç boyunduruğundan kurtarmakla ona sevmek olanağını da armağan edeceğimi sanıyordum. Ancak ben kurtarırsan gerçekten yaşamaya başlayacağını inanmıştım.
    Oysa ben kurtarmaya kalkıştığım için şimdi ölümü bekliyor o.
    Nasıl da yalan yanlış yaptım her yaptığımı. Yaptık her yaptığımızı. Melek ölecek...


    Hiçbir şey demedi.
    Hiçbir şey demedim.
    Hiçbir şey demedi.

    Kadın hiçbir şey demedi.

    Kimi onu mal düşkünü diye kocasını öldüren bir katil olarak gördü. Kimi oğlunu ayartan biri. Kimine göre her gece kocasının karşısında birileri ile beraber olacak kadar arsız bir kadınmış.

    Kimi kurtaracağım dedi. Kimi öldüreceğim.

    Kadın hiçbir şey demedi.

    İyi de etti. Kim dinlerdi ki onu. Çabalasa anlatsa, kim hak verirdi. Bu zamana kadar hak vermeyi de geçtim kim dinlemişti ki onu. Varsın şimdi de sussundu. Karara razı olsundu. Kara gözleri ışıldasındı. Gözlerini yumsun rahat uyusundu.
  • 190 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Hakan Günday kafasını açıp içini kurcalamak istediğim bir yazar. Bu dünyaları kurarken neyle besleniyor, bu insanlığa nefret kusma akabinde de okura bu hissi geçirme nasıl oluyor. Her Günday kitabı sonrası toplumdan, insanlardan, düzenin saçma sapanlığından tiksiniyorum. Çünkü görmezden gelmek istediklerimi HATIRLIYORUM!

    Ana kahramanımız yine çocuk. Kitap çocuğun yetişkinligi ile başlayıp bir geçmişe bir şimdiye dönen anlatım ile ilerliyor.

    Kitaplarında olanca siddetiyle sürekli vurgulanan çocuk istismarı; açın gözünüzü, görün bunları çığlığı mı yazarın kaleminden taşan? Psikolojiyi böyle iyi bilmesinden mi bu kadar rahat benimseyebiliyoruz karakterleri?Sistemin tüm aksaklıklarına atılan taşlar rahatlatıyor mu yazınca merak ediyorum bunları hep.

    Bu kitabı yazarken Berlin'e hiç gitmemiş, çok sonraları gittiğinde Berlin'de yokuş olmadığını fark etmiş. Halbuki okur yokuşu tırmanırken tükeniyor okurken.

    Baştan sona içim parça pinçik oldu okurken ama Zargana'nın evden kaçtıktan sonraki ilk gecesinde yaşadıklarını okurken nefessiz kaldım sanki. Ne yazsam spoiler olur. O sokaklarda düşe kalka ilerleyen Zargana'yı okudukça kahroldum. Insanlar neden böyle kötü? Kurgu var elbette bir miktar abartmıştır da belki yazarken ama olamaz diyemiyorsunuz işte okurken. Hayat herkese çiçekler sunmuyor. Hakan Günday da hayatın tozuna pisliğine bulanan karakterler yaratıyor bize.

    Kurguda basit bulduğunuz yerler olabilir HG okurken, bana göre anlatmak istediklerini bir hikaye içine yerleştirirken tam olarak nasıl yapmalı karar veremiyor sanki. Bu sebebten başlangıç ve bitişler oturmamış hissi verebiliyor ama harika satır araları için, toplumsal ve psikolojik çıkarımları için okumalısınız zaten. Benim sevdiğim yönü bu.

    Yaşayan değerlerimizden olduğuna inanıyorum Hakan Günday'ın. Okumaktan büyük bir keyif alıyorum, kitaplarında başka kitaplara ve yazarlara işaret etmesi sayesinde yaptığım keşifleri seviyorum. ( Bkz.
    Yakasında Bir Çiçek Gibi İntiharı ile Birlikte Gezen Bir Adamı Durdurun Durdurabilirseniz ). Kendisinin şöyle güzel bir cümlesi var,

    "Bir insanı tanımak "zaten" mümkün değil. Ama onu tanıdığınızı hissettiğinize en yakın olan an, galiba size "bu kitabı mutlaka oku" dediği an, "bu filmi mutlaka izle" dediği an."

    Buradan yola çıkarsak sanırım Hakan Günday'ı tanımaya çok yakınım. =)

    Her satırda yeni bir şarkı girmesini seviyorum, bence müziğin düşünmeye olumlu bir etkisi var, mesela ben müzik dinlerken daha net yerlestiririm aklımda düşünceleri. Zargana'da geçen şarkıları bir listede topladım, bazen şarkı adı yerine sanatçı adı verdiği için şarkı seçimi bana kaldı. Belki de bu HG'nin kendin keşfet metodudur. Bakmak isterseniz link şu.
    https://www.youtube.com/...AeYEnY3RXUUemyl-Uuez

    Ne düşünüyor nasıl bir mekanizma işliyor kafasında bilmiyorum ama hep yazsın hep okuyayım. Her defasında birikimine hayran olayım istiyorum.

    Seviyorum demiş miydim? :))
  • 304 syf.
    ·2/10
    Bu tarz kitapları çok okuyan biri olarak, henüz kitabın başında olayların nasıl gelişeceğini anlatım. Bebeği kaçırandan tutun da, kayıp genç kızların akibetine kadar. Bu da benim okuma zevkimi yerle bir etti. Ayrıca kitapta o kadar çok hata var ki, hangi birini yazayım. Yani doğru renkte olan ama yanlış yerde olan bir yapboz parçasına benzeyen o açıklanamaz olaylar silselisi, kitabın gidişatıyla örtüşmüyor. Şöyle ki; DNA yaptıracaksınız ve DNA örneği bozuk çıkıyor. Tamam, yazar merak unsurunu ilerki sayfalara taşımak için bunu yapmış olabilir, amenna. Fakat o kişiye ait saç tırnak gibi bazı numuneleri onun evinden almak hiç mi aklınıza gelmez. Evin anahtarını herkes yanında taşırken nasıl oldu da bir odada denk gelip alabildiniz. Konu kayıp çocuk olunca, insan 20 yıllık eşinden niye her şeyi saklar? Bir eve gireceksiniz ve bu ne tesadüftür ki evde o akşam kimse yok. (3-5 gün olsa tamam inanırım da hemen o akşam). Yurda gidiyorsunuz, yine tesadüfe bakın ki oda arkadaşının üstünde yedek anahtar var. Bir sürü örnek sıralayabilirim size. Hata üstüne hata, tesadüf üstüne tesadüf...
    Kitap çok akıcı ona bir sözüm yok ama o kadar vasat ki. Eğer kitap yayımlanmadan okuma şansım olsaydı yazarı uyarır, hatalarını tek tek söyler, sil baştan tekrar yazmasını söylerdim. Ben okuldayken edebiyat derslerinde öğretmen bize bir konu verir ( benim zamanımda öyleydi) ve bizden o konuyu alıp güzel bir hikâye çıkarmamızı isterdi. Eğer ben böyle bir kurguyu öğretmenime sunsaydım kesin sıfır alırdım. Kısaca okuyarak kıymetli vaktinizi boşa harcamayın derim.
  • 446 syf.
    ·13 günde·Beğendi·9/10
    Irvin Yalom'dan harika bir kitap: Spinoza Problemi. Bir tarafta 16. yüzyıl Hollanda'sında Bento Spinoza diğer tarafta 20. yüzyıl Almanya'sında Albert Rosenberg. Biri, dini bağnazlıkla mücadele etmiş diğeri tarihi bağnazlığın içinde yer almış iki figür. Yalom bu iki kişiyi bizlere anlatırken, onların fikir dünyalarının oluşum sürecine de değinir. Kabalalık içinde anlaşılmama, yalnızlık ve bunun getirdiği iç sıkıntıları da dile getirir.

    Peki, Rosenberg ile Spinoza'yı niçin bir kurgu içinde anlatma gereği hissetmiş?
    Çeşitli sebepler sayılabilir. Örneğin: Dışlanmışlık, yalnızlık, anlaşılmama. Kitabı okuyan kişi farklı şeyler de çıkartabilir. O yüzden kişisel algılama ve anlama durumuna göre değişkenlik gösterir.

    Niye başkası değil de Rosenberg seçilmiş diye bir soru daha çıkabiliyor? Acaba yine burada da dışlanmışlık, yalnızlık, anlaşılmama mı etken?

    Rosenberg'in zihin hocası olan Houston Stewart Chamberlain'den bahsedilir. Yazdığı kitabın popülerliğinden bahsedilir ve 'ikna edici bir dille yazıyor. Ve eğitimsizleri etkiliyor (s.44)' diyerek bir durum değerlendirmesi yapar. Rosenberg'in duygu dünyasına adım atılır. Annesi ölmüş, babası hasta, abisi hasta bir çocuğun yalnızlığı. Chamberlain'in, hamasi düşünceleri Rosenberg'in alt yapısını oluşturur.

    Chamberlain'in okur profili deşilir. Bir kitap nasıl olurda bu kadar popüler olur? Bunun arkasındaki etkenler neler? Ne içeriyor? Rosenberg ve buna benzer kişilerin olgunlaşmasında ne kadar etkili oldu? Okur kitlesinin genel profili nasıl? Okur kesimin ruh hali nasıl? Yahudi düşmanlığını yok etmek ya da azaltmak için neler yapılabilir? Hep kötülük üzerine düşünen bir zihne, iyilerin de olacağı nasıl inandırılır?

    Rosenberg'nin niçin Goethe'nin hayatını okuması istenir. Goethe'nin Rosenberg için önemi ne idi? Rosenberg'in büyük Alman dehası olarak kabul ettiği Goethe nin fikir dünyasında Spinoza'nın yeri ne idi?


    Rosenberg'in Goethe den, Goethe'nin de Spinoza dan etkilenmesini anlatılır. Düşünce akar, zihnini temizlemeye çalışır.
    Goethe gibi 'üstün bir ırka sahip kişinin, Spinoza gibi düşük bir ırktan kişinin, 'etik' görüşlerini benimsemesi ve hatta daha da ileriye gidip bir yıl boyunca her an birşeyler öğrenebilmek için o kitabı cebinde taşımasına bir anlam veremez. Zihninde sorgular, ama zihnin diğer kısmı 'sorgula', 'reddet', diyerek bir an da olsa o derin sorgulamayı reddeder.

    Spinoza geleneği sorgular. İtiraz eder. Başka yollar arar. Rosenberg, geleneksel düşünceye itaat eder. Sorgular gibi gözükür ama sorgulamaz. Araştırır gözükür ama yine gelenekselden vazgeçmez.

    Roman mı? Değil. İnceleme mi? Değil. Felsefe mi? Değil. Din mi? Değil. Hepsini içinde barındıran roman formunda yazılmış bir kitap. Parçalardan bütüne ulaşmak yani tümevarım da denilebilir. Ayrı ayrı parçalar yapboz gibi birleştiğinde çıkan görüntü gibi.

    Bir bütün içinde gerçekler de var. Ama okuyucunun daha iyi kavraması ve anlayabilmesi için canlandırma yapılarak kişiler karşılıklı konuşturulmuş.

    Felsefe, mantık, sosyoloji gibi kitapların genelde zor, anlaşılmaz metinler olduğuna inanılır. Yalom, burada bizleri düşünce yolculuğa çıkartıyor. Ayrıca peşine Rosenberg'i de ekleyerek bir kurgu oluşturuyor.

    Klasik biyografi kitabı değil. Sadece olaylar belli bir sıra içinde arka arkaya verilmiş.

    Dini, siyasi, kültürel, tarihi fikir bağnazlıklarının toplumları birbirine düşürebileceği gibi insanları da yalnızlığa sevk edebileceğini göstermesi açısından dikkate değer ve önemli bir çalışma. Toplum, cemaat, örgüt, kulüp bağlantılarının çok güçlü olduğu yerde dışlanan insan, yalnızlığa itilmişken, iç dünyasında da bunun derin acılarını yaşar.

    Yalom, hem psikiyatr olarak hem de kitaplarıyla bu kitabın içinde yer alır.

    Spinoza'nın içinde yaşadığı felsefe: Araştırma, zihin açma, sorgulama, yeni ufuklara yolculuk olurken; dogmaya yer vermez. O yüzden dışlanır, reddedilir. Felsefesi var. Sorgulamadan gerçeğe ulaşılamayacağını bildirir. Niçin, neden, nasıl, nerede, ne zaman gibi sorular sorar. 'Böyle'dir, 'bu şekilde' gibi düşünceleri lügatında barındırmaz.

    Rosenberg de Spinoza gibi ikilem yaşar.

    Spinoza kendi toplumundan dışlanmış, yalnızlığa itilmiş. Rosenberg ise kökenini reddetmiş, reddettiği kökenine düşman olmuş.

    Spinoza dini mi reddediyor diye bir soru ortaya atılabilir. Spinoza'nın anladığı ve anlattığı din neyi içerir? Tek Tanrılı dinlerden çok Tanrılı dinlere dönüş mü yoksa onun tasavvurundaki din, Tanrı inancı nasıl? Bu bilgiler kitabın içinde
    serpiştirilerek bir bütüne ulaşılır.

    Çoğu kişi belki de zor diye bu kitabı okumamış olabilir ama roman tarzında bir anlatım ile hem kişiler hem olaylar hem düşünceler rahat bir şekilde anlaşılabiliyor. Açıkcası Yalom bu zor mevzuları çok da güzel bir şekilde anlatmış. Yani zor konular da kolay bir şekilde de anlatılabilir, bu kitapta onun örneğidir.

    Gerçek, hayal iç içe. Spinoza'nın kitaplarından hareketle derine, iyice derine inip, karşılıklı anlatımla kurgu daha anlaşılır hale gelmiş. Dönemleri yansıtması bakımından da güzel. Bir belgesel, dizi olarak çekilebilecek kadar etkileyici anlatıma sahip.

    Yalom, önsözde Spinoza'yı hep yazmak istediğinden bahseder. Sebebini de şu şekilde ifade eder: Yahudi olduğu halde niçin Yahudiler tarafından dışlanmış? Ayrıca Hıristiyanlar tarafından da niçin kabul edilmemiş? Bu dışlanmışlığın sebebi nedir? Yalom, çeşitli sorular eşliğinde bir araştırma yapar. Ama çok fazla kaynak olmamasından dolayı yaşadığı sıkıntılardan da bahseder.

    Kronolojik anlatım yok. Bir taraftan Spinoza'yı diğer taraftan Rosenberg'i anlatır. Daha 24 yaşındayken Yahudi cemaati tarafından afaroz edilmiş ve bunun sonucu olarak da ailesi dahil hiç bir Yahudi'yle görüşememiş; yalnızlığa itilmiş bir kişi olan Spinoza'yı bize tanıştırır. Yalnızlığa ve dışlanmışlığa giden yolu tarif eder.

    Yalom, "Spinoza Müzesi'ni rehber eşliğinde dolaşırken konunun kafasında canlandığından bahseder". Nazilerin bu müzeyi yağmalaması ve bu işin başında ise büyük Yahudi karşıtı Alfred Rosenberg'in olmasını anlatır.

    Spinoza Problemi ne idi? Nazilerle arasındaki bağ ne idi? Niçin bu konuyla ilgilenmişler? Yalom'u, kitap yazmaya teşvik eden en önemli sorun ne idi? Alfred Rosenberg kim idi?
    Nazilerin onlarca kitabı yaktığı bir ortamda Spinoza'nın kitaplığı neden ve kimler tarafından nereye taşınmıştı? gibi çeşitli sorular eşliğinde dünden bugüne gelen bir fikir jimnastiği sunuyor.

    Yalom'nun anlattığı Spinoza ve Rosenberg hikayesi, bir dini inanış, siyasi düşünce ve felsefenin katı bir şekilde uygulanmasının insanları nereye sürükleyebileceğini de gösterir. Spinoza, çevresinde yaşadığı ya da gördüğü dini, kültürel bağnazlığa tepki göstermişken; Rosenberg, bağnazlığın içinde kendini bulmuş, yetiştirmiş ve ona inanmıştır.
    Dini inanışın ya da dogmanın kesinkes emirlerine itiraz edenle; siyasi, tarihi inanışa dogma derecesinde inanan bir kişinin yaşamlarına odaklanıp bunları hem ortak hem de zıt yönlerine değinerek bir yolculuğa çıkartıyor.


    Yalom, zor konuyu bilinmeyeni bilinir kılmak yolunda yaptığı anlatım, kitabın içeriğinden korkulmayacak kadar sarihtir.

    Yalom, Rosenberg'in Goethe'yi sevmesini, Goethe'nin de Spinoza'yı sevmesini anlatır ve ortaya çıkan ikilemden bahseder.

    Zihinsel olay anlatımları haricinde, duygu, gelenek ve kültür de kitabın kendine yer edilir.

    Spinoza, içinde bilen, gören, duyan, okuyan birisi ama dışarıda düşüncelerine ket vurulmaya çalışılan biri olarak; Rosenberg ise içinde bilen, gören, duyan, okuyan birisi ama dışarıda düşüncelerini ifade etmekten de çekinmeyen birisi olarak, fikrini olduğu gibi anlatmaya çalışır.


    Yalom güzel bir şekilde konuyu irdelemiş. Bize hem Spinoza'yı hem Rosenberg'i hem onların yaşadığı dış dünyayı hem de iç dünyalarına değinmiş. Birini din ile diğerini tarih ile siyasetle irdelemiş. Benzer yönleri olsa bile ikisi de bir 'inanç' ortamında kendilerini bulmuşlar. Yalom bizim için bunları yeniden üretmiş (imge) ve sunmuş. Dünyada ki herşey aynı özün yani Doğanın veya Tanrı'nın parçasıdır ve istisnasız her şey doğa kanunlarının ışığı altında kavranabilir (S.262) diyerek Spinoza'yı anlatmış.


    Spinoza'nın Yahudi kökenli olmasına rağmen kutsal kitabı ve hahamları sert bir şekilde eleştirmesi; kutsal metnin içinde insan elinden çıkmış ögelerin bulunduğunu ve kutsal olamayacağını ifade etmesi, daha sonra olacak olayların da fitilini ateşler. Kendi cemaatinden dışlanır. Daha sonra bir kurul kararıyla dinden de atılır (aforoz edilir). Rosenberg ise, inandığı düşüncenin iktidara gelmesine sevinerek, çocukluktan itibaren beynine kazınan o bağnazlığın uygulamasını sağlamış.


    Yalom bu ikiliyi ele alırken epey incelemiş, derinliğe inmiş. Bir 'dava' ve ondan vazgeçmeyen iki kişinin şahsında sistem, din, anlayış, kültür sorgulaması yapar. Ölümlerine kadar 'davalarına' ihanet etmeyen, kendi doğrularından dolayı yılmadan ölüme koşan düşünceyi anlatmaya çalışır.

    Nazi Almanya'sının fikir dünyasına bizi yolculuğa çıkartır. Öyle güzel bir anlatım ki, sanki film izliyormuşsunuz gibi olayları size anlatır. Film kareleri gözünüzün önünden geçer. Rosenberg, Almanya, Hitler'in yükselişi, Alman milliyetçiliği ve savaştan mağlup çıkan Almanya'nın dışlanmışlığı.

    Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik ayrılan ve Versay Anlaşmasıyla Almanya'yı boyunduruk altına alan galip devletlerin uyguladığı siyaset sayesinde Almanya içerde derin siyasi ve ekonomik krize girer. "Dün dört sosis alınan yüz bin markla, bugün üç sosis alınabiliyor (s.296). Ekonomik olarak çökertilmiş bir toplum, bu ıstıraptan, bu mahcubiyetten, bu boyunduruktan kurtulma mücadelesi vermek ister. Hitler'in çıkış noktalarından biri de bu idi. Ey alman halkı, siz bu kötülüğü hak etmiyorsunuz söylemi.

    1923 yılında hükümete karşı darbe yapmakla suçlanan Hitler ve ekibi mahkemeye çıkartıldığında suçlamaları reddedip hafif cezalar almalarına karşın, sadece Hitler'in " Eğer Alman ulusunun yüce görkemini yeniden tesis etmeyi istemek ihanetse, ben suçluyum (s.322)". Etkileyici, dikkat çekici bir tonla 'ihanet' suçlamasını kabul etmesi sebepleri sıralanır. Hitler mahkeme heyetini bile etkiler. İlerde 'Önder' ve 'Führer' olacak kapıyı aralar.

    Onları bedenlendirip, yanlarına gider. Kah yan yana oturur, kah karşı karşıya oturup, sohbet eder. Onlarla konuşur. Yalom, psikiyatr olarak Spinoza ve Rosenberg'in ağzından olayların anlaşılması için sorular sorar.

    Tarih, siyaset, kültür, coğrafya, din canlanır. Dış mekanda bunlar olurken iç mekanda kişilerin bunlardan dolayı yaşadıkları travmalar, yalnızlık, dışlanmışlık anlatılır.


    NOT: Kitabın içinde - yemek isimleri hariç- Almanca kısımların Türkçeye tercüme edilmemesi hoş olmamış. Örneğin, Almanca "Herr" demek, Türkçede "Bay" anlamına gelir. "Herr Rosenberg yani Bay Rosenberg. Almanca bir terim değil o. Yine örneğin, "Ja, Ja (s.303)". Bu da Türkçeye " Evet, Evet" olarak çevrilebilirdi. Sonuçta o dile ait özel bir kavram değil. Türkçe Evet, İngilizce Yes, Almanca Ja.

    "Volk (O zaman Volk'un……) Volk, halk,millet, ulus demektir. Hatta araba markası bile var. Volkswagen (halk arabası).
    "Mein Führer….?"
    "Volk'a, Völkish….Reich….? Vb. yerlerin de tercüme edilmesi lazım.

    Not: Tavsiye ederim. 16-28/ Ocak /2019 tarihleri arasında okunup, 2 / Mart / 2019 tarihinde bu siteye yazısı eklenmiştir. Burada yazmaya çalıştığımdan çok daha fazlası kitabın içinde mevcut.
  • 100 syf.
    Yüz sayfalık bir kitabı okumak tam üç ayımı almışken üzerine bir şeyler karalamak ve elimden geldiğince anlatmaya çalışmak istiyorum, naçizane. Zira oldukça önemli bir eser benim için. Uzatmadan başlayayım..

    **Spoiler içerir!**

    Romanı anlatmaya başlığından başlamalı elbette. Pedro Paramo belli ki bir adamın adı. Peki niye o ad, diye düşünüp araştırmaya koyuluyorum. Pedro, Katolik dünyada çok yaygın bir isim, İsa’nın en önemli havarilerinden biri. Ancak Pedro taş ya da kaya gibi katı anlamına da geliyor. Bu iki anlamı unutmayalım şimdilik. Ya Paramo? Kurak toprak, çorak arazi, ot bitmeyen toprak gibi anlamları var. Dahası, bir ülkede kültürel bakımdan hiçbir verimin görülmediği dönemlere de paramo deniyormuş. Adamın adı, yani kitabın başlığının, kitabın içeriğine ilişkin belirgin anlamlar yüklediğini görüyoruz okurken.

    Yanlış saymadıysam roman 69 bölümden oluşuyor. Bölümler boşluklarla birbirlerinden ayrılmış, rakam yok. Her bölüm kendi içinde bir bütün ve çoğu da bir sahne. Başka bir deyişle bu roman tiyatro oyunu olarak düşünüldüğünde en aşağı 69 ayrı sahne kurmak gerekir, derim naçizane.

    İlkin, ‘Neden 69 bölüm?’ sorusu takıldı aklıma. Anlatının akışının bölüm sayısını belirlediği teknik açıdan verilebilecek en kolay yanıt. Ancak öyle bir kitap ki, hiçbir bulgu raslantısal değil, ve her satırda bir anlam yüklü kitapta. Bir araştırmacı, orijinal dilindeki romanda Pedro Paramo isminin 69 kez geçtiğini saptamış. Bu da yazarın gizli bir oyun oynadığını düşündürüyor yeniden. Rakamın katolik açılımlarını araştırdığımda 69. Mezmur ile karşılaştım. Özetlemek gerekirse bu bölümde, Hz. Davut düşmanlarıyla çevrili ve güç durumdadır. Tanrı’ya kendisini bataklıktan kurtarması için yakarır. Kendi günahlarını da bilir. Hem bağışlanmak hem de düşmanlarının yenilgiye uğraması için dua eder. Halkının geleceğinin parlak olmasını diler.

    Romanı okuyanların bu bağlantıyı hemencecik kurduğunu düşünüyorum. Pedro Paramo, Hz. Davut’un tam tersidir. Kötüdür, halka zulüm eden de bizzat kendisidir. Tanrı’nın onu bağışlamayacağı kesindir(!). Soyunun geleceği olamaz. Onun için bir taşın parçalanması gibi ölümü kesindir, serttir. Pedro Paramo, Hz. Davut gibi değil, Eski Ahit’te anılan Reis Abilemech gibidir. Erk için yetmiş kardeşinden altmış dokuzunu öldürür. Bir kardeşi canını kurtarabilmiştir. Birazdan açıklayacağım, romandaki üst anlatıcının o olmadığı ne malum(?).. Bir diğer yandan, bu cümlelerle birlikte akıllara, Pedro Paramo’nun babasının öcünü aldığı sahne gelmesin mi?

    Romanın içeriğine giriş yapacak olursam, ilk söylenmesi gereken anlatının türü ve teması olmalı. Çizgisel bir anlatı değil Pedro Paramo. Başka bir deyişle olaylar zamandizinsel bir düzen içinde anlatılmıyor. Bir şimdiki zaman görülüyor elbette ama sonra geçmişin değişik tabakalarına dönüşler yapılıyor. Soruların hepsine yanıt aramak pek doğru gelmiyor. Çünkü fantastik bir anlatı. Büyülü gerçekliğin başlangıcı sayılması da bu yüzden. Masalsı bir dünya. Okurken, gerçek, düşlem, gerçekdışı birbirine karışıyor bölümler arasında. Bununla birlikte gerçekdışı temaların bile oldukça gerçekçi aktarıldığını ifade etmekte bir beis duymuyorum.

    Roman geçmişte son buluyor. Sonuçlanıyor, diyemem. Şimdiki zamanın ucu açık kalıyor(?). Ya da ben yakalayacak yetkinlikte bir okur değilim. Bilmiyorum. Gerçekten zor kitap. Romandaki zaman dillimlerini açıklamadan geçmek istemiyorum. Şimdiki zamanla birlikte geçmişin farklı tabakalarına dönüşlerin olduğunu söylemiştim. Biraz daha açayım, müsaadenizle.

    Şimdiki zamanlı bölüm sayısı 25 kadar; 1, 2, 3, 4, 5, 9, 11, 17, 24, 25, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 38, 41, 42, 52, 55 ve 63.

    36. bölüme kadar anlatıcı ‘ben’, yani romanın başkişilerinden Juan Preciado, başından geçenleri di’li geçmiş zaman olarak anlatıyor. Kime anlattığı belli değil. Daha sonraki bölümler Juan’ın özellikle Dorotea ile konuşmaları halinde. Juan, Comola’ya geldikten iki gece sonra ölür ve ‘ben’ anlatısı biter. Anlatının ilk zamanı Juan ile Dorotea’nın birlikte gömüldükleri mezardaki konuşmalarıyla sürer. Komşu mezarda ise Susana yatmaktadır. Juan Comola’ya vardığı andan başlayarak, köyde geçmişte olanları öğrenmeye koyulur. Juan, Susana’nın kendi kendine konuşmalarından Susana ölünceye dek neler olmuş, onları da öğrenir. Gömüt paydaşı Dorotea kendisinin de ait olduğu geçmişi zaten bilmektedir. Susana’nın ölümünü görmüştür. Ancak daha sonra ne kadar yaşamış, neler görmüş, öğrenemeyiz (ya da ben kaçırdım)..Juan’ın da Dorotea’dan sonrasına ilişkin neler dinlediğini roman bize söylemez. Neden, diye soracak olursanız, ‘’Susana’dan sonra şimdiki zaman olabilir mi?’’ sorusu gelir akla, yanıt olarak. Susana ile birlikte gerçek hayat sönmüştür. Geriye kalan Juan’ı da kapan ölümdür.

    Genel olarak bakıldığında, romanda iki anlatıcı var(?). Birincisi Juan, ikincisi de Juan’ın anlatmadığı bölümleri aktaran üçüncü tekil ya da anonim bir anlatıcı. Bölümlerin çoğu anlatılmaktan çok okurun konuşmalara tanıklık edilmesi yönünde. Anonim anlatıcının bunları not ederek bize aktardığını da düşünebiliriz. Bu anlatıcı henüz ikinci bölümde de şöyle bir görünmüştü. Buna dayanarak da, ikinci, yani anonim anlatıcının üst anlatıcı olduğunu, Juan’ın başından geçenleri de onun dinleyip bize aktardığını da düşünebiliriz. Aynı anlatıcı Pedro Paramo’nın Susana’nın iç dünyasına hiçbir zaman ulaşamayacağını söyleyerek de her şeyi bilenin o olduğunu belli eder. Böylelikle ikinci anlatıcıyı, asıl, üst anlatıcı olarak görüyorum.

    Geçmişe dönüşler ise zaman dilimleri biraz daha karışık. Kısaca sıralamak gerekirse; ilk geçmiş zaman dilimi olarak, Pedro Paramo’nun ilk gençliğinden Dolores ile evlenmesi ve reisleşmesine değin uzanan dönemi kapsayan, 6, 7, 8, 10, 12, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 36 ve (‘ben’ anlatısı olmaması nedeni ile buraya ait sayarsak) 27. bölümlerden oluşur.

    İkinci dilim; Pedro’nun sevgili oğlu Miguel’ın ölüm dönemidir. 13, 14, 15, 16, 37, 39 ve 40. bölümler.

    Üçüncü dilim; Susana’nın Pedro’ya gelmesinden sonraki dönemi kapsar. 43, 44, 45, 46, 47, 48, 50, 51, 53, 54, 57 ve 58. bölümler. Burada 49. bölüm Susana’nın geçmişinden bir sahneye götürdüğü için buraya ekliyorum.

    Dördüncü dilim; Susana’nın ve Pedro’nun ölümleri arasındaki dönem olarak 66, 67, 68 ve 69. Bölümler.Yani benim çıkarımlarım bu yönde.

    Böylece anlatıda beş farklı zaman dilimi saptamış oldum ve anlatı bu zamanlar arasında geçilen zikzaklarla ayrıntıları buluşturuyor. Sorular ortaya atıp yanıtını bulduruyor. Romanın içinde her ayrıntının bir karşılığı var. (Örnek vermek gerekirse; henüz ikinci bölümde, katırcı, Juan’a Pedro Paramo’nun öldüğünü söylemeden hemen önce ‘’Cehenneme kadar yolun var.’’ Gibi bir cümle kullanıyor ve daha sonra bu söylediğini herhangi bir şekilde açıklamıyor. Yorumu okura bırakılmış. Tahminince, o sıra yanlarından geçen koridor kuşu için etmiş bu lafı. Anlatıcımız dünyanın yerde en hızlı koşan kuşunu görememiştir burada. Romanda, bana kalırsa hiçbir ayrıntı vazgeçilebilir ya da rastgele olmayacak. Koridor kuşunu bir çizgi filimden biliriz. Hani tilki, çakal gibi bir hayvan sürekli küçük bir devekuşuna benzeyen kanatlıyı yakalamaya çalışır ya! Kovalayanı çakal kaçanı da bip bip diye hatırlarız. O film işte. Biz kahkahadan kırılırdık belki izlerken ama bu hayvanların Meksika mitologyasında anlamları olduğunu bulguladım. Kovalayan hayvan Meksika’ya özgüdür, kurt köpek familyasından koyote’dir. Kaçan kuş ise correcaminos, Türkçesiyle koridor kuşudur, koşan kuş. Koyote bir yakalasa kuşu, oracıkta alıverecek canını. Romanda ise, ölümün, yazgının insanı kovalamasının alegorisi gibi görülür bu kovalamaca. Anlatıcıyı kovalayan, henüz ayrımına varamadığı bir yazgı mı vardır, diye düşünmedim değil daha buralarda iken. Ne ilgisi var, diye düşünebilirsiniz. Şahsi çıkarımım. Saçmalık da olabilir, her neyse..) Yeterince anlayamadığım 27. bölüm dışında romanın altı boş olan hiçbir bölümü yok, diyebilirim.

    Neden böyle bir yol seçtiği yönünde bir fikrim yok ama eğer roman zamandizinsel ya da çizgisel bir anlatıda olsaydı, Pedro Paramo bence aynı güzel tadı vermez, gereksiz tatsız olabilirdi. Yukarıda belirttiğim sıralamaya göre okuduğum zaman gerçekten de romanın bir nebze sıradanlaştığını söylemeliyim. Üstelik anlatımın değişik zamanlardan ve açılardan yapılması konunun daha iyi irdelenmesini, didik didik edilmesini sağladı benim için. Bunu yaparken de yazar ayrıntılı betimlemelerde, anlatmalarda yitip gitmiyor. Anlattığı olayları, yaratıığı kişilikleri sürekli açıklama gereksinimi duyan romancılardan değil. Juan Rulfo’nun çok tutumlu bir dili, yalın bir biçemi var. Diri bir anlatım. Okurda yaratmak istediği etkiye göre bazen düzden, bazen de dolaylı veriyor olayları. Okuma eyleminin canlı olmasını istiyor. Bunun için de okurun merakını hep canlı tutuyor. Zikzaklı anlatım da okuru bu kitaba daha çok bağlıyor, bence. Gabriel Marquez’in bu kitaptan ve Rulfo’dan nasıl etkilendiğini biliyoruz. Nitekim kendisi de Pedro Paramo’nun parçalarının zamanlarını saptırıp onları sıkı bir zamandizinsel sıraya dizdiğini ve ortaya çıkanın farklı bir kitap olduğunu, anlatının gevşek ve yavan kaldığını söylüyor, Juan Rulfo’ya ithafen yazdığı mektupta.

    Elbette romanın konusunu zamandizinsel, çizgisel olarak da düşünebiliriz. Kitaptaki bulgulardan yola çıkarak giderek belirli tarihlere oturtabiliriz.

    Kırk üçüncü bölümde Dorotea, Pedro Paramo’nun ölümünden kısa bir süre önce Los Cristeros savaşlarının başladığını söylüyor. Söz konusu savaşlar 1926-1929 yılları arasında yaşamıştır. Demek ki Pedro, 1926 ile 1928 arasında bir günde ölmüştür. Susana’nın ölümü içinse 1917’de sonuçlanan yedi yıllık Meksika Devrimi savaşlarının son yıllarından birisinin 8 Aralık tarihinden söz edebiliriz. Fausta ve Angeles’in mır mır sohbetlerinden Susana’nın ömrünün son üç yılını Pedro’nun yanında geçirmiş olduğunu çıkarabiliriz. Pedro, anımsayalım, Susana’ya otuz yıl sonra kavuştuğunu söylüyordu. Dolayısıyla Pedro’nun Susana’dan ayrıldığı dönem 1915-1917’den otuz yıl öncesine, yani 1885’lere denk düşüyor. O dönemde Pedro Susana’ya aşık bir genç, yani on beş ile yirmi yaş arasındaydı. Demek ki Pedro Paramo 1865 – 1870 yılları arasında doğmuş olmalı. Bunca hesabı, Pedro Paramo karakterini daha iyi yorumlayabilmek adına dönemin siyasi şartlarını ve yönetim politikasını öğrenmek için yaptım tabii. Çok uzatmadan kısaca değinmek gerekir..

    Bu yıllarda Meksika, kısa süreli Fransa işgalinden ve Fransa’nın getirdiği İmparator Maksimilyen’den kurtulur. İşgal öncesi ve sonrasının Cumhurbaşkanı, büyük reformcu Benito Suarez, Meksika’nın modernleşmesine büyük katkı yapmıştır. Ancak Meksika 1877’den başlayarak Porfuria Diaz’ın yönetimine girmiştir. Bu dönemlerde Diaz art arda seçilmeyi beceren bir aydınlanmış despot görüntüsü çizer. Ülkenin sanayileşmesinde, güzel sanatların gelişmesinde, eğitim kurumlarının açılmasında önemli hizmetleri olur. Bizi ilgilendiren yanı ise, Diaz, bunlarla birlikte sosyal adalet ilkesini göz ardı eder. Onun döneminde gelir dağılımındaki eşitsizlik artar. Özellikle köylülerin koşulları gittikçe kötüleşir. 1894 yılında kamuya ait toprakların ucuza satılması yönünde bir yasa çıkarır. Satın almaya sınır koymamıştır bu yasa ve zengini daha zengin yapar. Pedro Paramo’nun da bu dönemlerde palazlandığını görüyoruz. O da yerel bir reis konumunda olur. Yönettiği topraklarda mutlak egemendir. Her türlü hile ve şere başvurarak, insansal değerleri hiçe sayarak,karşısındakini sindirmek için cana kıymaktan bile çekinmeyerek reislik konumuna gelir. Ancak burada sorulması gereken soru, o topraklardaki insanların buna nasıl izin verdikleridir. Romanda, bu insanların pek azının Pedro’ya karşı çıktığını gördüm. Çoğunluk ise Pedro’nun reisliğini kolayca içselleştirir. İnsan doğasında bazı karanlık yönler bulunur. Bazı koşullarda belirli bir şef, diktatör ya da reisin peşine kolayca takılabilirler. Onsuz yaşayamaz olurlar. Sempati, empati kavramlarını sıkça kullanırız ancak burada iyi bellememiz gereken bir kavram daha mevcut; apati. İnsanın çevreye patolojik ilgisizliği demek. Reisçilik ortamında insanın ruhunu apati sarar. Sorunları görmez, geleceği düşünemez, eleştirilere kulak vermezler. (Pis pis sırıtıyorsunuz değil mi, günümüzü düşünerek? Hayır, o konuya girmeyeceğim.)

    Romanda, bir reisin yönetiminde, toplumun, insanların, insanlığın ne hale gelebileceği anlatılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında romanın güçlü bir siyasi boyutu olduğu çıkarımına ulaşmak işten bile değil. Latin Amerika tarihinde çok görülen, ancak yalnızca Latin Amerika ile sınırlı olmayan tek adam yönetiminin yergisidir Pedro Paramo. Tek adamın egosu uçsuz bucaksız olduğu, kendini dünyaya özdeş gördüğü, dünyanın onsuz yapamayacağını düşündüğü için, tutkuları sınır tanımaz. Herkes, her şey onun güdümüne girsin, her beden, her ruh onun bir parçası olsun ister. Ancak reis de bir insandır. Ne kadar bastırsa, geriye itse de bir insan doğası taşımaktadır. O da sevmek ve sevilmek ister. Yaşadığı hayatın gerçek hayat olmadığını için için bilir ve gerçek hayata karşı konulmaz bir özlem duyar.

    Pedro Paramo’nun Susana’da özlediği tam da budur, zannımca. Ancak reis ya, özlemini gidermesi, Susana’yı her ne pahasına olursa olsun yanına getirmek biçiminde olacaktır. Böylece Susana’yı ele geçirdiğini sanır. Ancak, kısa sürede Susana’nın ruhuna, iç dünyasına hiç ulaşamadığını anlar. Susana’ya ulaşamadığı sürece özlemini duyduğu mutluluğa da ulaşamayacağını bilir. Susana’sız hayat gerçek hayat olmayacağına göre, reis insanca yaşamaya hasret gidecektir. Bunu bilmek korkunç bir bilinçtir. Bu şekilde yaşamak, Pedro için yalnızca Susana’ya da değil genel olarak insanca yaşamaya ve Meksika’nın ruhuna dauzak kalmak anlamına gelir. Bir reisin Meksika’nın ruhunda yeri olmamalıdır. Toplumun reisleşmesi yalnızca insanca değerlere, insanca yaşamaya değil, kendi özüne, kimliğine de yabancılaşmasının sonucudur. Reisleşen toplumların sonu hüsrandır. Yerel ve ulusal düzeyde çeşitli reis deneyimlerini yaşamış Meksika’dan yükselen son derece evrensel bir iletidir Pedro Paramo.

    Böylesi bir romanı okumak, başta söylediğim gibi üç ayımı almış olsa da bu kitap ile ilgilenmekten, üzerine düşünmekten, birçok gece onunla birlikte uyumaktan, bazı çözümlemeler için -tabiri caizse- kafa patlatmaktan inanılmaz keyif aldığımı vurgulamam gerekir. Gerçekten zor. Okuyup geçmek değil de satır satır irdelenmesi gereken bir eser. Bahsettiğim tüm bu şeylerle birlikte zaten oldukça önemli bir anlatı iken, bir de benim için çok özel bir yere sahip olan sevgili Diotima tarafından hediye edilmiş olması kitabın önemli katbekat arttırıyor. İyi ki hediye ettin ve tanıştırdın Rulfo ile, iyi ki varsın. Tavsiyelerinin devamını beklerim. :))

    İyi okumalar olsun..