• 165 syf.
    ·Puan vermedi
    “İlim ve ahlak aynı kökten çıkar, biz bunu bilemedik.”

    Nurettin Topçu

    Hatıralar; ah’larıyla içten dışa dökülen acı/keder/pişmanlıklar ile bir tebessümün tatlı bakışlarında hissedilen sevinç/mutluluk/heyecan ve halen devam ettiğimiz bir yolun geçmiş kalıntılar ile bıraktıklarımızdır. Elle dokunduğumuz bir fotoğraf/mektup/anı ile zihinde bırakılan portreler ile yüreğimizin hissettiği acı tatlı karışımı bütün bunların hepsi...

    1950 yıllarında II. Dünya Savaşının bitmesi, Kore’ye asker gönderilmesi dış politikanın önemli gelişmeleri yanında Adnan Menderes ve arkadaşlarının önderliğinde 1946’da kurulup 1950 yılında iktidar olan Demokrat Partisi ile Türkiye iç politikada ilk defa çok partili sisteme geçerken, Mehmet Orhan Okay ise 1955’de okuduğu Fakültenin Yüksek Öğretim Okulu’ndan mezun olur. İlk tayini Artvin Lisesi edebiyat öğretmenliğidir. Anadolu’ya ilk adım, ilk heyecan ile genç öğretmen dört günlük vapur yolculuğundan sonra otobüs yolculuğuyla, Artvin yolculuğunu 30 Mayıs günü tamamlar.

    İlk İntibalar Üzerine

    Okay, Mayıs 1955’den Mayıs 1956’a kadar gençliğinin en güzel yılını geçirdiği Artvin’i anlatır. Heybetli dağların arasında uzanan yollar ile Artvin, doğa güzelliğiyle, berrak nehirleriyle, sıcak insanlarıyla bir saklı armağandır. Okay, Artvin hakkında yazdığı ilk intibaları doğal güzelliklerden bahsetmemekten kendini alamaz. Kendisiyle beraber Hocası Nurettin Topçu’nun da mistik derecede bir tabiat aşığı olduğunu anlatır. Tabiatında dili vardır, Fransız hikâyeci Xavier de Maistre’nin “Aoste Şehrinin Cüzamlısı” hikâyesinde cüzzamlı olan bir adamın hastalığının sirayetinin önlenmesi için küçük bir bahçe ve kuleye kapanmak ve kimseyle görüşmemek zorunda kalan adamın inzivasında tabiatla, gökyüzüyle ve sonuçta Tanrıyla baş başa kalmasının resmedilişi anlatılır. Okay, mistik bir boyutta tabiatına karşı aşkın nasıl yeşerdiğini bir zamanlar okuyup etkilendiği kitaptan bahseder. Bu talihsiz insanın kendisi için kurduğu dünyada hissettiği mistik hazzı, Okay hikâyenin netice bahtiyarlığını gösteren bazı cümleleri şöyle bahseder: “Bahtsızlığın son haddinde de insanlarının birçoğunun tanıyamadıkları bir zevk vardır: Yaşamak ve teneffüs etmek zevki”. “Penceremin önünde bir yıldız parlıyordu. Anlatılmaz bir zevk içinde uzun müddet yıldızı seyrettim; bir taraftan da bu zevki hala bana bahşettiği için Allah’a şükürler ediyordum. Bu yıldızının bir ışının da cüzamlının hücresini aydınlatmaya mahsus olduğunu düşünerek içten içe teselli duyuyordum”.

    Okay, Artvin de yaşadığı iç huzuru ve deruni hazzı bir dönem okuyup da unutamadığı bu kitaplardaki hissiyatın/hazzın yaşanmasında izler bulur. Artvin, bütün doğa güzelliklerinin tablolara bürünmüş halini kendinde saklar. Artık yıldızlar tanıdıktır. Artvin, Polatlı, Merzifon ve Diyarbekir Okay’ın sırayla gittiği bu yerlerde hep aynı yıldızlarla karşılaşır ve hep duyduğu hazzın kokusundan verir.
    Mektup; kalemdeki mürekkeplerin kâğıt sahifelerine yayılmış halidir. Düşüncede ki fikir/istek/dilekler velhâsıl bütün bunların hepsinin kalemin kahramanlığıyla, emaneti alma kahramanlığını gösteren kâğıtlara bilgi/kaynak/haber olarak ortaya çıkmasıdır. Mektup; cağlar boyunca kullanılan en uzun soluklu iletişim aracıdır. Kadim bir geçmişe sahip olması ile tarihte yaşanmış olaylarda yerleri inleten atların kuşlarla yarış halindeki savaşlarına şahit oluruz.

    Okay, genç yaşında 1950 yılında bir temmuz ayında ilk defa Çemberlitaş’ta hem ismini duyduğu, yazılarını okuduğu Nurettin Topçu’nun evine Sabri ile giderek tanışmıştı. Bazı vesilelerle bu tanışma dostluğa dönüşerek büyüdü.

    İlk mektubu Okay yazar. Mektup, Artvin’in uzaklarda saklı yemyeşil bir cennet bahçesi olduğunun ve derin bir içtenlikle haz aldığı bu kasabayı anlatır. Öyle ki Topçu cevap olarak yazdığı ikinci mektupta Artvin’den derin haz verici intibalar getirdin. ... Anadolu’nun bu iki ucunda hayalime gelen cennet vaatleriyle mest oldum.

    Kuşun yüreğindeki kalbin büyüklüğü, her daim bir annenin yavrusuna duyduğu; şefkat iklimindeki dinmeyen yağmur yağışlarından biliriz ve de anımsarız. Aklımıza düştüğüne şahit olur, iliklerimize kadar hissederiz. Şefkatin hamurunu kudretle yoğuran anne kuşuna öteden gelen, bir armağandır. Hasreti/hasretliği olan, sabır kuvvetiyle kendini kanıtladığı için şefkat gibi hassas bir perdeye layık görülür ya da sahip olur. İşte burada Mevlana’nın () Mevla’ya (cc) duyduğu hasreti onu hasretlik yapıp çıkarmıştır. Nurettin Topçu’dan ise muhabbetin tadında, burcu burcu yüreğinde Anadolu’ya karşı bir özlem beslediğine şahit oluruz. Yüreği Anadolu’dadır. Lakin Topçu “Anadoluculuk” üzerinde bir medeniyetin ecdat şuurundan çok zengin bir ruh ve anlam almış ve İslam ile yoğrulmuştur. “Toprağıyla, havasına İslam’ın ruhu sinen Anadolu” onun için keşif/emek/var oluş üçlemesinin dönüşüm diyarıdır. Topçu, Anadolu; medeniyet/insan/toprak ile bir anne kuşunun yavrusuna duyduğu; hassasiyete sahip bir kalp ile sahiptir. Nitekim Okay’a yazdığı ilk mektupta güzel önerilerde bulunarak: “şehir civarlarında akşam gezintilerinde, geçmişin intibalarıyla dolu muhayyilene kapanarak bütün bir hayat felsefesi ve memleket sistemi kura bilirsin.” Topçu’dan öğrencisi sonradan dostu olan Okay’a bu fevkalade müthiş ruhi öneriler aynı mektupta devam eder: “Önce sürekli bir iç gözlemle başla. Mazide ve halde kendini ara. Sonra istikbale çevril: Kendini, cemiyetini ve insanlığı kurucu projeleri, heyecanlarının dalgaları arasında meydana getirmeye çalış.” Kentlerin koca binaları arasında hapsolan insanın kulaklarına Topçu ne güzel ses verir yarım asır öncesinden: “Kalk! Doğanın saklı hazinesi seni bekler, içindeki sese kulak ver ve ona uy! Haykır ki özgürlük denen mazide kendin ve çevrendeki gizli âlemi gör.”
    Okay, 31 Mayıs 1956 yılında askerlik için gittiği Ankara’da, askerliğini Polatlı’da ve Merzifon’da tamamlar. Askerlik yıllarında Artvin tiryakiliğiyle geçerken, 1957 Kasımın son günlerinde askerlik biter. Diyarbekir Lisesi edebiyat öğretmenliğine başlar ve iki yıl sonra Erzurum’a geçerek Edebiyat Fakültesinde asistan olarak adım attığı yüksek lisans kariyerine; 1962’de Yeni Türk Edebiyatı doktorasını, 1975’de Doçent, 1988’de ise Profesör olarak kariyerini taçlandırarak tamamlar. Halen İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak öğretmenliğe devam ediyor.

    Topçu’nun yazdığı mektuplarda yüreğindeki bir kor ateşin alev alev memleket için, milleti için bir idealist ruhun acıları hissedilmektedir. Hiddeti ve gazabı hiçbir zaman kendisine yapılan haksızlıklara karşı değil, milleti ve memleketi içindir . Belirgin olarak mektuplarda kendiliğinden ortaya çıkan bu idealist ruhun istek ve arzuları göze çarpar. Topçu, samimi bir mümin ve Müslüman olduğu halde İslam dünyasında yaşayan fakat dinin gerçeğinden nasibi olmayanlara karşı acı tenkitleri, aynı şekilde samimi bir milliyetçi olduğu halde memleket gerçeğini kavramayan, dini hassasiyeti olmayan hoyrat ve kaba milliyetçiliğe de karşıydı .

    Topçu’nun yazdığı ilk mektuplarda romantik bir tabiat aşığı kimliğiyle kendini gösterir, tabiata karşı olan bu aşkını mektuplarında heyecan dolu mistik bir anlatımı vardır. Topçu’nun zaman zaman, emekliliğinden sonra dağ başında bir mescidin müezzini olarak ömrünü tamamlamak arzusunda olduğundan bahsetmesi de bu tahassüsün bir tezahürüydü .

    Okay, ne az ne çok bir denge rayına oturttuğu, oturaklı diliyle yazdığı, bu kitabını “Önsöz” ve “Giriş” başlıklarından sonra “Anadolu’yu Gördüm” başlığıyla ilk defa gittiği Anadolu’daki hatıralarıyla başlayarak, “Mektuplar” başlığında ise Nurettin Topçu ile karşılıklı daha çok Topçu’nun göndermiş olduğu mektupları yer alarak bu güzel eseri yazmıştır. Hatıra/mektup türünde ki bu eser, Hece Yayınlarına bağlı Cümle Yayınları, Eylül 2015’de basımında bulunuyor.

    Künye:
    Mehmet Orhan OKAY.
    Anadolu’dan Hatıralarla Nurettin Topçu’nun Mektupları.
    Cümle Yayınları.
    Tür: Mektup/Hatıra Dizisi
    Yetişkinler için.
    Yayın Yönetmeni: Muhsin Mete.
    Birinci Baskı, Ankara, Eylül 2015.
    Sayfa:167.
    Fotoğraf Sayısı: 28.

    2 Mart 2016 Çarşamba
    23:10:27 – AYDIN.

    Yunus Özdemir.
  • Simmel, "Moda toplumsal eşitliğe eğilim ile bireysel farklılık yönelimi arasında uzlaşma sağlamaya çalışan, özel bir yaşam biçimidir" der.Tekrar ediyoruz, bu uzlaşma 'ka­lıcı bir durum' olamaz, tek ve kalıcı bir şekilde onarılamaz, içine 'yeni bir duyuruya kadar' cümleciği silinmez bir ka­lemle yazılmıştır. Bu uzlaşma ve onun peşindeki moda hiç­ bir zaman sadece 'var' değildir, sürekli bir oluş halindedir. Sabit kalamaz, sürekli yeniden pazarlık gerektirir. Farklı ol­mak ve kalabalıklardan ve fare yarışından kaçmak dürtüsü ile harekete geçen son modanın (tam o anın) kitlesel takibi, mevcut farklılık alametlerinin hızla sıradan, basit ve önem­ siz hale gelmesine neden olur ve en kısa bir dikkat yanılması ya da el çabukluğunun hızında anlık bir düşüş beklenen et­ kileri tersine çevirebilir. Bu da bireyselliğin kaybedilmesi­dir. Günümüzün 'ileride olma' sembolleri hızla kazanılmalı ve düne ait olanlar hızla çöpe atılmalıdır. 'Neyin modasının geçtiğine' dikkat etmek emri, yeni (o anda) ve moda olan şeylerin zirvesinde olma görevi kadar dikkatle yerine geti­rilmelidir. Modayı izleyen ve tadını çıkaranlar, yaşam tarz­larını diğerlerine de ilettiler ve değişen modaların sembol­ lerini taşımakla toplumda tanınır oldular, son modaların sembollerinin öne çıkması ve moda olmayanların kaybol­ması da eşit derecede belirleyicidir.
  • ..
    İnsanlar karbon kağıdından kopyalara dönüştürülmek zorundadır; onların orijinallikleri yok edilmek
    zorundadır, aksi taktirde dünyada var olan tüm saçmalıklar mümkün olmazdı. Bir lidere ihtiyaç duyarsın çünkü en baştan aptallaştırılmış durumdasın; yoksa hiçbir lidere ihtiyaç olmazdı. Niçin birisini izleyesin?
    Kendi zekânı izleyeceksin. Şayet birisi bir lider haline gelmek isterse, o zaman tek bir şeyin yapılması gerekir: Bir şekilde zekân yok edilmek zorundadır. Köklerine kadar sarsılmak zorundasın, korkutulmak zorundasın.


    Mesela bir kadını seviyorsan ve ondan kesin sadakat istersen, çıldıracaksın ve o da çıldıracaktır.Bu mümkün değildir. Kesin sadakat onun başka bir erkeği aklına bile getirmeyeceği, hayalini dahi kurmayacağı anlamına gelir; bu mümkün değildir. Sen kimsin? Niçin o sana âşık oldu? Çünkü sen bir
    erkeksin. Eğer o sana âşık olabiliyorsa niçin başkalarını düşünemesin? Bu olasılık açık kalır. Ve şayet yanından yürümekte olan güzel bir kişi görürse ve onda arzular kabarırsa bununla nasıl başa çıkacak? "Buadam güzel" demek dahi arzudur; arzu içeri girmiştir. Sen bir şeye, sadece sahip olmaya, keyif almaya değer bulduğun zaman güzel dersin. Kayıtsız değilsin. Şimdi eğer —insanların istediği gibi— kesin bir sadakat istersen, o zaman çatışma olması kaçınılmazdır ve sen şüphe içerisinde kalırsın. Ve sen şüphe içerisinde kalacaksın çünkü kendi zihnini de biliyorsun; sen
    başka kadınları düşünüyorsun, o yüzden kadının başka erkekleri düşünmediğine nasıl güvenebilirsin? Sen ne düşündüğünü biliyorsun o yüzden de onun da aynı şeyi düşündüğünü biliyorsun. Şimdi güvensizlik, çatışma, mutsuzluk ortaya çıkar. İmkânsız bir arzu yüzünden mümkün olan bir aşk imkânsız hale gelmiştir.Bir çocuk doğar; bir çocuk çok çok açık bir olgudur. Son derece zekidir. Ancak biz onun üzerine çullanırız, onun zekâsını mahvetmeye başlarız. Onda korku yaratmaya başlarız. Sen ona eğitim de, sen ona çocuğa hayatla başa çıkma kabiliyeti vermek de. O korkusuzdur ve sen onda korku yaratıyorsun.
    Ve senin okulların, kolejlerin, üniversitelerin; onların hepsi onu daha da çok aptal yapıyor. Onlar ahmakça şeyler talep ederler. Onlar ezberlenmesi gereken aptalca şeyler talep ederler ki bu şeyler çocuk ve onun
    doğal zekâsı için hiçbir anlam ifade etmez. Ne için? Çocuk bir anlam veremez. Ne için tüm bu şeyler kafasının içine doldurulur? Ancak üniversite der ki, kolej der ki, ev, aile, onun iyiliğini isteyenler der ki, " Doldur! Şimdi bilmiyorsun ama sonra ne için ihtiyaç duyulduğunu bileceksin."Tarihi doldur, insanların başka insanlara yapmış olduğu saçmalıkları, tüm çılgınlıkları çalış! Ve çocuk için hiçbir şey ifade etmez. İngiltere'yi belirli bir kralın şu tarihten bu tarihe yönetmiş olması neyi değiştirir? Ancak o bu aptalca şeyleri ezberlemek zorundadır. Doğaldır ki onun zekâsı giderek daha çok ağırlaşır,sakatlanır. Giderek daha çok ve daha çok zekâsının üzerinde toz birikir. Bir kimse üniversiteden geri döndüğünde zeki değildir; üniversite işini yapmıştır. Bir kimsenin üniversiteden mezun olup da hâlâ zeki kalabilmesine çok ender rastlanır. Çok az insan üniversiteden kaçmayı, ondan sakınmayı, üniversiteyi geçtiği halde zekâsını korumayı başarabilmiştir, çok ender olmuştur bu. O seni mahvetmek için o kadar
    büyük bir mekanizmadır ki.Eğitildiğin an zekânı yitirmiş sinir. Evet doğru. Okumayı bilmiyorsan zekânı kullanmak zorunda kalırsın. Başka ne yapabilirsin? Okumaya başladığın an zeki olmana gerek yoktur, kitaplar icabına bakar.

    Bunu hiç gözlemledin mi? Bir kimse daktilo ile yazmaya başladığında el yazısı kaybolur; o zaman onun el
    yazısı artık güzel olmaz. Buna ihtiyaç yoktur: daktilo gerekeni yapar. Eğer cebinde bir hesap makinesi
    taşıyacak olursan tüm matematiği unutacaksın; ihtiyaç yoktur. Er ya da geç herkes küçük bilgisayarlar
    taşıyor olacak. Bir Britannica ansiklopedisinden tüm bilgiye sahip olacaklar ve o zaman senin pek de zeki
    olmana ihtiyaç kalmayacak; bilgisayar ne gerekiyorsa yapacak.

    Sadece yirmi dört saat boyunca bir gününü izle,
    sana zevk vermeyen, seni geliştirmeyen kaç tane şey yapıyorsun, aslında onlardan kurtulmak istiyorsun.
    Eğer hayatında gerçekten kurtulmak istediğin çok fazla şey yapıyorsan aptalca yaşıyorsun demektir.

    Kalbin zekâsı hayatında şiirselliği yaratır, adımlarına bir dans bahşeder, hayatını bir keyfe, bir kutlamaya,
    bir kahkahaya, bir şenliğe dönüştürür. Sana espri anlayışı verir. O sana sevme ve paylaşma kapasitesi
    verir. Gerçek hayat budur. Kafadan yaşanan hayat mekanik bir hayattır. Bir robota dönüşürsün; belki çok
    verimli olursun. Robotlar çok yararlıdır. Makineler, insandan daha verimlidir. Kafanla çok daha fazla
    kazanırsın ama daha çok yaşamazsın. Belki daha yüksek bir yaşam standardın olur ama hiç hayatın
    olmayacak.

    Bu yüzden o entelektüellikle taban tabana zıttır. Entelektüellik zekânın tam zıddıdır. Entelektüel kişi
    sürekli olarak ön yargılar, bilgi, apriori inançlar taşır. O dinleyemez; sen bir şey söylemeden önce, o
    çoktan sonuca varmıştır. Sen ne söylersen söyle onun kafasında o kadar çok düşüncenin içinden geçmesi
    gerekir ki ona ulaştığı zaman tamamen başka bir şey halini alır. Onda çok büyük bir çarpıtma gerçekleşir
    ve o çok kapalıdır, neredeyse sağır ve kördür. Tüm uzmanlar, bilgili insanlar kördür.


    Merdiven iki şey için kullanılabilir: onu yukarı doğru
    gitmek için kullanabilirsin ve onu aşağı doğru gitmek için kullanabilirsin. Aynı merdiveni her iki amaç için
    de kullanabilirsin, yalnızca yönün değişir. Merdiven aynıdır fakat sonuç tamamen değişiktir.

    Küçük Pierino okuldan suratında kocaman bir gülümseme ile eve gelir.
    "Canım çok mutlu görünüyorsun. Demek ki okuldan çok hoşlanıyorsun değil mi?"
    "Saçmalama Anne," diye yanıtlar çocuk.
    "Gitmekle gelmeyi birbirine karıştırmamalıyız!"

    Babası oğullarına akşam yemeğinden sonra oturma odasında hikâyeler anlatıyordu. "Benim büyük
    büyükbabam Brazie'de Roza'lara karşı savaşmıştı, Amcam Kaiser'e karşı savaşmıştı, büyükbabam İspanya
    iç savaşında Cumhuriyetçilere karşı savaşmıştı. Ve babam İkinci Dünya savaşında Almanlar'a karşı
    savaşmıştı."
    En küçük çocuk şöyle bir yanıt verdi: "Bu ailenin nesi var? Hiç kimse ile geçinemiyorlar!"

    Geçmiş çağlara bakacak olursan son derece kötü hafızaya sahip binlerce dâhi ve son derece iyi hafızaya
    sahip pek de zeki olmayan binlerce insan bulacaksın çünkü hafıza ve zekânın kaynakları farklıdır. Hafıza
    zihnin bir parçasıdır; zekâ ise zihinsizliğin parçasıdır. Zekâ bilincinin parçasıdır ve hafıza ise beyninin bir
    parçasıdır. Beyin eğitilebilir; üniversitelerin sürekli yaptığı şey budur. Senin tüm sınavların hafızayı test
    etmek içindir, zekâyı değil. Üniversiteler sende sanki hafıza zekâymış gibi yanlış bir izlenim yaratıyor.
    Öyle değildir.

    Şu an dünyadaki paranın,
    refahın, kaynakların yüzde yetmişi askeriyeye ve askeri silahlara akıyor; yüzde yetmiş! Diğer amaçlar için
    sadece yüzde otuz kalıyor. Bu demektir ki enerjimizin yüzde yetmişi öldürmeye, saldırgan olmaya, yok
    edici olmaya adanmıştır.

    Gerçek sorun yaşlanıp bastırılanlar infilak etmeye başladığında ortaya çıkar ve her türlü çirkinliği yaratır.
    Beş bin yıllık bastırmadır tüm nevrozlarımızı ve sapkınlıklarımız yaratan. Seksi bastır ve sen daha çok
    cinselliğe sahip olacaksın; tüm hayatın seks ile boyanacak. Sürekli aklın fikrin sekste olacak, başka hiçbir
    şeyle değil. Seksi bastır ve çirkin fahişelik müessesesi ortaya çıkacak; ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bir
    toplum ne kadar baskıcıysa, orada o kadar çok fahişe bulunacaktır, bu oran her zaman sabittir. Rahiplerini
    ve rahibelerini say ve onları sayarak ülkende kaç tane erkek ve kadın fahişe olduğunu bileceksin. O aynı
    sayıda olacaktır çünkü doğa dengeyi korur. Ve sapıklıklar...cinsel enerji yolunu, kendi yollarını bulur. O ya
    nevroz ya da ikiyüzlülük yaratacaktır. Her ikisi de hastalıklı hallerdir. Yoksul nevrozlu olacaktır ve zengin
    de ikiyüzlü olacaktır.
    Ancak bu dünyanın her yerinde yapılıyor. Ve sadece bugün değil; en başından beri ordular zekâlarını kullanmaya değil emirlere uymaya eğitildiler. okurken

    İnsan ateş yakmayı öğrenmeden önce gece en tehlikeli zamandı. Bir gece hayatta
    kalabildiysen eğer, çok büyük bir iş yapmışsın demektir. Çünkü geceleyin tüm vahşi hayvanlar sana
    saldırmaya hazırdır. Uyuyamazdın, uyanık kalmak zorundaydın. Sırf vahşi hayvan korkusu seni uyanık
    tutmak için yeterli idi.


    Otobiyografisinde Adolf Hitler der ki, ne söylediğinin — doğru ya da yanlış, gerçek ya da değil fark
    etmez— önemi yok sadece ikna edici bir şekilde tekrar etmeye devam et. Hiç kimse onun rasyonelliğini ve
    mantığını umursamaz. Dünyada kaç tane insan mantığın ne olduğunu, rasyonelliğin ne olduğunu anlıyor?
    Sırf kendini kudretli bir şekilde, altını çizerek tekrar etmeye devam et. Bu insanlar ikna edilmenin peşinde,
    hakikatin peşinde değil. Onlar hakikati bilen bir kimsenin arayışındalar. Ve eğer sen eğer, ama, belki...
    dersen onlar nasıl senin bildiğini hissedebilirler?
  • Biliyorum sana giden yollar kapalı
    Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni

    Ne kadar yakından ve arada uçurum;
    İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi

    Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
    Yalnız seni, yalnız senin gözlerini

    Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım
    Ben artık adam olmam bu derde düşeli

    Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
    Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki

    Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
    Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği

    Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
    Hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki

    Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
    Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini

    Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
    Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri

    Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım
    Bu böyle pek de kolay değil gerçi…

    Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
    Bunun verdiği mutluluk da az değil ki

    Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
    Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki

    İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
    Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:

    Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
    Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri
  • 1.

    dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
    ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
    şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
    kum taneleri var ya onlardan birindeyim
    yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
    bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte

    çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum

    dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun
    sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
    kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
    birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
    kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup
    ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
    bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
    ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
    bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
    ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
    onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
    bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa

    çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan

    susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
    ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
    kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
    bir kaza olsa adı aşk oluyor artık
    aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık
    seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada
    kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
    yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
    sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen 

    hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
    adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
    esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.

    çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil  

    2.

    çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
    bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ
    sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı 
    nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
    zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar
    dursam ölürüm paramparça olur dünya

    çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm
    uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir
    bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna
    tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için
    gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak
    (gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu
    unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç)

    bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
    kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
    bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
    üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
    ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
    bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte

    çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan

    bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer
    okyanus diyelim istersen ya da sen söyle
    batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum
    upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken
    gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde
    ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su
    çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç
    gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı
    (soluğunun elma kokması bundandı belki)
    bir elma kokusuna tutundum düşerken
    sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
    nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle

    çocuksun sen, çocuğumsun
  • 357 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    "Sakal seni makkabınan yolarım."

    Bu coğrafyada şiir adına, dilsel incelemeler adına bir şey yapılacağı, yapıldığı vakit Karacaoğlanla açıklama zorunluluğumuz. Neden zorunluluk bu? Halkın dili olduğuçün. Gidip bu meseleri Orhun Kitabelerine dayandırırsanız, herhangi bir padişahın fermanını yahut bugün bir dilekçeyi açıklamaktan öteye taşınamazsınız.

    Dil içinde kıvıldadığı zamanda sadece ve sadece halkın dili zerk olur. Halkın dilini takip etmek edebiyat dünyasına ve şiire her zaman yeni bir kan olmuştur. Bunu tarihi edebiyat incelemeleri olan makalelerle sağlamlaştırabilirsiniz.

    Bir şairin sevgilisinin memelerine şiir okumasından daha doğal ne olabilir ki?

    "Irak yerden kem haberin alırsam
    Döğünürüm kara bağrım taşınan"

    Hadii. Dilci olarak incele, edebiyatçı olarak incele. Doya doya kana kana.

    Bu kadar savunma yeter. Şimdi beni asıl filtreli dertlere gark ettirip parmaklarımı, saçlarımı yakma isteği uyandıran kısma.

    Evvelden Karacaoğlancığım gibi Köroğlancığım gibi kendini şiirle açıklamış erenlere intihar etti, canına kıydı asla denmedi, denmeyecek. Kırklara karıştı. İşte bu kırklara karışma var ya... İşte 'Allah insanı iddiasından vurur' gibi bir bilgiye sahip olmakla aynı. Olay serbest. Molotof dahil.
  • --DELİLER--
    Çocukluğumuzda, o zamanlar deli dediğimiz fakat simdi düşündüğümde deliler miydi yoksa çoğumuzdan akıllı mı karar veremediğim insanlar vardı etrafımızda. Eskiden deliler toplumdan dışlanmaz, toplumun içinde ömürlerinin sonuna kadar hayatlarını sürdürürlerdi. Her mahallede olan bir çeşit gizemli şahsiyetlerdi. Bunların sayısı bazen ikiye, üçe çıkabilirdi. Onlara tüm o küçük mahallelerde sahip çıkılır, bir o kadar da ahalinin alaylarıyla muhatap olurlardı. Derken zaman geçti ve birden kayboldular.
    Sahi nereye gittiler, ne oldular?
    Sanki seksenleri güzel kılmak için Allah tarafından özel görevle dünyaya gönderilmiş gibi, görevlerini yaptılar ve çocukluğumuzu şenlendirip yok oldular.
    Öyle değişik hikâyeler vardı ki;
    Köyden bir amcamız anlatıyor: “Bir yaz günü sokakta etrafta tüyleri olmayan tavukların koşturduğunu gördük... Ne oldu diye kısa bir araştırmadan sonra bunun köyün delisi Şükrü’nün işi olduğu ortaya çıkmıştı. Kendisi sıcaktan o kadar bunalmış olacak ki tavukların da bunalacağını düşünerek tüylerini yolmuştu.”
    Bam Teli programında bir deli eline geçirdiği poşetleri taşa bağlayıp kuru ağaç dallarına atıyordu. Tayfun Talipoğlu, “neden böyle bir şey yapıyorsun?” diye sorduğunda:”Ama bu ağaçlar kurumuş, meyve veremiyorlar ki, yazık onlara, ben de meyve yerine bu poşetleri ağaca asıyorum” demişti.
    Sahi kim deli kim veli?
    Bir gün Maltepe Caminde bir cenaze namazına katılmıştım. Okul müdürü olan arkadaşım: “namazda saf tutan şu deliyi görüyor musun? “ demişti. “Maltepe camisinden kalkan tüm cenazelerde saf tutmuşluğu vardır. Hatta cemaat arasında deli kılığında olan veli olabileceği konuşulur” diye de eklemişti.
    Yine başka bir deli hikâyesi de Deli Süleyman’ındır. Günlerden bir gün küçük bir kasabanın imamı yatsı namazının ardından ağır adımlarla evine doğru giderken uzaktan çok güzel sesli birinin Yasin Suresi‘ni okuduğunu duyuyor. Etrafına bakınıyor kimseler yok. Açık olan kahvehaneye bakıyor. Orada da ocakçıdan başka kimse görünmüyor. Ses oradan da gelmiyor. Sesin geldiği yeri araştırırken, uzakta bir taşın üzerinde Deli Süleyman‘ı görüyor. O tarafa doğru yönelince Yasin Suresi‘ni Deli Süleyman‘ın okuduğunu anlıyor. Uzaktan takip ediyor. Yanına gidip Süleyman‘ı rahatsız etmek istemiyor. Deli Süleyman Yasin Suresi‘ni okuyup bitirdikten sonra sanki etrafında kendisini dinleyen birileri varmış gibi, "Ey insanlar şimdi size bu okuduklarımın mealini aktaracağım" diyerek başlıyor mealini anlatmaya. İmamın halini varın siz düşünün.
    Başka bir hikâyede ise;

    Ağanın biri, köyünde büyükçe bir konak yaptırmış. Konağın açılışı için, köyde yaşayan herkesin katılacağı bir ziyafet tertip etmiş. Çoluk-çocuk, kadın-erkek, akıllı-deli herkesi davet etmiş. Deli, lafın gelişi değil; gerçekten deliyi de davet etmiş ağa. Çünkü hemen her köyde olduğu gibi, o köyün de bir delisi varmış. Lakin o köyün delisi de farklıymış; deli-veli denirmiş ona. Sofralar kurulmuş, hep beraber yenmiş, içilmiş, muhabbet kaynatılmış. Akşama doğru ziyafet tamamlanmış. Köyün ağası, verdiği muhteşem ziyafetten daha farklı bir ağalık daha yapmak istiyormuş. Ahali, konu-komşu ayrılırken; ağa, adamlarını çağırmış, "Şu bizim deli-veliye sorun, bu konaktan ne istiyorsa alsın!" demiş. Adamlar, ahalinin ortasında nara atarcasına müjdeyi vermişler deliye. Ahali bu iş nereye varacak diye yeniden toplanmış konağın büyük avlusuna? Delinin gözü, bahçede bağlı duran beyaz ata takılmış ve "Bu atı istiyorum" demiş. O at da meğer ağanın gözdesiymiş. "Hayır!" demiş ağa, "Başka bir şey istesin." Deli ısrar etmiş, illa da bu beyaz at, diye diretmiş. Ağa da inat mı inat, "Hayır!" demiş; başka bir şey dememiş. Ağa inat, deli ağadan daha inat? Deli bakar ki, inatlıkta ağa kendisinden daha deli; sözün bittiği yerdeyiz, haydi bana eyvallah demiş, meclisten ayrılmış, yola koyulmuş. Ancak melül ve mahzunmuş deli, bir şeyler de konuşuyormuş kendi kendine.
    Ağanın dikkatini çekmiş bu hâli ve "Varın, dinleyin bakalım, ne diyor." demiş adamlarına. Deli-veli şunu tekrar edip duruyormuş: "Sen isteseydin verirdi, ağa da kim oluyor ki? Sen isteseydin verirdi, ağa da kim oluyor ki? " Adamları, ağaya söylemişler delinin dediklerini? Delinin bu okkalı laflarıyla biraz da ürpermiş ağa. Geri çağırın ve verin istediği atı, demiş bu defa. Deliye beyaz atı vermişler. Deli, atın yuları elinde, tebessüm ederek konaktan ayrılırken; yine aynı şekilde hâlâ söylenmeye devam ediyormuş. Ağa, adamlarına "Bu defa ne diyor, gidin dinleyin." demiş. Deli-veli, bu defa şunu tekrar ediyormuş: "Sen istedin de verdi, ağa da kim oluyor ki? Sen istedin de verdi, ağa da kim oluyor ki?"
    Söylendiğine göre, bir insanın oturduğu muhitteki tanınırlığı "mahallenin delisini tanıması" ve dahası "mahallenin delisi tarafından tanınması" ile paralellik gösterirmiş.
    Küçükken mahallenin delisine yakalanmadan bakkala gitmek için değişik stratejiler geliştirmek zorunda kalan çocuklardık biz.
    Türk filmlerinde elinde direksiyon olan delilerimiz vardı. Dün gibi hatırlarım.
    Birisi şöyle bir hikâye anlatmıştı. Bizim mahallede 3 tane vardır bunlardan üçü bir araya gelince tadından yenmez, ortalık bayram yerine döner tam seyirlik olur. Bir keresinde aralarında şöyle bir diyalog geçmişti.
    1. deli - Olum adam gibi durun lan bütün millet bize bakıyo delirdiniz mi?
    2. deli - Ben nabıyım olum sizin gibi manyaklar yüzünden oluyo .
    3. deli - Ya Allah’ını seven alsın şu delileri başımdan
    Aynı zamanda çok tatlıydılar ama o yaşlarda biz bunun farkında değildik hep korkardık.
    Dükkân dükkân gezinir, karnını her daim eşraf doyurur, özgürce oradan buraya koştururlardı. Hem esnafın gerginliğini alırlar, hem insanları neşelendirirlerdi. Şimdi mahallenin delilerinin hepsi ya apartman dairelerine sıkıştırıldı, ya da hastanelere…
    Hrant Dink Agos gazetesindeki köşesinde anlatmıştı mahallesinin delisini:” Anadolu kültüründe her kasabanın, her köyün, neredeyse her mahallenin muhakkak bir delisi vardı. Tıpkı bizim Malatya’nın “deli gaffar”ı gibi. Eski tren yolu çevresine yayılmış, Çavuşoğlu ile Salköprü mahallelerinin ortak delisiydi o. Garibanı alır önce bir güzel giydirirdik. Giyinince kendine süzüle süzüle bir bakardı ki, deme gitsin. Boşuna giydirmezdik ama... Asıl derdimiz ona giysilerini yırttırmaktı. “ulan gaffar o geydiğin ölü malı” dememizle başlardı üstünü başını yırtmaya... Ortada anadan doğma kalırdı öyle... Biz giydirir salardık komşuya, onlar yırttırırdı, komşu giydirir salardı üstümüze, biz yırttırırdık. Böyle, eğleşirdik işte.
    Yalnızlıkları, hastalıkları sıradanlaşmıştır mahallelinin gözünde. Kimse gerçek anlamda dinlemezdi onları. Çocuklar bile alay ederdi çoğunlukla.
    Küçükken bizim mahallede vardı bir tane. Sevdiği kızı vermedikleri için delirdiğini söylerlerdi hep. Başka bir mahalledekinin ise çok zeki olduğu, 6 basamaklı rakamları bile kafadan çarpabildiği ama babası annesini öldürünce delirdiği anlatılırdı. Sepetçi bir deli vardı sırtında sepetle dolaşırdı sürekli, sepetiyle bir şeylerinizi taşımak isterdi, hayır dediğinizde ise sıralardı küfürleri. Deli kadın vardı, elinde bir torba anahtar işyerlerinin kapılarını açmaya çalışırdı, burası benim çıkın dükkânımdan derdi. Başka bir deli bağırarak küfür ederdi, görüşeceğiz seninle derdi sürekli. Bulunduğu yerdeki yere atılmış ve parke taşlarının arasına sıkışmış sigara izmaritlerini toplardı. Yalnız bu işlemi yaparken yere izmarit atanlara fena küfrederdi.
    Herkes tanırdı bu insanları ve gülümser geçerlerdi.


    Alıntı