• Sevmediğim adamlara dostça sözler söylüyorum. Dostlarımı pek sevmem. Her an bir eşyayı yanlış kullanırlar. Ya ciğerleri, ya mideleri bozuktur. Çamur gibi kadınlarla yatarlar. Bir insanın kiminle yattığı önemlidir. Seçimleri yok. Eşyayı seçemiyorlar. Güzel bir kadını, köpeği, tabancayı. Razı olurlar. Kasap kedileri ve dilenciler gibi.
    Sevgi Soysal
    Sayfa 34 - Bilgi Yayınevi, 1978
  • 272 syf.
    ·2 günde
    Londra’nın bu kızıl labirentlerinde
    bakıyorum en garibini seçmişim insan
    uğraşlarının, bir bakıma hepsi de,
    kendine göre, öyle olsalar bile.
    Ele geçmez cıvada
    felsefe taşını arayan
    simyacılar gibi
    sıradan sözcükler yapacağım
    -hileli kumarbaz kâğıtları,
    halkın uydurduğu sözler-
    Thor esin ve patlama,
    gök gürlemesi ve tapınmayken
    onları büyülerinden vazgeçireceğim.
    Bugünün deyişiyle,
    sırası gelince ben de
    ölümsüz sözler söyleyeceğim;
    daha değersiz olmamaya çalışacağım
    Byron’un yüce yankısından.
    Yaralanmaz olacak ben olan bu toz.
    Bir kadın aşkımı paylaşırsa,
    şiirim onuncu katına değecek eşmerkezli göklerin;
    bir kadın omuz silkerse aşkıma,
    ezgiler yaratacağım hüznümden,
    zamanın içinde yankılanan koca bir nehir.
    Kendimi unutarak yaşayacağım.
    Görür gibi olup unuttuğum o yüz olacağım
    Hainliğin kutsal yazgısını
    kabul eden Yehuda,
    bataklıktaki Caliban,
    korkusuz ve inançsız ölen
    paralı asker olacağım,
    yazgının geri çevirdiği yüzüğü
    görmekten korkan Polycrates,
    benden nefret eden o dost olacağım.
    İran bülbülü sunacak bana, Roma kılıcı..
    Maskeler, derin acılar, dirilişler
    örüp sökecek alın yazımı
    ve ben bir yerde Robert Browning olacağım.




    Jorge Luis Borges
    Sonsuz Gül

    Evet bu kitabı yorumlarken bu şiirle başlamak doğru bir tercih olur diye düşünüyorum.

    • Anlatıcımız olan "Hımbıl" Kurt Larsen'i tanımlarken Caliban'a benzetir;

    Çünkü Larsen:

    • Kocaman Bir Hedonist
    • Kendi çıkarını düşünen
    • Doğal hakların varlığına inanmayan
    • Katı bir maddeci ve bu maddeciliğinden azıcık bir mutluluk duymayan

    Biri olarak gösterilir.

    Halbuki Kurt Larsen'in içinde zorunda bırakıldığı hayata karşı dinmeyen bir öfke mevcut ve bu öfke onun kötü taraflarını arttırmaktadır.

    Larsen'de kendi kendini eğiten insan ilkelliği olduğunu dile getiren anlatıcımız bu benzeri olaya Martin Eden kitabında da yer vermişti lakin Martin kendi çabası ile başladığı Aydınlanma sürecini Ruth ile devam ettirerek kendi kendini eğiten ilkelliği devre dışı bırakmış hayatına bir kadın eli değen bir ilkelden gelişen bir yazara doğru serüvenini aktarmıştı.

    Jack London'un bu konuya değinmesi o günün şartlarında değişiklik yapma adına çok pozitif bir harekettir. Kurt Larsen'de gördüğümüz tüm olumsuzluklara rağmen onun okuma- yazmayı Londra'da ticaret gemilerinde o zor şartlarda öğrenmesi ve bu çizgide kendine bir felsede oluşturması bize olan tüm olumsuzlukları unutturabilecek kadar önemli bir mesajdır.

    Kitaplarında felsefeyi serpiştiren London Spencer'dan da vazgeçmez Martin Eden'de sık sık tekrar edilen Spencer'dan burada bir iki yerde söz edilir ve Kurt Larsen ile Hımbıl arasında Spencer'ın özgecilik kuramı ele alınır.
    Ve Spencer'in çıkar konusunda ele aldığı üç noktaya Larsen'in bakışına bakalım.

    Spencer:

    • İnsan ilk olarak kendi çıkarı için çalışmalı,
    • Sonra çocukların çıkarı için çalışmalı,
    • Ve en sonunda insanlığın çıkarları için çalışmalı der.

    Larsen ise:

    • "Eğer önümde ölümsüzlük olsaydı, özgecilik yararlı bir şey olabilirdi. Lakin önümde ölümden başka bir şey yok yaşamda bana ennufak şeyi kaybettirecek olan bir özveri, aptallıktır. Der"

    Günümüzde Hedonizmin uçları yaşanıyorken London'un yüzyıl öncesinden artan bencillik seviyesinin tespitinin doğruluğuna katılmaktan başka bir çare gelmez elimizden evet Larsen'in düşünceleri böyledir. Lakin Larsen Darvin / Spencer ikilisinin evrim teorisini bilen, sanattan anlayan, şiir yazan bir "Hedonist" olması onu günümüzden çok daha ayrı ve özel noktaya taşımamız için yeterli olacaktır.

    Jack London'un hayatı çalışmakla geçmiştir, denizlerde, altın arama faaliyetlerinde vb. Birçok yerde bulunmuştur bu durumda ona roman yazmak için en büyük dayanağı oluşturmuştur çünkü o Larsen'in diliyle Hımbıl'a yaptığı eleştirideki gibi Baba parası yiyenleri kastederek "Ölü bir adamın bacakları üstünde duran" biri olmadı hep hayatta var olma uğraşı verdi ve o Larsen'in deyimiyle sınıf farkından dolayı ezilen değirsizleşen ve kenar mahallelerde ölüme terk edilen ucuz ve değersiz insan hayatına karşıydı o yüzden denizlerde çok uzun zaman geçirdi belki de tüm bu felsefesini Larsen gibi Martin Eden gibi bir gemi kamarasında oluşturdu. London'un denizleri, ve denizciliği anlatmasındaki başarı buradan gelmektedir.


    • Jack London'un kadına bakış açısı da eserden esere ufak değişiklikler göstersede genelde hem kadınlığı özünde hissedecek narin, naif kadınca tavırları sevinçle karşılayan lakin kadına bir objeden ziyade hayat arkadaşı olarak bakan ilk olarak onu çerçeve hale gelen kadın işlerine itip daha sonra ortak yaşama alması gerektiğini anlayan çağına göre kadına karşı diğer erkeklere göre gelişmiş düşünceler beslediğini söylemek gerekiyor.

    • Maud için(kitaptaki hoşlandığı kadın) şöyle bir cümle kurar:

    "O, benim türümden bir kadındı. Erkekle kadın arasındaki o güzel ilişki, bizim aramızda da gerçekleşebilirdi."

    Güzel ilişkiden kasıt aşk bağlamında medeni bir hayat kabalık olmadan, kadına değer vererek lakin çok severek Jack London'un kitaplarındaki kadın karakterler çok seviliyor Martin Eden'in Ruth'a olan aşkı da çok büyüktü tabi Ruth kendini ondan soğuttu ve büyük nefrete dönüştürdü o ayrı bir konu burada da hayatında ilk kez seven ve otuz yaşını geçen biri olarak ilk defa aşık olan Hımbıl yine çok fazla seviyor Jack London'un kitaplarındaki bu bölümler romantizm kokuyor:

    • "Benim küçük kadınım"

    Gibi söylemleri ile klasik yıldırım aşklarına tutuluşu eserlerinde tekrar ediyor. Halbuki o realist çizgide seyreden bir yazardır. Serpiştirilen felsefe, mükemmel betimleme ve anlatım gücü ile zenginleşen eserlerinde romantizmi katmadan edemiyor bunu çağın etkisiyle yapıyor oluşu ihtimallerin dahilindedir. Halbuki böyle Zola gibi keskin bir gerçeklik ile süren bir kitabını okumak güzel olurdu . Tabi Demir Ökçe'yi ayrı tutuyorum o kitabı biraz siyasi gaye ile ele alınca aşk teması çok azaltmıştı rahatsız edici bir boyutu yoktu bunu söylemeden de geçmeyelim.

    Kitabın olay örgüsünü anlatmaya ihtiyaç duymuyorum, o yüzden son bölümde geçen bir olaya geliyorum.

    Maud yolcukuk yaptıkları "Hayalet" gemisinden yani Kurt Larsen'den kaçtıktan günler sonra ıssız bir adaya gelirler Hımbıl kahve için kibriti olmadığını fark eder kahve içemeyeceği için üzülürken evet beklediğiniz şey geliyor;
    Maud: "Sopaları birbirine sürterek ateş yakan Crusoe değil miydi?"

    Yazarların birbirlerine göndermelerde bulunmasına hayranım tabi burada birazdan yazacağım gibi odundan ateş yakan Robinson Crusoe ile uğraşan London ıssız bir adada yaşam üzerinden de kitabın elli atmış sayfasını kurtarıyor.

    Bir gazetecinin sopalardan ateş yakma girişiminin başarısız sonuçlanması sonucu söylediği sözler şunlardır:

    " Baylar, Güney Denizindeki adalarda yaşayan biri bunu yapabilir, Malayalılar bunu yapabilir, ama inanın bana, beyaz bir adamın yapacağı bir iş değil bu. "

    Bu göndermeden sonra bir fişekteki barut yardımıyla ateş yakar ve ilerleyen insan gelişiminin kolaylıkları çıkar önümüze.

    Son bölümlerinde Larsen'in onları bulması hasta haliyle sinir krizleri geçirmesi anlatılır ve Hımbıl'la ilk tanışmalarında ölen bir denizciye yapılan merasimi "ölüyü denize atın" gibi bir cümle ile noktalayan Kurt Larsen'imiz artık ölmüştür. Ve Hımbıl ona cenaze merasimi düzenleyerek kitabı sonlandıracaktır. Böylece inceleme de sınırına dayandı ve bizim hassas Maud'umuz Larsen'i şöyle uğurlar:

    ELVEDA LUCİFER... GURURLU RUH..
  • 80 syf.
    ·Puan vermedi
    Bazen öyle anlar yaşarız ki bizi derinden etkiler ve tüm hayatımızda yer edinir.Bu sadece 24 saat kadar kısa bir zaman dilimi olsa bile.İşte Stefan Zweig bizleri akıcı anlatımıyla bu 24 saatle buluşturuyor.
    Biz kadınlar aslında hemcinslerimizin ne hissettiğini,ne düşündüğünü,neyi neden yaptığını az çok tahmin eder ve biliriz.Birbirimizde kendimizi görürüz ve bu yüzden öyle ki en büyük iyiliği ya da en büyük kötülüğü bizler hemcinsler birbirine yapar ve ne yazık ki bazen bir kadının başka bir kadına yaptığı şeyi bir karşı cins yapmaz.Ama neyse ki Mrs.C böyle bir hataya düşmüyor.Belki de Mrs.Henriette'de kendisini gördüğündendir.
    Ahh Mrs.C...Sana ne çok merhamet ve aynı zamanda öfke duydum.Neden mi?Aptalca ve delice bir heyecan uğruna ailene ihanet ettiğin için sana karşı öfkeliyim evet.Ama diğer yandan özgürce hislerinin peşinden gittiğin için,en azından kocanın kollarında kapalı gözlerle aldatıp iki yüzlü davranmak yerine cesurca çok daha dürüst bir şekilde tutkularının peşinden gittiğin için sana hayranım.İşte Mrs.C sen bu 24 saati nasıl sancılı geçirdiysen ben de bu kitabı okurken bir o kadar kendi içimde ikilemlerimle mücadele verdim.Ve eminim herkesin hayatında bu şekilde olmasa bile farklı yaşantıları bambaşka 24 saatleri iyi veya kötü olmuştur belki de olacaktır..İyi düşünelim iyi olsun o halde...
    Keyifli okumalar:)
  • 520 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Ne diyebilirim ki?
    Jenny her zamanki gibi hayal dünyasını kağıda döküp benim gibi aşk fakiri hatunu bile ozendiriyor düklere ((:
    .
    Her zaman ki gibi tutku dolu, tarih kokulu ve merak uyandırıcı çok tatlı bir hikaye olmuş. Ama bu kitabı diğer hikayelerden ayiran bir şey var.
    .
    İki karakter de birbirine bilenmiş her an saldırıya hazır intikam oyununa oldukça hevesliler ((: eh bize de okumak düşüyor.
    .
    Oyunu kimin kazanacağı belirsiz. Ama aşkın kazanacağı kesin. (:
    .
    Ayrıca diğer hikayelerine oranla aşka tutsakta yetişkin içerikli sahneler çok daha az ve minimum detaylı. Beni rahatsız kesinlikle etmiyor. Çünkü yazdıkları hiçbir zaman rahatsız edici boyutta olmadı. Bundan sonra da olacağını sanmıyorum. Bu kadına hayranım Jenny aşkına (:
  • 173 syf.
    ·8/10
    Bayılıyorum bu kadına. Zekasına ayrı kalemine ayrı hayranım. Çok fazla anlatmaya gerek yok, şuana kadar kötü bir kitabını okumadım. Ayriyetten İngilizce biliyorsanız Agatha'nın kitaplarını orjinal dilinde de okuyabilirsiniz. Gayet sade ve akıcı.
  • “Aşk benden hep kaçtı. Onu, yani sevdiğim kişiyi, hiç bir zaman uzun süre kollarımın arasında tutamadım. Her defasında, tam hayatımın adamını buldum sandığımda, her şey mahvoldu ve ben gene yalnız kaldım. Bu gerçekten de bir günah çıkartma kitabı,  söyleyeceklerim belki de son sözlerim olacak. İstediğim şey, itiraflarla dolu bu kitabı okuyan kişinin, tıpkı bir zamanlar Maria Magdelena’ya söylendiği gibi, ‘Günahlarının çoğu affedildi, çünkü çok sevdi’ demesidir.”

    ~Edith Piaf