• 64 syf.
    ·1 günde·9/10
    Bir kutu kitap sayesinde elime geçen bir kitap oldu ve o kadar mutluyum ki! Bu yazara mutlaka devam edicem. Kitap; Asimov, Shakespeare, martin luther king gibi birçok ünlüyle öbür dünyaya gidip röportajlar yapan muhabirimiz mizansen diliyle gülümsetiyor. Bu kısacık, bir saatte biten kitap bana bir şeyleri araştırmaya itti, daha ne diyebilirim ki..
  • 148 syf.
    ·Puan vermedi
    Mark Twain deninle akla gelen ilk eseri Tom Sawyer'ın Maceraları olacaktır büyük ihtimal. Öykü kitabını görünce şaşırdım. Büyük beklenti içerisine girmeden okuduğum bu kitap benim için çok öykü ganimeti oldu. Tek kelimeyle BAYILDIM. Altı öykünün hepsi birbirinden güzel fakat kitaba da ismini veren Adem ile Havva'nın Güncesini ayrı tutmak gerekir.
    Orijinal ve absürt konular ve bunun kurguyla harmanlanmış hali edebi bir dehanın ürününden başka bir şey olmasa gerek.
    Adem’le Havva’nın güncesi okuması keyifli bir hikaye. yaradılış ve cennetten düşüşü, sırayla adem ve havva anlatıyor. aynı günü ikisinden dinlerken; bir konu ya da olayla ilgili erkeklerin ne kadar düz, kadınların ne kadar çok detaylı ve süslü düşündüğünü görmek gülümsetiyor.
    Sözü fazla uzatmanın gereği yok diye düşünerekten hemen bulun ve okuyun diyorum. Keyifli okumalar.
  • 160 syf.
    Merhaba sevgili 1000k kullanıcıları,

    Anı-Mektup türü sevenler için Canım Aliye, Ruhum Filiz kitabı Sabahattin Ali'yi daha da yakından tanımak için güzel bir fırsata benziyor. Çünkü tamamıyla yazarın eşine (Aliye) ve kızına (Filiz) yazdığı mektuplardan oluşan bu kitap içeriğiyle biyografik olma özelliğini de taşıyor. Bu eserle bizleri kavuşturan Sevengül Sönmez'e ve ona mektuplar konusunda yardımcı olan Filiz Ali'ye teşekkürker.

    Sevengül Sönmez demişken önsözünde de kendisinin yazdığı gibi; "Sabahattin Ali'yi nişanlı, eş ve baba olarak tanımamızı sağladığı gibi, onun aşkı, evliliği ve aile hayatını nasıl yaşadığını da gösteriyor: coşkulu bir âşık, sorumlu bir eş, sevecen bir baba..."

    Genel olarak okuduğum kitapların önsözlerini okumaya özen gösteriyorum. Size şöyle bir şey diyebilirim ki bu önsözü okumasanızda bu kitabı bitirince gerçekten yazı dilinin ne kadar tatlı ve samimi olduğunu görüp hangi şartlarda olursa olsun, başına ne gelmiş olursa olsun her zaman sorumlu bir eş ve o tatlı kızıyla ilgilenen baba figürünü mektuplarda görüyorsunuz. Öyle ki özellikle kızına yazdığı mektuplar gerçekten yüzünüzü gülümsetiyor.

    Birbirlerine aşkı ile başlayan o duygulu mektuplar, ileride evlilik ve çocuk olma dolayısıyla yerini biraz da özel yaşantı diyeceğimiz konulara bırakıyor. Bu kitabı okumak o dönemleri anlamama biraz da yardımcı oldu. Ama en çok da Sabahattin Ali'yi daha yakından tanımama. Örneğin şurada bu yüzden hapse girmiş, eskiden şundan bile ceza yazılıyormuş, şu dönemde şurada şu şekilde çalışmış, görev almış vs. Ve en çok da Ankara'da yaşadıkları dönem ilgimi çekti. Kızılay'ın Yenişehir olması gibi... Çok güzel ayrıntılar vardı keşfettiğim. Bu açıdan okumak benim için zevkliydi. Üstelik önceden de belirttiğim gibi uzakta olmasına rağmen ilgisini hiç eksiltmediğini mektuplardan anlayabiliyoruz. Mesafenin burada önemini nasıl yitirdiğine şahit oluyoruz. Ve bir de bazı hikayeleri için hep eşinin beğenisini istemesi de dikkatlerden kaçmıyor. Örneğin, Sırça Köşk hikayesini yazdığını ve bunun için eşinin düşüncelerini merak ettiğini okuyoruz.

    Ve bunlar gibi daha birçok şey. Mektup evet, ama biyografik yanları da var. İşte bu yüzden Sabahattin Ali'yi daha yakından tanımak isteyenler için bu kitap güzel bir fırsat bence.

    Herkese keyifli okumalar dilerim :)

    Dipnot: Sabahattin Ali’nin, ayrı kaldığı yıllarda eşi Aliye ve kızı Filiz’e gönderdiği mektuplarında, “Karanfil Sokak Adalar Apartmanı (yeni ismiyle Deniz Apartmanı) No:11” adresi yer alıyordu. Ankaralıların yabancası olmadığı, şimdilerde Dost Kitabevi’nin bulunduğu apartmana, “Sabahattin Ali bu binada yaşadı” yazılması için change.org’ta 2016 yılında kampanya başlatılmıştı. Kızı Filiz Ali, kampanyayı desteklediğini belirterek, şunları kaydetti: "Ankara’daki evimizde babamla az ama maceralı günler geçirdik. Ondan kalan mektuplara baktığımda, anılar canlandığında bu evde çok özel günlerimiz oldu. Babamı kaybettikten sonra da aynı apartmanda senelerce annemle oturduk. Ankara’daki kitapseverlerin uğrak noktalarından birininde bulunduğu binada Sabahattin Ali’nin isminin yaşaması olayı dahada anlamlı kılıyor.” Ve dostkitabevi girişine orada yaşadığını belirten bir ibare asıldı ve orada yaşlanmasına müsaade edilmeyen Sabahattin Ali’nin adı bu binada yaşamaya devam edecek. Ben her oraya girişimde Sabahattin Ali'yi rahmetle, sevgi ve saygıyla anıyorum...
  • Harika bir kitap. Yazarla yeni tanışıyorum. Geç kalmışım. Bulgakov'un dilini çok beğendim. Okurken eğlenmemek elde değil Doktorluğu bırakıp kendini edebiyata veren bir yazar Bulgakov.Bu kitap da anılarından beslenerek oluşturulmuş hikayeleri içeriyor.Abartılmadan ve küçümsenmeden anlatılan bu olaylar size donemin Rus halkı ile ilgili fikir veriyor ve yer yer hafifçe gülümsetiyor.Okuması pek keyifli bir eser.Diğer kitaplarını da merak ettirdi kesinlikle alacağım
    Bu şartlarda sakin bir insan anormal bir yaratık olarak görülebilirdi.
    -Pekâlâ, Ygéne, pekâlâ! diye haykırdı Doktor Ox, ellerini ovuşturarak. Dün verdiğimiz ziyafette onları gördünüz; tutkuların diriliği adına, süngersiler ve mercansılar arasında orta yolu seçen şu soğukkanlı, iyi Quiquendone'luları! Tartışırkenki, davranışları ve sözleriyle birbirlerini kışkırtırkenki hallerini gördünüz! Şimdiden vücutça ve ruhça başkalaşıma uğramışlar! Üstelik her şey yeni başlıyor! Asıl yüksek doz uygulayacağımız zaman görün onları
  • 168 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    Adem’le Havva’nın güncesi okuması keyifli bir hikaye. yaradılış ve cennetten düşüşü, sırayla adem ve havva anlatıyor. aynı günü ikisinden dinlerken; bir konu ya da olayla ilgili erkeklerin ne kadar düz, kadınların ne kadar çok detaylı ve süslü düşündüğünü görmek gülümsetiyor. bonus olarak hikayenin sonunda şeytanın güncesi de yer alıyor...
    Günümüze değin,hiç değişmemiş olan kadın erkek ilişkisini harika bir dille anlatmış olması Havva'nın Adem'i neden sevdiğine dair sorgulamaları ? Aşk,Annelik,korku,ahlak,ölüm gibi duygularla ilk kez tanışan bu iki insanın gözünden dünyaya bakmak..
    Tabiri yerinde kullanmak gerekirse tam bir erkekler ne söyler kadınlar ne anlar hikayesi..
    bir solukta bitiyor.. ilk sayfalarda yüzünüzde beliren tebessüm, son sayfaya kadar terketmiyor sizi..
    Tavsiye edebileceğim bir kitap...
  • 104 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Son zamanlarda okuduklarım içerisinde beni bu kadar etkilemiş, bu kadar o andaymışım, sanki ben de onlarla aynı hüznü paylaşıyormuşum gibi hissettiğim bir kitap olunca hakkında bir şeyler karalamak istedim. Yazayım ki belki başkalarının da okumasına vesile olurum ve aynı hisleri tadabilenler olarak çoğalırız.
    Çoğunuz bu kitabı filminden biliyorsunuzdur. 1980 darbesinde annesiyle hapishanede olması nedeniyle güneşi, yıldızları bilmeyen Barış’ın dilinden okuyoruz kitabı. Çok sevdiği İnci’nin tahliye edilmesiyle, Barış’ın ona yazdığı ama bir türlü İnci’ye ulaşamayan masum, içten bir o kadar da hüzünlü mektuplarla karşı karşıyayız. Çok şey anlatıyor bu mektuplar. O dönemin karanlığını ufacık bir çocuğun düşündüklerinden anlayabiliyoruz. ‘Sen Filiz’i tanımazsın. Sizin koğuşa yeni geldi. Kitap okuduğu için getirmişler. Hani kitap okumak güzeldi? Ben buradan çıkınca kitap okursam beni yine getirirler mi?’ Bu cümlenin, Barış’ın bu düşüncesinin suçu ne? Barış ne için orada?
    ‘Sen niye buradasın diye sordum Nevin’e. O da halkını sevdiği için buradaymış. Ben büyüyünce halkımı hiç sevmeyeceğim. Halkını sevenler hep kafese giriyor.’ Böyle düşündürtecek neler yaptınız?

    Barış o minnacık boyuyla bize çok güzel dersler veriyor hem gülümsetiyor bazen hem de içimize oturan büyücek laflar ediyor.

    Feride Çiçekoğlu, mektupları yazıya geçirdiğinde kaybolup gideceğini unutulacağını sanıyor, kendi böyle diyor yani. Neyse ki kitabın basımından 3 yıl sonra çekilen filmi bayağı ses getiriyor ve kitap unutulmazlar arasına girmeyi başarıyor. Bu karanlıkları bir daha yaşamamak dileğiyle.

    Edebiyatla kalın.
  • 531 syf.
    ·27 günde·Beğendi·8/10
    Hakan Günday: 43 yaşında, Rodos doğumlu. Üniversite yıllarında yazmaya başlamış başarılı bir yazar. Çok gişe almış Müslüm filminin ve daha başka başarılı filmlerin senaristi. Haluk Bilginer'in Emmy aldığı Şahsiyet dizisinin senaristi. Kinyas ve Kayra, Az, Piç, Malafa, Zargana, Azil, Ziyan kitaplarının yazarı. Yeraltı Edebiyatı'nın Türkiyedeki en iyi temsilcisi.

    Kinyas: Geniş yüzlü kişi. Saygınlık, yiğitlik.

    Kayra: Büyük bir kimseden gelen iyilik, ihsan.

    Hakan Günday'ın bu karakterlere seçtiği isimlerin ironileri insanı gülümsetiyor. Kinyas, belki sadece yüzünü seven, vücudu mermi izleri ve dövmelerle, bilekleri jilet izleriyle dolu karanlık bir adam. Kayra, kendisini Tanrı'nın gönderdiği altı milyar insan arasında benzeri görülmemiş hastalıklı biri olarak tabir eden adam. İsimlerinin her harfi için olan ironi açıkçası bu kitabı okumak için bile bir sebep.

    Kinyas ve Kayra, dipsiz bir kuyuya düşmüşçesine karanlık iki adamın, zihinlerini boşaltma hayali kuran iki arkadaşın, hayata kafa atan, dizginlenemeyen iki karakterin hikâyesi. Kitaba başladığınızda adeta beyninize çivi saplamışçasına kalıyorsunuz ve karakterleri anlamaya çalışıyorsunuz. Bu kadar karanlık ruhlara sahip iki adam nasıl anlaşılabilir? Belki de daha önemli soru: bu kadar karanlık iki adam nasıl bu kadar iyi anlatılabilir?

    Kitabı 27 günde yaklaşık bir ayda anca bitirebildim. Sindire sindire okumam gerekti açıkçası. Kitap karakterlerini anlamak okuyucu açısından önemli ve kitabın kaynağını oluşturan unsur. Yazar bu karakterleri bize anlatmak için olayları baya uzun tutmuş. Bazen gitmiyor diye düşündüğüm de olmadı değil. 2.bölümünde kitap zirve yapıyor bana göre.

    Kitap üç bölümden oluşuyor.
    Birinci Bölüm: Kinyas, Kayra ve Hayat. Bu bölüm karakterlerin hayatlarını kendi hayatlarımızcasına benimsediğimiz kısım.
    Kinyas, kafasındaki kirli düşünceleriyle saatlerce yürüyebilen, uyuyamayan karakter. Kayra, arkasına taradığı uzun saçlarıyla, imajının en belirgin parçası olan bıyıklarıyla belki uyuyarak hayattan bir nebze zevk alan karakter. Birbirlerine zıt gözükseler de sanki birbirlerinin eksik parçalarını tamamlarcasına bulmuşlar bu altı milyar arasında birbirlerini. Çocukluklarından itibaren bu dünyaya sığamayan, dünyayı sevmedikleri için onu biraz da olsa değiştirmeye çalışan iki karakter. Hayata hiçbir şekilde tutunamamış belki de kötülüğün ve karamsarlığın en temiz temsilcileri.

    İkinci Bölüm: Kayra'ın Yolu. Kinyas'ın kendisini terk etmesiyle birlikte tek başına yoluna devam etme zorunluluğu hissediyor Kayra. Kinyasla birlikte planladıkları zihin ölümünü gerçekleştirmek için hayatla, evrenle ve insanlarla savaşıyor adeta. En sonunda Anita'sını bulup zihin ölümünü gerçekleştiriyor. Adını bile unutuyor. Altı milyarda tek olduğunu düşündüğü için yok ediyor kendi zihnini. Dünyayı sevmediği için ayrılıyor ondan, geri gelmek istemiyor. Sen insan değil misin diyorsun, içinden. Nasıl bu kadar duygusuz, nasıl bu kadar kararlısın?

    Üçüncü Bölüm: Kinyas'ın Yolu. Kayradan sıkıldığı için onu terk ederek ailesinin yanına dönüyor Kinyas. Belki de onu en çok anlayan insana ihanet ediyor normal olmaya çalışarak. Yoruluyor hasta olmaktan, kendini sadece kendisinin değiştirebileceğini biliyor. Bunun için uğraşıyor geri kalan hayatında. Ve normal bir insan oluyor artık. Sevgilisi olan, ailesini seven biri. Kendini kurtarıyor hastalığının pençesinden. Kayraya yazıyor: Hayat, hayat da her şey var!

    Hakan Günday'ın Az kitabı da böylesine sarsmıştı beni. Büyük bir karamsarlığa giriyorsunuz Hakan Günday'ın kitaplarında. Daha sonra her insanın içinde hayata bağlayan bir yan olduğunu anlıyorsunuz. Ve ne olursa olsun vazgeçemezsiniz gülmekten, sevmekten ve yaşamaktan.