• ''Nejat kendini çiçekleriyle pırıl pırıl yanan bir portakal ağacının altında buldu. Yaprakların damarlarından akan yeşil kan, çiçekte bembeyaz bir alev oluyordu. Çiçek, solup ölmediği sürece bal yapıyor, sanki balayını yaşıyordu. Bal yapamayacak duruma gelince, inat etmiyor, ebedi sevgilerden söz etmiyor, sirkeleşip kalmıyor, sadece solup gidiyordu.''
  • Arkamda bir kadının yüksek sesle güldüğünü duydum. İçgüdüsel olarak hemen o yana dönmek ve ışıltılı beyaz bir taşı bulanık, çamurlu bir havuza atar gibi şehvetini böylesine küstahça benim aylak düşlerimin ortasına savuran bu kadını görmek istemiştim ki, kendimi tuttum.
    Stefan Zweig
    Sayfa 17 - Türkiye İş Bankası
  • GARİP
    Şiir, yani söz söyleme sanatı, geçmiş yüzyıllar
    içinde birçok değişikliklere uğramış; en sonunda
    da, bugünkü noktaya gelmiş. Bu noktadaki şiirin
    doğru dürüst konuşmadan oldukça ayrı
    olduğunu kabul etmek gerek. Yani şiir bugünkü
    durumuyla, doğal ve günlük konuşmaya göre
    bir ayrılık göstermekte, bir ölçüde garip
    karşılanmaktadır. Fakat işin hoş yanı, bu şiirin
    birçok atılımlar sonucunda kendini kabul
    ettirmiş, bir gelenek kurarak da, sözü geçen
    garipliği ortadan kaldırmış olması. Yeni doğup
    bugünün aydınınca eğitilen çocuk kendini
    doğrudan doğruya bu noktada kavrıyor. Şiiri,
    kendine öğretilen koşullar içinde aradığından,
    bir doğallaşma isteğinin ürünü olan yapıtları
    şaşkınlıkla karşılıyor. Garip anlayışı,
    öğrendiklerini doğal kabul edişinden gelmekte.
    Ona buradaki göreceliği göstermeli ki
    öğrendiklerinden kuşku duyabilsin.
    Gelenek, şiiri nazım dediğimiz bir çerçeve
    içinde korumuş. Nazmın bellibaşlı öğeleri
    vezinle kafiyedir. Kafiyeyi ilk insanlar, ikinci
    satırın kolay hatırlanmasını sağlamak için, yani
    yalnızca belleğe yardımcı olmak amacıyla
    kullanmışlardı. Fakat onda sonradan bir güzellik
    buldular. Onu, varlık nedeni aşağı yukarı aynı
    olan vezinle birlikte kullanmayı bir beceri
    saydılar. Şiirin de kökeninde, öbür sanatlarda
    olduğu gibi, böyle bir oyun özlemi vardır. OBu
    istek ilkel insan için gözönünde tutulabilecek
    önemdeydi. Oysa insan o zamandan beri çok
    gelişti. Bugünkü insan, öyle sanıyorum ve
    diliyorum ki, vezinle kafiyenin kullanılışında,
    kendini şaşkınlığa düşüren bir güçlük, ya da
    büyük heyecanlar sağlayan bir güzellik
    bulmayacaktır. Nitekim bu rahatsız edici gerçeği
    görmüş olanlar, vezinle kafiyeye «ahenk»
    denilen yeni bir şiir öğesinin atası gözüyle
    bakmışlar, bu yeni nimete dört elle sarılmışlar.
    Bir şiirde, eğer övülmeye değer bir ahenk varsa,
    onu sağlayan şey, ne vezindir, ne de kafiye. O
    ahenk, vezinle kafiyenin dışında da, vezinle
    kafiyeye karşın da vardır. Fakat onu şiirde
    bilinçli hâle getirip anlayışları en kıt insanlara
    bile bir ahengin var olduğunu haber veren şey,
    vezinle kafiyedir. Böylelikle farkına varılan,
    yani vezinle, kafiyeyle sağlanan bir ahenkten
    zevk duyabilmek ya da sözü bu basit ölçüler
    içinde söylemeyi beceri sayabilmek; saflıkların
    herhalde en görkemlisi olmalıdır.
    Onun dışında
    bir ahenge inanmaksa, onun şiir için ne kadar
    gereksiz, hem de ne kadar zararlı olduğunu,
    biraz sonra anlatacağım.
    Vezinle kafiyenin her şeye karşın birer
    sınırlama olduğunu da kabul edelim. Bunlar
    şairin düşüncesine, duyarlığına egemen
    oldukları gibi, dilin biçiminde de değişiklikler
    yapıyorlar. Nazım dilindeki sözdizimi
    gariplikleri, vezinle kafiye zorunluğundan
    doğmuş. Bu gariplikler belki de anlatımı
    genişletmesi bakımından, şiir için yararlı
    olmuştur. Üstelik onların, nazım kaygılarının
    dışında bile baştacı edilmeleri olasılığı vardır.
    Fakat bu kuruluş, bazılarının kafalarına «şiir
    dilinin kendine özgü yapısı» diye dar bir anlayış
    getirmiş. Bu tür insanlar birtakım şiirleri
    reddederlerken «Konuşma diline benzemiş,»
    diyorlar. Köklerini vezinle kafiyeden alan bu
    anlayış, gerçek akış yolunu arayan şiirde hep
    aynı görece garipliği bulacak,onu kabul etmek
    istemeyecektir.
    Söz ve anlam sanatları çoğu kez zekânın doğa
    üzerindeki değiştirici, yıkıcı özelliklerinden
    yararlanır. Bilgisini, görgüsünü, geçmiş
    yüzyıllara borçlu olan insan için bundan daha
    doğal bir şey yoktur. Benzetme (teşbih), eşyayı,
    olduğundan başka türlü görmek zorudur. Bunu
    yapan insan, garip karşılanmaz, hiçbir
    olağandışılıkla suçlanmaz. Oysa benzetiden
    (teşbihten) ve iğretilemeden (istiareden) kaçan,
    gördüğünü herkesin kullandığı sözcüklerle
    anlatan adamı, bugünün aydın kişisi, garip
    saymaktadır. Yanılgısı, türlü sapıtmalarla
    varılmış bir şiir anlayışını kendine çıkış noktası
    yapmasıdır. Yazının ortaya çıktığı günden beri
    yüz binlerce ozan gelmiş, her biri binlerce
    benzeti (teşbih) yapmış. Hayran olduğumuz
    insanlar bunlara birkaç tane daha eklemekle
    acaba edebiyata ne kazandıracaklar? Benzeti,
    iğretileme, abartma ve bunların bir araya
    gelmesinden oluşacak bir düşsel zenginlik,
    umarım tarihin aç gözünü artık doyurmuştur.
    Edebiyat tarihinde pek çok biçim
    değişiklikleri olmuş,yeni biçim, her defasında,
    küçük garipsemelerden sonra kolayca kabul
    edilmiştir. Güç kabul edilecek değişiklik,
    beğeniye ilişkin olanıdır. Böyle değişmelerin
    pek seyrek olduğunu; üstelik, böylece ortaya
    çıkan edebiyatlarda da her şeye karşın
    değişmeyen, yine sürüp giden, hepsinde
    ortaklaşa olan bir yan bulunduğunu görüyoruz.
    Bugüne kadar burjuvazinin malı olmaktan,
    yüksek sanayi döneminin başlamasından önce
    de dinin ve feodal sınıfın köleliğini yapmaktan
    başka hiçbir işe yaramamış olan şiirde, bu
    değişmeyen yan, varlıklı sınıfların beğenisine
    seslenmiş olmak biçiminde beliriyor. Varlıklı
    sınıfları, yaşamak için çalışmaya gereksinmesi
    olmayan insanlar oluşturur. O insanlar geçmiş
    dönemlerin egemenleridirler. O sınıfı temsil
    etmiş olan şiir, lâyık olduğundan daha büyük bir
    kusursuzluğa erişmiştir. Ama yeni şiirin
    dayanacağı beğeni, artık azınlığı oluşturan o
    sınıfın beğenisi değildir. Bugünkü dünyayı
    dolduran insanlar, yaşamak hakkını sürekli bir
    didişmenin sonunda buluyorlar. Her şey gibi, şiir
    de onların hakkıdır, onların beğenisine
    seslenecektir. Bu, sözkonusu kitlenin
    istediklerini eski edebiyatların gereçleriyle
    anlatmaya çalışmak demek de değildir. Sorun,
    bir sınıfın gereksinmelerinin savunusunu
    yapmak olmayıp yalnızca beğenisini aramak,
    bulmak, sanata onu egemen kılmaktır.
    Yeni bir beğeniye, ancak yeni yollarla, yeni
    araçlarla varılır. Birtakım kuramların
    söylediklerini, bilinen kalıplar içine sıkıştırmakta
    hiçbir yeni, hiçbir sanatsal atılım yoktur. Yapıyı
    temelinden değiştirmelidir. Biz yıllardan beri
    beğenimize, irademize egemen olmuş, onları
    belirlemiş, onlara biçim vermiş edebiyatların, o
    sıkıcı, o bunaltıcı etkisinden kurtulabilmek için,
    o edebiyatların bize öğretmiş olduğu her şeyi
    atmak zorundayız. Olabilse de, «şiir yazarken bu
    sözcüklerle düşünmek gerekir,» diyerek yaratıcı
    çalışmalarımızı engelleyen dili bile atabilsek.
    Ancak böylelikle kendimizi, alışkanlıkların
    sürüklediği doğal olmayan sapmalardan
    kurtarmış; kendi özbenliğimize, kendi
    gerçekliğimize kavuşmuş oluruz.
    Tarihin beğenerek andığı insanlar her zaman
    dönüm noktalarında bulunanlardır. Onlar bir
    geleneği yıkıp yeni bir gelenek kurarlar. Daha
    doğrusu kurdukları şey, içlerinden gelen yeni bir
    sınırlama sistemidir. Ancak ileriki kuşaklara
    ulaştıktan sonra gelenek olur. Büyük sanatçı,
    sonsuz sınırlamaların içindedir. Fakat bu
    sınırlamalar, hiçbir zaman, öncekilerce
    belirlenmiş değildir. O, kitapların öğrettiğinden
    daha çoğunu arayan, sanata yeni sınırlamalar
    sokmaya çalışan adamdır. 17’nci yüzyıl Fransız
    klasisizmi, kuralcı olmuş, fakat gelenekçi
    olmamıştır. Çünkü kurallarını kendi getirmiştir.
    18’inci yüzyıl yazıcıları daha çok gelenekçi
    oldukları halde sanatçı yanları bakımından
    geleneği kuranların düzeyine
    yükselememişlerdir. Çünkü sınırlamaları
    duymamışlar, öğrenmişlerdir. Birşeyin ya
    gerekliliğini ya da gereksizliğini duymalı, fakat
    herhalde duymalıdır. Gerekliliği duyanlar
    kurucular, gereksizliği duyanlar yıkıcılardır. Her
    ikisi de toplumların düşünsel yaşamı için, düzeni
    sürdüren insanlardan daha yararlıdırlar. Bu tür
    insanlar belki her zaman başarılı olamazlar.
    Yaptıkları işin tutunabilmesi, işin toplumsal
    yapıdaki değişmelerle olan ilişkisine ve bu
    değişimlere bağlıdır. Başarısızlığın
    nedenlerinden biri de yapmanın yapılması
    gerekeni bilmekten farklı oluşudur. Bir insan
    kurduğunu kusursuzlaştıramayabilir. Fakat
    kendisini hemen izleyecek olana değerli bir
    temel bırakır. Ya bir yol gösterir, ya da bir yolun
    yanlış olduğunu söyler. Bu insan bir davanın
    bayraktarı, sıra neferi ya da fedaisi demektir. Bir
    düşünce uğrunda fedai olmayı göze almış insan
    övünçle, kıvançla karşılanmalıdır. Yine de fedaî
    olmayı gözle almış insanın ne övgüye ihtiyacı
    vardır, ne de alkışa. Çünkü bunlar, ondaki
    güven duygusuna hiçbir şey katmayacaktır. En
    koyu gericilik hareketlerinin, yürekliliğinden
    hiçbir şey eksiltmeyeceği gibi.
    Ben, sanat dallarının birbiri içine girmesinden
    yana değilim. Şiiri şiir, resmi resim, müziği
    müzik olarak kabul etmeli. Her sanatın kendine
    özgü nitelikleri, kendine özgü anlatım araçları
    var. Anlatılmak isteneni bu araçlarla anlatıp bu
    özelliklerin içinde kapalı kalmak, hem sanatın
    gerçek değerlerine saygılı olmak,hem de bir
    çabaya, bir emeğe yer vermek demek değil mi?
    Güzel olanı sağlayacak güçlük, herhalde bu
    olmalı. Şiirde müzik, müzikte resim, resimde
    edebiyat, bu güçlüğü yenemeyen insanların
    başvurdukları birer hileden başka bir şey değil.
    Ayrıca bu sanatlar, öteki sanatların içine girince
    gerçek değerlerinden de birçok şeyler
    kaybediyorlar. Sözgelimi bir şiirde uyumlu
    birkaç sözcüğün yan yana gelmesinden ortaya
    çıkmış bir müziği, ezgilerindeki çeşitlilik ve
    akorlarındaki zenginlikle alabildiğine büyük bir
    sanat olan gerçek müzik yanında
    küçümsememeye olanak var mı? Kaynakları
    aynı olan harflerin bir toplanmasıyla oluşan
    ‘öykünmeli uyum’ (ahengi taklidi) da bu kadar
    basit, bu kadar adi bir hile. Ben bu gibi
    hilelerden tat almanın, o uyumu şiirde
    duymaktan gelen bir hoşnutluk olduğu
    inancındayım, insan, anlaşılmaz sandığı bir şeyi
    anladığı zaman hoşnut olur. Bu hoşnut oluşu,
    anlaşılmaz sanılan yapıtın başarısı saymak,
    insanın kendini yazarla bir tutmak, yani kendi
    kendini beğenmek isteğinden başka bir şey
    değil. Bu yüzden, halkın sevdiği yapıtlar, en
    kolay anlaşılanlar oluyor. Sözgelimi müzik
    beğenileri yeni oluşmaya başlamış insanlar
    Çaykovski’nin; konusu, Napolyon’un Moskova
    seferinden alınmış, olayları, resim gibi, hikâye
    gibi betimlenmiş olan 1812
    Uvertürü’nü hayranlıkla dinlerler. Yine onlar
    için Saint - Saens’ın, ölülerin gece saat on ikiden
    sonra mezarlarından kalkıp raksedişlerini,
    sabahın oluşunu, horozların ötüşünü, iskeletlerin
    yeniden mezarlarına girişini anlatan Danse
    Macabre’ı ile Borodin’in, bir kervanın su ve
    çıngırak sesleri arasında ilerleyişini anlatan Orta
    Asya Bozkırlarında adlı yapıtları ne büyük
    müzik yapıtlarıdır. Bence, müzik gibi anlatım
    olanakları olağanüstü geniş bir sanat dalında
    betimleme yoluyla avlanmak gibi basit bir hileye
    başvurmak, besteci için göz yumulamayacak
    derecede büyük bir kusur. Halkın, yukarıda
    anlattığım türden bir aşağılık kompleksine bağlı
    olan bu duygusunu, hiçbir büyük sanatçı
    sömürmemelidir. Sanatçı kendini verdiği sanatın
    özelliklerini keşfetmek, becerisini de bu
    özellikler üzerinde göstermek zorundadır. Şiir,
    bütün özelliği, söylenişinde olan bir söz
    sanatıdır. Yani tümüyle anlamdan oluşur.
    Anlam, insanın beş duyusuna değil, kafasına
    seslenir. Öyleyse, doğrudan doğruya insan
    ruhuna seslenen ve bütün değeri, anlamındaolan
    gerçek şiir öğesinin, müzik gibi, bilmem ne gibi
    ikinci derecede hokkabazlıklar yüzünden
    dikkatimizden kaçacağını da unutmamak gerek.
    Tiyatro için çok daha gerekli olan dekora karşı
    çıkıyorlar da, şiirdeki müziğe karşı çıkmıyorlar.
    Apollinaire, ‘Calligrammes’ adlı kitabında,
    şiire bir başka sanat daha sokuyor: resim.
    Diyelim ki, bir yağmur şiirinin dizelerini
    sayfanın yukarı köşesinden aşağı köşesine doğru
    dizmiş. Yine aynı kitapta bir yolculuk şiiri var :
    harfleriyle sözcüklerinin sıralanışı gözümüzün
    önüne vagonlardan, telgraf direklerinden, aydan,
    yıldızlardan oluşmuş bir tablo çiziyor. Açık
    konuşmak gerekirse, bütün bunların bize bir
    yağmur havası, bir yolculuk havası verdiğini,
    yani Apollinaire’in başka bir sanatla ilgili
    birtakım dalaverelerle bizi şiirin havasına
    soktuğunu söylemek gerekir.
    Apollinaire, böyle bir hileye başvuran tek
    adam değildir. Resmi, biçim yoluyla şiire
    sokanlar çok. Sözgelimi Japon ozanları, çoğu
    kez konularını, kamışlar, göller, aylı geceler,
    hasır yelkenli kayıklar ve çiçeklenmiş erik
    ağaçlarına benzeyen biçimlerle anlatırlarmış.
    Hâşim, alev sözcüğünün eski harflerle
    yazılışında gerçek alevi anımsatan bir büyü
    bulurdu. Bu örnekleri teker teker anışım, şiirin
    müzikten olduğu gibi, resimden de
    yararlanabileceğini anlatmak içindir.
    Müzikten yararlanmayı kabul eden ozan,
    neden resimden, üstelik daha ileri gidilirse,
    heykelden ya da mimariden de yararlanmayı
    düşünmesin? Oysa heykelden yararlanmak,
    resmin bile hakkı değil. Resmi bir aralık
    oylumlaştırmaya kalkışmış olan Picasso, bugün
    herhalde bu yanılgısını anlamıştır. Yalnız dikkat
    edilirse görülür ki, verdiğim örnekler, bizi, şiire
    sokulan resmin yalnızca biçimle ilgili yanı
    üzerinde durdurmakta. Böyle bir şiir, şimdilik
    sorun yapılacak kadar önem ve yandaş
    kazanmamış. Oysa bir de resmi şiire anlam
    olarak sokan ozanlar, bu ozanları tutan büyük de
    kalabalıklar var. Onlar, bütün üstünlüğünü
    betimlemeye dayamış yazıları şiir saymakta
    güçlük çekmiyorlar. Oysa o yazıların şiirliğini
    kabul etmemek gerek. Bu görüşü savunanlar,
    pek ileriye gitmedikleri zaman, düşünceleri akla
    yakınmış gibi görünür. Kendilerine hak vermek
    isteriz. Sanırız ki, betimleme, şiirin
    koşullarındandır, her şiir de az çok
    betimlemedir. Bu yanlış düşünce şiirin anlatım
    aracının dil oluşundan ileri geliyor. Dili
    oluşturan sözcükler ya doğrudan doğruya
    eşyanın, ya da düşüncelerimizin anlatım
    nesneleridir. Soyut düşünceler, gelişmiş kafalara
    dış dünya ile ilgisizmiş gibi görünür. Oysa,
    insandenilen yaratığın, en soyut düşünceleri bile
    bir somutla birlikte düşünmek, yani onu sürekli
    olarak maddeye,sürekli olarak eşyaya
    dönüştürmek eğilimi vardır.
    Böyle olunca sözcüklerin yan yana gelmesiyle
    oluşacak sanatın, gözümüzün önüne doğadan
    birçok şeyler getireceğini de olağan karşılamam.
    Ama bu olağan karşılama, hiçbir zaman şiirin
    bütün servetinin bu sözcüklerle anımsanan bir
    dünyadan, bütün değerinin de bu dünyanın
    güzelliğinden başka bir şey olmayacağı
    sonucuna varmamalı. Şiirde betimleme
    bulunabilir. Ama betimleme -üstelik sanatçının
    tümüyle kendine özgü görüş merceğinden bile
    geçmiş olsa- şiirde temel öğe olmamalı. Şiiri şiir
    yapan, yalnızca söylenişindeki özelliktir; o da
    anlama ilişkin bir şeydir.
    Fransız ozanı Paul Eluard’ın dediği gibi, «bir
    gün gelecek, şiir yalnızca kafayla okunacak,
    edebiyat da böylece yeni bir yaşama
    kavuşacak.»
    Edebiyat tarihinde her yeni akım, şiire yeni bir
    sınır getirdi. Bu sınırı elden geldiğince
    genişletmek,daha doğrusu, şiiri sınırdan
    kurtarmak bize düştü.
    Oktay Rifat, bir mektubunda, bu görüşü,
    ‘okul’ kavramı üzerinde açıklamaya çalışıyor.
    Diyor ki: «Okul (ecole) düşüncesi, zaman içinde
    bir ara verişi, bir duruşu simgeliyor. Hız ve
    devinime aykırı. Yaşamın akışına uyan,
    dialectique anlayışa aykırı düşmeyen akım,
    yalnızca okulsuzluk akımıdır.»
    Ancak, sınırsızlık ya da okulsuzluk niteliği,
    şiirde tek başına, ayrı bir biçimde bulunabilir
    mi? Kuşkusuz ki hayır. Bu niteliğin insana
    birçok yeni alanlar keşfettireceğini, şiiri birçok
    ganimetlerle zenginleştireceğini doğal saymalı.
    Bizim, kendi hesabımıza, bu sınır genişletme
    işinde ele geçirdiğimiz ganimetlerin başlıcaları
    arasında saflıkla basitlik var. Şiirsel güzeli
    bunlardan çıkarma isteği, bizi şiirin en büyük
    hazinesi olan, insanı yaşamının bütün
    dönemlerinde kurcalayan bir evrenle yakından
    ilişki kurmaya yöneltiyor. Bu evren de
    bilinçaltıdır. Doğa, zekânın işe karışmasıyla
    değiştirilmemiş halde, ancak burada
    bulunabiliyor. Yine insan ruhu, burada bütün
    karmaşıklığı, bütün kompleksleriyle, fakat ham
    ve ilkel halde yaşıyor, ilkellikle basitliğin bir
    özelliği de bu karmaşıklık olsa gerek.
    Duyguların ya da heyecanların
    soyutlanmışlarına ancak ruhbilim kitaplarında
    rastlarız. Bunun için diyelim ki, bir şehvet şiiri
    yazmaya çalışan ozan, bir pintilik duygusunu
    anlatmak için sayfalar dolduran yazar, bizi,
    yaşamın olsun, bayağılıkların olsun,dışına
    sürüklüyorlar. Saflıkla basitliği, çocukluk
    anılarımızda aynı zenginlik, aynı iç içelik ve
    ayırıp soyutlamaya karşı duyulan aynı
    düşmanlıkla buluyoruz. Tanrının sakallı bir
    ihtiyar, cinlerin kırmızı cüceler, perilerin beyaz
    entarili kızlar biçiminde tasarlanması,
    bozulmamış çocuk kafasının soyut düşünceye
    direnci olmadığını gösteriyor.
    «Şiiri en saf, en basit halde bulmak için
    yapılan, insanın bilinçaltını karıştırma işleminin
    symboliste’lerin kabul ettiği gibi içimizdeki
    birtakım gizli tellere dokunma, ya da
    Valery’nin yaratıcı eylemi açıklayan «bilinç
    dışında olma» kuramlarıyla karıştırılmamasını
    isterim. Bu konuda bizim isteğimize en çok
    yaklaşan-sanat akımı surrealisme akımıdır.
    Ruhsal otomatizmi düşünce sistemlerinin ve
    sanat anlayışlarının çıkış noktası yapan bu
    insanlar, vezni ve kafiyeyi atmak zorunda
    kaldılar. Ruhsal otomatizmle zekâ
    hokkabazlığının uyuşmaz şeyler olduğunu gören
    insan için, bu zorunluluk da apaçıktır, ikisinden
    birini seçmek gereğini açıkça ortaya koyan ve
    « b ü tü n değeri anlamında olan şiir»için bu
    küçük hokkabazlıkları gözden çıkarmaktan
    çekinmeyen surrealiste’ler elbette övgüye değer
    görülmeli.
    Bir yere kadar haklı bulduğumuz otomatizm
    düşüncesi, bizim ülkemizde, bu akımın tam bir
    açıklaması diye kabul edilmiş. Oysa bu, yalnızca
    bir çıkış noktası. Burada, bizlerce olduğu gibi,
    onlarca da şiirin ana işçiliği diye kabul edilen
    «bilinçaltını boşaltma» işleminin, her zaman bir
    kendinden geçme durumuyla birlikte
    bulunmadığını eklemeliyim. Eğer böyle olsaydı,
    herkes sanatçı olurdu. Oysa sanatçı, elde edilmiş
    bir beceriyi düş ve benzeri türden durumlar
    dışında da kullanabilen adamdır. Değeri olsun,
    büyüklüğü olsun, bu beceriyi kazanış ve
    kullanışındaki ustalıkla ölçülür. Alışkanlıklarla
    elde edilmiş bir bilincin, insana, bilinçaltı
    dediğimiz kuyuyu kazabilecek gücü getirdiğini,
    Freud’ü çok iyi bilen bir doktor ve sanatı
    düşünceleriyle başabaş bir şair olan
    Breton, bundan yıllarca önce söylemiş.
    Bu güç acaba nedir? Ruhsal yaşamın
    yazılaşma çalışmalarında bilincin denetimi —az
    olsun, çok olsun— her zaman vardır. Yani doğal
    koşullar içinde bilinçaltını yazıya
    dönüştürmemiz olanaksızdır. Öyleyse, olanaksız
    olan bu durumu bir yeti gibi göstermeye
    kalkışmak, büsbütün gereksiz bir çaba sayılmaz
    mı? Kesindir ki, bu yeti, bilinçaltını boşaltma
    yetisi değildir. Olsa olsa bilinçaltını taklit etme
    yetişidir. Bilinçaltında bulunan şeyler nasıl
    şeyler? Onu bir sanatçı bir bilginden çok daha
    iyi, çok daha derinden duyar. Yapıtı da bu
    duyuşun taklidinden başka bir şey değildir.
    Sanatçı kusursuz bir taklitçidir.
    Usta sanatçı, taklitçi değilmiş gibi görünür.
    Çünkü taklit ettiği şey özgündür. 19’uncu
    yüzyılda yaşamış gerçekçi yazarın anlattığı
    doğa, özgün değildir; zekânın aracılığıyla taklit
    edilmiştir. Onun için de yapıt, kopyanın
    kopyasıdır. Basitlikle ilkellik, ikisi de, sanat
    yapıtına gerçek güzelliği getirirler. İyi bir sanatçı
    onları çok güzel taklit eder. Bu işi yapan adama
    «basit adam, ilkel adam» dememek gerekir.
    Sanatın yıllarca çilesini çekmiş, sonsuz
    aşamalardan geçmiş görürseniz, onun için
    hemen olumsuz yargılar vermeyiniz. Böyle bir
    şair «acemiliği taklit»te güzellik bulmuş olabilir.
    O zaman da o, acemiliğin ustası olmuş demektir.
    Bütün bunlar gösteriyor ki sanat pek de öyle
    otomatizm işi falan değil, bir çaba, bir beceri
    işiymiş. Oysa biraz önce sürrealiste ozanlardan
    sözederken «ruhsal otomatizmi, düşünce
    sistemlerinin çıkış noktası yapan bu adamlar
    vezinle kafiyeyi atmak zorunda kaldılar,»
    demiştim. Madem ki insan böyle bir otomatizme
    inanmıyor ve madem ki bütün çabanın bir
    taklitten başka bir şey olmadığını ortaya
    çıkartabiliyor, o halde vezinle kafiyeyi de kabul
    etsin. Vezinle kafiyenin ortadan kalkmasına
    neden olan şey, yalnızca otomatizm düşüncesine
    bağlanış olsaydı, bu düşünce, belki doğru
    olabilirdi. Oysa, vezinle kafiyeyi önemsemeyişte
    başka nedenler de var. O nedenleri şimdilik
    konumuzun dışında sayıyorum.
    «Vezinle kafiyenin ortadan kalkmasına neden
    olan şey, yalnızca otomatizm düşüncesine
    bağlanış olsaydı; bu bağlanışın yersiz olduğu
    anlaşılınca vezinle kafiyenin de şiirdeki yerini
    alması gerekirdi,» dedim. Oysa gerekmezdi.
    Çünkü sürrealiste ozanlar, şiire taklit yolu ile
    sokacakları bilinçaltını gerçekmiş gibi göstermek
    istiyeceklerdi. İşte bu yüzden vezinle kafiyeyi
    kullanmak zorundaydılar. Çünkü onlar taklit
    edilecek şeyi bilmenin yeterli olmadığını, taklitte
    de usta olmak gerektiğini kavramış insanlardı.
    Eğer böyle olmasaydı, biz onların içtenliklerine
    inanmayacaktık. Sanatçı bizi, söylediklerinin
    içtenlikli olduğuna da inandırmalı.
    Şiirde saldırılması gerektiğine inandığım
    anlayışlardan biri de dizeci anlayıştır. Bir şiirde
    bir tek en iyi dize’nin yeterliliğine inanç
    biçiminde beliren ve ilk bakışta insana basit
    görünen bu anlayışı, şiirin kötü bir özelliğine
    bağlanışın gizli bir anlatımı olduğu için önemli
    buluyorum. Şiirde bir «bütün»ün gerekliliğine
    inananlar bile dizeler arasında birtakım aralıklar
    kabul eder, bu aralıkları biribirine bağlayan
    anlam yakınlıklarını şiirdeki örülüşün
    kusursuzluğu için yeterli sayarlar. Bu anlayış,
    belki de saldırılmaya değecek kadar sakat bir
    anlayış değildir. Ama insanı şimdi söz edeceğim
    özelliğe ve o özellikten tat alma tehlikesine
    götürdüğü için buna da meydan vermemek
    gerek. Şiir öyle bir bütündür ki, bütünlüğünün
    farkında bile olunmaz.
    Sıvanmış, boyanmış bir yapının tuğlaları
    arasındaki harcı göremeyiz. Yapı, bütünlüğünü,
    ancak bunlarla sağladığı zamandır ki, onu
    oluşturan tuğlaları teker teker görmek, onların
    nitelikleri üzerinde düşünmek fırsatını elde
    ederiz.
    Dize’ci anlayış, bize, dizelerin olduğu gibi,
    onun parçaları olan sözcüklerin de incelenmesi,
    çözümlenmesi olanağını verir. Sözcük üzerinde
    düşünmek onun güzelliğini ya da çirkinliğini
    saptamaya çalışmak; şiire, sözcük halinde, soyut
    bir «şiir öğesi» anlayışı getirmiştir. Yüz
    sözcükten oluşmuş bir şiirde, yüz tane güzellik
    arayan insan vardır. Oysa bin sözcükten
    oluşmuş bir şiir bile bir tek güzellik için yazılır.
    Tuğla, güzel değildir. Sıva, güzel değildir. Ama
    bunlardan oluşan bir mimarî yapıt güzeldir.
    Buna karşılık agat, helyotrop, gümüş gibi
    maddelerden bir yapı kurulabileceğini
    varsayalım. Eğer bu yapı, maddelerinin taşıdığı
    güzellik dışında bir güzellik taşımıyorsa, sanat
    yapıtı sayılmaz. Görülüyor ki, aslında güzel olan
    sözcüğün, şiire gereçlik etmesi, şiir için bir
    kazanç değil. Eğer söyleniş biçimlerini,
    kullanılış biçimlerini de birlikte getirmiş
    olmasalardı, bu sözcüklerin şiire bir zararı da
    olmazdı. Ama ne yazık ki o sözcükler ancak
    belli biçimlerde söylenebiliyor. Yani, kendi
    söyleniş biçimlerinikendileri belirliyorlar. İşte
    eski şiirin yukarıda sözünü ettiğim özelliği, bu
    söyleyiş biçimidir, adı da «şairâne»dir.
    Bu söyleyiş biçimine bizi sözcükler getirmiş.
    Fakat şiir beğenisini, şiir anlayışını bugünkü
    toplumdan alan insan çoğu kez karşı yönden
    yola çıkmakta, yani o sözcüklerden önce
    şairaneyi tanımaktadır. Bu söyleyiş biçimini
    getirebilecek sözcüklerden oluşmuş sözlük;
    yazarken şairane olmak isteyen, okurken de
    şairaneyi arayan insanın kafasında zorunlu
    olarak ortaya çıkar. O sözlüğün çerçevesinden
    kurtulmadıkça şâirâneden kurtulmaya da olanak
    yok. Şiire yeni bir dil getirme çabası, işte böyle
    bir kurtulma isteğinden doğuyor. «Nasır» ve
    «Süleyman Efendi» sözcüklerinin şiire
    sokulmasını sindiremiyenlerse şâirâneye
    katlanabilenler, hatta onu arayanlar, hem de
    özellikle arayanlardır.
    Oysa «eskiye ait olan her şeyin, her şeyden
    öncede şâirânenin karşısına çıkmak gerek.»
    Orhan Veli
  • "Dünyaya çiçek olarak bile gelse, kokuda osuruk çiçeği, dokuda kaktüsten öteye gidemeyecek müdür yardımcım..." Bu nasıl güzel bir betimlemedir!
  • Mutsuz çoğunluk, cep telefonlarından sızan radyasyonla beyin tümörlerini emziriyor.
  • Gözlerinde, erimiş bir madenin oynak parlaklığı ve yanık yüzünde bir ekmek kabuğunun kırmızımtırak donukluğu vardı.
  • Salıverdiğim göbeğimi, üç kat olmuş gerdanımı, rezilcesine havaya diktiğim burnumu görenler: "Bakın şu kalantor herife! Olunca böyle olmalı!" derlerdi. Siz ne derseniz deyin, baylar, yaşadığımız şu olumsuz çağda böyle hoş sözleri işitmeyi kim istemez!