• Sinan Akyüz yine yapmış yapacağını... Öyle bir kitap yazmış ki bu kez anne olmadan anneliği en derinlerinizde hissettiriyor size. Taa içinize dokunuyor her bir cümle. Hele son sayfalar... Hıçkıra hıçkıra ağlayarak kitap bitirmeyeli uzun zaman olmuş.. Hem nasıl ağlamak :) Sanki ben yaşadım tüm olup biteni. Kitap çok etkileyici.. Gerçek yaşamöyküsü olması etkileyiciliğini arttırıyor. Soluk soluğa okuyacaksınız. Bundan kuşkum yok. Konusuna gelince;
    Yaşadığı acı gerçeklerden kurtulmak için Şamlı bir kocanın elinden Türkiye’ye kaçan genç bir kadının oğullarına kavuşmak için verdiği mücadelenin hüzün dolu hikayesi, anlatılan.. Hafızalarınızdan kolay kolay silinmeyecek bir öykü. Şimdi olumlu eleştirilerimi yaptıktan sonra her ne kadar etkilensem ve cook beğenmiş olsam da olumsuz eleştiri yapmayacağım anlamına gelmiyor bu:) değil mi?
    Öncelikle kitapta ana karakterler ve diğer karakterler tam anlamıyla betimlenmemiş. Yani Piruze güzeldi evet ama nasıldı en ince ayrıntısına kadar merak ediyorsunuz.. Belki kitabı okurken yarısına geldigimde baya bi ara vermiştim ondan kaynaklı bilmiyorum ama diğer karakterler de aynı sekilde dıs görünüşlerinden cok bahsedilmiyor. Ben en cok bunu merak etmiştim. Sonra kitap bazı yerlerde hatta bazen gereksiz görülen yerlerde fazla ayrıntı veriyor, asıl olaylar ise peşi sıra gelişiyor ayrıntısız :) Ha bir de kitapta cok fazla tesadüflere yer veriliyor olayları hemen tahmin ediyorsunuz.. Böyle işte.. Daha fazla eleştirmeyeceğim. Harika bir kitap 10 üzerinden 10! Eleştirilerim puanlamamı etkilemiyor :) Mutlaka okuyun. Son olarak; Anne, kız kardeş, sevgili, eş, kadın! Onlara verdiğimiz kıymet bir an bile eksilmesin. Ha bir de bu kitabı okuduktan sonra devamı olan “Piruze ve Oğulları” nı okumayı unutmayın :)
  • Yüreğini hapseden karanlıkları hangi türden bir güneşin aydınlatabileceğini bilmiyordu.
    Jean-Christophe Grangé
    Sayfa 405 - Doğan kitap 15. baskı
  • EN BAŞTAN SÖYLEYEYİM DE SENİ UĞRAŞTIRMAYAYIM GÜZEL KARDEŞİM BU PAYLAŞIM UZUN,EĞLENCELİ DE DEĞİL ZAMANIM KISITLI,BEN SIKILIRIM,YARIM BIRAKIRIM DÜŞÜNCEN VARSA BAŞLAMA!!ANCAK OKUMAYA BAŞLARSAN EĞER KISA BİR ZAMANINI AYIRIP OKUYACAKSAN YANİ LÜTFEN AMA LÜTFEN SONUNA KADAR OKU YOKSA HİÇ BAŞLAMA DEĞERİ OLMAZ ÇÜNKÜ.OKUYAN ARKADAŞLARA ÇOK ÇOK TEŞEKKÜRLER.


    2004'den bu yana ülkemiz tarımında olağanüstü olumsuz,saçma sapan gelişmeler yaşayan çiftçilerimiz...

    Anadolu Coğrafyasında 11.000(onbirbin) bitki türünün yer aldığını ve bunun da yaklaşık 3.500(üçbinbeşyüz) bitki türünün endemik (burası çok çok önemli dikkat edin!) 3.500 bitki türünün gen merkezi olduğunu (bu bitki türleri başka coğrafyalarda görülmeyen,yetişmeyen bitkiler) biliyormuydunuz?

    2004 yılında bizim büyük siyasetçilerimizin (boyları devrilsin-hepsinin ama,parti ayırmıyorum) yeni tarım yasası çıkarıp,bu bitki türlerinin tohumlarının takasını,satışını,saklanmasını yasakladığını biliyormuydunuz?

    8 Ocak 2004 de çıkarılan 5042 sayılı Islahatcı Haklarının Korunması Kanunu'nu bi okuyun bakalım neler diyor? (aramana gerek yok güzel kardeşim Google arama motorunu kullan)

    Değerli siyasilerimizin (boyları devrilsin) 2011'den sonra çıkardıkları kanuna bakın bir de 'Eyyy Köylü,sen binlerce yıldır yaptığın gibi tohum takası yapamazsın.Tohumu artık şirketlerden alacaksın.Aksi halde 10.000 (OnBin) lira ceza ödersin!Aksi halde 5 yıl da ekip biçmeme cezası alırsın! ve... Daha da çirkefleşip 'Sende şirketlerden sertifikalı tohum almazsan sana tarım desteği yok denildi!

    Bu karar,bu yasalar nedir biliyormusunuz?Bu karar ve yasalar Sayın siyasilerimizin (boyları devrilsin) Köylüyü bitirmesidir,tarımı bitirmesidir,Çiftçiyi bitirmesidir en önemlisi de Endemik Türleri bitirmesidir!Anadolu Bitki Örtüsü Zenginliğinin Ağzına sıçmasıdır!(afedersiniz daha yumuşak kelime veya cümle ile anlatılamıyor ;) )

    Soner YALÇIN'ın yazmış olduğu Saklı Seçilmişler Kitabı çok önemli belgeli tesbitlere dayalı.Siz,çocuklarınız,torunlarınız hatta onların ve onlardan sonraki kuşakların çocukları ve torunları ne yiyorsunuz,onlar ne yiyecek (Yoğurtsuz Ayran) biliyor veya tahmin ediyormusunuz?

    Ülkemize GDO'lu ürünlerin ve bunların bol çeşitliliğinin nasıl olupta bu kadar rahat ve pervasızca sokulabildiğini,bunlara nasıl izin verildiğini,göz yumulduğunu bu kitapla öğreneceksiniz.

    Bu kitap önemli,bu kitap çok çok önemli.Kendini bilen akıllı,sağ duyulu,mantıklı sadece kendisinin değil gelecek nesillerinde sağlıklarını düşünebilen bireylerin mutlaka ama mutlaka dikkatle okumaları gereken bir kitap.

    En son Yılmaz ÖZDİL'in yazmış olduğu Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda kitabını okurken bu kadar hayal kırıklığı ve sinir harbi yaşamıştım (arkadaşlar burada önemle belirteyim kesinlikle ve kesinlikle iktidar ve muhalefet siyasetçilerinden bahsetmiyorum,burada yermek istediğim bütün meclis,hepsi 550 vekil,bu yasaları nasıl çıkarırsınız,bu şeytanlığa nasıl izin verirsiniz,hiçmi vicdan,hiçmi insana saygı sevgi yok,nasıl insanlarsınız siz be!Burada sözü geçen kanunlara imza veren kim olursa olsun inanın çok samimi söylüyorum vatan hainliği ile yargılanmalı!)Neyse konumuz siyaset değil...

    Keşke elimde olsa da bu kitabın binlerce baskısını alıp her eve dağıtabilsem ve okunmasını sağlayabilsem,ne yazıkki öyle bir şansım yok.

    Kitapta bahsi geçen konular ne Türk Çiftçisine,ne de Çiftçinin ürününü kullanan tüketiciye(Halk) yapılacak,reva görülecek şeyler değil.

    Elinizde imkanınız varsa bu kitabı mutlaka ama mutlaka okuyun!
    Öğreneceğiniz,market raflarını dolaşırken nelere dikkat edeceğiniz ve hem yurt içinde hemde yurt dışında sizin sağlığınızla hatta abartısız canınızla oynamaya cüret edebilen adamları ve markalarını göreceksiniz ve bu kıyımın sadece para için değil daha başka ne sebebler için yapıldığını nelere zemin hazırlandığını öğreneceksiniz.

    Gerçek kanlı canlı şeytanları isim isim öğrenmek isterseniz bu kitapta!

    Cidden üzgünüm hemde çok üzgün...


    KİTAPTAN ;

    Petrolü kontrol edersen ulusları,yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin.

    Şeytan bir günah işleyeceği zaman işe önce o günahı kutsallık zırhına sarmakla başlar.

    İyi ki insanlar paranın ve bankacılık sisteminin nasıl işlediğini bilmiyor.Bilecek olsalardı sabaha çıkmadan ayaklanırlardı.


    Uzun oldu farkındayım ama aşağıdaki Ertuğrul BARKA yazısını da okumanızı şiddetle öneririm.Bu yazı kitapla ilgili değil ama anlaşılması bakımından son derece önemli.Teşekkür ederim...
    ------------------------------------------------------------------------------

    Emperyalist kapitalizm günümüzde ekolojik emperyalizm aşamasına gelmiştir. Artık sermayenin tek amacı kendini büyütmektir. Sermaye için doğa sadece hammadde deposudur. Yaşamsal unsurlar da yatırım yapılması gereken birer kâr kaynağıdır.

    Harry S. TRUMAN’ın 20 Ocak 1949’da Başkan olarak göreve gelirken yaptığı konuşma, bu sürecin politik başlangıcı olarak kabul edilebilir:

    “… Az gelişmiş bölgelerin geliştirilmesi ve ekonomilerinin büyütülmesi için bilimsel ilerlememizi ve endüstriyel gelişmemizi yeni bir cesur programla bu bölgelere sunmamız gerekiyor… Eski emperyalizmin başka ülkelerden kâr elde etmesi gibi bir anlayışın bizim programımızda yeri yoktur. Bizim tasarladığımız… bir kalkınma programıdır…”

    ABD kalkınmacı retoriğe sarılarak, komüncülüğün yayılmasının önünü kesmek ve Amerikan yatırımlarının önünü açmayı amaçlıyordu. Bunun için de MARSHALL Yardımı devreye sokuldu. Bu yardım, tulumbaya verilen bir maşrapa su gibiydi. Bu yardımı verdikten sonra, yardım edilen ülkenin tulumbasından istediğiniz kadar su çekebilirdiniz.

    1960’ların sonuna gelindiğinde “kalkınma” ile ilgili söylemle, gerçekleşenler arasındaki uyumsuzluk ortaya çıkmış bulunuyordu. Beklentilerin aksine yoksulluk, işsizlik ve açlıkla birlikte “doğal tahribat” da ilk kez gündeme geliyordu. Bu koşullarda artık “kalkınma” kavramı önüne bir başka sözcük eklenerek kullanılmalıydı.

    “Sürdürülebilir Kalkınma” son dönemde en uygun bulunan ve kullanılan sıfattı. Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nca hazırlanan bir raporda: “Sürdürülebilir kalkınma, en genel anlamıyla karar vermede ekonomik ve ekolojik düşünceleri bütünleştirme ana teması ile bugünün gereksinimlerini ve beklentilerini geleceğin gereksinim ve beklentilerinden ödün vermeden karşılamanın yollarının aranması” olarak tanımlandı.

    İlk bakışta içerdiği bütün ‘iyi’ (!) niyete karşın sürdürülebilir kalkınma kavramı da uygulamaya yönelik taşıdığı belirsizlikler ve muğlâklık nedeniyle, gelişmiş Kuzey ülkelerinde ve geri kalmış, sömürülen Üçüncü Dünya ülkelerinde tamamıyla farklı sonuçlar doğurmaktaydı. Çevre sorunları açısından ise iki önemli sonucu vardı:

    1. Üretim için gerekli kaynakların Üçüncü Dünya ülkelerinden Kuzey ülkelerine aktarılması: Sömürgen ülkeler, bu sömürgeci politikaları gereği olarak, kendi ülkelerinde doğal kaynakların hammadde olarak dışalımını özendiriyorlardı. Örneğin, OECD ülkelerinde çeşitli hammadde dışalımlarına uygulanan ortalama gümrük vergisi oranları şöyledir: Bakırda; bakır cevheri ve konsantresi % 0, bakır tel % 4,6, bakır boru ve tüpler % 4,12, bakır mutfak eşyası % 3,98’dir. Alüminyumda cevher ve konsantresi % 0, hurda olmayan metal % 4,10, tel % 6,13, masa ya da mutfak eşyası % 5,83’dir. Bu oranlar petrol için % 0,00 reçine, politerpen için % 7,00, naylon kumaş için % 8,47, PVC için % 7,52, polikarbonatlar için % 7,84. Bu dağılım çinko, kalay, nikel, kurşun için de benzer bir görünümdedir.

    2. Çok su ve enerji gerektiren yatırımlarla eskimiş teknolojilerin ve sömürgen ülkelerde toplumsal tüketim ve endüstriyel üretim sonucu oluşan atıkların üçüncü dünya ülkelerine aktarılması. (Madencilik, gemi sökümü, demir-çelik, deri sanayi, çimento, kültür balıkçılığı vb) Anlaşılacağı gibi, yeni sömürgeciler, sömürdükleri ülkelerim madenlerine el koymaktadırlar. Tüm ülke ulusal gelirinin içinde, maden dış satışlarından elde edilen gelirin oranı ne kadar yüksekse, o ülke o kadar geri kalmış demektir. Örneğin, Bostwana’da elde edilen tüm ulusal gelirin % 35,1’i maden dış satışlarından elde edilmektedir. Bu ülkenin dünya insani gelişmişlik sırasındaki yeri de 122’liktir. Bu veriler Sierra Leone için % 28,9 pay ve 174. sırada; Zambiya için % 26,1 ve 153. sıradadır.

    Madenlerimizi çıkartıp, satmakla zengin olacağımızı düşünmek ham bir hayâldir. Bu sömürgecilerin propagandası sonucu oluşturulmuş bir önyargıdır.

    Sömürgeci devletler bu sömürü düzenini sürdürebilmek için, sömürdükleri üçüncü dünya ülkelerini gittikçe derinleşen bir dış borç çıkmazına sürüklemekte, Kuzey’den üçüncü dünya ülkelerine kaynak akışını zorunlu hâle getirmektedirler. Bu koşullar altında güney ülkeleri çareyi ellerindeki doğal kaynakları pazarlamakta aramaktadırlar.

    Delaware Kabilesi Reisi Okanıcon, “Biz, Büyük Ruh’un bizim için yarattığı şeylerden hoşnuttuk. Onlar ise değildi. Uygun bulmazlarsa ırmakları, dağları bile değiştiriyorlardı” demişti. Bugün Filipinler Hükümeti’nce Fortune dergisine, böyle bir ilân verilmektedir: “Sizin gibi şirketleri çekebilmek için dağlarımızı düzledik, ormanlarımızı tıraşladık, nehirlerimizin yollarını değiştirdik, şehirlerimizi kaydırdık… Tüm bunlar sizin için, şirketleriniz için, burada Filipinler’de daha kolay, daha kârlı iş yapabilmeniz için.”

    27 Temmuz 2009 tarihli Der Spiegel Dergisinin haberinden: “Türkiye Tarım Bakanı Çin, Japon, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine sesleniyor: “Gelin, beğenin, Türkiye’den istediğiniz toprağı alın.” Geri ve kirli teknolojilerini ihraç ediyorlar, iç savaşları kışkırtıyorlar. Bu anlayışlarıyla yaptıkları yatırımlarla sömürgeci devletler ve korudukları şirketler, son 30 yılda dünyanın yaşam kaynaklarının yüzde 30’unu yok etmişlerdir.

    Teknolojinin sunduğu olanakların, doğanın sınırları içinde kalması gereklidir. Yaşam yoksa kalkınmanın ne anlamı olabilir ki?

    İnsanlar sermayenin çıkarları için köleleştiriliyorlar. Hatta köleleştirilmiyorlar bile; kullanılıp atılıyorlar. Bu koşullarda seçimimiz hangisi olacak? Sermayece kullanılıp atıldığımız düzeni mi, yoksa insanca yaşayabileceğimiz; özgürlükçü, eşitlikçi, sınıfsız, doğanın kabul edebileceği sınırlar içinde yaşamsal ve zorunlu toplumsal gereksinimler için üretim ve tüketim yapılan eko-komünal bir düzen mi?
  • Kitabı okumayan arkadaşlar benim gibi "spoiler" düşmanı ise lütfen incelemeyi okumayınız (!)

    Ey Harrari !!! Geldiysen kapıya değil kafama üç kere vur...

    Tık... Tık... (...)

    Son vuruşu sanırım Homo Deus ile yapacak. Neyse. "Naçiz'Hane" İncelememize başlayabiliriz.

    Nasıl ki yazar taaaa insanlığın tahmin edilen tarihinden başlayarak günümüze geldiyse ben de incelemeyi en baştan kitabın sonlarına doğru yapmayı görev sayarım. Sayın yazar sadece insanlık tarihinden değil evrenin teorileriyle sabit kara deliğinden bir teleskop yardımıyla dünyadaki küçük canlılara doğru çoooook geniş bir perspektiften bakmış. Dinî tabuları olan ve az buçuk kitap okuyan bir insan dahi Homo Sapiens' i okuduğu zaman yazara kesinlikle kızmayacağını iddia ediyorum. Bir insan düşünün ki insanlık tarihini anlatırken bilime, dine, teknolojiye, sosyolojik evrime ve tarihe değinecek ve duygularını işin içine katmayacak. İşte o kişi Harrari. Yani insan bu kadar mı naif olur. Bu kadar mı "aman inanan insanlar da beni okuyacak" diye düşünüp herkesin anlayacağı bir üslup takınır. Alkıııııış seni seviyoruz Harrari !

    Savaşan İmparatorluklara kızmıyor, kapitalizme kızmıyor, dinlere kızmıyor, yapılan hatalara kızmıyor. "Şunu şöyle yaparsanız küçük dünyamızı kurtarırız" demiyor. Dünyayı birbirlerine sıkı sıkıya bağlı toplumların veya günümüzün bireyselleşmeyi ön plana çıkaran toplumların doğrularını yanlışlarını öne çıkarmıyor. Küçük bir Tanrı' nın insanlara bahşettiği "cüzi iradeyi" nasıl kullandıklarını uzaktan izleyerek müdahele etmeden bakması olarak düşünülebilir Harrari.

    Eleştirdiğim noktaları yok mu? Var. Örneğin; "1789'da Fransız nüfusu, neredeyse bir gecede kralların tanrısal gücü mitine inanmayı bırakıp halkın egemenliği mitine inanmaya başladı." Kısmı... Sayın Harrari Fransız halkı kralların tanrısal gücü mitine inanmayı bırakalı 100 yılı kapsar. 1 gecede inanmayı bırakmadılar...

    Homo Sapiens (günümüz insanları) ' in Homo Erektus, Neandertaller (eski atalarımız)' a göre fiziken güçsüz akılca üstün olduğu yine Homo Sapiens' in bu aklı kullandığı için diğer türleri yok ettiğini ve bunu da dil becerimize bağlaması da hep düşündüğüm bir olaydı. Ve Harrari' nin kaleminden zihnime koca bir fener ışıltısı yayılır... Cümle aynen şöyle "En muhtemel cevap, zaten tartışmanın da hâlâ sürmesini sağlayan şey, Homo sapiens dünyayı, her şeyden önce kendine özgü dili sayesinde fethetti."

    Beni en derinden etkileyen şey ne diye kendime soru soracak olsam...

    Sanırım bir konuyu ele alırken (ister bilimsel bir konu olsun ister arkadaşlar arası sohbet) ortadaki gerçeği "bütün yönleriyle" ele almanın önemi olurdu... Geçen bir yaren bana aynen şöyle dedi "bence Osmanlı' nın çöküşünün temel sebebi..." hoooooop orda bi duuur. Tamam Cumhuriyetçiyiz eyvallah ama öyle Osmanlı' nın çöküşü bir sebebe bağlanacak kadar basit bir olay değil. Ve temellerine dinamit koyup bir anda çökertemezsin. Aynen şöyle der Sayın Harrari "tarihi süreci makro düzeyde anlayabilmek için bireysel hikayeler yerine büyük resmi incelememiz gerekir." (:

    İşte Harrari bana bunu öğretti.

    Geçmişte insanlar daha derli topluydu, aile bağları kuvvetliydi; "nerde o eski bayramlaaaaar" evet! Fakat unuttuğumuz bir şey var. Değişiyoruz! Dönüşüyoruz! Zorundayız!

    Amerika' daki bireysel hayatı eleştirip teknolojilerini kıskanıyorsan kızını da bi zahmet Avrupadaki en iyi Üniversitelere de göndereceksin. Orada kendisini eğitecek, ülkene gelip ülkende o teknolojiyi kendisi üretecek. (Siyasi olayları bir kenara bırakacak olursak.

    Ve itiraf etmeliyim ki Üniveriste okumuş ve okuduğu dört yılın hemen hemen iki buçuk yılını ailesiyle geçirmiş biri olarak sanırım ailemden biraz kopmuş gibiyim. Doğal bir değişim midir bilmiyorum ama daha bireysel yaşıyorum ve bu da beni rahatsız ediyor.

    Daha çok duygusala bağlamamak adına sona gelmek istiyorum ki, "kapitalizm" konusuna değinmeden de edemeyeceğim. Harrari kapitalizmi şöyle özletiyor. Komünizm başarısız oldu. Kapitalizm Adam Smith' in dediği gibi Kazan-Kazan üzerine kurulmuş liberalizmle de geliştirilmiş insanlık tarihinin kaçınılmaz bir sonudur. Kaynaklar her ne kadar sınırlı olsa da insanlık daha uygun maliyetle hammade üretip bunun üstesinden gelecektir. Eğer günümüz teknolojine sahipsek bu kapitalizm sayesindendir. Fakat "karma ekonomiye ne oldu?" derler adama. "Kapitalizm küresel bir sömürü değil miydi?" derler adama ki bu son cümleyi kendisi örneklerle de başka bir kısımda anlatmış. Orda bir çelişki söz konusu sanırım. Ama bu kitabın geri kalan %99 luk güzelliğine saydam bir gölge dahi düşürmüyor.

    Veee bir incelemenin daha sonuna gelinir. Benden bu kadar sayın okurlar.

    ~Kitapla kalın-keyifli okumalar~
  • Sizlerle, bu yazımda çok güzel bir "Başlangıç" kitabı paylaşacağım. Hazır mısınız? E buyrun o zaman :)


    Kitabımızın ismi “Ferman Padişahındır" Kitap kapağında padişahlara hayranlığından ötürü padişah kılığına bürünmüş yabancı bir adam bizi selamlamakta. IV. Mehmed kılığına girmiş Johann Joseph Von Herberstein’ı görünce ilk başta padişah mı değil mi diye tereddüt etmedim değil. O yüzden sizde benim yanıldığım gibi yanılmayın. Yaklaşık elli hikâyeden oluşan kitabımız, kısa kısa hikâyelerle okuyucuyu zorlamadan kendini okutuyor. Bi bakmışsınız bir anda bitivermiş… 


    Bu kitabı sizlere tanıtma ihtiyacı duymamın sebeplerinden bir tanesi; bir gün arkadaşlarla kendi aramızda konuşurken içimizden birisi bana; “Sen tarih kitaplarını nasıl okuyorsun? Ben hiç okuyamıyorum, hatta kitap okumak bana çok zor geliyor. O yüzden bir türlü  kitap okumaya başlayamıyorum, kitap okurken de çok sıkılıyorum.” diye dert yanmıştı. Evet, kurduğu cümleler o kadar mühimdi ki aslında ülkemiz insanlarının kitap okuyamama nedenlerinden bir tanesini dile getirmişti. Bu yüzden de doğru kitaptan başlamayıp, sonrasında da okumayı yarıda bırakan arkadaşlarımız bir hayli fazla... Bunu kendine dert edinen arkadaşlarımız için “Ferman Padişahındır” kitabını okumanızı tavsiye ediyorum. Yani, tarihe merakı olup, okumaya bir türlü başlayamayan arkadaşlarımız için, rahatlıkla önerebilirim. Ortaokul çağındaki kardeşlerimizden itibaren her yaştan okuyucuya hitap edebileceği kanaatindeyim. Tarih hususunda “Başlangıç kitabı” olabilir. Buraya dikkat çekiyorum. Çünkü kitap alırken hangi niyetle aldığınız çok önemli. Eğer büyük tarihî olaylar hakkında derinlemesine bilgiler için bu kitabı almak istiyorsanız, başka bir kitaba yönelin derim. Koskocaman bir sayfayı gerek birkaç cümle gerekse de birkaç sayfalık uzunluktaki hikâye ve anekdotlarla bitiren yazarımız, okura şu hissiyatı veriyor; Kitabın sayfaları arasında gezinirken klasik tarih kitaplarının sayfalarını çeviriyormuş gibi değil de sanki uzun seneler boyunca mahalle aralarında konuştuğumuz ve doğru bildiğimizi zannedip, ama aslında yanlış bildiğimiz hikâyelerin aslını gösteren, içi alıntılarla dolu samimi bir kitap. 

    Kitabı okuduktan sonra yazar için, içimden “Helal olsun Reşat Bey…” dedim. Çünkü süslü cümlelerle anlaşılması zor kitaplar çıkartıp okuyucu yoran, piyasaya para için sürülen ve tarihi insanlardan soğutan kitaplardan ziyade, kısa kısa hikâyelerden oluşan, içinde birçok kıssa ve anekdot barındıran, bir eser oluşturup, insanlara tarihi sevdirmek niyetinde olduğundan ötürü. Açıkçası bilgi birikimim yüksek olsaydı ben de böyle bir kitap çıkartmak isterdim. Düşünsenize okuduğunuz yerleri not edip, ileride bir kitap çıkartıyorsunuz. Çok güzel bir şey... Hem kitabınızı okuyanlar istifade ediyor hem de siz. Son olarak kitabı okuduktan sonra kendinize bir konu belirleyip aklınıza takılan yerleri araştırmaya başlayabilirsiniz. “Siftahı bizden, bereketi Allah’tan…” diye bir tabir vardır ya ben de şöyle diyorum: “Tanıtması benden, okuması sizden… 
     ” 

    Not: Kitabı okuyup, çok övmüşsün diyebilirsiniz. Buna sonuna kadar katılıyorum, ama biz okurların bazen, kanımızın ayrı ısındığı kitaplar olabiliyor. 2. sebebiyse; kitabı bir çok arkadaşıma okuttum. Ve onlarında "kitabı beğenmeleri" beni gerçekten çok mutlu etti. O yüzden bende yeri ayrıdır ve kitap kasıntıdan uzak, sade hikâyeler barındırıyor.

    Not 2: Kitapta 193. sayfasına kadar, hikâyeler, kıssalar, padişahlara ait söz ve şiirlere yer verilmiş. 193’den 208. sayfasına kadar padişahların temsili resimleriyle birlikte kronolojik sırasını verilmiş.

    Bol kitaplı günler

    Görüşmek üzere…
  • Esselamu aleykum.

    Kitaba başlarken Nureddin Yıldız'a doymuşluk hissiyatı vardı içimde. Bu hisle başlayınca kitap bitmek bilmedi bir türlü. Beş günde bitirmiş görünsem de çok daha uzun zamandır elimde süründü maalesef..

    Ne zaman ki "doydum" değil "açım" dedim, yazar bana ikram etti Rabbimizin ona verdiği ilim nimetinden..

    İlim kitapları yeni bir olayı anlatmazlar. Esasen bi alanda birçok kitap okuduğunuz zaman "tekrarlanma" hissedebilirsiniz, normaldir. Bir hadisi farklı kitaplardan defalarca okumuş olabiliriz, neticede Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat edeli asırlar olmuş, nasıl yeni hadislerimiz bulunsun ki?

    Kazanımımız ise başka yazarların, davetçilerin bize gösterdiği yeni ufuklardır. Aynı pencereden bakarak kimisi güneşi gösteriyor, kimisi ağaçları, kimisi bulutları..

    Yine aynı pencereden uzun süre bakmakla güneşin ışıklarının havada nasıl süzüldüğünü, ağaç yapraklarının damarlarını, bulutların yağmur yağacağı zaman renginin nasıl değiştiğini görüyorsunuz. Ve bu detaylı inceleme, bu "farkına varma" süreci hiç bitmiyor. Yani okunan hiçbir ilim kitabı boşa değil elhamdülillah..

    İlmî kitapları sık sık okumanın bir diğer güzelliği ise unuttuğunuzu hatırlatıp , gaflet halindeyseniz sizi uyandırmasıdır.

    Bu kitapta ise Mü'minler olarak hayatın neresinde ne şekilde bulunmamız gerektiği anlatılıyor: Annelikten tutun da trafikte Müslümanlığa kadar.. Vakit israf etmemek gerekir'den hobi edinmeye kadar.. Nerede hayat varsa, orası hakkında birkaç cümle muhakkak bulursunuz. Elbette hepsi naslarla yani ayet, hadis, icma esas alınarak söylenmiş sözlerdir. Yazar "Ben böyle istiyorum" dememiş, "Böyle olmasını istiyor şeriatımız" demiştir.

    Aynı zamanda içerisinde yer yer hadislerde geçen ve okunması gereken dualar verilmiş.

    Son bölümde öğretmenlik mesleği hakkında fısıldadıkları çok çok güzeldi. Birkaçını burada vererek incelememi sonlandırmak istiyorum:

    Muallim tam bir mücahiddir. O kendini bilmese de, takdir edilmiyor olsa da o cihad halindedir. (315. sf)

    Muallimin göğsü geniştir: Yazı kışı olmaz. Ağır bir kış ortasında sürekli bahar neşesi yaşar. İçi ağlarken yüzü güler, yokken verir. Tam bir insandır. Ademin çocukları onun göğsündedir. Bağrına basa basa öyle kalabalık olur ki onun yüreği, bir gün olsun kendisini düşünmeye mecal bulamaz. (316. sf)

    Onlar (muallimler) cehaletle savaşan mücahidlerdir. (318. sf)

    "Bir alimin, sadece bir öğrencisi olsa, o öğrenci de ilmi ve tavsiyesiyle insanlara faydalı oluyorsa; o öğrenci Allah katında o alime yeter. Çünkü o öğrencisinin sebep olduğu hangi sevaplı iş varsa, o ondan ecir kazanacaktır."

    İbn Cemaa (318. sf)