• Dün kedime araba çarptı ve sürücü (insan demek istemiyorum) bir saniye durup neye çarptım diye dönüp bakmadı. Hızını bile yavaşlatmadı... O çarptığın bir bebek bir çocuk olabilirdi. Hadi hayvanlara artık acıma duygunuz kalmadı, onları can yerine koymuyorsunuz anlamayadık ama olan bu. E niye dönüp ben neye çarptım diye bakmıyorsunuz. İnsanlık hiç mi kalmadı sizde ? Vicdan, merhamet hiç mi yok ? Nasıl huzurla uyuyorsunuz. Hayvanda olsa bir cana kıydı bu sürücü, şimdi nerede acaba ???
  • İçtiğim kahve sayısı karşımdaki insanın muhabbetine göre değişiyor ama yalnızlıkla oturunca rakı içesi geliyor insanın.. Geceleri okuduğum kitaplarla üstümü örtmek nasıl zevkli bir bilseniz. Gözlerimden boşalıyorum kelimelere tahrik olarak. Odada tek bir ışık olmasına rağmen kirpiklerimi birbirine vurmak
    herhangi bir kulüp ortamı yaratabiliyor.
    Ama ben Taverna masaları altındaki kedileri özlüyorum. Hayal gücümün odama getiremeyeceği hiç bir sanatçı yok, fakat Sezen’i Harbiye’de dinlemeyi harbi başka seviyorum. Bütün seyirciler sahnede benim amfide. Pencerelerimin hepsi gökyüzünün gözü, çiçekler odamdan bakıyorlar sahillere.
    Bütün perdeler aforizmalar ve şiirlerle dolu bu evde. Yeni çıkan bebek saçlarım ilkbaharın habercisi, dökülenler sonbaharın kurbanı.
    Ucuz ve suni gülüşlere yer yok,
    “Ağlamak çok pahalı benim ülkemde”.
    Güldürmek yeniden sevmek gibi mesela.
    Aslında bu evin asıl kuralı ne biliyor musun?
    “Kendi yüzünü ve ruhunu buruşturan şeyleri, başkalarının tenine ve terine yapıştırmamak, yakıştırmamak” İşte gerçek.

    RaKo YuSuf Ağa
  • 184 syf.
    ·Puan vermedi
    İnsanlar, doğayla tek başlarına mücadele edemeyeceklerini anladıklarından ‘toplum’u oluşturmuşlardı. Kendini güvende tutabilmek ve koruyabilmek için ilkel insanların tipik özellikleri acımasız olmalarıdır. Ancak bu acımasızlıktan kasıt ‘zevk alma’ eylemini içermemektedir ve bu eylem aslında savaşlarla birlikte artmıştır. Önceden sadece savaşta görülen bu eylem günlük hayata sızdı ve bir güç göstergesi olarak toplumla harmanlandı. Her toplumsal yapıda grubun kültürü bir sonraki nesle aktarılır ve bunun sonucunda da o toplumsal grupta ‘temel kişilik tipleri’ oluşur. İlkel toplumda yasa değil töreler hakimdir. İnsanlar modernleştikçe törelerin gücünü eskisi kadar önemsememeye başlamışlar ve buna
    karşılık yasa sayısı çoğalmıştır. Toplumların var olabilmeleri için düzen ve kurallar gereklidir.
    Geleneksel toplumlarda eylemlerin büyük bir çoğunluğu insanların beklentilerini karşılamak doğrultusunda yapılır. Çağdaş toplumlarda ise insan varoluşunu ve iç yaşantısı doğrultusunda öncelik tanır. Barış karşıtı kültür akımının ilk örneğidir ‘hippilik’. Teknolojik bireylerin kurduğu topluma karşı çıkarak tekrardan doğaya geri dönme düşüncesi hakimdir. Bireylerin düşüncelerinin değişip, gelişmesi geleceği hakkında karar vermesinde etkili olurken içgüdülerinin zayıflaması teknoloji bağımlılığını arttırmıştır. Alışılmış olan değerlerden mahrum bırakılıp kendi varoluşlarıyla yüzleşme durumunda bırakılan her bireyde ‘kimlik bunalımı’ görülür. Türklerde bu duruma ‘kimlik geçişmesi’ yoluyla çözüm bulunmuştur. İnsan beyni karışık bir elektrik devresidir fazla yükleme yapıldığında kısa devre yapar buna ‘aşırı yükleme’ denir. Günümüzdeki insanlar eskiye oranla daha çok olguya ve uyarana ve aynı zamanda insana maruz kalmaktadır ve insanlar daha yüzeysel ilişki kurma eğilimindedirler. Çağdaş toplumların kaçınılmaz sonlarından biri de incinmemek adına insanlarla arasına koyduğu mesafenin onu hayattan soyutladığının farkında olmaması ve giderek yalnızlaşarak kabuğuna çekilmesidir.
    Bireylerin kendilerine olan güvenleri çocukluk yıllarındaki çevresine olan güveniyle başlar.
    Çocukların sezgileri yetişkin bireylere oranla daha kuvvetlidir ve olan her durumun farkındadırlar ancak kendilerine acı veren olayları bilinçaltına iterler. Kaygılı bir anne, bebekte temel güven duygusunun oluşumunu engelleyen unsurlardan biridir. Bebek tek güven kaynağı olan annenin, kaygı durumunu kolayca kendi varoluş parçası haline getirebilir.
    Annenin tutarlı davranışları bu dönemde oldukça önemlidir. Çocuğun dünyasında anne-baba sevgisi çok büyük bir yere sahiptir. Sevgi sadece sözcüklerle olmaz, hislerle ve gerçek anlamlarla önem taşır. Çocuğa verilen bir sevgi yoksa hayatının ilerleyen yıllarında da sevgiyi bulma umuduyla yaşar, tüm gücüyle ebeveynlerine kendisini kabul ettirmek için çaba sarf eder. Belli gelişim dönemlerinde çocuğun ihtiyaçları karşılanmamışsa da aşırı karşılanmışsa da çocukta bıraktığı hasar benzer sonuçlar getirdiği söylenebilir. Oysa ebeveyn ve çocuk arasındaki sorunların başlangıç noktası her zaman ebeveyndir. İyi bir ebeveyn olabilme kendi benliğini yaşayan bireylerde mümkündür. Kendi yaşamının birer parçası olan her birey, diğerlerinin yaşamına da saygılıdır. Bu bireyler anne ya da baba olduklarında çocuklarının da ‘kendisine ait bir dünyası vardır’ görüşü kabul görmüş ancak törelerin hoş gördüğü koşullarda gelişebilir algısı mevcuttur. Bazı çocuklarda ‘duygusal açlık’ görülmesinin temel nedeni sevgisizliktir. Çoğu zaman ortaya konan ölçütlerin ebeveynlerin bireysel değer yargılarını ya da engellenmiş olan umutlarını yansıtır. Kendisine saygı duymayan, değer vermeyen bireyler başka insanların duygusal ihtiyaçlarının farkında olmazlar, olamazlar.
    Bazı bireyler, diğer insanlarla beraberken kendilerini sürekli tedirgin hissederler. Bu hissettikleri duyguyu ‘korku’ olarak tanımlayamazlar. İçlerinde fırtınalar kopartan durumlar, olaylar bile yaşarken en yakınlarına tek bir kelime etmezler ve bazen tedirginliklerini kendilerinden bile saklarlar. Kendilerini incelemekte olan bireyleri fark ettiğinde kişi, tedirginliği daha da artar ve ilgi odağı olmaktan kaçınma davranışları sergiler. Kendilerine verilen değere layık olmadıklarını düşünürler, başarılı olsalar dahi yetersizlik hissi yakalarını bırakmaz. Aslında bakıldığında bu duyguları yaşayan bireylerin çocukluk dönemleri incelendiğinde anne-baba tutumlarında benzerlik vardır bunlar; aşırı koruyucu, cezalandırıcı, tutarsızlık gibi.. Bu tutumların ortak yönü sevgi ve saygıdan yoksun oluştur. Anne-babaya karşı gelişen olumsuz duygularla örtülmesiyle başlayan süreç, bireyin kendisine yabancılaşması ve sonunda da kendisi olmanın suçluluğuyla yüz yüze gelmesiyle sonuçlanır. Anlamlı bir hayatı gerçekleştirmemiş olmayla ortaya çıkan ‘varoluş suçluluğu’ bu olaylarla temellendirilir. İçimizde sinsice yaşadığımız duygular, insanların bize, bizim de çevreye ulaşabilmemizin önündeki en büyük engellerdir.
    Beklentilerimiz doğrultusunda gerçekleşmeyen olaylarda, hak ettiğimizi düşündüğümüz şeyler başımıza geldiğinde yaşadığımız duygu kızgınlıktır. İnsanların kızgınlığı yaşama biçimleri farklıdır. Kimi insan sevgi yitimiyle yaşadığı kızgınlığı bilinçaltına iterken kimi de aşırı tepki gösterebilir. Kimi insan korku duyar, kimi insan da korku duyduğu için kızgınlık duygusuyla yanıp tutuşur. Kimi insanlar çevresindekilere dostça yaklaşırken kimi insan çevresini kırıp döktüğü için yalnız kalma taraftarı olur. Sevilen bir insanı kaybetme sonucu yaşanan yas ya da gerçekle ölmüş olan kişiye olan kızgınlık içe yöneltilir. Kaybedilen kişi aşırı bağımlı olunan bir birey ise kızgınlığı bir uyuşturucu gibi kullanarak gerçeklerden kaçan, yüzleşmekten korkan bireyler de mevcuttur. Kimi insan kızgınlığını iğneleyici sözcükler ya da cümlelerle dile getirir. Bazı insanlar otorite olarak algıladıkları her şeye karşı çıkarlar, baş kaldırırlar. Bunun bir özerklik olgusu olduğunu savunurlar ve aslında başkaldırının ötesine gidemezler. Bireyler yaşadıkları durumlarda tepki gösterme eğilimindedir. Çocukluk yıllarında yaşanan düş kırıklıklarına karşı bilinçaltının bir tepkisidir. Yaşanan bu tür olumsuzluklar evrenseldir. Asıl amacımız duygusal tepki alanlarımızı korumaya çalışmak olmalıdır.
    Kökenini çocukluk yaşantılarından alan değersizlik duygusu, bireylerin kendilerini diğer insanlardan daha değersiz olarak tanımlamasının bir sonucudur. Değer verme süreci iki aşamadır; bireyler kendilerine verebildikleri değer kadar diğer insanlara diğer insanlara değer verebilir ve değer verebildiğini hissettikçe kendi değerini fark eder ya da değersizlik duygusu hissi yaşayan bireyler ya kendilerini karşılarındaki insandan üstün görür veya aşağı da görür, bu durumun bir eşiti yoktur. Toplumumuzun bazı kesimlerinde yaşanan, erkek çocuğuyla kız çocuktan daha çok değer verilen bir ortamda yetişmiş olan bir kadın, ileri yıllarda hemcinslerini küçümseyebilir, kendi kimliğinden saparak erkeksi davranışlarda bulunabilir. Aslında bunun sebebi değersizlik duygusu hissetmesine karşılık bulduğu çözümlerdir. Bu davranış örüntüleri sadece kadınlarda yaşanmaz, benzer davranışlar erkeklerde de rastlanan bir durumdur. Toplumun dayattığı ‘erkek kimliği’ ilişkin beklenti karşılayamadıklarını düşünen erkek bireyler, buna karşılık olarak erkekliklerini abartılmış düzeyde ve üstünlükle yaşayarak var olabileceği sanrısına aldanırlar. Ya saldırgan tavır benimserler ya da kadınları baştan çıkarmakla güçlü erkek rolüne bürünmeyi hedefler. Bireyler varoluşlarının getirdiği sorunları gerçekçi bir şekilde yaşıyorsa değersizlik duygusu hissetmezler. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi acı verse de yapılması gereken bir eylemdir. Çünkü insanın kendisine acıması, sorunluluk bilincinin yitimine sebep olur. Bireyler kendine hoşgörülü oldukça ilk önce kendilerinin daha sonrada etrafında yer alan insanların ‘kusurlu’ yanlarını kolaylıkla kabul verebildiğinin farkına varır. Bu bireyler dış dünyaya değer verebilmenin haklı gurunu yaşarlar.
    Bazı bireyler işleri yolunda gitse de kaygı duyuyorlar, kendilerini yetersiz bulurlar. Korku, tehlikeli durumlarda yaşandığı herkesin kabul gördüğü bir duyguyken kaygı bireylerin kendilerinin ortaya çıkardığı bir duygu durumudur. Kaygılı bireyler yaşadıkları olayları abartma eylemi içerisindedirler, dünyanın sonu gelmiş gibi davranırlar. Kaygının kökeni, çocukluk yaşantılarıdır. Çocuğun çevresindeki kaygılı insanların var oluşuyla gelişir. Kaygı duyusunun sonlandırılabilmesi oldukça güç bir durumdur. Kaygı duygusunun yoğunluğu sebebiyle bireylerin davranışları, algılayışları ve dikkat bozuklukları ortaya çıkar. Kaygı duygusu kaçınmayı da beraberinde getirir. Elde edemeyeceğini düşündüğü olaylarda reddetmeyi seçerler. Bu durumu gururuna daha az darbe indirme şeklinde algılarlar. Kaygıdan kurtulabilmenin tek yolu bireylerin kendi varoluş sorumluluklarını üstlenebilmeleridir.
    Sorumluluğu sadece bireyin çevresine karşı olan ‘görev' olarak tanımlayan insanlar çoğunluktadır fakat bu sorumluluğun içerisinde ‘iyi yaşam’ dan pek söz edilmez. Ebeveynler çocuklarına nasıl yaşanabileceği konusunda öğütten ziyade örnek teşkil edebilecek bir tavır sergilemeleri çocuğun gelişimi için oldukça önemlidir. İnsanların kullandığı sorumluluktan kaçış mekanizmaları vardır. Bunlar; tüm kötü olayların onları bulduğunu ve şanssız olduğunu sananlar, kendi sorumluluğundan kaçmak için kahır ve üzüntü duygularını dinamik tutanlar gibi bir-çok kaçış yöntemi vardır. En sık kullanılan mekanizmalardan biri de bireyin kendi sorumluluğu kendisi dışındaki bireylere atfetmesidir. Kendisine ait bir sorumluluk payı biçmeyen bu bireyler sorunlarına çözüm bulamaz ve suçlamayı uyuşturucu gibi kullanırlar. Bireylerin kendi sorumluluklarından kaçış için geliştirdikleri mekanizmaları etrafa iyi pazarladığında birey kendi değerlerini çevresinde arttırabilir ki bu toplumun sağlıksız olduğunun en somut delillidir.
    Yalnızlık acı veren, kişiyi ürküten bir duygudur ve bireyler bu duyguyla yüzleşememek için her türlü çabayı gösterir. Yalnızlığın birçok farklı tanımı vardır; toplum grubundan yabancılaşma, çevresi tarafından tek bırakılmak, kendi içinde yaşadığı somut yalnızlık, kendisini kimsesiz hissetme gibi yaşantıların tümü bu sözcükle ifade edilir. Bireylerin kendilerini toplumdan yalıtarak tek başına kalmaları doğal çevreden edindiğimiz fiziksel uyaranlardan yoksun kalma durumu davranış bozukluğuna sebebiyet verebilir. Narsist bireyler, diğer insanlarla ilişki halindedir fakat bu gerçek bir ilişkiden farklıdır. Bireylere gösterdikleri ilgi temelde bir şey vermekten ziyade kendi içsel yalnızlıklarından ziyade kendi içsel yalnızlıklarından kaynaklı karşılık beklentiyle gerçekleşir. Narsist bireyler birbirlerini mıknatıs gibi çekerler çünkü özerk ve birey kavramını hayatında yaşantı haline dönüştürmüş insanlar narsistlerle bir ilişki sürdüremezler ve onlar için önemli olan şey kendi duygu ve düşünceleridir.
    Ortak yaşam kurma eğilimi o kadar güçlüdür ki bazı bireylerin tüm duygusal dünyaları bu tutku çevresinde yaşarlar. Yalnız kalmaya tahammülleri olmayan bu bireyler sürekli hayallere dalarlar örneğin bir manzara resmine baktıklarında sevdikleriyle birlikte orada yaşamanın hayalini kurarlar. Sevdikleri kişilerin kendisiyle birlikte olmamasının ya da hayatını paylaşabileceği birinin bulunmaması üzüntüsü içerisindelerdir. Çocukluk yıllarında yeteri seviyede duygusal doygunluk yaşayamamış bireyler karşı cinsten olan anne ya da babaların vücut bölgelerine ilgi göstermelerine neden olabilir. Daha sonra ise yaşanacak potansiyel durum ise karşı cinsten olan bireylerle sevgi ve duygusal paylaşımın olmadığı cinsel birliktelik kurma eğilimine dönüşür. Toplumun bazı kesimlerinde bunun üstesinden gelmek için gösterdiği çabaların köklü değişimlere yol açması uzun ve maratonlu bir süreç olduğu gerçeğini değiştirmez.
    Anne-baba tutumlarının kusurlu oluşu bazı bireyler için yetişkin yaşamlarında gerekli davranış ve tutum becerisini kazanamamasına yol açan bir unsurdur. Engellenmiş birey olmanın oluşturmuş olduğu denetleme güçlüğü kişilere, yalnız ve çaresizlik hissiyatı oluşturur. Asıl önemli olan şey aslında bu duyguların ve davranışların birer kısırdöngüye dönüşmemesidir. Çoğu deneyimlerimiz şeyler aslında geçmişte yaptığımız yanlışlardır.
    Nevrotik kısır döngüye kapılmış bireyler bu durumla baş etmek yerine, ondan kaçarlar. Mantıkdışı ve davranışlarının farkındalardır fakat buna engel olamazlar. Bireylerin kendi kısırdöngülerinin tümünü görebilmesi neredeyse imkansız bir durumdur. Insanların kendilerine yönelttikleri yıkıcı mekanizmalarının kökenini tanıyabilmesi, kendi içindeki bilinmeyeni bulması ve sayılarını azaltması onları rahatlatır.
    İnsanlar bir gün yaşamının sona ereceğinin bilincinde olarak, kendisine biçilmiş zamanın sınırlı olduğunun farkında olması onun kendi hayatını anlamlı yaşayıp yaşamadığı konusunda kaygılandırır. Dünyada iki tip insan vardır; yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Aslında seyretmek ölümü simgelerken katılmak ise yaşamı simgeleyen unsurlardandır. Yaşamak, bireyin kendisi olabilmeyi ve hayatını etkin bir şekilde yönetmeyi tanımlar. Aslında bu bireylerin kendi sorumluluğunu, hayatını anlamlandırışı ile ilgili bir unsurdur. Kendi sorumluluklarının bilincinde olan üstlenen kişiler özgürdür. Özgür insanlar yasamdan daha az korkarlar ve hayatı daha çok severler.
    Kendini yaşamak isteyen insanlar bu süreci toplumdan değil kendisinden başlatır. İnsanlar herhangi bir dış müdahale tarafından engellenmedikçe kendi yasam doğrultusundaki yönünü seçebilme yeteneğine sahip varlıktır. Kendimizi yaşayabildiğimiz her yerde sevgi ve saygı vardır. Bireyler içinde bulundukları kısırdöngülerden kurtulabilmeleri aslında çevreyle etkileşimden ve sürekli yaşantı üretebilmekten geçer. Her bir seçimden bireyler kendileri sorumludur ama bu seçimleri yaparken sonuçlarının onlara getirebilecekleri olumlu ya da olumsuz sonuçları kabullenmeleri gerekmektedir. Unutmayalım ki gerçek anlamda sevgi, diğer bireyleri de sevebilmekten geçer.
  • 392 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    “Ahlaki konuşarda bize yol göstermesi için başvurabileceğimiz iki yer vardır: Aklımız ve yüreğimiz. Problem her ikisinin de güvenilmez olmasından kaynaklanmaktadır.” diyor antrozoolog Hal Herzog.
    Kitabın birçok bölümünde akıl ve yürek arasındaki ahlaki çizgide gidip geliyorsunuz. Etik nedir, nasıl işler sık sık sorgulatıyor size.
    Bir bebek yavrusu ile bir maymun yavrusu ne kadar eşittir ? Milyonlarca çocuğun hayatını kurtarmak için milyonlarca fareyi feda etmek ne kadar etiktir ? Ya da fareleri feda ettiğimizde etiktir fakat köpekler üzerinde yapılan deneyler daha mı ahlak çizgisinin dışındadır ? Peki bunun sebebi nedir ? Köpeklerin deney farelerinden daha büyük bir beyne sahip olmaları mı ya da büyük tatlı gözleriyle bize masumca bakmaları mı ? Peki hayvan deneyleri yapan bilim adamlarının arabalarını kundaklamak, birsürü insan öldüren nazilerin kamplarını kundaklamakla eşdeğer midir ?
    Etik demişken, hayvan aktivistlerinin bile hayvan deneylerine karşı çıkarken bu deneylerden faydalanmaları doğru mudur ?

    Kitap bana sürekli gelgit yaşatan, bazen hak verdiğim, bazen abartı bulduğum, bazen az bile demiş dediğim çok ilgi çekici bölümlerden oluşuyor. Özellikle horoz dövüşleri ile ilgili bölümü çok beğendim. Gerçekten bu durumlara farklı bir perspektiften bakmamı sağladı diyebilirim. Çok fazla kaynaktan alıntılar var ve yazar hepsini belirtmiş fakat maalesef neredeyse hiçbirinin Türkiye’de satışını bulamadım. Buna rağmen bir Veteriner Hekim adayı olarak bana çok fazla kaynak önerisinde bulunduğunu söyleyebilirim. Gerçekten dolu dolu ve üzerinde çok fazla çalışıldığı belli olan bir kitap.
    İnsan hayvan ilişkilerini ve etik, ahlak kavramlarını incelemek isteyenlerin okumasını tavsiye ederim.
  • Gericilik artmış da, enflasyon orta direğin belini kırmış da, bu yolla düzelmezmiş de, şu da bu da ... Adaaam sen de ... Düzelir nasıl olsa.
    Ne diyordum? iyimser yazı yazayım... Bakın yazıyorum: yazmadı demeyin.
    Şu yat turizmi ne güzel gelişiyor! Her isteyenin bir yatı var Gidin bakın Bebek Koyu'na. Oooo, balıkçı tekneleri gibi diziimiş mübarekler. Haziran gelince haydi Marmaris'e, Bodrum'a, Fethiye'ye ... O büyülü mavi yolculuklara ... Ne güzel yatlar yapılıyor bizde. Hiç öyle italyan tekne özentisi çekmeyin. Gidin Bodrum' a, Çolak Erol diye tanınan, ustaların ustası Erol Ağan'a; yapsın size gelinlik kız gibi bir tekne. italyan yatçıları su dökemez Erol Usta'nın eline.