• Kelimelerimin ulaştığı herkese merhaba.

    Bilim kurgu klasiklerinden olmasına rağmen, bilimle pek alakası olmasa da kurgusu oldukça ilginç bir kitap. Üç arkadaşın keşifleri sırasında karşılarına çıkan “kadınlar ülkesi” başta baya hayal gücüne dayalı fikir gibi gelde de onaylar nitelikte bilgiler edinince işin peşini bırakmak istememesiyle başlıyor konu.Gram inançları olamamasına rağmen, ihtimalin verdiği hazzı kimseyle paylaşmak istemiyor, kendilerine saklıyorlar. Acaba..gerçekten olabilir mi? Hiç erkek bulunmayan bir ülke nasıl var olabilir? Varsa da varlığını nasıl idame ettirebilir? Onların tahminlerini okurken ben de kendi tahminimi yaptım ve felaketti. Dananın kuyruğu ülkeye ulaştıklarında gördükleri bebeklerle kopuyor ama onunla kalmıyor. Birisi size kusursuz bir ülke hayal et dese bu kadar edemezsiniz. Binaları, çevresi, bahçeleri, ormanları, yolları hatta meyveleri bile her şeyi muazzam. Tüm bunları “erkeksiz” yapamayacaklarından emin olan bu üç arkadaş etrafa göz gezdirirken kadınlar tarafından kibar bir şekilde alıkonularak dillerini öğrenmeye ve dillerini öğretmeye mecbur bırakılıyorlar. Açıkçası bu ülkeyi onlarla birlikte keşfetmek çok keyifliydi. Siz de sorguluyorsunuz bu esnada. Baktığınız ama görmediğiniz birçok ayrıntının farkına varıyorsunuz. Acaba erkeksiz bir toplum gerçekten imkansız mı? Kavanoz kapağı bile açamayacak kadar güçsüz lanse edilen kadınlar kendi başlarına bir uygarlık ilan edebilir mi? Eğer ki toplumda cinsiyet “gereği” diye bir şey olmadaydı? Herkesin, her şeyi yapabileceği ve kimseye muhtaç olmadan ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir topluluk olsaydık...nasıl olurdu? Her şey tıkırında gider güllük gülistanlık mı yaşardık, bencil ve umutsuz, kapalı bir toplum mu olurduk? Acaba sadece “bazı” rolleri üstlenerek hayatı paylaşmaya mı çalışıyoruz yoksa sorumluluklarımızı aza indirerek kendimizi rahat mı hissettiriyoruz? Başkalarına ne kadar bağımlıyız? Kendi yükümüzü taşıyabilir miyiz? İnsan dibi gördükten sonra kaybetme korkusu en aza iniyor. Dibi görmüş, daha cesur ve özgür hisseden bu kadınlar, kendilerini elde etmeyi amaçlayan erkekleri katlederek yeni bir yaşama adım atıyorlar. Tamamen erkeksiz iki bin yıl. Yılmamış, çalışmış ve elde etmişler. Hatta Annelikle müjdelenmişler. “Ben” duygusu asla gelişmemiş. Çünkü öğretmemişler. Her şeyi “biz,bizim” olarak benimsemişler. Öyle ki soyadı vs de kullanmamış çocuklarını bile paylaşmışlar.

    Benim için en Harika bölüm erzaklarını, yaşamsal fonksiyonlarını, tüm düzeneklerini kontrol ederek çocuk yapmaları. Bizim gibi sadece nüfus artışı için üremiyor, yeterli imkanlar mevcutsa bu muazzam duygunun tadına varıyorlar. Anneliği tüm duygulardan üstün tutmayıp, tek duygu haline getiren bu kadınlarda benim tek sevmediğim olay her kadının fabrikasyon gibi tamamen aynı olması. Duygular, tepkiler birebir. Karakter çeşitlemesi olda daha kapsamlı bir hikaye olabilirdi diye düşünüyorum. Belki daha gerçek.
    Feministliğin tavan yaptığı, erkeklerin gömüldüğü bir kitap asla değil. Daha çok senin sana ihtiyacın var tarzındaydı.
    Dili gayet açık,net. Zaten merak uyandırıcı bir kitap sayfalar su gibi akıyor.
    Yalnız kitap bittiği zaman neden bittiğini anlayamadım. Kitabın sonuydu fakat hikayenin zirvesiydi. Konu bir yere bağlanmaya çalışıyordu ve tam bağlanacakken anlamsızca bitti. Yazar sanki yazmaktan yorulmuş ve bırakmış gibi.
  • Türâb etti,
    Kul eyledi,
    Bak! Bu sevda,
    Ne eyledi?

    Nasıl ateş,
    Yaksın beni? (Dipnot)
    Aşkın beni,
    Kül eyledi.

    (Dipnot): Bu sözler cezbe hâlinde yazılmıştır. Yoksa haşa biz, cehennemden necat bulduğumuzu ve cennetlik olduğumuzu iddia etmiyoruz. Böyle bir şey ne hakkımızdır ne de haddimizedir. O hâlde her kim bu şiirimizden alıntı yaparsa, bu dipnotu da alması bizim onun üzerindeki bir hakkımızdır.
    Şair’ül İslam Yunus Kokan
    Sayfa 73 - Kutlu Yayınevi
  • Kitabı nasıl kendi çapımda anlatabileceğimi bilemiyorum.Öncelikle bu yazarın okuduğum ikinci kitabı ilki Sarı Duvar Kağıdı'ydı.O ne kadar sevdiysem bunu da o kadar sevdim açıkcası.
    Öncelikle sadece kadınlardan oluşan bir ülke hayal etmek benim için çok zor oldu.Yetişkin erkeklerin yoksunluğundan değil kesinlikle erkek çocuklarının eksikliğini nedense hayal edemedim.Bilmiyorum neden böyle hissettim ?Eğitimlerine, arkadaşlıklarına özellikle sevgi kavramlarına hayranlık duydum.Alt mesajlarına zaten bayıldım.Yoksa bu alt mesajlar hiç de alt değil mi ? Ana karakterlerin düşünce yapılarını anlamaya çalıştım.İtiraf etmek gerekirse bazen Terry ile aynı şeyleri düşünebildiğimi fark ettim.Sonunda utandım bu düşüncelerimden.Bir de şu çok büyük utancım oldu.Yazar bu kitabı 1915 yılında yazdı kadın erkek eşitsizliğini gerçek dünyada bu keşif için gelen erkekler aracılığıyla bize aktardı ve o zaman ile şimdiki zaman arasında biz bu eşitsizliği gidermek için ancak bebek adımları atabilmişiz onca yıldır.En büyük utancım buydu kitapta.
    Konudan konuya atlamış hissimi kesmek için kısacası bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.Ama sindire sindire.
  • Ömür, kendimle benim aramda, eriyecek ve bitecek, elbette....Sere serpe ruhumu çağırıyorum, el kadar bi'şeymişim
    el kadar!
    büyümüşüm sonra
    sevda kundağında,
    olmuşum bi’ dünya. "Kayıp bir dünyanın ortasında,felç eden bir mahcubiyete yenik düşerek yaşarken,bir dur,bir nefes al.soyun bütün maskelerinden .ırkından,dininden, ideolojinden...Nedir geriye kalan?uzun uzun ve bir şimdi sor kendine;
    Neyim ben!?"
    eğilip koyveriyorum kendimi yeşeren yaz çimenini gözleyerek...
    Ölünceye kadar durmama umuduyla...Yapraklara, dallara, yeşillere,Huzura gidenle huzuruna gidilen arasına kimse giremez. Var eden ve yaratan ki topraktır, güneştir, sudur, havadır; güne uyanırken tüm yeryüzü ile doğduğuna varan, vardığına eren, duadadır o vakit.
    Yeryüzü canlıları ile hemhal oluşuma mani olan ne varsa beni öldürmekte, sürgün etmekte, aşağılamakta, bana işkence etmektedir. Toprak gibi, ışık gibi, su gibi olan ne varsa ruhumda, bedenimde, canımda; tükenmeyen, çürümeyen, ölmeyen odur.
    O anlardan ayrı düştüğüm vakitler yüreğim kararmaz, sevincimi yitirmem, koşullar ne olursa olsun, içimdeki dağların yücesinde kovuğumda yaşarım, yaşatırım.
    Toprakla hemzemin olur olmaz yeryüzü ailemi selamlarım ki o vakitler de duadayımdır, içimden geçen onlara geçer ve onlardaki de bana geçer; geçişiriz.
    Yaşamın içinde, gelip geçmekte oluş hallerimin sözcüklersiz söyleşme dualarıdır bunlar; sessizlikte, sessizce işlenmiş türküdür, şiirdir bu dualar.
    "Biz öyleyiz, ve öyle
    kalacağız, çiçek açarak:
    Hiçliğin-
    Ve
    Kimsenin gülü…"

    ...Kim ki koparır yüreğini göğsünden geceleyin, o uzanır güle.
    Onundur yaprağı ve dikeni
    onun tabağına koyar gül ışığı,
    onun bardağını doldurur gül nefesle,
    ona hışırdar sevginin gölgeleri..."Gündüz Yarasaları

    I.

    Neyiz ki biz? İlk ışınları görününce güneşin,
    Kaparız tepenin gözkapaklarını -
    Çam değiliz ki, kollarımız açık,
    Ürpererek karşılayalım donuk ışığı.
    Gölgeler kısalınca çıkarız ortaya,
    Açıklıktır, aydınlıktır aradığımız,
    Parlaklıkta bulur gücünü görüşümüz.
    Tanımayız alacakaranlığı delen,
    Tepelerin arasından seçen bakışı, -
    Kör olmuş ışıktan gözlerimiz,
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    II.

    Geceyi düşleriz gündüzken,
    Geceyken de gündüzü -
    Yitirebileceklerimiz yitiktir
    Onlardan uzaktayken - ama
    Özleriz, döneriz yeniden
    Yitirmeden
    Yitirebileceklerimizi
    Yitiremediklerimize,
    Yitirebilirdik, deriz;
    Ama yalnızca bir fiil çekimi bu -
    Tutsaklıklara bağlamışız özgürlüğümüzü.
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    III.

    Sağlamdır düşünce temellerimiz,
    Ama altlarında kist vardır, sonra kum -
    Dururuz gerçi, sapasağlam, kalın
    Taştan duvarlarımızla, dimdik
    Ayakta; ama biraz su, bir sızıntı
    Kaydırır temellerimizi hemen
    Duyarız yerçekimini hemen,
    Titreriz. Sımsıkı, gergin
    Bağlar vardır
    Düşüncelerimizi ayakta tutan, ama,
    Ya temelsizse temeli
    Bütün bu bağları
    Bağlayan
    Bağın?
    Bağlantısızca bağlarız bağlarımızı.
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    IV.

    Yapacaklarımız vardır kocaman,
    Kocaman başarılar, yüce çağrılar; ama,
    Tutmadığımız bir eldedir aklımız,
    Bir son selamda, biz aceledeyken gönderilen -
    Nedir ki acelemiz, niyedir ki?
    Camın boşluğunu arayan kocaman
    Pervaneler gibi, kanat çırpan
    Işığa ulaşmak için
    Çırpınan, camı kıracakmış gibi -
    Düşmanımızdır oysa ışık bizim,
    Kanatlarımızı yakan, kavuran -
    Aradığımız -ışıkta- nedir ki?
    Işıktan gelir ölümümüz.
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    V.

    Hep bir dimdik, dümdüz dürüstlüktür duyduğumuz,
    Ama bir kuşku kurdu kıvır kıvır kemirir köklerimizi -
    Nasıl da kolaydır yalanlarımız, uydurmalarımız,
    Nasıl da rahat. İç sızlaması nedir bilmeyiz;
    Başedilmez gerekçelerimiz hazırdır çünkü hep-
    Kozasında mışıl mışıl kanat takınır tırtılımız,
    Sindire sindire yapraklarımızda açtığı delikleri.
    Övünürüz delik deşik, bölük pörçük
    Yeşilliğimizle -yenmiş bitmiştir oysa
    Büyüme noktalarımız, su çekmez artık
    Kök uçlarımız, dökülüp gitmiştir
    Taç yapraklarımız artık,
    Nasıl da yabancı topraktan baş uzatmış taze fide bize.
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    VI.

    Bir görsek andığımız yüzü,
    Tanır mıyız? -Tanır mıyız
    Sevdiğimizi, bilir miyiz neydi-
    Sevdik mi, seviyor muyuz?
    Yürüyüşü, saçının dökülüşü-
    Anımsar mıyız, anımsıyor muyuz?
    Bir anıdan başka nedir ki sevgimiz?
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    VII.

    Koy başını omuzuma yine.
    Aldırma, söylenmeden kalsın
    Düşünülmedikler, bilinmedikler -bırak
    Unutulsun geridekiler, özlensin ileridekiler -bırak
    Yansısın camda donuk ışık, usulca ışıldarken
    Sabah, aydınlanırken uçup geçen yeşillik.
    Gel -uyuyalım güneş görününce,
    Aşınca tepeyi göz kamaştırıcı ışık.
    Uyanacağız nasılsa, dikelmeden ışınlar,
    Dümdüz, aklaştırıcı olacak yeniden bakışımız.
    Ama şimdi -sanki sevdalı gibiyiz şimdi,
    Sanki karanlıkta sezinledik aydınlığın başladığı yeri-
    Şimdi kurduk sanki geceyi gündüzle,
    Şimdi kuruttuk sanki gündüzü geceyle-
    Aydınlığın karanlığında görür gözlerimiz.
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    (Oruç Arıoba)
    yaralarımı seviyorum
    çünkü ben
    yaralarımla güzelim..vedalaşmak istemediği acıları var insanın, insanlığın;
    karanfil kokularında saklı umutları taze tutmak, vicdanı iyiliğe yaslamak adına! Sonsuz olasılıklı bilincin sesini duyuyorsan hayatın senin adına verdiği kararlara güvenmelisin. Sakin, telaşsız ve akışta ol. Olan şey olacaktır. Oldurmaya çalışmak öldürmektir bazen. - tüm bu ilahi aşk, koşulsuz sevgi, kendin olma, kendi değerini bilme vb..insana kendini iyi hissettiren, eksiklik ve eziklik duygusuna biraz olsun rahatlık veren ama aynı anda özünde yüce hakikatin izlerini de taşıyan ruhsal sözcükler ve tanımlamalar kendine yeterince dürüst olmayan ve maddi arzuları yeterince tatmin olmamış beden odaklı kişilerin elinde insanları (kişisel tatminleri) amacıyla kullanabilecekleri güçlü ve yaralayıcı bir silah halini alabiliyor..ruhsal yolda her kesimden insan bu anlamda oldukça dikkatli olmalı, her güzel söz söyleyene hemen inanmamalı derim nacizane..basitçe,bir insanı gözlerinden tanıyabilirsiniz..
  • Zor senle böyle yaşamak zor
    Kor, kor alevler içinde aşk
    Ama sor nasıl bir acı bana sor
    Sana kavuşmak işte öyle zor
    Olmaz olsun böyle sevda yandım yeteri kadar
    Kör olmuş bu aptal gönlüm
    Anlamaz hiç laf anlamaz
    Bak dönde bir geçmişe bak
    Kal sen hep bulduğum yerde kal
    Al bende kalan ne varsa al
    Seni bırakmak canımı yakar
  • Mevlânâ'nın son gazeli


    Ölümünden bir gün evvelki 16 Aralık Cumartesi günü Mevlânâ nisbeten iyileşmişti. Akşama kadar kendisini yoklamaya gelenlerle konuşmuştu; fakat her sözü adeta bir vasiyetti. O akşam da en sadık dostu Çelebi Hüsamüddin ve en sevgili oğlu Sultan Veled, iki hekim ve yakın dostlanndan bazıları yine başucunda idiler. Sultan Veled üst üste birkaç gece uyumamıştı. Mevlânâ yaşlı gözlerle ona baktı; zayıf bir sesle:
    "Bahaüddin! Bugün kendimi biraz daha iyi hissediyonım; git, yat!" dedi.
    Sultan Veled müteessir bir halde kapıdan çıkarken Mevlânâ son gazelini söylüyor ve Hüsamüddin Çelebi de ağlayarak bunu kaydediyordu: *

    Git! Başını yastığa koy. Beni, geceleri rahatsız olan bu bîçareyi, yalnız başıma bırak. Biz geceleri sabahlara kadar inliyen, çırpınan sevda dalgalarıyız. Sen istersen gülerek bize lütfet; istersen ayrılarak cefa et. Güzel yüzlülerin padişahı için sözünde durmaya lüzum yoktur.

    Sen ey yüzü solmuş âşık sabret; vefalı ol. Bizi öldürenin gönlü taş gibi katıdır. Bizi öldüren kanımızın bahası için hiçbir tedbir söylemiyor. Bu derde ölmekten başka çare yoktur; şu hâlde nasıl olur da; "Bu derde deva et?" diyebilirim?

    Dün gece rüyamda aşk mahallesinde bir ihtiyar gördüm. Başı ile bana işaret etti: "Bizim tarafa gel" dedi. Her ne kadar bu yolda ejderha varsa da o zümrüdün parlaklığı ile ejderhayı kov!

    Artık yetişir! Ben kendimde değilim. Sen hüner göstermek istiyorsan Ebû Alî Sina'nın tarihini söyle; Ebu'l-A'lâ el-Maarri tembihinden bahset!

    İşte Mevlânâ'nın son gazeli bu olmuştu.
    -----------------------------------------------------------------------
    * Rev ser binih bebâlin tenha mera rehâ kün
    Terk-i men-i harâbi şeb gerd u mubtelâ kün
    Asaf Hâlet Çelebi
    Sayfa 57 - hece yayınları