• 264 syf.
    ·2 günde·9/10
    Yazarın ilk kez bir kitabını okudum ve beni çok etkiledi. Okurken; yüreğime bir ağırlık çöktüğünü hissettim. Küçük Aslı’nın yaşadıkları, annesi Nermin’in acısı, Nermin ile Aslı’nın dimdik duruşu ve ailelerinin yanlarında olmasını yazarımız çok güzel anlatmıştı. Özellikle kitabı anne ve babaların okumasını tavsiye ederim. Bir çocuğun, ailesinin yaptıklarından nasıl etkilendiğini, ne hale geldiğini daha iyi anlarlar belki. Küçük Aslı’nın nelere göğüs gerdiğini, tesadüf sonucu girdiği saatçi de neler olduğunu merak ediyorsanız, bu güzel kitabı okumalısınız.
  • 448 syf.
    ·7 günde·4/10
    https://expectokitabum.blogspot.com/...ehir-erdem.html#more
    Bu sefer uzun zamandır okumadığım türde bir kitabın yorumuyla karşınızdayım. Okuduktan sonra ilk yorumum da uzun zamandır okumayarak çok iyi etmiş olduğum. Kitabı pdf olarak okuduğumdan Müptela Yayınlarından çıktığını şimdi fark ediyorum ama daha önce farkına varmış olsam yüksek ihtimalle okumazdım zaten. Diyeceksiniz ki şimdi madem o kadar gömecektin neden okudun. Bir arkadaşımın internetten linkini atıp bana güzel yorumlar almış, komik bir şeye benziyor demesiyle başladım. Başlamışken de zaman kaybı demedim, bitirdim. Bu kitabın 8.4 puan alıp bu kadar iyi yorumlar almasını da şahsıma ve edebiyat dünyasına yapılmış trajikomik bir şaka olarak görüyorum. Bu aralar sürekli kötü kitaplar okuma bedbahtlığımın ise bir an önce son bulmasını diliyorum.

    Ayrıntılara geçecek olursam; hikayenin klişelerle ve tesadüf üzerine tesadüflerle dolu oluşunu çok eleştirmemeye çalışıyorum. Tamam yazar ayarını kaçırmış ancak bu tür bir kitapta beklenen bir durum. Kız fırına mı gidecek hemen bıçkın delikanlının üzerine yağ dökülür (nasıl olabileceği bilinmemektedir) ve karşılaşırlar. Koca şehirde aynı mağazadan kıyafet almaya gelirler falan. Haberleri olmadan nişanlanırlar. İkisi de durumu biraz garip bulur ama sorgulayıp işin aslını öğrenmedikleri gibi damdan düşer gibi nişanlanmalarına ses çıkarmazlar. Tamam tesadüflere çok takılmamaya çalışıyorum. Ama arkadaşlar bir mahalle resmedilmiş sanırsınız uzayda. Güya eski zaman mahallesi, sevimli mi sevimli. Dünyadan yaşam sorunlarından bir haber. Açlık yok, sorunlar yok, maşallah herkes iyi. İnsanların hayatlarını mahvetme pahasına dedikoducu, çirkef insanlar ama olsun, sevimliler. Anneler "ayol" diyerek konuşuyor (ben hayatımda duymadım böyle bir konuşma tarzı). Damat beyin kuzeni geliyor bir saatte gelin hanımın en iyi arkadaşı oluveriyor. Gelin hanım 3 günde damat beyin ailesi ile yaşamak isteyecek kadar bayılıyor onlara. Aman Allah'ım her şey o kadar mükemmel ki. Bir haftada nişan iki haftada düğün yapılıyor (Ben bir buçuk yıldır evlenmeye çalışıyorum hala borca girmeden nasıl yaparız çözemedik )en fazla orta halli diyebileceğimiz iki aile tarafından. Kimse yok artık demiyor. Yetmiyor, minibüs şoförü bıçkın delikanlı bir kaç yıl geçmeden havuzlu, güvenlikli site içinden ev alıyor. Gerçekten biraz abartı tesadüflere, zorlama klişelere bir şey demeyeyim hadi, gülelim eğlenelim, komik bir hikaye olsun ama bu kadarı da gerçekten fazla. Zamanında Fatih Murat Arsal romanlarına bir sürü sallamış bir insan olarak bu ondan çok çok daha kötü. Belki Annemin Gelini Olur Musun? kadar kötü olmayabilir. Tek söyleyebileceğim bu.
    27 yaşında mahalle delikanlısının bakir olup hiç kimseyle öpüşmemiş olup yine bakire kızımıza gerdek gecesi dersi vermesine bir şey demiyorum bile. Cinsiyetçilik, hikayenin içindeki kadın karakterlerin hiç bir özelliklerinin olmayışı, annelerin görünüşte göklere çıkarılışı, sultan sultan diye bahsedilip yalan söylemek, dedikodu yapmak, entrika çevirmek, ev işi yapmak, dizi izlemek dışında hiç bir meziyetlerinin olmayışı, kitapta çalışan, bir işe yarayan hiç bir kadın olmadığı gibi üstüne cam silen erkeğin, pazar torbası taşıyan erkeğin karizmasının çizildiği, bunu yapanın eşinin hamile olması gerektiği bir dünyanın sevimli sevimli anlatılması. Kısacası kitapta sinirimi tepeme çıkaracak çok fazla unsur vardı. Hepsini hatırlamıyorum bile.
  • Sen bir harf misin, alfabenin tümü mü? Sen bir nota mısın, şarkının kendisi mi? Sen bir çiçek misin, bahçenin tamamı mı? İnce uzun bir dal mısın kalın ve köklü bir ağaç mı? Bütün müsün değil misin?
    Sen kimsin?

    Görülene odaklanan zihin, görülmeyeni görmezden gelir. Görünen ya da gördüğünü sandığın, gerçek değil, senin algın ve algılamanla kısıtlı olandır. Hayatta en önemli olan şey, düşmanla savaşmak değil, düşmanı dosta çevirebilmektir. Karanlık aydınlığın yüzkarasıdır; cehalette bilginin gölgesidir. Bildiğini görmek ayrı, baktığını görmek apayrıdır.

    Bir delinin dengesizlik düzenini yakaladığında gerçek huzur nedir anlayabilirsin. Benim gibi olmayan herkes ve her şeye cephe alırsam, herkes benim gibi olursa ne kadar iyi olur acaba? Karşına kendinin çıktığını düşün ve dışarıdan bakıp izle. Kendini ne kadar sever, ne kadar onaylardın? Karşında duran şahsına ne kadar değer verirdin?

    Farkındalığı olmayan insan, olan biteni tesadüf sanır. Şikâyet insan doğasıyken, şükretmek öğrenilir. İstediğin kadar isteyedur, hayat sana sadece ederin, değerin kadar verecektir. Üzülme çünkü biçtiklerin, kendi ektiğin tohumlardır. Şaşırma. Sevgi, alışveriş değil; verişalıştır.

    Sahiplenmeye çalıştığın herkesin ve her şeyin esiri olursun. Hayata tanık ya da seyirci olma: Yaşa. Değişim yeniliktir, farklılıktır ve çoğu insan sonucunu bilmediğinden, getirisini önceden göremediğinden yeniliklerden kendisini sakınır. Yenilikten kaçmak sürekli bildiğini tekrar etmektir. İnsanoğlunun en büyük cahilliği kendini okuyamamasıdır. Öz'ünü dışarıya yansıtmazsan, gösterdiğin kişiye sen de katlanmak zorunda kalırsın.

    Zengin fakirin halinden anlamazsa, tok olan aça yardım etmezse, mutlu olan mutsuza el uzatmazsa, sen ve ben birbirimizden ayrı kalıp herkese yetecek olanı pay etmezsek, bu dünya nasıl tamir olacak? Her şeyi bildiğini zanneden cahil insanlar vardır; hiç bir şeyi bilmediğinin farkında olan bilgeler de.

    Bu başkası da geldiğinde yine aynı şeyleri deneyimlemeye başlarım. İşte bu yüzden asırlardır guruplar, topluluklar, ordular, sürüler, kabileler, millet ve devletler kurulmuştur. Bunlar teklik halinden bütün haline getirmek için niyet edilen ancak Birlikten uzak bir beraberliğin temelinin atılışıdır.

    Aslında kelimelerin ağırlığı yoktur, ona anlam yükleyenlerin taşıyacağı yük vardır. İnanç olmadan ne kader kurgusu, ne de karar olgusu anlam taşır. Verdiğin kararları uygulamaya başladığında, seni yolundan çıkaracak tüm güçler de devreye girecektir.

    Sen bilinmeyenin içine girip korkularınla yüzleşirsen çözüm de orada bulunacaktır. Kendini tanıyıp, okumaya başlamak, hayat alfabesini anlamanın anahtarıdır.

    Özgürlük seçenekler içinde bir seçenekken, bencillik de benler içinden seçtiğin bir ben'dir." Ölümlü gibi yaşayan erteleme yapmaz. Hayatı uzunluğuna göre değil derinliğine göre yaşamayı öğren... Ebediyet sonsuz zaman değil, aksine zamansızlık ve sonsuzluktur.

    "Her şey benimle başlar, benimle tamamlanır ve benimle biter."
  • “Herhangi bir şeyi doğruluk sınırları içinde anlayabilme kabiliyetine sahip birisi için deha ile sıradan insan arasındaki ilişki belki de en iyi aşağıdaki şekilde ifade edilebilir: Deha çifte akla sahip bir kimsedir: Biri kendisi için ve iradenin hizmetinde, diğeri safi nesnel bir tavırla kavrandığından ötürü aynası haline geldiği için dünya için. Dehanın güzel sanatlar, şiir ve felsefe alanında meydana getirdiği eser sadece bu düşünce ve hoşnutluk içinde izlemeye dayalı tavrın, belli teknik kurallara göre geliştirilmiş sonucu ya da (öz anlamında) özetidir.
    Diğer taraftan sıradan insanın sadece tek bir aklı vardır, buna dehanın nesnel aklına karşılık olarak öznel akıl denebilir. Bu öznel akıl ne kadar keskin olursa olsun -ki değişik mükemmeliyet derecelerinde tesadüf edebilir- dehanın çifte aklıyla asla aynı seviyede değildir; nasıl ki gür bir insan sesi, ne kadar yüksek olursa olsun, her zaman olağanüstü tiz erkek sesinin tonlarından esaslı biçimde farklıysa. Bunlar, tıpkı flütün iki yüksek oktavı ve kemanın armonikleri gibi, bir boğum noktasının böldüğü titreşimli hava sütunlarının iki yarımının birleşmesi ile meydana gelir. Halbuki gür insan sesinde ve flütün düşük oktavında sadece tam ve bölünmemiş hava sütunu titreşir.
    Bu açıklama dehanın sözünü ettiğimiz bu özel niteliğini-özelliğini anlamsında okuyucuya yardımcı olabilir. Deha her kime bahşedilmişse bu özel nitelik onun eserleri, hatta fizyonomisi üzerine kolayca fark edilecek biçimde kazınmıştır.
    Ne var ki bunun gibi çifte aklın çoğu durumda iradenin hizmetine ister istemez engel olacağı aşikardır ve bu dehanın günlük hayatın şartları içinde çoğu kere tanık olunan yeteneksizliğini izah edecektir. Ayrıca dehayı özel biçimde belirleyen şey, ister kör ister keskin olsun kendisinde, her zaman sıradan basit kafalarda karşılaşılan hesaplı kitaplı, temkinli ihtiyatlı ruh halinden eser bulunmamasıdır.”
  • 328 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    KEHRİBAR GÖZYAŞLARI



    “Kehribar insan gibidir, insan da kehribar gibi. Sahteleri vardır onun, gerçekleri de. Ve kehribar, bir ağacın asırlar öncesinden zamanın omuzlarına bıraktığı, gözünün yaşıdır. ‘Göz’ yaşıdır, ‘öz’ yaşıdır…”



    “Kalpte var olan sevgi, sözlere, davranışlara döküldüğünde daha da anlamlıydı.”



    “Eğer acılar insan beyninde, hatırasında hep ilk andaki tazeliğini korusaydı, yaradılış gereği buna dayanma gücü olmayan ruhumuz, karşılaştığı büyük travmalarla muhakkak tarumar olurdu.”



    Eserdeki karakterleri bu defa yazmıyorum çünkü 77 kişi var ve okurken arada takılıp aldığım notlardan kim kimdi diye baktım. Köyde telefonların çekmemesi konusu anlatılırken internetten uzak kalınarak insanların birbirine yakınlaşması ve eskiden olan değerlerin yaşanması ne güzel. Aslında günümüzde ne kadar teknoloji bağımlısı olduğumuzu ve bu nedenle dostluklar ve arkadaşlıkların bile bir kenara konulması da ifade ediliyor.



    Dr. Süreyya’nın başarılarını bende takdir ettim. Büyük bir iş aşkı ile görevlerini yerine getirmesi harikaydı. Savcı Kemal beyin konuşma şivesi de gülümsememe sebep oldu. Kemal beyin sayesinde de Avukat Mehmet bey ile tanışmaları ve sonrasında gelişmelerin güzel olması beni de mutlu etti. Hep birlikte hareket ederek cinayete kurban giden kızın gerçek kimliğine ulaşılması ve sonrasında yıllar öncesine çıkan bir bağlantı olması büyük bir tesadüf müydü? Yoksa kader miydi? Yalnız cinayet nedeninin eserde yazılmaması beni merakta bıraktı…



    (‘Ben zorluk çektim, çocuğum çekmesin’ düşüncesini sağlıklı bulmuyordu Fahrettin Bey.) diye yazan kısmında bende aynı düşüncedeyim, çocuklarımızın zorlukları görmesi ilerde onlara çok büyük fayda getirecektir. Çocuklara minik sorumluluk yükleme fikri güzeldi ve bende Fahrettin ile Zehra’nın bu düşüncelerine katılıyorum.



    3. Bölüm sonunda Tesbihçi baba ve Sefa ile yapılan sohbet çok güzeldi. Tahir bey öylesine güzel konuştu ki bende Sefa gibi hayranlıkla dinledim. 8. Bölümde yazarımız gurbetçilerin duygularını öyle güzel anlatmış ki etkilenmemek mümkün değil. Bazen benimde düşündüğüm oluyor, akrabalarım anadan, babadan uzak yaban ellerde… Aileye hasret, hasta olsalar hemen gelemiyorlar. Yurdumuz gibisi yok, iyi ki memleketimde yaşıyorum…



    Sayfa 210 da Baki’nin yaptıkları beni de duygulandırdı. Gözlerim dolu dolu oldu… Küçücük bedende nasıl kocaman bir yüreği var… Bu arada dilenci kampını hiç duymamıştım, çocukların kiralanması da neydi öyle…



    Eserde işlenen konu kaçırılan ve kayıp çocuk olayları, günümüzde o kadar olaylar oluyor ki… acılı ana-babalar… yürek acıları ardı sıra sıralanıyor… onların çocukları kayıp oluyor, cinayete kurban gidiyor ama bizlerin de yüreği parçalanıyor… Eserde kayıp çocuk için ekibin canla başla yılmadan çalışması ve ne olursa olsun sonuca ulaşmaları bambaşkaydı. Hele son satırlarda yaşanan duygu yoğunluğunda bende gözyaşlarımı tutamadım… Yazarımızın eline yüreğine sağlık diyorum ve arkadaşım Gülseven iyi ki Bursa kitap fuarında tanıştırmış diyorum. Yazarımıza bol okuyucular diliyorum ve yeni çıkmış olan eseri *KRİZANTEM* i de merak ediyorum.



    #ilhamiakan #kehribargözyaşları #okudumbitti
  • –Bazen gerçeği görür, kabullenmek istemeyiz. Bazen tutunabilmek için gerçeği ararız. Bazen de yaşanan her olayda tek gerçek varmış gibi düşünürüz. Oysa gerçek herkese göre farklıdır. Olayları kendimize göre eğip bükerek öznel gerçeğimizi yaratmada üstümüze yoktur. Sonra da kendi yarattığımız gerçeklerin peşinden koşarız, ya da kaçarız gerçeklerimizden. Gerçek dediğin tam olarak nedir? Hangimizin gerçeği Avukat Bey?

    Bunları gecenin bir yarısı Yenişehir Karakolu’nun avukat görüş odasında karşılıklı oturduğumuz avukatıma söylüyorum.

    Elinde tuttuğu tek sayfalık “olay tutanağı”nı mır mır mır okuduktan sonra “Burda yazılanlar gerçek mi Kudret?” sorusuna verdiğim cevap bu. Masada ikimizin dışında bir bardak soğuk, kaynamaktan katrana dönmüş çayla boş kültablası var. Çay avukatın. İçince uykusu mu açılsın yoksa direkt ölsün mü diye getirdiklerini anlamak istercesine arada bir bakıyor çaya. İçmiyor ama; akıllı adam. Sesine bir ton ciddiyet katıp devam ediyor:

    – Bak Kudret kardeşim; barodan avukat istiyorum demişsin, nöbetçiydim, aradılar geldim. Saatten haberin var mı bilmiyorum ama felsefe dinleyecek halde değilim. Lisede gördüğümün haricinde felsefeyle pek işim olmadı. Ama ben sana “Burda yazılanlar gerçek mi?” diye sorarken “doğru mu?” anlamında soruyorum.

    Anladığımı belli eder şekilde başımı öne arkaya salladım.

    Avukat gevşedi biraz, azıcık da gülümsedi. Dedim:

    – Ah! Doğrular… doğrular… Tabii ya, gerçekler her zaman doğru olmayabilir, doğrular da gerçek. Orda yazılanların tümü doğru da olabilir, yanlış da. Nerden baktığına bağlı. Hangimizin doğrusu Avukat Bey? Kime göre, neye göre doğru?

    Burnundan derin bir nefes aldıktan sonra, Allah var, en sakin haliyle konuştu adam.
    – Anlıyorum kardeşim, gerçekten anlıyorum seni… Yalnız bana bak! Baro sadece avukatlık hizmeti verebiliyor, nöbetçi psikiyatrist istiyorsan başka yeri aratacaksın!

    Tam kalkmaya yelteniyordu kolundan tuttum:

    – Dur dur, hemen kızma Avukat Bey. Orda ne yazıyor ki? Bi kaç saniye yüzüme bakıp derin bir of çektikten sonra tutanağı özetle anlattı bana.

    – Gece saat on bir civarında bir apartmanın ikinci katındaki dairenin zilini on iki defa çalıp çalıp saklanmışsın, dedi.
    – Eee, sonra? dedim.

    – En son, ev sahibi adam pencereye çıkınca ona kartopu fırlatmışsın. O da sana terlik fırlatmış, sonra da terliğini alıp kaçmışsın. Şikayet üzerine gelen polise sokağın başında yakalanmışsın. Üstünden terlik çıkmamış, adam da seni tam teşhis edememiş. Ama yine de “huzuru bozmak, yaralama, hırsızlık” suçlamalarıyla gözaltına alınmışsın.

    Adam bunları söylerken “Ya Rabbi, nasıl koftiden bir davaya bulaştım” der gibiydi. Devam etti yine de:

    – Mesele çok büyük değil ama suçlamalar ciddi. Şimdi ifade verirsen nöbetçi savcıyı arayıp bırakılmanı sağlarım. Ortada delil olmadığı için suçlamaları kabul etmek zorunda değilsin. Kabul edersen de az bir ceza alırsın, cezan ertelenir. Sonuçta ortada bir yaralama yok, terliğin değeri çok az olduğundan cezan da az olur, ancak sabıkalı hale gelirsin. Karar senin Kudret. Bana kalsa inkâr et, çıkıp gidelim burdan.

    – Ya terliğin değeri çok fazlaysa? dedim yekten.

    Şaşırdı avukat.

    – Nasıl yani? dedi.

    – Tabii kime göre değerli, neye göre değerli Avukat Bey? dedim.

    Fıttırdı adam.

    – Kudret oğlum, tepemin tasını attırma, dedi, yine kalkmaya yeltendi.

    – Tamam tamam, dedim, kabul etmesem olay bitiyor mu? “Ya sabır” çektikten sonra,

    – Bitiyor, Kudret, bitiyor, dedi.

    Benim ifadem, avukatın savcıya ulaşması, diğer işlemler falan derken karakoldan çıkışımız sabahın üçünü buldu. Bu arada kar yarım metreyi bulmuştu ve hâlâ usul usul yağıyordu.

    “Diyarbakır kar altındayken daha mı güzel oluyor, nedir?” diye düşünürken karakolun önünde bir sigara yaktım, ciğerim ağzıma gelircesine derin bir nefes çektim. Avukatım da yanımdan geçerken “İyi geceler Kudret,” deyip kaldırım kenarına park ettiği arabasına karlara bata çıka yürüdü. Arkasından “İyi geceler Avukat Bey, tekrar sağ olun,” dedim, yüzünü dönmeden elini kaldırıp “önemli değil” mahiyetinde bir artistlik yaptı. Gıcık herif. “Dur,” dedim içimden, “seninle işimiz bitmedi, daha yeni başlıyoruz avukat efendi.”

    Arabasına bindi bizimki. Arabanın üstü, camları falan kalın kalın karla kaplı. Sileceği çalıştırdı düdük herif, silecek hareket edemedi haliyle. Gittim elimle ön camı temizledim, sonra da arka camı. Penceresini hafif aralayıp “Sağ ol Kudret, zahmet oldu,” dedi. “Ne zahmeti Avukat Bey, koymuşum…” Hemen toparladım tabii, “Kaymadan gidin, dikkatli olun,” dedim. Ve tam da beklediğim şeyi yaptı.

    – Gel, geçerken seni de bırakayım, adresine bakmıştım, yolumun üzeri zaten, dedi.

    Tam dozajında bir nazlanma, sonrasında atladım arabaya. Caddeler karla kaplı, derin teker izlerinin içinden ağır ağır gidiyoruz. Ofis kavşağından sola, İstasyon Caddesi’ne döndük. Planın yeni aşamasının tam zamanı diye düşünüp, “Avukat Bey, zamanın varsa bir paça ısmarlayayım,” dedim. “Paçacı Fazıl açıktır mutlaka. Madem bu gece yorduk seni, bir hatırım olsun bari.”

    Diyarbakırlılar “Paçacı Fazıl” lafını rüyasında duysa gece üçte yataktan kalkar, paça içmeye gider. Yanılmadım nitekim. Bizim dallama avukat az ilerdeki “Paçacı Fazıl”ın karşısında arabayı çekti kenara.

    Gece yarısı evinden çıkıp karakola bana yardıma gelen avukata “dallama” dedim diye hakkımda kötü düşünmenizi istemem. Aslında ne düşündüğünüz çok da umurumda değil, ama olaya girdik, anlatıyoruz mecburen. Bu avukat var ya, ortaokuldan beri deli gibi sevdiğim kızla nişanlandı! On beş yıllık platonik aşkım Serap’la. Bi de ev tutmuş dümbük, düğün hazırlığı yapıyor. Gıcır gıcır eşyalarla doldurmuş evi. Kayapınar’da Çiya 2 Sitesi A Blok 1. Kat 3 Numara. İki arkadaşım bu dallamanın evini soyuyor şu anda, ordan biliyorum. Geleceğiz daha oralara. Önce bol sarmısaklı paçalarımızı içelim.

    Fazıl Usta’nın dükkânı beş altı masalık ufak bir yer. İçerisi sıcak; işkembe, paça, sarımsak kokuları enfes. Bir masada dört müşteri var, akşamcı oldukları belli. Biz de avukatla bir masaya karşılıklı oturduk. Hemen geldi çorbalarımız. Bir yandan çorbalarımızı yudumluyoruz, bir yandan havadan sudan sohbet ediyoruz. İş garanti olsun diye avukatı biraz daha oyalamam lazım. Bana geceki olayı sorsun diye bekliyorum, sormasa konuyu ben açacağım bir şekilde. Nihayet soruyor bizim cin avukat, “Meselenin aslı ne Kudret? Özel bir konuysa anlatmayabilirsin,” falan diyor. Ne anlatmayacağım ulan! Öyle bir anlatacağım ki dibin düşecek. Ben hemen hararetle başlıyorum çoğu sallama hikâyeme, dallama avukat can kulağıyla dinliyor. “Benimki uzun bir aşk hikâyesi,” diyorum önce. Bizimki pür dikkat.

    “Lise yıllarından beri vurulduğum bi kız var, adı Gülizar,” diyorum. Avukatın ağzı kulaklarında, gece üçte özel bir aşk hikâyesi dinliyor olmaktan memnun. Puşta bak!

    Neyse devam ediyorum.

    “On yıl oldu nerdeyse, bir türlü cesaret edip açılamadım kıza. Bizimkisi uzaktan deli gibi sevmek. Bir tür açıköğretim; sittin sene de geçse bi bok öğrenmiyorsun ama. Duydum ki yakında nişanlanacak, oğlum Kudret dedim kendime, açık öğretim bitti, örgün eğitime geçiyorsun, yoksa kız elden gidiyor. Gülizar da bana yanık tabii, ama o da çaktırmıyor. Çünkü işin raconu bu: çaktıran yanar. Çaktırdın mı platonik aşk biter, ya ayrılık olur ya da sıradan aşk. Neticede ikisi de aynı, biri diğerinin laciverdi. Bak netice deyince aklıma ortaokul fen bilgisi hocası geldi. Durup durup ‘Hatice’ye değil, neticeye bakacaksınız çocuklar,’ derdi. Tesadüf bu ya, bizim de sınıfta Hatice ve Netice adında iki kız var. Hatice çok güzel bir kız, Netice değil. Fen hocası da habire ‘Hatice’ye bakmayın, neticeye bakın,’ deyince biz de kendi aramızda ‘Oğlum, bela mı bu hoca, Netice’nin neyine bakacağız. Sana ne ülen, biz Hatice’ye bakıyoruz,’ falan derdik. Ne yaman hocaydı, ama Allah var, Hatice de güzel kızdı.”

    Ben böyle konuyu dağıtınca baktım avukatın da dikkati dağılıyor, kalkalım falan demesin diye aşk hikâyesine döndüm hemen.

    “Bugün sabah gittim, evden çıkmasını bekledim Gülizar’ın. Bir süre her zamanki gibi güvenli mesafeden takip ettim onu. Sonra cesaretimi toplayıp hızla yanına vardım. Sıkılmıyorsun değil mi Avukat Bey? Özel sorunlarımla başını ağrıtmayayım.” “Yok yok, keyifle dinliyorum, sen devam et,” dedi yavşak. “Tabii, gecenin üçü paçacıda kim aşk hikâyesi anlatsa ben de dinlerdim,” dedim içimden. Kaldığım yerden devam ettim.

    “Velhasıl Avukat Bey, gittim yetiştim kıza. Ben yetişince o da durdu. Döndü gözlerimin içine içine baktı, ama ne bakış! Anladı tabii, bir hüzün bulutu düştü sanki gözlerinin ferine. Dile kolay, kaç yıllık platonik aşkın sonuna gelmişiz, ben de kederden öleceğim nerdeyse. Fakat mecburum; aşkımı ilan etmesem kız elden gidiyor, etsem de platonik aşk bitiyor. Gülizar’ın o andaki bakışını görmeliydin Avukat Bey. ‘Demek buraya kadar ha! Demek bunca yıllık platonik aşk yalanmış ha! Söyle Kudret söyle, söyle bitsin bu iş. Oysa seni farklı sanmıştım Kudo! Ama maalesef sen de diğer erkekler gibi şerefsiz çıktın,’ der gibiydi. Ben de bakışlarımla ‘Böyle konuşma Gulê, zaten ciğerim lime lime olmuş, şişe takılmış gibi közün üzerinde cızırdıyor…’ Avukat Bey canın çektiyse bi de ciğer ısmarlayayım, ciğerci Hacı açıktır şimdi,” dedim. Yemedi tabii, “Yok yok, ben doydum, sen anlat, dinliyorum,” dedi, keyifle sırıtarak. Tam bu sırada Fazıl Usta eline bi tane pişmiş kelle aldı. Bir kelleye baktım, bir avukata: Bire bir aynı, sırıtışları yani, puşt. “Sonuçta söyledim kıza,” dedim, “‘akşam size gelip babanla tanışacağım, sonra da istemeye geliriz.’ Dedi: ‘Kafayı mı yedin Kudret, ben nişanlanmak üzereyim. Bundan sonra sen yoluna ben yoluma.’ Ama kafaya takmışım bi kere. Akşam Tanker Şeyho’nun birahanesinde iki tane yuvarlayıp apartmanlarının kapısına dayandım. Aşağıdan zile basar basmaz cesaretimi kaybettim. Ağaçların arkasına saklandım, ses mes çıkmayınca tekrar tekrar zile basıp saklandım. İşte en son babası cama çıkıp pis küfürlerle beraber bi de terlik fırlatınca ben de ona kartopu attım. Adama değmedi bile, camın kenarına geldi. Ben de terliği alıp kaçtım. Kadın terliğiydi, kesin Gulê’nindir dedim. O esnada karşıdan polis arabası gelince atkımı, beremi, bi de terliği ağaç dibine, karların içine gömdüm. Yoluma devam edecekken polisler beni alıp karakola götürdüler, sonrası malum işte, biliyorsun zaten.”

    Bu arada baktım saat dörde geliyor. Normalde arkadaşlar üçte işi çoktan bitirmiş olmalıydılar ama ben garantiye almış oldum böylece. Tabii avukata anlattığım hikâyenin çoğu yalan. O gece bizim avukatın baro nöbetçisi olduğunu bi şekilde öğrenince ne yapıp edip basit bir suçla kendimi gözaltına aldırmam gerekiyordu. Avukatın evine uzak bir karakol bölgesinde rastgele bi evin zilini çaldım ama gerçekten de adam bana terlik fırlattı. Millet manyak olmuş yav! Terlik nedir oğlum? Tabii öyle polislerin beni hemen yakaladığı da yalan. Yarım saat o soğukta polisler gelsin diye bekledim, götüm dondu yemin ederim.

    Paçacıdan kalkıp birlikte çıktık. “Evim buraya yakındır,” deyip, karakolda verdiğim sahte adrese yakın bir yerde arabadan indim.
  • 133 syf.
    2018 Notre Dame De Sion Ödüllü 6.27 Treni hakkındaki izlenimlerimdir:
    - Kitap romantik komedi bir Fransız filmi tadında, tesadüf olamayacak tesadüfleri, kaderin cilvesi/feleğin sillesi olay ve karşılaşmaları anlatan, bir tren yolculuğuna (sembolik) sıkı veya gevşek bağlarla bağlı olan hayatların, yazılı kelimelerin dokunuşuyla nasıl yeni soluklara kavuştuğunu işleyen bir cici kısa roman.
    - Birçok Fransız filminde olduğu gibi bu kitapta da “kaybolan küçük hazineler” var.
    - En önemli temalardan bir tanesi, tüm karakterlerin paylaştığı “yalnızlık” duygusu. Hikayenin gelişimi boyunca hepsi farklı şekillerde birbirlerine muhtaçlar. Ve hepsi zorlayıcı iş hayatlarının yarattığı sıkıntıdan korunmak için hayal güçlerine sığınıp kendilerini duygusal anlamda izole etme ihtiyacındalar.
    - Hikaye boyunca kelimelerin gücünün, sistemin dişlilerini bozmaya nasıl muktedir olduğuna defalarca tanık oluyoruz. Hep bu sistem yüzünden farklı şekillerde hırpalanmış sıradan insanların farklı hayatlarını gözlemliyoruz.
    - Gözlem demişken, kitabın 3. tekil şahıstan anlatımı ana karakterimizin hayata bakışındaki farklılıkları ve zaman içindeki büyük değişimi an be an dışarıdan izlememize olanak sağlayacak biçimde. Sadece **SPOILER** esas kızımızla tanışacağımız noktada “Mise en abyme” denilen anlatı içinde anlatı tekniğiyle 1. tekil şahsa balıklama dalış yapan roman, duyguları daha yakından, 1. elden dolaysız bir şekilde anlamamızı sağlıyor.
    - Her karakterin yazılı kelimelerle ilişkisi farklı yönde. Ve bunların hepsi kelimelere ve okumaya duyulan sevginin özel ve güzel bir beyanı.
    - Kültürel değerlerin gerilemesi/çürümesi, kapitalist sistemin kültüre, sanata ve kitaplara galip gelişi, bir fabrika ve içinde yaşayan bir “Şey’in” ana karakter tarafından kişileştirilmesi ve mevcut sisteme karşı tüm olumsuz duygularının bu “Şey” adı verdiği makinaya aktarımıyla ifade edilmiş.
    - Okuyunuz bence