• Aşağıdaki yazıyı sonuna kadar okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum bir arkadaşımın hidayetine vesile oldu.

    Peygamberimiz (asv)'in İblis ile diyaloğu ilgili Muhyiddin ibn Arabi'nin Şeceretü'l-kevn isimli eserinde Şeytanın Hileleri başlığıyla şöyle bir rivayet nakledilirse de kaynağı verilmemiştir:
    İbn-i Abbas (R.A.) Hazretleri'nden naklen Muaz b. Cebel rivâyet ediyor.

    “Bir gün Resûlullah (S.A.V.) ile beraberdik. Ensârdan birinin evine toplanmıştık... Tam bir cemaat olmuştuk.

    Ev sahibi:

    “İçeridekiler... Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var, görülecek bir işim var... ”

    Bunun üzerine, herkes Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz'in yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük O'ydu. İzin Ondan çıkacaktı...

    Resûlullah (S.A.V.) efendimiz duruma vâkıf oldu ve:
    «Bu seslenen kimdir, bilir misiniz?»
    buyurdu. Biz hep birden şöyle dedik:

    “En iyi bilen Allah ve Resûlüdür.”

    Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
    “O, lâin iblistir. Şeytandır. Allah'ın lâneti onun üzerine olsun...”
    Buyurunca hemen Hz. Ömer:

    “Ya Resûlâllah, bana izin veriniz, onu öldüreyim.” dedi.

    Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:
    «Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir... Öldürmeyi bırak.» Sonra şöyle buyurdu:
    «Kapıyı ona açın gelsin... O buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz...»
    Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani râviden. Şöyle anlattı:
    “ Kapıyı ona actılar. İçeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki; şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da bir manda dudağına benziyordu. Sonra şöyle bir selâm verdi:

    “Selâm sana ya Muhammed! Selam size ey cemaat-ı müslimin."

    Onun bu selâmına Resûlullah (asv) Efendimiz şu mukabelede bulundu:

    «Selâm Allah'ındır, ya lâin. »

    Sonra ona şöyle buyurdu:

    «Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş? »

    Şeytan şöyle anlattı:

    “ Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim. ”

    Resûlullah (S.A.V.) efendimiz sordu:

    «Nedir o mecburiyet?»

    Şeytan anlattI:

    “ İzzet sahibi Rabbin katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki:
    “Allah-ü Teâlâ sana emir veriyor. Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. O'na gideceksin ve Ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyliyeceksin bir bir O'na. Sonra o ne sorarsa doğrusunu diyeceksin." Sonra... Allah-ü Teâlâ buyurdu ki:
    “Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen... Seni kül ederim. Ruzgâr savurur... Düşmanların önünde seni rusvay ederim.”
    "İşte böyle ya Muhummed, o emir üzerine sana geldim. Arzu ettigini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur."

    Bundan sonra Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz şöyle sordu:

    «Madem ki sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?»

    Şeytan şu cevabı verdi:

    “Sensin ya Muhammed... Allah'ın yaratıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki”

    Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz sordu:

    « Benden sonra en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?...»

    Şeytan anlattı:

    “ Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.”

    Bundan sonra, sual-cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resûlüllah (asv) Efendimiz sordu; şeytan anlattı.

    «Sonra kimi sevmezsin?»

    “ Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan âlimi. “

    « Sonra?...»

    “ Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez. ”

    «Peki bu fakirin sabırlı olduğnu nereden bilirsin?»

    “Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz, her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden saymaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı onun sabrını; halinden, tavrından ve şikâyet etmeyişinden anlarım. ”

    «Sonra kim?...»

    “ Şükreden, zengin. ”
    
«Peki ama o zenginin şükreden olduğunu nereden anlarsın?»

    “ Onu görürsen ki aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki o şükreden bir zengindir."

    Resûlüllah (asv) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu:

    «Peki ümmetim namaza kalkınca senin halin nice olur?»

    “Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim. ”

    «Neden böyle olursun ya lâin?...»

    “ Çünkü bir kul, Allah için secde ederse bir derece yükselir. ”

    «Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?»

    “O zaman bağlanırım. Ta, onlar iftar edinceye kadar.”

    «Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?...»

    “O zaman da çıldırırım. ”

    «Peki ya Kur'an okudukları zaman nasıl olursun?...»

    “ O zaman da eririm, tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.”

    «Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?»
    
“ Ha işte o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.”

    Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz sebeplerini sordu:

    «Neden öyle testereyle ikiye biçilirsin ya Ebâ Bürre?...»

    Bunun üzerine iblis: “ Onu da anlatayım..." dedikten sonra anlatmaya başladı:

    "Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki:
1) Allah Teâlâ, sadaka verenin malına bereket ihsan eyler.
2) O sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.
3) Allah Teâlâ, onun verdiği sadakayı cehennemle arasında bir perde yapar.
4) Allah Teâlâ, belâyı, sıkıntıyı ve âhları ondan defeder."

    Bundan sonra Resûlullah (asv) Efendimiz ashâbı hakkında ona bazı sorular sordu:

    «Ebû Bekir için ne dersin?...»

    İblis buna şu cevabı verdi:

    “O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam'a girdikten sonra nasıl bana itaat eder? ”

    «Peki Ömer b. Hattab için ne dersin?...»

    “Allah'a yemin ederim ki, her gördüğüm yerde ondan kaçtım. ”

    «Peki Osman b. Affan için ne dersin?»

    “Ondan utanırım... Hem de çok... Nasıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan utanırlar.”

    «Peki Ali b. Ebû Tâlib için ne dersin?»
    “Ah o'nun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa, ben kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam; ama o beni bırakmaz. ”

    Resûlüllah (asv) Efendimiz yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevapları da kısmen bitirdikten sonra, şöyle buyurdu:

    «Ümmetime saadet ihsan eden, seni de tâ, belli bir vakte kadar şâki kılan Allah'a hamd olsun.»

    Resûlüllah (asv) Efendimizin o cümlesini duyan lâin şöyle dedi:
    
“ Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah durursun? Ben onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki, onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve âlimlerini, ümmîlerini ve okumuşlarını... Fâcirlerini ve âbidlerini... Hasılı, bunların hiç biri elimden kurtulamaz.  Fakat... Allah'ın hâlis kullarını... Evet, bunları azdıramam."

    Bunun üzerine Resûlüllah (asv) Efendimiz sordu:

    «Sana göre ihlâs sahibi muhlis kullar kimlerdir?...»
    
“ Bilmez misin ya Muhammed? Bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever... O, Allah için bir ihlâsa sahip değildir.  Bir kimseyi görsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz... Bilirim ki o ihlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım."
    "Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet, o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir."
    "Bilmez misiniz ki; mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misiniz ki; ya Muhammed, baş olma sevgisi büyük günahların en büyükleri arasındadır. ” 

“Ya Muhammed, bilmez misin; benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini, bir başka yere tayin etmişim. Sonra... O her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bir kısmını meşâyiha saldım. Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim."

"Gençlere gelince; aramızda hiç bir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Cocuklara gelince... Onlarla da bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar."
    "Bızimkilerin bir kısmını da âbidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zâhidlerin. Onlar bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden diğerine hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye... İşte böylece onlardan ihlâsı alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları İbadeti İhlâssız yaparlar gayri... Ama bu hallerinin farkında olamazlar. ”

    İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikâyesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi:

    “Bilmez misin ya Muhammed, Rahip Barsisî; tam yetmis yıl ihlâs ile Allah'a ibadet etti. Bu ibadetleri sonunda ona öyle bir hal ihlâs edilmişti ki: Her dua ettiği hasta duası bereketiyle şifâyab oluyordu. Onun peşine takılıp hiç bırakmadım...Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki; Allah Teâlâ, aziz kitabında, onu şöyle anlatır:

«...Şeytanın hali gibidir ki; o insana: Kâfir ol...Dedi... Vaktaki o kâfir oldu; bu defa da ona şöyle dedi: Ben senden uzağım... Ben. Âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.»

    İblis bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı:
    
YALAN

    "Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendedir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse o da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim. «Muhakkak ben size nasihat ediyorum. . .» dedim... Bunu yaparım, çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir."

    GIYBET - KOGUCULUK

    "Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da benim meyvelerim ve şenliğimdir."

    NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK

    “ Her kim talâk üzerine yemin ederse... günahkâr olacağından endişe edilir, isterse bir defa olsun isterse doğru bir şey üzerine olsun, her kim talâkı ağzına alırsa, bu hakikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile kıyâmete kadar meydana getirecekleri çocuklar da hep zina çocuğu olur. Ağıza alınan o talâk kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer. ”

    NAMAZ

“Ya Muhammed, namazlarını tehir edene gelince... Onu da anlatayım. O, her ne zamanki namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm. Derim ki:"

“ Henüz vakit var. Sen de meşgulsün; hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın." Böylece o vaktinin dışında namazını kılar... Ve bu sebepten onun kıldığı namazı yüzüne atılır. Şayet o kimse beni mağlup ederse ona insan şeytanlarından birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O bunda da beni mağlup ederse... Bu sefer onun hesabını namazda görmeye bakarım. O namazın içinde iken... “Sağa bak... Sola bak..." derim... O da bakar... O ki öyle yaptı... yüzünü okşar, alnından öperim. Bundan sonra ona: “Sen ebedî yaramaz bir iş yaptın." derim ve böylece onun huzurunu bozarım."

"Sen de bilirsin ki ya Muhammed! Her kim namazda sağa ve sola çokca bakarsa Allah onun namazını kabul etmez. Yüzüne atar."

"Bunda da ona mağlûp olursam... Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona: çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da başlar namazını çabuk kılmaya. Tıpkı horozun gagası ile yerden bir şeyler topladığı gibi."

"Bu işi ona yaptırmakta da başarı kazanamazsam, bu sefer cemaatla namaz kılarken, onun yanına varırım. Orada onun başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rükûdan kaldırırım. Imamdan evvel de, secde ve rükû yaptırırım."

İşte... O böyle yaptığı için kıyâmet günü, Allah onun başını eşek başına çevirir. O kimse, bunda da beni yenerse bu defa ona namazda parmaklarını çıtırdatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur.”
  • BERAT GECESİ HAKKINDA
    Yarın gece halkımız arasında "Berat gecesi" olarak bilinen gecedir. Bu geceyi ibadetle geçirmek ve o gecenin gündüzünü (yani gecenin arkasından gelen Cumartesi gününü) oruçlu geçirmenin hükmü nedir? Bu gecenin üstünlüğü dinde sabit bir husus mudur?

    1. GECENİN FAZİLETİNE İLİŞKİN RİVAYETLER SAĞLAM MI?

    Şaban ayının on dördüncü gününü on beşine bağlayan gece, Müslümanlar arasında “Berat gecesi” olarak bilinir. Bazı eserlerde bu gecenin Berat gecesi olarak isimlendirilmesini Abdullah bin Abbas’a bağlayan ifadeler yer almaktadır. (Mâverdî, en-Nüket ve’l-uyûn, VI, 313.

    Bu gece ile ilgili olarak hadis kaynaklarında yer verilen rivayetler hadis tekniği açısından “sahih” olarak değerlendirilebilecek kuvvet derecesine ulaşmamaktadır. Bunlar içinde hasen ya da zayıf rivayetler bulunduğu gibi uydurma olarak değerlendirilen rivayetler de bulunmaktadır.

    Uydurma rivayetleri bir kenara bırakacak olursak diğer rivayetlerin birbirini desteklemesi, zaafının çok şiddetli olmaması, amellerin faziletiyle ilgili konularda olması sebebiyle öteden beri ulema gecenin faziletiyle ilgili bu hadislere yer vermişlerdir. Söz konusu hadisler içinde en çok öne çıkanlar şunlardır:

    Hz. Ali (r.a.)’nin rivayet ettiğine göre Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

    “Şaban ayının yarısındaki gece olunca gecesini kıyamla, gündüzünü oruçla geçirin. Çünkü Allah güneş battığında dünya semasına rahmetiyle tecelli ederek şöyle der: İstiğfar eden yok mu onu affedeyim? Rızık isteyen yok mu ona rızık vereyim? Bir belaya mübtela olan yok mu onu afiyete kavuşturayım? Şöyle olan yok mu ona şöyle yapayım…” Bu, fecir doğuncaya kadar böyle devam eder. (İbn Mâce, Ebvâbu ikameti’s-salât, 191)

    Hz. Âişe (r.a.) şöyle demiştir:

    “Bir gece Resûlullah (s.a.v.)’ı odada bulamadım. Bunun üzerine dışarı çıktım. Bir de baktım ki Baki kabristanında. Bana “Yoksa Allah ve Resûlü’nün sana haksızlık yapacağını mı sandın?” diye sordu. Ben şöyle dedim: “Gerçekten ben senin eşlerinden birinin yanına gittiğini sandım” Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Yüce Allah, Şaban ayının yarısındaki gece en yakın semaya [rahmetiyle] tecelli ederek Kelb kabilesinin koyunlarının tüylerinin sayısından fazla kişiyi affeder.” (Tirmizî, Ebvâbü’s-savm, 39)

    Ebu Musa el-Eş’arî’nin rivayet ettiğine göre Allah Resûlü şöyle buyurmuştur:

    “Allah, Şaban ayının yarısındaki gecede kullarının kalplerine muttali olur. Şirk koşanlar ve aralarında düşmanlık ve kin bulunanlar dışındakileri affeder.” (İbn Mâce, Ebvâbu ikameti’s-salât, 191)

    Belirttiğimiz gibi bu hadislerin hiçbirisi teknik anlamda “sahih” değildir. (Aynî, Umdetü'l-Kârî, XI, 82) Hadis otoritelerinin geneline göre bunlar “zayıf” olmakla birbirini destekleyen ve farklı sahabîlerden gelen rivayetler sebebiyle “hasen li gayrihî” seviyesine yükselmekte ve amel edilmesi caiz olmaktadır.

    2. BU GECENİN ÜSTÜNLÜĞÜ NEREDEN GELİYOR?

    Yukarıda yer alan rivayetlerde gecenin fazileti belirtilmiş olmakla birlikte bu üstünlüğün sebebinin ne olduğu bildirilmemiştir. Bu konuda âlimler çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.

    a) Kur’an’ın levh-i mahfuzdan dünya semasına indirilişi:

    Bazı âlimler Kur’an’ın levh-i mahfuzdan dünya semasında beytü’l-izze denilen yere bir defada bu gecede indirildiğini belirtmişler ve Duhan sûresindeki şu âyeti de “berat gecesi” olarak tevil etmişlerdir:

    “Biz onu (Kur'an'ı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır. Her hikmetli işe o gecede hükmedilir.” (Duhan, 3-4)

    Bu görüşte olanlara göre bir yıl içinde olup bitecek her iş, kimin ölüp kimin kalacağı, kimin hacı olup olmayacağı, rızıklar vb. şeyler Berat gecesinde tayin edilir. Tâbiûn müfessirlerinden İkrime’nin bu görüşü kabul ettiği belirtilir. Kimi rivayetlere göre kadere ilişkin bu hususlar Berat gecesinde tayin edilir, Kadir gecesinde de bunları uygulayacak olan meleklere teslim edilir.

    Her ne kadar tefsirlerde bu yönde bir görüş bulunsa da âlimlerin geneli bunu doğru bulmaz. Onlara göre yukarıdaki âyetlerde söz edilen gece Berat gecesi değil Kadir gecesidir.

    (Taberî, Câmiu’l-beyân, XXII, 8; Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyan, VIII, 349; Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl, IV, 173; İbn Kayyim, Şifaü'l-alîl, s. 22)

    b. Kıblenin Kudüs’ten Kâbe’ye döndürülmesi

    Âlimlerin büyük çoğunluğuna göre kıblenin Beyt-i Makdisten Mescid-i Haram’a döndürülmesi hicretin ikinci yılında Şaban ayının yarısındaki günde olmuştur. Allah Resûlü (s.a.v.) hicretin ardından on sekiz ay boyunca Beyt-i Makdis’e dönerek namaz kılmıştı. O ve ashabı, kıblenin Hz. İbrahim tarafından inşa edilen Kâbe olmasını istiyordu. Nihâyet Şaban ayının yarısına denk gelen Salı günü kıble yönü Kâbe olarak belirlendi. (Taberî, Târihu’-Taberî, II, 416)

    Bazı âlimler, Şaban ayının ortasında Berat gecesi kutlanmasını buna bağlamaktadır. Mekke’de iken Mirac nasıl ki inanan ile inanmayan arasında bir ayrım yapılmasına vesile kılınan bir imtihan olmuşsa Medine’de de kıblenin dönüştürülmesi böyle bir imtihan olmuştu. Kıblenin dönüştürülmesi ile ümmet-i Muhammed müstakil bir hüviyet kazanmış, diğer ümmetlerden tamamen ayrı olduğu ortaya konulmuştu.

    3. BERAT GÜNÜ VE GECESİNİ KUTLAMAK

    Berat gecesi ve gündüzünü kutlama konusunda öteden beri iki farklı görüşün âlimler arasında bulunduğu görülür. Özellikle Şam bölgesindeki âlimler bu geceyi ibadetle geçirmeyi, ertesi günde de oruç tutmayı müstehap saymışlardır. Buna karşılık Hicaz bölgesindeki ulema bu gecenin kutlanmasına sıcak bakmamışlardır. (İbn Receb, Letâifü'l-meârif, s. 137)

    İmam Şâfiî, el-Ümm adlı eserinde şöyle demiştir:

    “Beş gecede duaya icabet edildiği bilgisi bana rivayetlerle ulaştı: Cuma gecesi, Kurban bayramı gecesi, Ramazan bayramı gecesi, Receb ayının ilk gecesi, Şaban ayının ortasındaki gece.” (el-Ümm, I, 264)

    Bu gecede ibadet etmenin faziletli olduğunu söyleyen tüm âlimler geceye özgü özel bir ibadet türünün, namaz şeklinin olmadığını özellikle belirtmişlerdir. (Aynî, el-Binâye, II, 522) Yine âlimler, bu geceyi ihya etmek için camilerde bir araya gelmenin mekruh olduğunu belirtmişlerdir. (Molla Hüsrev, Dürerü'l-hükkâm, I, 117; İbn Nüceym, el-Bahru'r-râiq, II, 56

    İmam Nevevî bu konuda şunları söylemiştir:

    “Receb ayının ilk Cuma gecesinde akşam ile yatsı arasında on iki rekât olarak kılınıp reğaib namazı diye bilinen namaz da Şaban ayının ortasındaki [Berat] gecesinde kılınan yüz rekâtlık namaz da bid’attır ve çirkin bir münkerdir. Sakın bu namazların Kûtu’l-kulub ve İhyâu ulûmiddin gibi eserlerde geçiyor olmasına ve bu konuya ilişkin bir takım hadisler rivayet edilmesine aldanılmasın. Zira bunların hiçbirinin aslı yoktur. Yine bu konuyu karıştırarak bu iki namazı kılmanın müstehap olduğuna dair yazılar kaleme alan imamlara da asla aldanılmasın!” (Nevevî, el-Mecmu’, IV, 56)

    Bazı âlimler bu gecenin diğer gecelerden hiçbir farkının olmadığını, bu gecenin faziletiyle ilgili rivayetlerin tümünün zayıf olduğunu belirtmişlerdir. Bununla birlikte bu geceyi mübarek ve faziletli bilenler, dua, ibadet ve gündüzünü oruçla geçirenler çoğunlukta olmuştur. Dört mezhebin genel görüşü böyle olduğu gibi normalde bid’atlara karşı katı tavrıyla bilinen İbn Teymiyye gibi âlimler de bu gecenin faziletli ve mübârek bir gece olduğunu, ibadetle geçirilmesinin uygun olduğunu belirtmişlerdir. (İbn Teymiyye, İktidau’s-sırati’l-müstakim, II, 136-138)

    4. BU GECE VE GÜNDÜZÜNDE NE YAPMALI?

    Bu gece, Ramazan ayının yaklaştığının habercisi olup son defa kendimizi kontrolden geçirme zamanıdır. O gece yapılabilecek en anlamlı iş insanın Rabbi ile arasına girmiş olan günahları için samimi bir şekilde tövbe etmesidir. (tövbe-i nasuh) Madem ki bu gece cehennemden berat etme gecesidir öyle ise beratı almak için öncelikle insanın günahlarına samimi bir şekilde tövbe etmesi gerekir. Haklarını yediğimiz kimse var ise onlarla helalleşmek, dargınların barışması uygun olur.

    İkinci olarak yapılabilecek en güzel şey kaza veya nafile namaz kılmaktır. Yalnız bunu yaparken dinde bu geceye özgü özel bir namaz türü olmadığını bilmek gerekir.

    Üçüncü olarak yapılabilecek şey salat-ü selam okumak, tesbih, tekbir vb. zikirler yapmak ve dua etmektir. (Şürünbülâlî, Merâqi'l-felâh, s. 151)

    Son olarak yapılabilecek en güzel şey gecenin ertesindeki günde oruç tutmaktır. Bu gecenin gündüzünde oruç tutmaktan kasıt gecenin ertesindeki gündüzdür. Çünkü şer’î zaman dilimleri önce gece ile başlar. Şaban ayının ortasındaki gündüz ayın on beşi, yani geceden sonraki gündüzdür.

    Cenab-ı Hak, Berat gecesini ümmet-i Muhammed’in her türlü şerden berî olmasına, dünya ve âhiret saadetine vesile kılsın.

    Soner Duman
  • Yarın gece halkımız arasında "Berat gecesi" olarak bilinen gecedir. Bu geceyi ibadetle geçirmek ve o gecenin gündüzünü (yani gecenin arkasından gelen Cumartesi gününü) oruçlu geçirmenin hükmü nedir? Bu gecenin üstünlüğü dinde sabit bir husus mudur?

    1. GECENİN FAZİLETİNE İLİŞKİN RİVAYETLER SAĞLAM MI?

    Şaban ayının on dördüncü gününü on beşine bağlayan gece, Müslümanlar arasında “Berat gecesi” olarak bilinir. Bazı eserlerde bu gecenin Berat gecesi olarak isimlendirilmesini Abdullah bin Abbas’a bağlayan ifadeler yer almaktadır. (Mâverdî, en-Nüket ve’l-uyûn, VI, 313.

    Bu gece ile ilgili olarak hadis kaynaklarında yer verilen rivayetler hadis tekniği açısından “sahih” olarak değerlendirilebilecek kuvvet derecesine ulaşmamaktadır. Bunlar içinde hasen ya da zayıf rivayetler bulunduğu gibi uydurma olarak değerlendirilen rivayetler de bulunmaktadır.

    Uydurma rivayetleri bir kenara bırakacak olursak diğer rivayetlerin birbirini desteklemesi, zaafının çok şiddetli olmaması, amellerin faziletiyle ilgili konularda olması sebebiyle öteden beri ulema gecenin faziletiyle ilgili bu hadislere yer vermişlerdir. Söz konusu hadisler içinde en çok öne çıkanlar şunlardır:

    Hz. Ali (r.a.)’nin rivayet ettiğine göre Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

    “Şaban ayının yarısındaki gece olunca gecesini kıyamla, gündüzünü oruçla geçirin. Çünkü Allah güneş battığında dünya semasına rahmetiyle tecelli ederek şöyle der: İstiğfar eden yok mu onu affedeyim? Rızık isteyen yok mu ona rızık vereyim? Bir belaya mübtela olan yok mu onu afiyete kavuşturayım? Şöyle olan yok mu ona şöyle yapayım…” Bu, fecir doğuncaya kadar böyle devam eder. (İbn Mâce, Ebvâbu ikameti’s-salât, 191)

    Hz. Âişe (r.a.) şöyle demiştir:

    “Bir gece Resûlullah (s.a.v.)’ı odada bulamadım. Bunun üzerine dışarı çıktım. Bir de baktım ki Baki kabristanında. Bana “Yoksa Allah ve Resûlü’nün sana haksızlık yapacağını mı sandın?” diye sordu. Ben şöyle dedim: “Gerçekten ben senin eşlerinden birinin yanına gittiğini sandım” Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Yüce Allah, Şaban ayının yarısındaki gece en yakın semaya [rahmetiyle] tecelli ederek Kelb kabilesinin koyunlarının tüylerinin sayısından fazla kişiyi affeder.” (Tirmizî, Ebvâbü’s-savm, 39)

    Ebu Musa el-Eş’arî’nin rivayet ettiğine göre Allah Resûlü şöyle buyurmuştur:

    “Allah, Şaban ayının yarısındaki gecede kullarının kalplerine muttali olur. Şirk koşanlar ve aralarında düşmanlık ve kin bulunanlar dışındakileri affeder.” (İbn Mâce, Ebvâbu ikameti’s-salât, 191)

    Belirttiğimiz gibi bu hadislerin hiçbirisi teknik anlamda “sahih” değildir. (Aynî, Umdetü'l-Kârî, XI, 82) Hadis otoritelerinin geneline göre bunlar “zayıf” olmakla birbirini destekleyen ve farklı sahabîlerden gelen rivayetler sebebiyle “hasen li gayrihî” seviyesine yükselmekte ve amel edilmesi caiz olmaktadır.

    2. BU GECENİN ÜSTÜNLÜĞÜ NEREDEN GELİYOR?

    Yukarıda yer alan rivayetlerde gecenin fazileti belirtilmiş olmakla birlikte bu üstünlüğün sebebinin ne olduğu bildirilmemiştir. Bu konuda âlimler çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.

    a) Kur’an’ın levh-i mahfuzdan dünya semasına indirilişi:

    Bazı âlimler Kur’an’ın levh-i mahfuzdan dünya semasında beytü’l-izze denilen yere bir defada bu gecede indirildiğini belirtmişler ve Duhan sûresindeki şu âyeti de “berat gecesi” olarak tevil etmişlerdir:

    “Biz onu (Kur'an'ı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır. Her hikmetli işe o gecede hükmedilir.” (Duhan, 3-4)

    Bu görüşte olanlara göre bir yıl içinde olup bitecek her iş, kimin ölüp kimin kalacağı, kimin hacı olup olmayacağı, rızıklar vb. şeyler Berat gecesinde tayin edilir. Tâbiûn müfessirlerinden İkrime’nin bu görüşü kabul ettiği belirtilir. Kimi rivayetlere göre kadere ilişkin bu hususlar Berat gecesinde tayin edilir, Kadir gecesinde de bunları uygulayacak olan meleklere teslim edilir.

    Her ne kadar tefsirlerde bu yönde bir görüş bulunsa da âlimlerin geneli bunu doğru bulmaz. Onlara göre yukarıdaki âyetlerde söz edilen gece Berat gecesi değil Kadir gecesidir.

    (Taberî, Câmiu’l-beyân, XXII, 8; Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyan, VIII, 349; Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl, IV, 173; İbn Kayyim, Şifaü'l-alîl, s. 22)

    b. Kıblenin Kudüs’ten Kâbe’ye döndürülmesi

    Âlimlerin büyük çoğunluğuna göre kıblenin Beyt-i Makdisten Mescid-i Haram’a döndürülmesi hicretin ikinci yılında Şaban ayının yarısındaki günde olmuştur. Allah Resûlü (s.a.v.) hicretin ardından on sekiz ay boyunca Beyt-i Makdis’e dönerek namaz kılmıştı. O ve ashabı, kıblenin Hz. İbrahim tarafından inşa edilen Kâbe olmasını istiyordu. Nihâyet Şaban ayının yarısına denk gelen Salı günü kıble yönü Kâbe olarak belirlendi. (Taberî, Târihu’-Taberî, II, 416)

    Bazı âlimler, Şaban ayının ortasında Berat gecesi kutlanmasını buna bağlamaktadır. Mekke’de iken Mirac nasıl ki inanan ile inanmayan arasında bir ayrım yapılmasına vesile kılınan bir imtihan olmuşsa Medine’de de kıblenin dönüştürülmesi böyle bir imtihan olmuştu. Kıblenin dönüştürülmesi ile ümmet-i Muhammed müstakil bir hüviyet kazanmış, diğer ümmetlerden tamamen ayrı olduğu ortaya konulmuştu.

    3. BERAT GÜNÜ VE GECESİNİ KUTLAMAK

    Berat gecesi ve gündüzünü kutlama konusunda öteden beri iki farklı görüşün âlimler arasında bulunduğu görülür. Özellikle Şam bölgesindeki âlimler bu geceyi ibadetle geçirmeyi, ertesi günde de oruç tutmayı müstehap saymışlardır. Buna karşılık Hicaz bölgesindeki ulema bu gecenin kutlanmasına sıcak bakmamışlardır. (İbn Receb, Letâifü'l-meârif, s. 137)

    İmam Şâfiî, el-Ümm adlı eserinde şöyle demiştir:

    “Beş gecede duaya icabet edildiği bilgisi bana rivayetlerle ulaştı: Cuma gecesi, Kurban bayramı gecesi, Ramazan bayramı gecesi, Receb ayının ilk gecesi, Şaban ayının ortasındaki gece.” (el-Ümm, I, 264)

    Bu gecede ibadet etmenin faziletli olduğunu söyleyen tüm âlimler geceye özgü özel bir ibadet türünün, namaz şeklinin olmadığını özellikle belirtmişlerdir. (Aynî, el-Binâye, II, 522) Yine âlimler, bu geceyi ihya etmek için camilerde bir araya gelmenin mekruh olduğunu belirtmişlerdir. (Molla Hüsrev, Dürerü'l-hükkâm, I, 117; İbn Nüceym, el-Bahru'r-râiq, II, 56

    İmam Nevevî bu konuda şunları söylemiştir:

    “Receb ayının ilk Cuma gecesinde akşam ile yatsı arasında on iki rekât olarak kılınıp reğaib namazı diye bilinen namaz da Şaban ayının ortasındaki [Berat] gecesinde kılınan yüz rekâtlık namaz da bid’attır ve çirkin bir münkerdir. Sakın bu namazların Kûtu’l-kulub ve İhyâu ulûmiddin gibi eserlerde geçiyor olmasına ve bu konuya ilişkin bir takım hadisler rivayet edilmesine aldanılmasın. Zira bunların hiçbirinin aslı yoktur. Yine bu konuyu karıştırarak bu iki namazı kılmanın müstehap olduğuna dair yazılar kaleme alan imamlara da asla aldanılmasın!” (Nevevî, el-Mecmu’, IV, 56)

    Bazı âlimler bu gecenin diğer gecelerden hiçbir farkının olmadığını, bu gecenin faziletiyle ilgili rivayetlerin tümünün zayıf olduğunu belirtmişlerdir. Bununla birlikte bu geceyi mübarek ve faziletli bilenler, dua, ibadet ve gündüzünü oruçla geçirenler çoğunlukta olmuştur. Dört mezhebin genel görüşü böyle olduğu gibi normalde bid’atlara karşı katı tavrıyla bilinen İbn Teymiyye gibi âlimler de bu gecenin faziletli ve mübârek bir gece olduğunu, ibadetle geçirilmesinin uygun olduğunu belirtmişlerdir. (İbn Teymiyye, İktidau’s-sırati’l-müstakim, II, 136-138)

    4. BU GECE VE GÜNDÜZÜNDE NE YAPMALI?

    Bu gece, Ramazan ayının yaklaştığının habercisi olup son defa kendimizi kontrolden geçirme zamanıdır. O gece yapılabilecek en anlamlı iş insanın Rabbi ile arasına girmiş olan günahları için samimi bir şekilde tövbe etmesidir. (tövbe-i nasuh) Madem ki bu gece cehennemden berat etme gecesidir öyle ise beratı almak için öncelikle insanın günahlarına samimi bir şekilde tövbe etmesi gerekir. Haklarını yediğimiz kimse var ise onlarla helalleşmek, dargınların barışması uygun olur.

    İkinci olarak yapılabilecek en güzel şey kaza veya nafile namaz kılmaktır. Yalnız bunu yaparken dinde bu geceye özgü özel bir namaz türü olmadığını bilmek gerekir.

    Üçüncü olarak yapılabilecek şey salat-ü selam okumak, tesbih, tekbir vb. zikirler yapmak ve dua etmektir. (Şürünbülâlî, Merâqi'l-felâh, s. 151)

    Son olarak yapılabilecek en güzel şey gecenin ertesindeki günde oruç tutmaktır. Bu gecenin gündüzünde oruç tutmaktan kasıt gecenin ertesindeki gündüzdür. Çünkü şer’î zaman dilimleri önce gece ile başlar. Şaban ayının ortasındaki gündüz ayın on beşi, yani geceden sonraki gündüzdür.

    Cenab-ı Hak, Berat gecesini ümmet-i Muhammed’in her türlü şerden berî olmasına, dünya ve âhiret saadetine vesile kılsın.

    Soner Duman
  • Rabbimiz Kur'an'da insan yapısını nasıl biçimlendirdiğini, yaratılmışların diliyle bildirirken "intak" veya "teşhis" denilen edebi sanatları kullanarak, konuşma kabiliyeti olmayan varlıklara insan gibi söz söyletmekte veya onlarla ilgili canlandırmalar yapmaktadır. Rabbimiz böyle bir konuşturma veya canlandırma sanatı ile insan fıtratının, ilahi kanunlarla uyum içinde yaratıldığını bizlere anlatmaktadır:
    Rabbimiz Ademoğullarının bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak ve kıyamet günü "Biz bundan habersizdik!" dememeleri için sormuştur:
    "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?"
    Onlar da şöyle cevap vermiştir:
    "Evet şahidiz (kâlû belâ)." (A'raf, 7/172)
    Dolayısıyla yaratıcının varlığını ve kudretini kavrama veya algılama kapasitesi, gerçek olan ile sahte olan arasında ayrım yapabilme kabiliyeti, insana yaratılıştan (fıtraten) veya içgüdüsel olarak verilen bir özelliktir.
    Allah insanı, cinler gibi kendisine kulluk etmek için yaratmıştır. (Zâriyat, 51/56) İnsanın organizması diğer yaratılmışlar gibi Rabbimizin yaratılış kanunlarına uyar; yani Allah'a secde ve tesbih eder. Ancak insan diğer yaratılmışlardan farklı olarak ihtiyar/akıl sahibidir; aklını çalıştırabilmesi için insan cinsinden olan Hz. Adem'e de eşyanın isimleri öğretilmiştir veya eşyayı isimlendirme kapasitesi verilmiştir. (Bakara, 2/31) Ama insan cahilliğe meyyal olduğu için de (Ahzab, 33/72) başı boş bırakılmamış (75/36) ve ilk rasul olan Adem'e (a) kelimeler verilmiş ve ilahi hidayet yolu gösterilmiştir. (Bakara, 2/37) Bu nedenledir ki Rabbimiz, insan için şöyle buyurmuştur: "Biz ona yolu gösterdik, ya şükredici olur ya da nankör." (İnsan, 76/3) Böylece iradeli bir varlık olarak yaratılan insanın dünya hayatındaki "hayır ve şer ile imtihan" serüveni başlar. (Enbiya, 21/35)
  • Dua

    Dua bir ubudiyettir. Ubudiyet ise, semerâtı uhreviyedir. Dünyevî maksatlar ise, o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar, gayeleri değil.
    Meselâ, yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyetle olsa, o dua, o ibadet hâlis olma- dığından kabule lâyık olmaz.
    Nasıl ki, güneşin gurubu, akşam namazının vaktidir. Hem güneşin ve ayın tutulmaları, “küsuf ve husuf namazları” denilen iki ibadet-i mahsusanın vakitleridir.
    Yani, gece ve gündüzün nuranî âyetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi ilâna medar olduğundan, Cenâb-ı Hak, ibâdını o vakitte bir nevi ibadete davet eder. Yoksa o namaz, açılması ve ne kadar devam etmesi müneccim hesabıyla muayyen olan ay ve gü- neşin husuf ve küsuflarının inkişafları için değildir.
    Aynı onun gibi, yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır ki, insan o vakitlerde aczini anlar; dua ile, niyaz ile Kadîr-i Mutlakın dergâhına iltica eder.
    Eğer dua çok edildiği halde beliyyeler def olunmazsa, denilmeyecek ki, “Dua kabul olmadı.” Belki denilecek ki, “Duanın vakti kaza olmadı.” Eğer Cenâb-ı Hak, fazl ve ke- remiyle belâyı ref etse, nurun alâ nur, o vakit dua vakti biter, kaza olur.
    Demek, dua bir sırr-ı ubudiyettir. Ubudiyet ise, hâlisen livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhar edip, dua ile Ona iltica etmeli, rububiyetine karışmamalı. Tedbiri Ona bırakmalı, hikmetine itimad etmeli, rahmetini itham etmemeli.
    Evet, hakikat-i halde, âyât-ı beyyinâtın beyanıyla sabit olan budur ki: Bütün mevcudat, herbirisi birer mahsus tesbih ve birer hususî ibadet, birer has secde ettikleri gibi, bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye giden, bir duadır:
    Ya istidat lisanıyladır; bütün nebâtat ve hayvânâtın duaları gibi ki, herbiri lisan-ı istida- dıyla Feyyâz-ı Mutlaktan bir suret talep ediyorlar ve esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar.
    Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır; bütün zîhayatların, iktidarları dâhilinde olmayan hâcât-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki, herbirisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevâd-ı Mutlaktan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar.
    Veya lisan-ı ıztırariyle bir duadır ki; muztar kalan herbir zîruh, kat’î bir iltica ile dua eder, bir hâmî-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-i Rahîmine teveccüh eder.
    Bu üç nevi dua, bir mâni olmazsa, daima makbuldür.
    Dördüncü nevi ki, en meşhurudur, bizim duamızdır. Bu da iki kısımdır: Biri fiilî ve hâlî, diğeri kalbî ve kàlîdir.
    Meselâ, esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir. Esbabın içtimaı, müsebbebi icad etmek için değil, belki lisan-ı hal ile müsebbebi Cenâb-ı Haktan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek, hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi dua-yı fiilî, Cevâd-ı Mutlakın isim ve ünvanına müteveccih olduğundan, kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır.
    İkinci kısım, lisanla, kalble dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: Dua eden adam anlar ki, Birisi var, onun hâtırât-ı kalbini işitir, herşeye eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder.

    (23.Söz, 5.Nokta)
  • 144 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Selam okur dostum!

    Alman filozofu Arthur Schopenhauer `dan düşünmeye, yazmaya ve okumaya yönelik öğretici bir eser. Okumak, Yazmak Ve Yaşamak Üzerine… Adını okuduğunuz anda bir çok konuda ufkumuzu genişleteceğine ve bu zamana kadar ki farkında olmadan gerçekleştirdiğimiz yanlışlarımıza farkındalık yaratacağına kanaatim yüksekti. Öyle de oldu. Hem de biraz sert ve hatta alaycı bir üslûpla yaptı bunu. Önce neyi nasıl kim için okuduğumuzu ele aldı. Hatta bizi hayvan ve bitkilerden ayıran en ve tek temel olgunun okumak olduğunu iddia etti. Yalan mı? Bence değil. Okumayı “boş zaman meşgalesi” olarak görenleri yerden yere vurup kalitesiz değersiz kitapları okuyanları da bu paralama eylemine çokça kattı. Çünkü Schopenhauer `da Latinlerin söylediği gibi düşünüyordu : En iyi öğretmen iyi bir kitaptır.Okuduğunuz kitapların bir başka zihnin akışı olduğunu ve okuma süresi boyunca yazarın aklı ile düşünmeye başladığınızı bir çok sayfada ifade etti ve bunu örneklerle süsledi. Kimi yazarlara gönderme yapmayı da unutmadı tabi.

    Okumanın da yazmak kadar belirli doğrularla çevrili olduğunu, hasbelkader ele geçen her yazılı kağıdı okumaya zaman ve fikir ayırmanın katiyen doğru olmadığını bir çok kere dile getirdi. “Okuduğunu anla ve bunun üzerine kafa yor” dedi bastıra bastıra. Hatta bakın kötü kitaplar için ne dedi:

    “Hiçbir zaman kötü kitaplar çok az ya da iyi kitaplar çok fazla okunmaz: Kötü kitaplar zihin için zehir mesabesindedir, aklı harap ederler.“(Sayfa 66)

    “İyi olanı okumak için kötü olanı hiçbir zaman okumamayı insan kendisine düstur edinmeli: Çünkü hayat kısa ve hem zaman hem dinçlik insan için sınırlı.” (Sayfa 66)

    Okuma üzerine yazdığı kadar yazmak üzerine de yazdı elbet. Hatta yazarlık yoluna girmeyi düşünen ve bilgi düzeyi nasıl olursa olsun herkesin mutlaka tekrar tekrar okuması gereken yönlendirmelerde bulundu. İster elinizde kağıt kalemle okuyun ister benim gibi sayfaları çizip durun. Öğrenecek çok şey ve düzeltilmesi gereken çok hata var yazmak üzerine. Üslûp oluşturmaktan teşbih kullanımlarına, kitap kapağına verilecek isimden kitaba konu olacak temaya kadar bir çok bilgi. Hem de öznel değil nesnel.

    Sonra düşünmeye geçtik birlikte. Israrla düşünün dedi bize. Okuyun ama sonrasında düşünün. Hatta bazen sadece düşünün çünkü beynimizde biriken o yığınla bilgi ancak düşünmeye vakit ayırarak gerekli yerlere oturur ve bir işe yarar… Kitap 143 sayfa belki ama öğrettiklerini kaleme alsak ya da bir tartışma masasına yatırsak daha yüzlerce sayfa yazdırır bize. Israrla tavsiye ediyorum ve birkaç alıntı bırakıyorum.

    “…bir insan ancak kendi düşüncelerinin kaynağı kuruduğu zaman okumalıdır, ki çoğu zaman en iyi kafaların durumu bu merkezdedir. Diğer yandan bir kimsenin eline bir kitap alarak kendi öz malı olan düşüncelerini ürkütüp kaçırması en büyük günahtır.”(Sayfa 132)

    “Eğitimli öğrenimli insanlar kitapların içindekilerini okuyanlardır. Düşünürler, dâhiler ve dünyayı aydınlatıp insan soyunun ilerlemesine katkıda bulunmuş olanlar, doğrudan tabiat kitabından yararlananlardır.” (Sayfa 131)

    “Söylemeye değer olmayan anlamsız bir şeyi yazmaktansa iyi bir şeyi söylemeden geçmek her zaman daha akıllıcadır. (Sayfa 113)
  • “Bir de biz bâtıla, bâtıl tutkulara, boş şeylere, lüzumsuz şeylere dalanlarla birlikte dalıp gidiyorduk ki, ansızın ölüm gelip bizi yakalayıverdi.”



    “Evet, boş şeylere dalıp gidiyorduk. Bizi ilgilendirmeyen, dünyamızı da, ahiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeylere daldıkça dalıyorduk.” Yarın mizana konulunca insanı cennete götürücü olmayan her şey boştur. Mizana konunca isterse insanı cehenneme götürmesin ama cennete götürücü olmayan her şey boştur.



    Adam özel krem rengi takke ördürüyor, rengini, desenini, modelini beğenmiyor, bozdurup bir daha ördürüyor, boş şey bunlar. Veya arabasının renginde elbise giymeye çalışıyor. Veya tesbih illa da oltu taşı olacak diye onun peşine takılıyor. Adam tesbih alacak 150 sene toprağın altında kalmış olacak. Adam henüz evlenmemiş, boşanmayı tartışıyor. Kadın, kendisine farz olmayan Cumayı tartışıyor, kocalarının cuma işlerini ayarlamaya çalışıyor. Ya da Etiyopya’yı, Arjantin’i konuşuyorlar. Gerçekten bunları konuşmamızı Allah mı istedi, bir düşünelim. Eğer yarın bunlar bizim mizanımıza konacak cinsten şeyler değilse, yarın bizi cennete götürecek şeyler değilse, boş şeylerdir. Bir bakış, bir düşünce, bir konuşma, bir okuma, bir davranış eğer cennetimize vesile değilse, boştur.



    Bugün sabahtan akşama kadar konuştuklarınızı bir düşünün. Neler konuştuk? Dünyamızı da âhiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeyler miydi, yoksa mîzanımıza konulacak cinsten şeyler miydi? Ya da bizi cennete götürücü şeyler miydi, yoksa cehennemin ta ortasına dü-şürecek şeyler miydi? Nasıl yani, bir söz insanı cehenneme götürür mü? Evet, bakın Allah’ın Resûlü Riyazu’s Salihîn’de bize aktarılan bir hadislerinde şöyle buyurur:



    “Bir insan manasını düşünmeden bir söz söyleyiverir ki, o söz nedeniyle cehennemin doğusu ile batısı arasındaki mesafesinden daha uzak bir yerine düşüverir.”



    Allah korusun. Kızdıktan sonra ağzınızdan bir söz dökülecek, siz ne dediğinizin farkına bile varamayacaksınız, sonra onun cezaya çarptırılacak bir söz olduğunu anlayacaksınız. Bunu sakinken bile ya-pamazsınız. Bir sözün sonunda bakıyorsunuz ki insan cehennemin dibine yuvarlanıp gidiyor.



    Birisine yanlışlarını hatırlatıyoruz, iyi bir müslüman olabilmesi için yapması gereken şeyleri hatırlatıyoruz, adam sonunda öyle bir değerlendirme yapıyor ki, bizim söylediklerimizin hepsini alıp götürüyor. Diyor ki adam; “hoca bana fırça çekti”. Halbuki Rasûlullah Efendimiz dinin nasihat olduğunu beyan ediyor. Din öylece nasihat olarak ikame edilsin, var kılınsın, onun hayatında benden nasihat, benim ha-yatımda ondan nasihat olarak din yaşansın diye konuşuyorum, adam sonunda diyor ki beni fırçaladı. Dilimizin döndüğünce bir saat Allah ve Resûlünün dediklerini ortaya koymaya çalışıyoruz, ama sonunda içlerinden birisi diyor ki; “hoca anlat, anlat dediklerin çok güzel ama bugün bunlar mümkün olmaz” diyor. Onun ağzından çıkan bu söz dinleyenlerde ne iştah bırakıyor, ne ilgi bırakmıyor. Bu sözün neye mal ol-duğunu bilmiyor adam.



    Bir de öğrendiği âyet ve hadislerin ne anlama geldiği, kendilerinden nasıl bir kulluk istediğini düşünmüyor insanlar. Oturuyoruz bir ortamda; bir şeyler anlat diyorlar. Ben de diyorum ki; haydi hepiniz bi-rer âyet, birer hadis söyleyin de onlar üzerinde anlatmaya başlayayım. Başlıyor birisi; bir adam ölünce, onun ameli, malı mülkü, karısı kızı, hısım akrabası onunla birlikte mezara kadar gelir diyor peygamberimiz. Evet, sonra ikisi geri döner mezarda sadece ameli kalır.” Ya öyle mi, nerede olurmuş bu iş diye ben sormaya başlıyorum. Çünkü daha önce duydunuz mu bilmem? Ama ben tekrar duyurayım; karşımdakinin ifadesiyle bir adam ölünce üç şey onunla birlikte mezara kadar gider. Malı, ehli ve ameli. Bunlardan malı ve ehli geri döner, ameli onunla birlikte mezarda kalır.



    Siz hiç gördünüz mü diyorum, adamın yatağı, yorganı, masası, sandalyesi, atı, arabası, bürosu, mağazası, köşkü, yalısı hepsi be-raber altına tekerlekler takılarak mezara götürülsün, hiç gördünüz mü? Haydi akrabalarının hepsi değilse de bir kısmının iyi kötü geldiğini görüyoruz da ötekilerin geldiğini görüyor musunuz, gördünüz mü? Peki malı mülkü nasıl geliyor mezara diyorum. Nerde görülmüş bunların mezara geldiği? Efendim kefeni gelmiyor mu? Eh geri gelmiyor ama o orada kalıyor. Peki ya şekerleri? Hattâ o da onun değildir. Onu da orada yiyip bitiriyorlar, o da orada kalıyor, geri gelmiyor. Peki söyleyin diyorum, bu hadisi neden siz böyle üzerinde düşünme-den anladınız? Eh amel etmek istemediniz, bu hadisi öğrenmeden önceki ben ile öğrenen ben nasıl davranmalıydım, bunu bilediniz, bu-nun üzerinde kafa yormadınız dedim.



    Birine dedim ki; bir hadis oku da dinleyeyim. Bir hadis okudu bana: “Bir müslümanın bir başka müslümana üç günden fazla küsmesi helal değildir” hadisi okudu. Ben dedim ki; peki ne anlayacağız bundan? Ne dedi bu hadis bize? Valla orasını bilmem, ben bu kadar ezberledim dedi. Bir dakika dedim, ben bir başka hadis biliyorum ki; Kâb Bin Malik ve iki arkadaşına elli gün küsmüş sahabe. Nasıl olacak şimdi bu? Üstelik başlarındaki peygamber Efendimiz de küstü. Hem üç gün diyor peygamber, hem elli gün diyor, bu ne mennem şey? Ay-rıca mesela sahabe’den biri elinde sapanla taş atan bir başka sahabeye diyor ki; eğer bunu bırakmazsan sana küserim. Küstü de nitekim. Ne olacak şimdi bu? Diye onları öğrenilenlerle amel etmeye teş-vik edince, içlerinden birisi dedi ki; yani bu yaptığına gıcıklık desek olmaz mı dedi. Yok, ağzınızdan çıkan şeylere dikkat edin. Ne dediğinizi, neden dediğinizi ve bu dediklerinizin neye mal olduğunu bilin.



    Bir adamla anlaşmak istediniz, didindiniz, uğraştınız, çabaladınız olmadı. Sonunda dediniz ki; yok olmadı be arkadaş, onunla yıldızlarımız bir türlü barışmadı dediniz. Ne o? Yıldızlarınız barışmadı. Hiç düşündünüz mü bu söz ne anlama geliyor? Tarihte nice toplumlar varmış yıldızlara tapan. Onların inancına göre her insanın bir tanrı yıl-dızı varmış gökyüzünde. O benim yıldızımla onun yıldızı, yani benim tanrımla onun tanrısı gökyüzünde anlaşırlarsa ben de yeryüzünde onunla anlaşırmışım. Onlar küser barışmazlarsa, ben de yeryüzünde çatlasam patlasam da onunla anlaşamazmışım. Söyleyin peygamberin yıldızıyla bugünkülerin gökteki yıldızları barışmadı da ondan mı görüşmek istemiyorlar peygamberle? Neden gitmiyorlar peygamberin ziyaretine? Neden sormuyorlar ona problemlerini? Neden yanaşmı-yorlar peygamberin hadislerine? Haşa neredeyse Allah’ın yıldızlarıyla bizimkilerin de irtibatı yok galiba.



    Öyleyse ağzımızdan çıkan bir sözü, biz onu ne maksatla söylediğimizi düşünüp söyleyelim. Hattâ o sözün eninde sonunda bizim mizanımıza konulacak olduğunu bilerek konuşalım. Mesela adam bir olayda çok ciddi olduğunu anlatmak için yemin billah’ın da ötesinde diyor ki; “anam avradım olsun ki” diyor. Bu ne mennem şey? Ya da; “dinimden döneyim ki” diyor kimileri. Bunu nasıl söyleyebiliyor adam? Şakası bile olmaz ki bunun.



    Veya meselâ iki kişi tartışırlarken birisi; “la havle vela guvvete illa billah” diyor, berikisi hemen ileri atılıp; “bırak la havleyi! La havle karın doyurmuyor! La havlene başlarım!” diyor. Nasıl söyleyebilir bunu bir müslüman?



    Meselâ adamın kalemine gösterdiği titizliği bir düşünün. Her kalemle yazamaz adam, illa falan model ve filan marka olacak. Veya adamın yemeğin tuzuna, biberine modeline gösterdiği titizliği bir düşünün. Saatlerce akvaryum karşısında veya televizyon ekranı karşısında öldürdüğü zamanları bir düşünün. Arabalarının üzerinde gördükleri ufacık bir çizik karşısında, “aman eyvah ne oldu? Nasıl oldu?” diye abananları ve üzüntülerinden deliye dönenleri bir düşünün. Halbuki adamların kendi inanç dünyalarındaki veya çocuklarının itikat dünyalarındaki çatlaklıklara neredeyse araba girecek ama onu gördükleri yok adamların. Hepsi boş şeydir bunların!



    Bir ömür boyu yaptıklarımızı bir düşünelim. Ne kadarı dolu, ne kadarı boş bir düşünelim. Meselâ bir ilkokul diyoruz beş yıl harcıyo-ruz, dönüp bir bakıyoruz ki bomboş. Yani mübâlağa yapmıyorum inanın orada öğrendiklerimiz beş haftaya sığabilecek şeyler. Ondan sonra yaptıklarımızı düşünelim. Hayatın tümünü düşünelim. Acaba bu yaptıklarımızın yaptırıcısı kimdi de yaptık? Allah dedi diye mi yaptık? Yoksa toplum öyle istedi diye mi? Çevremiz bundan razıdır diye mi? Ya da âdetler veya Zerdüşt böyle buyurdu diye mi yaptık? Tüm yaptıklarımızı bir düşünelim. Neyle geçti bizim ömrümüz? Oturamayacağımız evler, yiyemeyeceğimiz paralar toplamakla mı geçti? Eğer böy-leyse, tüm hayatımız boşa gitmiştir Allah korusun.



    Neyle geçirdik ömrümüzü? Müzik dinleyerek mi? Kaldırım çiğneyerek mi? Ekran başında, akvaryum önünde mi? Aynanın önünde mi? Panayır veya piknikte mi? Oya için, boya için mi? Para-pul peşinde mi? Yoksa kendisine kulluk yapmaya çalıştığımız çevrenin alkış tufanları arasında mı? Veya kulluğa râci olmayarak, amele müstenit olmayarak gayr-ı dinî ilimlerde tefekkuh adına mı çırpındık? Öyleyse eyvaaah bize! Vaah bize! Yuh bize!!



    Bakın öyle diyor cehennemdekiler. Bizler boş şeylere, bizim dinimizi de, dünyamızı da ilgilendirmeyen, olsa da olur, olmasa da olur şeylerin peşine takılıyorduk. Ya da bizden istenmeyen şeylerin peşine veya kesinlikle haram olmayan ama bizden istenmeyen şeylerin peşine takılıyorduk. “Elbisenin tipi, biçimi, rengi, modeli. Yemeğin modeli, tadı, tuzu, servis biçiminden tutun da, çayın deminden, kahvenin rengine varıncaya kadar, peynirin küflüsünden soğanın cücüğüne kadar her şeyi dert ediniyorduk da, Kitabı, sünneti dert edin-miyorduk” diyenlerden birisi de biz olmak istemiyorsak, yarın yaptıklarımıza dikkat etmek zorundayız. Yarın mizanımıza konduğu zaman bizi perişan edecek boş şeylerin peşinde değil de, bizi kesin cennete götürecek, Allah ve Resûlü’nün istediği şeylerin peşinde olalım.

    Bir de din gününü yalan sayıyorduk biz. Ahiret endişemiz yoktu bizim. Yukarıdaki suçların temel sebebi, asıl sebebi budur işte. Ya-ni bir adamın ahiret inancı bozulmuşsa, hesaba çekilme şuuru pörsümüşse, o adamın tüm hayatı bozulmuş demektir. Ancak dikkat ederseniz burada din gününü, ahiret gününü inkâr ediyorduk, reddediyorduk demiyorlar da, “yalan sayıyorduk” diyorlar. İnkar etmekle yalan saymak ayrı ayrı şeylerdir.



    Yalan saymak, inanmakla beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Adam namaza inanıyor ama kılmıyor, örtünmesi gerektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Yani inanıyor ama inancının gereğini yap-mıyor. Hani meselâ diyorsunuz adama: “Arkadaş dışarı mı çıkıyorsun? Aman dikkat et! Dışarıda çok şiddetli soğuk var, kar yağıyor! Aman pardösünü giymeden çıkma!” Adam kar nedir, soğuk nedir biliyor, pardösüsünü giymesi gerektiğini biliyor, anlıyor ama yine de giymeden çıkmaya kalkışıyorsa, işte bu yalan saymaktır. Namazın farz olduğunu, kılınması gerektiğini biliyor ama yine de kılmıyor. Bakın burada da aynısını görüyoruz:



    “Biz din gününü yalan sayardık.”



    Bakın, “din gününü inkâr ederdik” değil, “yalan sayardık.” Meselâ adama soruyorsunuz: “Arkadaş ölecek misin?” “Tamam.” “Dirilecek misin?” “Tamam.” “Hesap-kitap var mı?” “Tamam.” “Peki Allah Kâdir mi? Yapar mı bunu?” Tamam, hepsine inanıyor adam. Ama ba-kıyoruz bu tamam saydığı, bu inandığı konulara aldırış etmeden yaşıyor adam. Yaşadığı hayatta bu inandığı şeylerin kokusunu bile görmek mümkün değil. Öyle bir hayat programı var ki, adamın bu inancının hiç mi hiç etkisi yok.



    Yani imanının, inandım dediği şeyin gereğini yapmıyor. Veya imanını amele dönüştürmüyor adam. Çok korkunç bir suç değil mi bu? Namaz kılması gerektiğine inanıyor ama kılmıyor. Örtünmesi ge-rektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Kur’an’ı, sünneti tanımadan Müslümanlık olmayacağına inanıyor ama farklı yaşıyor. Çoluk-çocuğunu eğitmesi gerektiğine inanıyor ama yaklaşmıyor. İşte yalan saymak budur ve çok büyük bir suçtur. Öyleyse inandık dediğimiz şeyleri a-mele dönüştürmeye çalışalım inşallah.



    Bizler böyle dünyaya dalmış bir biçimde yaşayıp giderken:



    Eyvah! Eyvah ölüm gelip çatıverdi bize. Tam yapacaktık, tam başlayacaktık ama ölüm geliverdi. Hanıma ders başlatacaktı ama iki sene sonra. Küs olduğu bir Müslüman kardeşiyle barışacaktı, onu affedebilecekti ama beş sene sonra. Kur’an’ı tanıyacaktı, anlayacaktı, ama yarından sonra, diyordu. Çocuklarını eğitecekti ama emekli olduktan sonra. Kur’an’ı ve sünneti tanıyacaktı ama evi bitirdikten sonra. Rahmetli tam yapacaktı ama ölüm geliverdi. Ömrü kifâyet etmedi. Eyvah, hesapsız bir biçimde ölüm gelip işini bitiriverdi.



    Bizler ahireti gündemimizden çıkarmıştık ta bu haldeyken ölüm geliverdi! İşte borç, dert, senet, kürek, dükkan, tezgah, müşteri, kooperatif, diploma, doktora, makam, koltuk, bordro, kademe, ödeme, akvaryum, çiçek, saksı, halı, mobilya derken hiç beklemediğimiz bir anda ölüm geliverdi. İşte cehennemin kapısının önündekilerin söyleyecekleri bunlar. Allah bizleri onlardan etmesin inşallah.



    Anlıyoruz ki işte cehenneme gidecekler bunlardır. Anlıyoruz ki bunlar bedenî kulluklarını, ya da bireysel kulluklarını yapmıyorlarmış. Namaz gibi bireysel, miskinleri doyurmak gibi toplumsal kulluklarından kaçıyorlardı. Veya namazla bedenlerinde Allah’ı söz sahibi bil-miyorlar, ikramla da mallarında Allah’ı söz sahibi kabul etmiyorlardı. Ya da namazla Allah’tan mesaj alıp infakla da bu mesajı Allah kullarına ulaştırma dertleri yoktu bu adamların