• 328 syf.
    ·40 günde·Beğendi·10/10
    "İncir kuşları kitabının konusu Bosna'da geçiyor. Yazar güçlü bir aşk dramı ile karşımıza çıkıyor. Biri Müslüman biri Hristiyan iki genç bir kıza aşık olur. Fakat sadece biri aşkına karşılık bulur. Zaman akar kader öyle dönüp dolaştırır ki savaş başlar."

    "Sadece sessiz ve sakin bir şekilde yaşamak istiyorum, elbette Allah'ın dediği olur ama yine de korkuyorum." Okurken o kadar o kadar çok canım yandı ki.. Ya gerçekten yaşayanlar.. Nasıl dayandılar.. Ayakta kaldılar... İnsanlar neden dünyayı paylaşamazlar? Savaş bu kadar acımasızken savaşın yanında hafif kaldığı bir trajedi... Bütün dünyanın buna sessiz kalması.. İnsanların kaderine terk edilmesi.. İnsanların insanlık dışı vahşetlere maruz kalması... Sonuç.. Kim kazandı? Kim kaybetti? Peki değer miydi? Aklımda cevabı bulamadığım bir sürü soruyla içim acıyarak romanı bitirdim..

    Elbette pek çok şey yapılabilirdi.. Hasarsız savaş olmaz ama daha az hasarla derin yaralar almadan insanlar hayatlarına devam edebilirdi. Birleşmiş Milletler vahşete dur diyebilirdi... Ama kimse bir şey demedi.. Herkes sustu ya da unuttu.. İnsanlar sadece bedenleriyle değil ruhlarıyla, onurlarıyla ve gururlarıyla da öldü.. En önemlisi de insanlık öldü...


    "İçimi burkan dizeyide buraya bırakıyorum. Kanım dondu bu nasıl vahşettir!"

    Ben hiç yanmadım
    Geceleri soyunup koynuma girdiler
    Ben hiç sevişmedim
    Atalarıma küfürler savurdular
    Ben hiç duymadım
    En sonunda beni hamile bıraktılar
    Ben hiç doğurmadım...

    "Bu kitabı okumayan çok şey kaybetmiş demektir."
  • 323 syf.
    ·5 günde
    "Tarih, insan zekasının bugüne kadar yarattığı en tehlikeli meyvesidir." Paul Valery
    Fransız düşünür ve şair

    "Çanakkale, Yeni Türkiye'nin ön sözüdür."
    Fazıl Hüsnü Dağlarca
    Çanakkale Destanı

    İncelemeye geçmeden önce size birkaç soru sormak istiyorum.
    Bir insan aynı savaşta iki farklı ülkede de kahraman olabilir mi?
    Tarih düz okunan bir metin midir?
    Tarih tamamen objektif yazılabilir mi?
    Milliyetçilik nedir? Yurtseverlik nedir?
    İnsan yaşarken de yurtsever olabilir mi? Evetse nasıl?
    Milliyetçilik ile yurtseverlik arasında nasıl bir ilişki ya da ayrım vardır?
    Kadınlar tarihin neresindedir?
    Savaşa neden olanlar savaşta ölenler midir?
    Savaş romantik midir?
    Başka bir ülkeye nefret, öfke duymadan yurdu sevmek mümkün müdür?



    Okuma sürecinde ve okuma sonrasında bu soruları sordum kendime. Bu soruların her biri benim için çok önemli. Ancak son soruyu daha da önemsiyorum. Ben hep derim ki: Biz kendimizi, ötekini, sevgiliyi, bir çocuğu, Tanrıyı, doğayı, insanları, yaşamı ve yurdu sevmeyi bilmiyoruz. Severken örseliyoruz. En acısı da sevgimizi besleyen korkularımız, öfkemiz ve kinimiz... Ben burada özellikle yurtseverlik üzerinde durmak istiyorum. Bence bu kitabın okuyana en büyük katkısı, başka bir millete karşı kin ve öfke duymadan yurdun sevilebileceğini sezinletmesi. Ülkemizi sevmemiz için bir düşmana gereksinmemiz yok. Ne yazık ki bu durum sadece bizde değil, çoğu ülkede de böyle. Yurt sevgilerini yabancı düşmanlığı üzerine kuruyorlar. Yunanlı bir gazetecinin Buket Uzuner'e söylediği şu tümce de benim yargılarımı destekler nitelikte: ''Kitabınızı okurken ağladım. Siz Türklerin bu kadar acı çektiğini bilmiyordum.'' Evet ötekinin acılarına yabancıyız. Çünkü yalnızca acı çeken biziz, hep erdemli olan, yüce olan biziz. Öteki pis bir düşman(!) Bütün ülkeler kendi ideolojilerine göre öğretir tarihi. Herkes başka açılardan ele alır. Nitelikli bir yazın ürünü ise gerçeğe bütüncül gözlerle bakmamızı sağlar. Evet benim yurdum işgal edildi, bu işgal sonucu yurdumu savunmak bir hak! Ben de başkasının yurdunu işgal edersem onun da yurdunu savunma hakkı vardır. Asla romantik olmayan savaşın tek gerekçesi de bana göre budur.

    SPOİLER VARDIR!

    'Uzun Beyaz Bulut' Yeni Zelanda'nın eski adıdır. Yeni Zelanda'nın yerli dilinde 'Aotearoa' denir buna.Uzun Beyaz Bulut'a İngilizler gidip yerleşmeden önce orada Maori denilen Kızılderilere benzer yerliler yaşamaktadır. Yazarın kitabını ''Uzun Beyaz Bulut Gelibolu'' olarak adlandırmasını bu iki sömürüye dikkat çekmek olduğunu düşünüyorum. Maorilerin ve bizim yurdumuzun sömürüsüne... İngilizler Yeni Zelanda ve Avustralyalı gençlerden bir Anzak Kolordusu kurup onları şişirme duygularla savaşa sürükledi. Gencecik insanlar işgalci tarafın nesnesi olarak kullanıldı. Er Alistair John Taylor da o gençlerden bir tanesi. Savaş gerçeği ile yüzleşmeden önce istekle çıkar yola. Gelibolu'ya geldiğinde ise savaşın kitaplarda yazıldığı gibi romantik olmadığını anlar. Savaş vahşettir. İnsanlık dışıdır. En yakınlarının gözünün önünde parçalara ayrılmasıdır. Yaşama dönük umutların ve düşlerin bittiği yerdir. Ne yazık ki onun da abisi yanında yaşamını yitirir. Birçok arkadaşı gözleri önünde kanlara bulanır. Artık evine dönse bile aynı insan olamayacağını sezinler. Savaş bedenini yok etmediğinin de ruhunu parçalara ayırmaktadır. Alistair John Taylor yurdunda bıraktığı sevgilisi Keri'yi düşünür. Onunla yarım kalan öykülerini tamamlayacak bir ruhu yoktur artık. Bir yandan da Türklere hak vermeye başlar. İngilizler'in kendilerini kullandıklarını anlar. Haklı olan Türkler, çünkü burası onların yurdudur diye bir değişim geçirir. İçsel çatışmaları ve sorgulamaları sonucunda bu savaştan sağ çıkacağına, yaşamını yitirmeyeceğine dair söz verir kendine. Bir çatış anında tam kurşun kendine isabet edeceği sırada yere düşer. Ayağı yerde yatan bir Türk'e takılmıştır. O Türk sayesinde ölmekten kurtulur. Yerde bir süre yatar. O zaman diliminde düşünür. İster Türk olsun, ister İngiliz, İster Yeni Zelandalı... Hep kırmızı, akan insan kanı. Daha sonra yaşamını kurtaran Türk ile konuşmaya başlarlar. Türkün ağzına su verir. Onu sırtında taşıyıp o kanlı alandan kurtarır. Sırtında taşıdığı insan Teğmen Ali Osman Bey'dir. Tıpkı kendisi gibi yirmi bir yaşındadır. O da Gelibolu'da bülbülleri dinleyerek annesine sevdiklerine mektuplar yazar. Düşman iki ordunun askerleri bir dostluk kurarlar aralarında. Yaralı bulduğu Teğmen Ali Osman yaşamını yitirmeden önce kendi kıyafetlerini gösterip John Taylor'a giymesini söyler. John Taylor Teğmen Ali Osman öldüğünde onu madalyaları ile gömer. Arkadaşının ne dediğini işte o sırada anlar. Arkadaşının üniformasınnı apoletlerini söküp giyer ve yaşamını böylece kurtarır. İşte burası bir insanlık dersi...
    Daha sonra John Taylor'u Meryem adında bir Türk kadını bulur ve onunla evlenir.( Evlenmeden önce onu sünnet eder. Sünnetçi olan babasından öğrendikleri sayesinde bu işin üstesinden kimselere duyurmadan gelir. Sünnet etme olayına yazar romana gerçeklik kazandırmak için değinmiş diye düşünüyorum. Bir de bu durum hoşgörü kavramını nasıl alımladığımızın da bir göstergesi. Bize ne kadar benzerse o kadar hoşgörülü oluyoruz. Hoşgörülü olmak için fedakarlık yapması gereken hep öteki. Tabii Meryem'in de için de yetiştiği kültür bu kadarına izin veriyor. Yoksa yadsımayalım herkese' savaşta ingilizlere esir düşmüş ondan böyle' diyerek aslında John Taylor'un yaşamını kurtarıyor. Bu da az şey değil doğrusu. Hoşgörü ötesi! Ama yine de sünnet olayı korkunç geldi bana)
    John Taylor Gazi Alican Çavuş olarak yaşamını Eceyaylası Köyünde sürdürür. Köylüler savaş gazisi diye ona hem acır hem de saygı duyar. Gazi Alican Çavuş ile Meryem'in çocukları olur. Adını sırasıyla Uzun, Beyaz, Bulut koyar.
    Bize bu öyküyü anlatan ise kızı Beyaz Hala ve bu öykünün peşine düşmüş Yeni Zelandalı küçük torunu Viki'dir. Bu iki farklı kültürden kadının savaşı anlatması ise ''Kadınlar tarihin neresinde?'' sorunusunu ortaya çıkarır. Ayrıca köylü Türk ninesi Beyaz Hala ile Psikolog Viki kültür ve kuşak ayrımına rağmen birbirlerine yavaş yavaş ısınırlar. O süreç boyunca çatışma da yaşanır. Güç kimi zaman Türk Beyaz Hala'nın elinde olur kimi zaman ise Yeni Zelandalı Viki'nin. Ama sonunda iletişimde eşitlenirler ve sesleri aynı çığlıkta buluşur: Savaş kıyımdır, savaş yıkımdır, savaş ölümdür!
    Ayrıca bu iki kadın bize ''Kadın nasıl var olmalı?'' sorusunun da yanıtını verirler. Viki Beyaz Hala'ya : Kadınların tek amacı sevişmek ve analık mı? (...) Bir kadının bir insan olarak entelektüel zevkleri ve hırsları vardır.'' der. Beyaz Hala da ona ''Benim senin meslek sahibi, para kazanan bir karı olmana heç sözüm yok. (...) Amma benim dediğim şo: Kadın kadın gibi olmalı. Yani bir kadın hem akıllı hem de memeli olsun be! Okumuş, meslekli karılar başka işleri yapacağım diye evinde herifiyle oynaşmanın da analığın da vazgeçmeyecekler.'' diye yanıtı yapıştırır. Beyaz Hala haklı aslında. Kadın insanca var olabilmenin bedelini kendi doğasından uzaklaşarak ödüyor. Ne yazık ki durum bu. (Bu arada karı sözcüğü Güney Sibiryadaki Türkçeden geliyormuş. Kadın demek. Bizim kadınlara bakış açımızdan dolayı kötü bir şeymiş gibi algılıyoruz, ama değil. Yine de bana birisi böyle dese hoşuma gitmez, işte aşamıyoruz bazı şeyleri)
    (Bir de Yeni Zelandalıların kendileri ile alay eden bir millet olduğunu öğrendim. Viki'de böyle davranıyor yer yer. Bu çok hoşuma gitti. Bence kendini bütün yönleriyle tanıyıp seven bir milletin tutumu bu. Gayet öz güvenli bir tutum. :) )
    Gelelim Viki'nin Gelibolu'da bulduğu aşkına. Beyaz Hala'nın torunu Avukat Ali Osman'a. Yazarları bu konuda hiç anlayamıyorum. İki genç yan yana gelince aralarında kesin bir aşk doğması mı gerekiyor? Bir erkekten, bir kadından salt bir sevgili mi olur. Her romanda bir aşk olması bana hiç gerçekçi gelmiyor. Tamam aşk da bir yaşam gerçekliğidir. Aşkın da tarihi vardır. Bunu yadsımıyorum. Ancak her kitapta bu tür kurgulara rastlanması okuyanda bir beklenti oluşturabilir. Unutmayalım ki aşkın varlığı kadar yokluğu da bir gerçekliktir. Ayrıca kızımız Türkiyeli, Oğlumuz Yeni Zelandalı olsaydı belki hoşuma giderdi. Bu kadar basit bulmazdım. Çünkü orada farklı bir durum var. Aşılması gereken bir engel var. Mülk olarak görülen kadının aşkını ailesine ve toplumuna kabul ettirme sorunu. Edebiyat da zaten insanın çatışmalarından beslenmiyor mu?
    Not: Nereden nereye geldim. :) Benim incelemelerim genel de uzun olur. Uzun inceleme sayesinde kitabı daha kolay anımsıyorum çünkü. Tamamen kişisel bir alan olduğu gerekçesiyle rahat takılıyorum. Buraya kadar okuyan varsa sabrına özellikle teşekkür ederim.
    Not: Bu roman, barışın romanı. Zaten bir savaştan çıkarılması gereken en önemli sonuç da barış olmalı diye düşünüyorum. Herkese öneririm Keyifli okumalar.
  • 145 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Böyle bir kitaba nasıl bir inceleme yapılabilir? İnanın ki yazmaya, nasıl ve nereden başlanacağını hiç bilemiyorum. Bu güne kadar gerçekleri anlatan tarihi kitaplar, kurgulanarak yazılan kitaplar ve romanlar da dahil olmak üzere bir çok kitapta türlü türlü vahşetler okudum ama bu kitapta anlatılan kadar büyük çapta ve acımasız vahşetlere rastlamadım diyebilirim.

    Sadece bir örnek vermek gerekirse : Tamam anladım keyfi olarak insanları öldürüyorsunuz, bu hep yapıldı, onları diri diri yakarak öldürüyorsunuz, bu da yapıldı ama be vicdansızlar ! suçsuz, günahsız insanları ızgaralarda yavaş yavaş kızartarak öldürmek nasıl bir vahşettir . Bunu nasıl yaptınız ? Bunu nasıl yapabildiniz ?

    Maalesef kitapta, akla hayale gelmeyecek şekilde gerçekleştirilen vahşet ve katliamlar anlatılıyor. İşin en acı tarafı ise bütün bunların gerçekten yaşanmış olması. Çünkü olayı anlatan kişi direk olarak bütün bu olayların şahidi olan yazar.

    Kitap tamamen bir anı kitabı. Yazar, ''gördüklerimin sadece küçük bir kısmını anlatıyorum'' diyor. Peki anlatamadığı büyük kısımlarda neler oldu acaba ? Hatta yazarın gidemediği diğer bölgelerde neler yaşandı acaba ? Vahşetin boyutunu düşünebiliyormusunuz ? Milyonlarca yerli, en vahşi yöntemlerle katledilmiş.

    Yazar Bartolome De Las Casas, aslında bir rahip. Kolomb'un seferlerinden biriyle Amerika'ya giderek bir süre sonra Küba' ya yerleşiyor. Fakat gözlemlediği vahşetleri önlemek için tekrar İspanya'ya dönerek, Kral'a başvuruyor ama bazı tedbirler alınmasına rağmen yine de başarılı olamıyor. 1547 yılına kadar Amerika'nın çeşitli bölgelerinde bu vahşetlere karşı mücadelesini sürdürüyor ancak katliam ve vahşetler durdurulamıyor.

    Tamamen bu vahşetin görgü tanığının anılarından oluşmuş bu çok kısa kitabın, Amerikan'ın asıl sahibi olan yerlilerin, nasıl bir acımasız vahşetle yok edildiğinin öğrenilmesi bakımından, mutlaka okunması gereken çok değerli bir kitap olduğunu düşünüyorum.