• Karşılıksız sevmek nasıl anlatılır bilmiyorum.Seni sevmek nasıl anlatılır işte onu hiç bilmiyorum.Basit bir eylem değildir.Her duyguyu iliklerime kadar hissettiriyordun ve ben bundan hiç şikayetçi olmadım.Zaten şikayetçi olsaydım bile sana anlatamazdım.Bu da kalbimde bambaşka bir yara.Yanına gelemedim.Oturup yanına konuşamadım.Seninle konuşabilmek düşüncesi bile kalbimin ritmini bozarken karşında kaç defa sesimin ve ellerimin titrediğini ben biliyorum.Gelebilmek için çırpındım ama haberin olmadı.Üstelik yanında başkası vardı.Her neyse,çoğu insan pişman oluyor çocuk. Birini çok sevdikleri için ve değer verdikleri için pişman oluyorlar.Hak veriyorum aslında, kimse değmeyecek birisi için gecenin bir yarısı ağlamak istemez.Ama ben hiç pişman olmadım. Olacağımıda sanmıyorum pek.Buna yüzsüzlük diyebilirsin.Fakat bu karşılıksız bir aşk hikayesi ve severken sana sormadım.Belki bir gün kendiliğinden çıkıp gelirsin diye bekledim.Ama düşününce ne kadar boş bir hayal olduğunu görüyorum.Bunu sonradan farketmek gerçeklerin yüzüne vurulması ayrı bir üzdü, ama konumuz bu değil.İçimde iz kalmış yaraları her gördüğümde aklıma sen geleceksin.Seni sen olduğun için sevmek hiçte güzel anılar bırakmadı.Anıdan çok yara bırakdı,yaralar kapanmadı hepsi iz kaldı.Ama her şeye rağmen ben seni gülerken,parlayan gözlerinle hatırlayacağım.😇
  • Bazen nerden başlayacağını bilemiyorsun. Ne söyleyeceğini nasıl hissettiğini...
    Bazen, bazen hapsoluyorsun hemde öyle dört duvar arasına değil koskoca mavi gökyüzünün altına okyanusların tek çizgi olmuş ufuklarına bazen bir gün batımına bazen bir gece yarısına bazen bir müziğin melodisine bazen bir filmin kısa sahnesine bazen yaşadığın o ana bazen küçük bir çakıl taşına bazen bir mezar taşına bazen bir gözyaşına bazen bazen işte bazenlere hapsoluyorsun. Ruhunda öyle depremler olmuyor şimşekler sarmıyor her yanını fırtınada kopmuyor
    Sadece canın acıyor. Hemde hiç yara yokken vücudunda. Öyle bir canın acıyor ki haykırmak istiyorsun durmadan canım acıyorrrrr diye feryat etmek istiyorsun olmuyor çıkmıyor boğazından tek bir ses. Sonra tekrar deniyorsun bu defa yüksekçe bir yerde herkese ulaşabilecekmişsin gibi yüksek bir yer. Avazın çıktığı kadar bağırıyorsunnn canım acıyorrrrr. Öyle gür çıkıyorki kelimeler bu defa acı dinecek zannediyorsun bu defa bitecek herşey diyorsun fakat gittikçe daha çok acıyor içinde kapuk bağlayan bir yara varda sen ona tekrar bıçağı saplamışsın gibi...
    işte bazen o saplanan bıçağa hapsoluyorsun....
  • - Türkiye'de hiçbir kurum yoktur ki, mensupları arasında genel bir dostluk, bir yakınlık olsun. Türkiye'de kaç tane uzun ömürlü şirket bilirsiniz? Yoktur. Zira şirketleri oluşturan bireyler, akraba bile olsalar (ve bilhassa akraba iseler) er veya geç birbirlerine düşerler ve altın yumurtasından istifade ettikleri tavuklarını öldürürler. Bu davranış türü tabii genel bir aptallık ürünüdür. Bu aptallık ise zeka eksikliğinden ziyade cehaletin sonucu olarak gelişmiştir. Her şeyden evvel Türkiye insanı tartışmayı bilmez. Fikir ayrı¬ lığına düştüğü bir başka kimse ile ortak bir doğru aramak için değil, kendi bildiğinin doğru olduğunu empoze etmek için tartı¬şır. Bilgisi az olduğundan, kendi bildiklerinin kesin doğru oldu¬ğunu sanır. Bilginin nasıl üretildiğini bilmediğinden, gözlem ile uyumluluk, bir ifadenin doğru olabilmesi için kendi içinde çelişki içermemesi gerektiği kuralı, bilgi üretiminde varsayımın yeri ve varsayımın mahiyeti, varsayım kontrolünde gözlemin yeri ve gözlemlerdeki yeri kaynakları ve payları, onun anlayabileceği şeyler değildir. 1000 yıldır birileri ona "doğruyu" söylemiş, o da bunu ya baba dayağı korkusu ya cehennem ateşi korkusu ya sultan hiddeti korkusu ya paşa cezası korkusu kabullenmiştir. Sormaya sormayı, bırakın soru üretmeyi, soru sormayı unutmuştur. Sık sık dile getirildiği gibi "icat çıkarma'' gibi bir deyimi üretecek kadar salaklaşmış bir toplumun üyesidir. Türkiye insanı ayrıca herhangi bir problemini çözerken, bulduğu çözümün kendisine başka bir yerde zarar verip vermeyeceğini veya yapacağının toplumda bir yara oluşturup oluş¬turmayacağını düşünemez. Öğrenci kopya çeker, çünkü cahil kalmasının sonuçlarını düşünemez; öğretmen soruya tahammül edemez, zira cehaletinin ortaya çıkmasından veya sınıf disiplinini elden kaçıracağından korkar, ama düşünemez ki, soru sormayan öğrenciden adam değil, olsa olsa teyp makinası olur. Teyp makinalarının yöneteceği toplum ise kendisine ancak sürünebilecek kadar maaş veren, bir türlü kadro bulamayan, ders verdiği dershaneleri bir eğitim yuvasından çok bir hapishaneye •benzeten, dünyayı ve kainatı öğreterek daha rahat ve emin yaşamamızı sağlayan fen bilimleri yerine bizleri kul, köle etmeye planlanmış hurafe öğreten zırvalıkları ders programına koyan bir toplum olur. Gereksiz yere emniyet şeridine dalmaması için ikaz ettiğiniz şoför ya camı açıp size küfreder veya, fırsatını bulursa, üstünüze yürür, zira benzer bir hatanın günün birinde belki kendisini veya çocuğunu hastaneye yetiştirmek isteyen bir cankurtaranın yolunu bloke ederek ölüme neden olabileceğini düşünemez. Tüm bu •nedenlerden ötürü herkes birbirinden nefret eder bu ülkede. Polisin vatandaşına hangi nefretle saldırdığını ve onu 25 katlettiğini televizyonlarda seyretmedik mi? Polisi yönlendiren bir valinin bunu örnek bir gazetecilik yaparak ortaya çıkartan gazeteciye küfür ettiğini ve sonra başbakanın küfür eden valiyi kendisinin "iyi bir arkadaşı" ilan ettiğini görmedik mi? Sevgili okuyucularım: Cehalet en büyük düşmandır. Ama bu düşman dışarıdan gelmez. Bunu biz kendimiz büyütür, bizi daha çok cahil edecekleri başımıza getirmek için sandıklara koşarız, zira cehalet rehaveti, rehavet yalancı bir rahatlığı, o da sonunda felaketi getirir. Türkiye insanı böyle bir felaket yoluna çoktan girmiştir. Korkum bunun sonunun cehennem olacağıdır ki, ilk ateşleri de son on yıldır görünmeye başlamıştır. O ateşe, edinemediğimiz arkadaşlarımızla bir arada itilmekteyiz.
  • Yaralarımızı göstermedik birbirimize
    yaralarımızı deştik
    eskiden anımsadıkça yeri sızlayan o yara
    artık paramparça

    Ben şimdi bu acıyla nerelere giderim
    hangi taşa vururum bu akılsız başımı
    etim ne budum ne benim bununla nasıl baş ederim
    gözün aydın içim yanmıyor artık
    içim öldü!
    Ali Lidar
    Sayfa 38 - İthaki Yayınları