• Hüzün yakışmıyor bu aşka, gülüm. Hüzün yakışmıyor ama: Gece, sen yoksun ve ben buradayım…

    İnan ki! Kırılmış bir ayna gibi
    Paramparça, kırık dökük aşkımız
    Çaresizliğin, ümitsizliğin türküsü
    Türkülerin en içlisi, en hüzünlüsü
    Büyük aşkımız

    Unut benden kalan ne varsa
    Unutmak tesellidir yalnızlığın
    Güneşi bir kadeh şarap gibi içip
    Delicesine sarhoş olmak
    En güzel tarafı imkansızlığın

    Sen benim gökyüzümdün, denizim, toprağımdın,
    Şimdi bir hatıra olamazsın belirsiz, uzak
    Biliyorsun bazı şeyler vardır elimizde olmayan
    İşte öyle imkansız birşey seni unutmak
    Hep böyle çocuksu mu bakar senin gözlerin

    Hep böyle içinde uzak bir ışık mı yanar
    Bakışlarında beni dinlendiren bir şey var
    Kıyısındaymış gibi en sakin denizlerin

    Zannetme ki herşey bitti sevdiğim;
    Birgün yeşerecek şu sararmış yapraklar.
    Ve bundan sonra kim severse dünyada;
    Seni ve beni hatırlayacaklar

    Beni bir dağ başında böyle yapayalnız kodular,
    rüzgarlara, kuşlara, bulutlara yakın,
    senin etinden, tırnağından ayrı,
    senin kokundan uzak.

    Şu anda hiç bir şey mümkün değil.
    Şu anda her şeyden ayrı, her şeyden uzak
    ve her şeyden mahrumum ben.
    Şu anda sadece yalnızlık ve kahır.

    aşkın hangi halinde tanıştıkta
    çekimine giremiyoruz bir türlü,
    senmi çok uzağımdasın benim,
    ben mi çok yakınım senin uzağına,
    sorularla kafanı karıştıracak değilim.
    bana ve kendine geldiğin an,
    haberim olsun lütfen.
  • "...Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz."

    [Bakara, 216]
  • Bu mektubum canım ablam sueda reyyan 'a ithafendir.
    Not: {En başta nefsime tabiki 🤗}

    Sait Faik Abasıyanık'ın "Yazmasaydım deli olacaktım" itirafıyla teselli ediyorum ben de kendimi şu sıralar.Aslında içimde avazı gökleri lerzeye getirecek kadar çığlık çığlığa
    konuşan,dile gelmeyen o kadar his var ki çoğunu duymuyorsun bile sen.Kalbinin yüküne,yük olmak istemeyişimden.Kalemimin sırrını senin nahif gönlüne taşımasına izin vermiyorum çünkü.Mürekkebimi yutkunarak, satırlarla cedelleşiyorum.İzin verirsem belki tasıyamazsın,dayanamazsın.
    Belki de mesuliyet ağır gelir cılız bedenine.Ya susturamazsan o çığlıkları?
    Ondan dolayı sımsıkı bohçalara sarıp sarmaladım içimde saklı hislerimi;
    el değmesin ,göz değmesin ,yürek değmesin istiyorum.Hiç kimse hatır sormasın istiyorum.

    Hem kim yüklenmek ister ki onları, Sevgili Dost ?
    Hem kim yanmak ister ki, dostunun derdiyle ?
    Hem kim dinlemekle huzurunun kaçmasını,rahat ve şirin yaşamının tadının kaçmasını ister ki ?

    Sevgili Dost,

    Aşk'ı Sükun'da da geçiyor ya yüreğim ah'larla incinmiş,kalbim bölük bölük dualarla yüklü,umudumun takati kalmadı.Hatıralarım canımı yakmakta.Yine de ne güzel tesellidir;

    "Acaba göklerin ve yerin Hâlık’ından başka kim kalbimizdeki en ince ve gizli hisleri bilir, ahireti yaratarak bizim için geleceği kim aydınlatabilir ve bizi dünyanın yüz binlerce boğucu dalgasından kim kurtarabilir?" yakarışı...

    Sevgili Dost,

    Sen de batıp gidenlere karşı alakanı kesip, ayetin bizlere fısıldadığı gibi;

    "La uhibbul afilin" diye haykır hadi...

    "Ben batıp gidenleri sevmem" diyerek kalbinin kapılarını bir bir kapat yüzlerine, tam bir teslimiyetle.

    Sevgili Dost ,

    Denizi sever misin? Evimin penceresinin kenarına kollarımı dayayıp denizin enginligini hissetmek isterken,kocaman binalar ittifak edercesine adeta denizle görüş açımı kesmekte.Evimin manzarasını iş makineleri,inşaat işçileri,tuğlalar vs. işgal etmekte.

    Taş ve soğuk zeminler yüreğimin ummanına kulaç atıp yüzmek yerine; ölümü ve cansızlığımı yüzüme yüzüme çarparak hatırlatıyor fani hayatın soğuk nefesini.

    Sevgili Dost,

    Ayrılıklar ne zor!
    Dünyada sabrımızı tüketen,takatimizi aşan,karşı koyulmaz ve yakıcı ayrılıklar var.

    Sevdiklerimizden ,dostlarımızdan ayrılık da böyle dayanılmaz işte!

    Onların gurbetine değil iki gözüm,binlerce gözüm olsa ağlamak istiyorum diyormuş ya bir mütefekkir, nasıl da ağır değil mi?

    Ahh bu dünya ne kadar da gaddar, ne kadar da aldatıcı değil mi Sevgili Dost?
    Şu anda da gözyaşlarıma engel olamıyorum.
    Şu hayat yükü cekilebilir gibi değil.

    Bak, insaatçi ustalar nasıl da çiviler çakıyor tahtaları sağlamlaştırmak için.

    Sevgili Dost,

    Sen de faniliğini hatırlayıp bu dünya seni bırakmadan, seni terk etmeden ebedi hayatını ıssız, yıkık ve harab bırakmamak için çiviler çakıyor musun ömrüne?

    Ebedi hayatına kavuşmak için,ömrünün levhalarına uyarak duvarlar örüyor musun?

    Karanlıklara boğduğun hayatını avizelerle ışıklandırıyor musun,rengarenk süslerle zinetlendiriyor musun?

    Pencereler açıyor musun, öteler için?

    Dısarının gürültüsü ve keşmekeşliğinde "özünü" kaybetmemek,kırılgan rüzgarlarda ruhunu daha fazla incitmemek için nefsinin hücumlarına karşı yalıtıma tabi tutuyor musun benliğini?

    Sevgili Dost,

    Deniz masmaviliğiyle uzaklardan,sonsuzluğu müjdeleyip halen göz kırpmakta.

    Seyyar bir dünya olan ömrün ise hiç geçmeyecekmiş gibi karşında dikilip, sağlammış gibi gözünü boyamakta,her şeye malikmis gibi ahkam kesmekte.

    Sevgili Dost,

    Sakın aldanma.Zira dünya aldatıcı!
    Ömür geçiyor!
    Senin de ömrün bitecek!

    Rabbini sevmek için verilen kabiliyetinin sızıntılarını, nefsinin çölünde kurutma sakın.

    Rahmetinin çiçek bahçesi olan varlığını geçici heveslere şiddetli alaka göstererek, susuz bırakıp soldurma lütfen.

    Her gün dolup boşalan bu misafirhanede, sen de bir misafir olduğunu lütfen unutma.

    Madem ki her şey Allah'tan, başına gelen musibetlere küsmek değil, aksine, muhabbet duymak gerek.Hatrını yoklayana kıymet gerek.

    O halde hatırla Sevgili Can Dostum,

    "Dünya madem fanidir, değmiyor alaka-i kalbe."
  • Bilge Kral Aliya'nın kaleminden: Kur'an'ı nasıl okumalıyız?

    Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, Kur'an'ı anlayarak okumanın ne kadar mühim olduğunu bizlere anlattığı yazısında "Daha önce özetlediğimiz bu neticelere ulaşmak ancak Kur'an'ı bir bütün olarak değerlendirmeye tabi tutarsak mümkündür; yoksa sadece bir cüzünü alarak değil. Bunun için ben İslam'ı ve İslam risaletini tam olarak anlayabilmemiz ve bu yüksek seviyeye ulaşmamız için en iyi ve üstün aracı olarak bu üslubu (metodu) görüyorum." diyor.

    İŞTE ALİYA'NIN O YAZISI:

    Doğrusu Kur'an'ı defalarca okumuştum. Ancak daha önce "Kur'an'ı gerçek manada nasıl okumalıyız?" sorusunu sormamıştım.

    Bu soru beni düşünmeye şevketti. Bunun için sizlere, kafamda oluşan düşünceler zincirini arz etmeye çalışacağım.

    Her şeyden önce şunu göz önünde bulundurmalıyız ki, Kur'an-ı Kerim bölük pörçük edilemez. Kur'an'da siyakından koparılarak ele alınan her münferit ayet bize tam olarak gerçeği veremez. Ancak ondan bir cüzünü verir. Çünkü eğer Kur'an bir bütün olarak değerlendirilirse ancak tam bir gerçeği ifade eder. Sadece bazı ayetlerin ele alınması da kaçınılmaz olabilir. Ancak şunu bilmeliyiz ki bu sınırlı sayıdaki ayetler için geçerlidir. Bunu bir mozaik tablosuna benzetebiliriz. Bir mozaik tablosunda kırmızı veya siyah parçalar ancak diğer parçalar ile beraber anlam kazanır. Tabloya ait parçalardan sadece bir parçayı alırsak bu durumda tek basına aldığımız bu parça tabloyu oluşturan diğer parçalar olmaksızın tablonun güzelliğinden herhangi bir şeyi bize vermez. Bunu daha iyi açıklayabilmek için bazı örnekler vereceğim.

    "Ey iman edenler, öldürme konusunda kısas sizin üzerinize farz kılındı." Kur'an ayeti kısası destekler. Diğer bir ayette ise affetme ve bağışlamaya çağrı yapılır. "Kötü bir işin cezası misliyledir. Kim ki bağışlar, ıslah ederse onun ecri Allah kalındadır. Allah zalimleri sevmez." Bir ayette de, "Ey iman edenler Allah'ın sizin üzerinize helal kıldığı temiz (rızıkları), kendinize haram kılmayın ve haddi de aşmayın." Başka bir ayette de "Dünya hayatının çiçeği eşlere... " buna benzer misaller çoğaltılabilir.

    Kur'an okuyan bir kimseye bazı ayetlerde tenakuz varmış gibi görünebilir. Ancak asla böyle bir şey söz konusu değildir. Bilakis durum bunun tam tersidir. İşin gerçeği ise Kur'an'ın ve İslam'ın yüksek ve en harikulade bir şekilde ayrıcalıklı olmasıyla ilgili bir durumdur. Zahiren Kur'an emirleri arasında tam bir uyum olmakla beraber ilk bakışta tenakuz varmış gibi gözükebilir. Çünkü Kur'an bizde sadece bir tek iş yapmamızı istemiyor. Bilakis iki işin beraber olmasını istiyor. O bizden sadece kısas yapmamızı istemiyor. Bununla beraber affetmemizi de istiyor. Bunu ters çevirerek de düşünebiliriz. O bizden sadece ahiret için çalışmamızı istemiyor aynı zamanda bu dünya için de çalışmamızı istiyor. Yani biri olmadan diğerinin olamayacağını vurguluyor, Bundan dolayı hak üzere olsalar bile -cezadan başka- hiçbir şey düşünemeyen Müslümanların imanı olgun bir iman (kamil iman) seviyesine ulaşamayacağı gibi, sadece affetmeyi düşünen Müslümanların imanı da olgun bir iman (iman-ı kamil) değildir. Öyleyse olgun Müslüman iki emri de bilip mutedil olan insandır.

    Daha önce özetlediğimiz bu neticelere ulaşmak ancak Kur'an'ı bir bütün olarak değerlendirmeye tabi tutarsak mümkündür; yoksa sadece bir cüzünü alarak değil. Bunun için ben İslam'ı ve İslam risaletini tam olarak anlayabilmemiz ve bu yüksek seviyeye ulaşmamız için en iyi ve üstün aracı olarak bu üslubu (metodu) görüyorum.

    Diğer bir mesele de periyodik ve devamlı olarak Kur'an okunmasının zaruriyetidir. Bu, Kur'an ışığının aydınlığını keşfetmemiz için en güvenilir yoldur diye düşünüyorum. Çünkü Kur'an'ı her bir okuyuşumuz bize O'ndan yeni şeyler anlamamıza yardımcı olacaktır. Kur'an'ı Kerim hiçbir değişikliğe uğramadan kalmıştır. Ancak değişen bir şey var, biz değiştik. Bizi kuşatan durumlar ve üzerinde yaşadığımız dünya değişti. İşte bu olağanüstü değişiklikler bizim yeni derinliklere dalmamıza neden oldu. Bu da daha önce okuduğumuz Kur'an-ı Kerim'den tamamen gafil kalmamıza yol açtı. Ve ansızın kalplerimizin derinliklerinde ayetlerin yankılarını işittiğimizde Kur'an'ın Önceki öz anlamından tamamen gafil olduğumuzu fark ettik.

    Herkesin bu durumu kendi kendine doğrulatması mümkündür. Ancak ben burada bazı şahsi tecrübelerimden örnekler vermek istiyorum.

    Çok zaman önce, ömrümün ilk yıllarında Kur'an'ı Kerim okumam esnasında cihad, adalet ve amelden bahseden ayetler üzerinde duruyordum. Bunun delili o zamanlar not aldığım küçük defterimdir. Allah-u Teala diğer defterlerim arasından onun tahrib olmadan ulaşmasını bana bahşetti. Bu defter Kur'an-ı Kerim'den alınmış olan bu ayetlerle ve buna benzer ayetlerle dolu idi. Çok iyi hatırlıyorum bu ayetlerin birinde düşmanların ve istibdadın reddinin vücubu ile ilgili Müslüman kişinin şahsiyetinden bahseder, "Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar" (Şura, 39) ayetidir.

    Ben her fırsatta yukarıda belirttiğim ayetler üzerinde durup düşünürken "bir" Allah-u Teala'dan bahseden ve dünya hayatının gelip geçici olduğunu anlatan ayetler dikkatimi çekti. Yani insanı düşünmeye yönelten ayetler, harekete değil... Allah-u Teala dışında her şeyin yok olup gideceği ile ilgili ayetlerin bütün benliğimi sardığını ve etkisinin şiddetini bugün bile çok iyi hatırlıyorum. Çünkü Allah'ın vadettiği gerçek çelişmez bir gerçekti. "Her şey fanidir. Ancak kerem ve iyilik sahibi Rabbin kalıcıdır (bakidir)." Yani Allah-u Teala tek başına bütün yıldızlardan önce ve onlardan sonra da baki idi. İşte bu tek başına ve değişmeyen hakikat idi. Annem, Allah'ın rahmetine intikal ettiği zaman kalbim hüzün ve keder dolu idi. Fecr Suresi'ndeki harikulade olan "Ey huzura eren nefisi Razı edici ve razı edilmiş olarak Rabbine dön. İyi kullarım arasına gir. Cennetime gir." (Fecr, 27-30) ayetlerini hiç o zamana kadar fark etmemiştim. Ancak ben bu ayetlerden daha iyi teselli olacak bir şey bulamamış ve kendi kendime şöyle soruyordum: "Kim annesi öldüğü zaman bir çocuğa ölümü kabullenmesi için bundan daha güzel bir söz söyleyebilir?"

    Öyle ise Kur'an bir durumda şeriat, bir durumda da cihadı yüceltirken diğer bir durumda da zamanın ölçeklerinden çıkış yolu bulamayanlara tesellidir. Buna binaen kişisel durumumuza göre dikkatimizi bir şey çekebilirken diğer bir halde dikkatlerimizi daha başka yönlere çekebilir.

    Bu ihtivanın Kur'ani yankıları insanın özel durumları ile ilgili olduğu gibi toplumsal düzey ve tarihi şartlarla da ilgilidir. O zaman toplumla veya tarihi şartlarla ilgili durumlar, etnik ayrılığın toplumu parçalaması, bakışlarımızı kadınların eşitliği, insanlığını ortak gelişmesi gibi bazı ayetlere öncelik verilmesine ve onlar üzerinde yoğunlaşmaya çevirir. Mesela dini hukukun çiğnendiği veya hangi türden olursa olsun bu konuda ayrılıkların ve ihtilafların baş gösterdiği bir toplumda üç kelimeden oluşan apaçık şu ayeti gündeme getirir, "Dinde zorlama yoktur."

    Biz Müslümanlar ayetler arasında ayırım gözetmeyiz. Ancak gayri müslimler bu kısa Kur'an ayetinin, dini hoş görü açısından en yüksek ve harika manayı ifade ettiği konusunda ısrarlıdırlar. Bu yönde düşünmemiz mümkündür. Ancak bu konu kısa olan makalemizin çerçevesini aşar.

    Şüphesiz Kur'an'ın okunmasından veya dinlenmesinden neyi kasdettiğimize de işaret etmemiz gerekir. Bazı insanlar Müslümanların genelinin Kur'an'ı anlamadıklarına bakarak bunu faydası az olan bir iş olarak görüyorlar. Bense bu görüşe katılmıyor ve asla unutamadığım bir olayı burada hatırlatmamın zorunlu olduğunu düşünüyorum. Seneler önce uluslararası bir İslami konferansa katılma fırsatı elde etmiştim. Konferans Avrupa'nın büyük şehirlerinden birinde düzenlenmişti. Konferansa birçok ulema ve düşünür İslam düşüncesinin yenilenmesi (tecdid) konusunda görüşlerini ve araştırmalarını sunmak üzere katılmışlardı. Her gün konferansın başlangıç ve bitiminde dünyanın meşhur kurralarından biri tarafından Kur'an-ı Kerim okunuyordu. Orada hazır bulunanlar büyük bir ilgi ile ulema ve konferansçıların kelimelerini dinliyordu. Ancak biz salonda bulunanlardan yüzlercesinin fısıldaşarak konuştuklarını, sandalyelerini hareket ettirdiklerini ve ellerindeki evrakların sayfalarını karıştırdıklarını duyuyorduk. Ancak Kur'an-ı Kerim'den ayetler okunmaya başlandığında ansızın duruyorlar ve salona sessizlik çöküyordu. Herkes nefes almamacasına büyük bir huşu ile okunan Kur'an-ı Kerim'i dinliyorlardı. Karinin ağzından Kur'an kelimeleri dökülmeye başladığı zamanki durum bir nehrin sesiz ve sakin bir şekilde " akmasına benziyordu. Sonra da insanı daha uzaklara alıp götüren bir şelalenin başına götürüyordu. Ancak olayın en zirve noktası anlatılamayacak, sadece yaşanacak bir hal olan son gün idi. Bu olay da karinin bize ayrılıktan önce özel olarak seçtiği Rahman Suresi hediyesidir. Bu harikulade meşhur sure ki, üslubunun güzelliği ve ayetleri arası uyumuyla onu anlatmak insanı aciz bırakıyor. Özellikle de Sure'de tekrarlanan, "Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?" ayeti bütün dinleyenleri adeta derin bir okyanusun dibine çekti.

    Ancak ben o anda şunu hissettim ki okunan ayetleri tamamen anlıyorum. Kendimi de konferans süresince orada bulunan diğerlerine daha yakın gördüm. Diğerlerinin yüzlerinde de aynı ifade okunuyordu. Sanki şöyle demek istiyorlardı: "Görmüyor musunuz? Hepimiz İslam'da kardeş değil miyiz?"

    Bu olaydan sonra Kur'an'ı anlayarak okumanın önemini daha iyi anladım. Zira bütün Müslümanlar'ın kalpleri Kur'an'ı bu şekilde veya diğer bir şekilde anlayabilir. Ve anlamakla da yükümlüdürler.

    Mimberu'l Hak ve'l-Hürriyye / Çeviri: Yusuf Aydın

    Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 50 - Mayıs 95
  • 88 syf.
    ·11 günde·10/10
    Bu sabah hava durumunda gerçek yazın yarın başlayacağını söyledi sunucu: uzun zamandır aralıklarla süren yağışlar ve sağanaklar, bulutlar artık sonbahara dek kayboluyormuş gözden, beklenen ve özlenen Afrika sıcakları kapıdaymış... annem sevindi, sıcağa çok düşkün çünkü. Bahçedeki ağaçları düşündüm, çok geçmeden susuzluktan yılacaklar, bitap düşecekler. Her gün su versem bile pek birşey değişmeyecek.

    Ben yazı sevmiyorum. İstanbul'da yazın güzel olduğu dönemler, otuz sene öncesiydi belki. Hani kışın haftalarca sürdüğü, karın siyaha kestiği, çamur ve karın içiçe geçtiği o uzun haftalardan sonra, ılık ve kemik ısıtan, ışıltılı güzel baharın ardından küçük adımlarla gelen o yaz: denizi masmavi, suyu temiz ve berrak, şeffaf, hepimizin plajlara koşuştuğu ve hacı amcanın plajın önündeki mayo standında çalışmıyorsak kumplaja daldığımız, denizde bata çıka açıldığımız o çocukluk, ergenlik günleri, işte o zamanlardı yaz mevsimi, ve o zamanlar güzeldi, ya da ben öyle hatırlıyorum, çünkü çocukluk ve ergenlik hayatımda hayata, dünyaya ve zamana oradan bakıyordum, ama şimdi, artık şu yaşımda geriye dönerek, gözlerimi de kısarak baktığımda, seneler art arda, fazla birşey göremiyorum: yazları sevmiyorum, güneşi sevmiyorum, yaz aylarında hatta daha bahardan sıklaşan mangalcılar ve tepelerden inenlerle huysuz bir ihtiyar olma yolunda attığım adımlarımla bana hepsi aynı şeyi hatırlatıyor: çocuklu aileler, güneş gözlükleriyle afili babalar, eşlerine sevgiyle bakan kadınlar, sahilde yavru kedilere birşeyler veren çocuklar, az ilerde denizden yunuslar geçerken merakla ve çığlıklar atarak hemen fotoğraf çeken yeniyetme sevgililer... parıldayan ve sıcacık güneşin altında hepsi ışıl ışıllar. Bu mutluluk hissi ve bu cıvıl cıvıl hayat güneşe yakışıyor: güneş betonu ve toprağı, hepimizi öldüresiye ısıtırken, nazlı bir sevgilinin kaprisi gibi boyun eğiliyor, katlanılıyor ona; her yerden ama her yerden hayat fışkırıyor. Gölgelere çekilen tek ben değilim elbette, önceden giden herkes gibi, nihayetini merak ederek ama bir yandan da kabullenerek elimde kitabımla oralarda olacağım elbette...bir iki haftaya.

    ama şimdi... şimdi koca kara bulutlar ve onların yağmur dolu elleri salkım saçak iniyor her bir yana, ve deniz mavi değil, griden açık siyaha açıp sönerek bakıyor, uzanıyor önümüzde. Sandallarda inatçı adamlar var, iki sevgili el ele yürüyor yağmuru umursamadan. Bu loşluk, ışıksız bu grilik, karaya yakın bu beyazlık öyle güzel ki, kendimi öyle iyi hissediyorum ki burada, çayım da aralıklarla geliyorsa, ve kimse bana ilişmeden kitabımı okuyorsam, tebessüm etme zorunda olmadan, şakalardan uzak, içimde katmer katmer birikmiş yaşlarımla ben ve kitabım bu sonsuza dek sürsün istediğim gölgeli diyarda kalabilsek keşke diye ümit ediyorum. Ama hayat var. İşler var. Güçler. Meseleler. Bitirilmesi gereken nice şey. Kitabı bu halde bitirdim işte. Tomris Uyar'ın ilk kitabını da karanlık bir günde, akşam üzerimize inerken okumuştum. Dizboyu Papatyalar, diz boyu hüzün ve kederle sarmalamıştı beni. Bir güz kitabıydı, bir ilk kış kitabıydı o. Yaza Yolculuk kitabıysa yaza sıkışmış, neşeli görünen ama keder ve bezmişlik, yarım kalmışlık dolu hikâyelerle dolu. Otuz yıl önce yazmış Tomris Uyar bu hikâye kitabını. Otuz sene sonra buluşmuşuz ve ne güzel ki benim gibi yaz'ı sevmeyen ya da sevemeyen bir kalemin hikâyesi bu kitaptakiler. O otuz sene öncesinde geçmişiyle, bozulmuş yıpranmış ilişkilerle hesaplaşırken ben de geç gelen bahara veda etmiş oldum, bu yağmurlara, bu büyük siyah bulutlara. Yaz Şarabı, Küçük Kötülükler, Düzbeyaz Bir Çağrı adlı hikâyeleri birkaç saat zihnimde dolandı, onları arada sırada yeniden okumak için bir kenarına not ettim zihnimin. Bir iki saat daha oyalandım tek başıma, yağmur durduktan sonra, bir an için bulutlar aralandığında kalktım yerimden ve eve döndüm.

    Mahallemiz artık inşaat şirketlerinin ve demiryolu çalışmalarının beraber hunharca ter döktüğü dev bir inşaat sitesine dönüştü. 45 senedir yaşadığımız yerde, artık güneş göremeyeceğimiz yükseklikte binalar yapıyorlar hemen yanıbaşımızda. Yeni yapılan evlerdeki kiraları duyunca inanamıyor insan. Yüzlerce işçi görüyoruz her gün, toz toprak ve beton arasında koskoca ömrümüz ve hikâyemiz başka birşeye dönüşüyor, ufalanıyoruz besbelli.Yazarın anlattığı küçük kötülüklerdeki serzenişi düşünüp ne kadar masum buluyorum onu. Burada büyük kepçelerle götürülüyor toprak ve hikâyemizin eski mekânları. Az ileride yıkılacak yeni binalar boşaltılıyor. Sıra henüz bizimkine gelmediği için bahçemizle biz cennetten bir köşe gibiyiz, her gün bir başka yabancı görüyoruz ama: bir gün araplar, bir gün iranlılar, bir gün çinliler geliyor, yardım etmek istiyorum, el sallıyorlar tebessüm ederek. Üst katta apartman yöneticisi Yurdagül abla balkondan uzanıyor hafifçe, ne olacak sonumuz diyor, hepimiz yaşlandık, kırk beş küsur senedir burada hep beraber yaşayan bizler, yaşlandık, Veli amca yürüyemiyor artık, kapı komşumuz Resmiye teyze kapıda beni görünce daha iyi misin, diye soruyor, Aynur abla Amerika'ya taşınmaya karar vermiş, Nüveyra teyze ise burası yıkıldıktan sonra bir daha nasıl göreceğiz birbirimizi ,diye soruyor. Her zaman çok duygusal bir kadındı.

    İftara bir saatten az kaldı. Annem önce olmaz dedi, ama tohumları alalı üç gün oldu, hem o da yanımda olsun istiyorum. Elimizde su ve tohumlar, aşağı iniyoruz. Tren yolunun genişlemesi sebebiyle apartmanın önünden istimlâk edilen yer bizi doğrudan bahçeye inmeye zorluyor: dağınık, çöplerin de karıştığı, karman çorman bir yer bahçemiz bizim, aralara beton parçaları bile düşmüş durumda artık. Annemin elini tutuyorum, alışık değil o, sağdan soldan uzanan ağaç dalları, dikenli dikensiz çiçekler ve yer yer yemyeşil, yer yer yolunmuş, koparılmış çimenler arasında yürüyoruz; burasının adını annem bilmiyor elbette, ama burası Kral Luis'in küçük elleriyle çiçeklere dokunarak yürüdüğü ve bir gün acıyı keşfeden abisinin ona hayatı öğrettiği orman işte, başlarını yukarı kaldırırlarsa Luciano'yu, az ileri bakarlarsa koşumlarıyla mazlum ve masum bekleyen Minguinho'yu gördükleri yer. Ben de annemin elini tutarak çimenlerin üzerinden ya da yanından, sağdan soldan düşmüş çöplere, kağıt parçalarına çarpmadan yürümesi için yardım ediyorum. Beraber dalları neredeyse bizim balkona değecek olan çirkin incir ağacının hemen önünde büyükçe taşlarla etrafı çevrilmiş çemberin yanına gidiyoruz. Eğilip bekliyorum biraz. Annem susuyor, hem ağlamasını istemiyorum. Paketi açıp tohumları çıkarıyorum ve toprağı eşeliyorum iyice... küçük küçük yeşil fidanlar var, minik minik...tohumları arka arkaya küçük çukurlara yerleştiriyorum. Annem kızıyor hafiften, aksileşecek birazdan, yorulmak istemiyor çünkü, bu yüzden altı küçük çukur kazıp tohumları koyduktan sonra üzerlerini örtüyorum.

    İşte bu, senin hayatındı. Herşey senelerdir korktuğum gibiydi. İşte bu da benim hayatımdı. Hiç bir şey beklediğim gibi değildi. Hepsi bir çırpıda geçiverdi.

    Yarın yaz geliyor. Her yer güneş olacak. Odamda perdeleri çekip oturacağım. Yeni bir kitaba başlayacağım hem. Edebiyat tesellidir, değil mi? Yarın her yere güneş vuracak; betonlara, yeni binalara, eski binalara, yollara, bahçemize, ağaçlara, inatçı incir ağacına ve toprağa. Kırmızılı sarılı çiçekler açacak, öyle yazıyor, ancak gölgede büyüyormuş bu çiçekler. Boyları on beş yirmi santim uzuyormuş. Bakana huzur ve rahatlık hissi veriyorlarmış. Annem, herşey güzel olacak, diyor; hayat böyle, diyor. Buruşuk elleri, masmavi gözleriyle toprağa bakıyor, başını ağaçların çok olduğu kısma çeviriyor. Ağlıyor, biliyorum, görmemi istemiyor. Ben de başımı çeviriyorum, onu huzursuz etmemek için. Yengem pencereden seslenene dek, sessizce, hiç konuşmadan, bahçede, taşların üstünde oturuyoruz.