• Sevişmek gibi güzel bir fiil, nasıl oldu da şu biyolojik fonksiyon olan anlama evrildi anlamak mümkün değil. İki insanın karşılıklı sevmesi manasıyla "Biz sevişiyoruz" ne güzel ifade halbuki. Yozlaşmanın kelimelere tezahürü.. Bu çağdan nefret etmek için bir sebep daha.
  • 320 syf.
    ·10 günde·Puan vermedi
    "Hem hiçbir şey zerrece değişmemiş hem de her şey ebediyen farklılaşmış gibiydi."

    Öncelikle kitap hakkında dolu bir içerik arayanlar vakit kaybetmeyebilir :)
    Emek sarf edip çok güzel incelemeler yazan arkadaşlar var, bu konuda yetkin hissetmediğim için pek yazmıyorum; ama kitabı okuduğumdaki hislerime dönüp bakmak istediğim anlar için, içerikle ilgili dolu bi incelemeden ziyade, çok kısaca ana hatlardan ve hislerimden bahsederek birkaç cümle çiziktirmek istedim bu defa. Aslında o kadar çok alıntı yaptım ki buna gerek olmayabilir de. Her neyse devam edelim.

    Hastalık, ölümün eşiğinden dönüş, yolculuk, yol arkadaşlığı, suçluluk vs. Adalet.
    Bazen varlığına inanılmayan, bazen başka bi dünyaya bırakılan adalet değil de baş kahramanımız Adalet, yer yer Hülya'sıyla çekişmeleri (herkesin Hülya'sıyla olduğu gibi) ile güldürüp aynı zamanda bu çekişmelerle iç sesini duyurup, yolculuktan yolculuğa atlıyor ve akabinde bizi de peşine takıyor. Sultanşehri, Yula, Sislikaya, Moran, otobüs, tren, uçak, nihayetinde sanırım kendine varıyor Adalet. Hafiflemek isteyip kendince anılarından çekip çıkardığı ilk günahının peşine düşüp sonunda neyi farketti peki? Derdinde mi yanlıştı?

    "Dokunmadan" okuduğum ilk eseri Nermin Yıldırım'ın. Hiç de azımsanmayacak sayıdaki sloganvari cümleleriyle çokça alıntı yaptırıyor bana. Beylik laflar desem daha doğru olabilir hatta. Klişe gibi değil de cuk oturan cinsinden olunca rahatsız etmedi hiç tabi.

    Sona yaklaştıkça da o kadar aynı hissedebildiğimi gördüm ki Adalet'le bazı bazı bazı...
    Şunu da söylemeden geçmek istemem, baştan sona kitabın havası o kadar değişti ki benim için, bu beni oldukça etkiledi; baştaki hislerimle sondaki hislerim ne kadar farklı olsa da iki ruh haline de girebilmek... Bipolar mıyım acaba? demeyeceğim tabi ki. Bir anda evet duygular tersine döndü belki ama; iki duyguya da girebilmem yazarın dili ustaca kullanmasından, üslubundan ve romanın kurgusundan kaynaklanmaktaydı elbette. Tabi içeriğin ilgimi çekmesinden söz etmeme gerek yok.

    Ne derece doğrudur bilmiyorum, Nermin Yıldırım romanlarını yazarken psikoloğa danıştığı oluyormuş, MUŞ. Kitabı bitirdiğimde oldukça rahatladığımı hissettim. Terapiden çıkmış gibi mi desem, nasıl ifade etsem? Bilmiyorum gerçi terapiden çıkınca böyle mi hissediliyor ama bu kitap benim için terapi gibi bi şey oldu. Sahi noldu? Neden bu kadar hisli bi okuma oldu? Zamanlama belki de benim için çok doğruydu. Tekrar okuyunca aynı şeyleri hissedecek miyim merak ediyorum.

    Kendime söz: Seneye aynı zamanda yeniden okuyacağım.

    Kitapta geçen bu şarkıyı da çok sevdim, paylaşmalı:
    https://youtu.be/cn8-o0sLJbc
  • 632 syf.
    Oblomov tipinden hareketle doğan Oblomovluk, Oblomov’un hayatıyla ilgilidir. Romanda da geçen bir şeydir. Oblomovluk Türk Edebiyatı’nda birçok eseri etkiler: Tutunamayanlar, Aylak Adam gibi… Oblomov aslında tutunamayan birisidir.
    Oblomov romanında İlya İlyiç Oblomov’un yaşadığı temel süreç Eski Rusya’nın insanı olması, henüz burjuva sisteminde kalmış olması, Sanayi Devrimi’ni yaşamamış Rusya’nın değerlerine bağlı kalmasıdır.
    Yazarlar çoğu eserlerine kendi hayatlarından da katkılarda bulunur. Gonçarov’un hayatında Oblomov’un hayatıyla kesiştiği bazı noktalar vardır. Özellikle Rusya’daki dönüşümü ya da kendi hayatındaki bir bölümünü iç kapanık geçirmesi gibi durumlar Gonçarov ve Oblomov’un hayatıyla kesişir. Maddi durumları, sosyal statüleri açısından kesişir. Gonçarov romanı bir aylık bir sürede yazdığını ifade eder ve herkes çok şaşırır. Bu kadar güzel, bu kadar hacimli… Çünkü cümlelere bakıldığında düzgün cümlelerdir. Ağır betimlemelerin olduğu, olayların çok olmadığı fakat düşünsel ağırlıklı bir romandır. Düşünsel sürecinin çok daha uzun bir zamanı kapsadığını söyler.
    Oblomov’da temel mekanlar Oblomovka ve Petersburg’tur. Oblomovka, Oblomov ailesinin hüküm sürdüğü yerdir. Birkaç köy kendilerine bağlıdır. Fakat Oblomov üniversitede okumak amacıyla köyden çıkar. Herkesin Sanayi Devrimi ile şehirlere göç ettiği, insanların topraktan koparak şehir hayatına geçiş yaptığı, daha doğrusu Yeni Rusya’nın doğmaya başladığı dönemde Petersburg’a taşınır.
    Oblomovka, Oblomov’un hayat hikayesi (Oblomov’u Oblomov yapan nedenler) anlatılırken görülür. Oblomov, Oblomovka’ya gitme imkanı vardır fakat hiç gitmez. Normal şartlarda Oblomovka’da herkesin kendisine hizmet edeceği bir yerde yaşayabilirken Petersburg’da dar, karanlık, kirli bir evde yaşar. Zahar Trofimiç ile yaşar. Zahar, Oblomov’un kölesidir. Oblomov’un kıyafetlerini, çizmelerini giydirir; saçlarını tarar, yemeğini hazırlar. Evi temizlemekle görevlidir ancak temizlemez.
    Romanda tasvir edilen ev, duvarlarından örümcekler sarkan, yerler kirli, okunmak üzere açılmış bir kitap (uzun bir süre açık kalan yaprakları sararmış), aynaya dokunulduğunda tamamen tozludur. Hatta kanepesine uzanmış Oblomov fark edilmese terk edilmiş bir ev olduğu düşünülebilir. O kadar hayatın olmadığı bir evdir. Terk edilmiş bir ev olduğunu düşünülecek kadar kirli, o kadar cansız, o kadar ölü bir evde yaşar.
    Oblomov’un temel özelliği, roman boyunca görülen hareketsizliğidir. Roman boyunca kanepesine uzanmış, kanepeyle bütünleşmiş, kanepe üzerinde bir nesne haline gelmiş biri olarak çıkar (bir yer hariç: Olga’ya aşık olur ve üzerindeki hırkasını çıkarıp hayata karışır.). Oblomov’un temel nesnesi; üzerinden hiç çıkarmadığı bol bir hırka (hırkanın özelliği bol ve yumuşak olması), terlik (yumuşak ve geniş olması)… Nesnelere bakıldığında Oblomov’un rahatına düşkün olduğu söylenebilir. Evin içinden neredeyse hiç çıkmaz. Bu kadar hareketsiz, bu kadar umursamaz, bu kadar hayattan kopuk bir adam olarak görülmesine rağmen Oblomov’u diğer hareketsizlerden ayıran temel nitelik çok düşünmesidir. Kafasında projeler üretir, insanları gerçekten tanır fakat bir türlü eyleme geçemediği için aldatılır (Zahar tarafından sürekli). Annesini babasını kaybettikten sonra tüm mal varlığı ona kalır. Çok fazla gelire sahip olması gereken, çok zengin olması gereken biriyken mutsuz bir hayat yaşar. Bunun temel kaynağı da etrafındaki kişiler tarafından kandırılmasıdır. Tüm hayatı hareketsizlik ancak bu hareketsizliğin karşısında sürekli düşünmekle ve projeler üretmekle geçer.
    Romanda norm karakterler Ştolts ve Olga’dır. Ştolts Oblomov’un üniversiteden arkadaşıdır. Uzun zamandır görüşmemişlerdir. Oblomov’u çok sever. Ona yardımcı olmak ister ve onu birden harekete geçirmek ister. Yeniden hayata karıştırmak ister. Bunu kendisi başaramayınca Oblomov’u yirmili yaşlarında olan Olga adında bir kızla tanıştırır. Olga, ilk bakışta güzelliği fark edilmeyen bir kızdır. Ondaki güzelliği fark edebilecek olan kişinin elit olması gerekir. Fiziksel olarak çok güzel olmasa da Olga, Yeni Rusya’nın, çalışmanın, ilerlemenin simgesidir. Ştolts’un etkisiyle Oblomov ile bir yakınlık kurar. Daha sonra ona aşık olur. Temel nedeni de onun çok iyi bir insan olmasıdır. Fakat Oblomov Olga’dan önce Olga’nın kendisine değil; zihninde idealize ettiği, ayağa kaldırdığı, harekete geçirdiği Oblomov’a aşık olduğunu fark eder ve Olga’ya bir mektup yazar. Mektupta Olga’nın ona layık olmadığı, zihninde kurguladığı Oblomov’a aşık olduğu ancak bunu başaramayacağı, ayrılmalarının daha uygun olduğu yazılıdır. O aralar Ştolts yurt dışındadır. Geldiğinde Olga ile yakınlığı başlar ve ikisi evlenirler. Oblomov ise çocuklu dul bir kadınla evlenir. Bu kadının özelliği, sürekli ev işleriyle uğraşması, çocuklarına bakmasıdır. Oblomov’un o kadında dikkat çeken organ dirsekleridir. Dirseklere bakarken bu dirseklerin ne çok tembel bir insanı büyütüp beslediğini düşünür. Çünkü o dirsekler sürekli işler; bulaşık, çamaşır yıkar, ev süpürür; sürekli hareket halindedir. O dirseklerin hareketliliği Oblomov’a kendisinin ve kendi gibi olan erkeklerin hareketsizliğini hatırlatır.
    Oblomov’u Oblomov yapan niteliklerden birisi Oblomov’un dış dünyayla iletişim kuramamasıdır. Oblomov kendisine yabancılaşmış birisi değildir. Kendisini çok iyi tanıyan, kendisinin farkında olan birisidir. Hatta Olga’nın kendisine idealize ettiği Oblomov’a aşık olduğunu Olga’nın kendisinden önce fark eder. O topluma yabancıdır. Topluma yabancılaşma iki şekilde gerçekleşir: birincisi bireyin, toplumun davranışlarını gereksiz görmesinden kaynaklanan bir yabancılaşmadır, ikincisi toplumu bireyin yaptıklarını anlamsız bulup dışlamasından kaynaklanır. Oblomov’unki ise bireyin, toplumun tavır ve davranışlarını anlamsız ve saçma bulması dolayısıyladır. Oblomov’un istediği ve yapmaya çalıştığı şey, geleneğe bağlı kalarak bir ilerleme sağlamaktır. Bu, Sanayi Devrimi’nin getirmiş olduğu global Yeni Rusya’nın hareketli hayatın mekanik hayata karşı çıkıyor olmasından kaynaklıdır. İnsanların bir amirin gereksiz emirleri altında ezilmesine karşı çıkar ya da sürekli kağıtlarla ilgilenmeye karşı çıkar. Evrakların arasında boğuşmaya karşı çıkar. Oblomov üniversiteden sonra memuriyetlik de yapar ve sırf memuriyetliğin yitik, silik ve sıkıcı hayatı dolayısıyla memuriyetliği bırakıp evine kapanır. Dış dünyaya açılmaz. Ancak önceden Ştolts ile dünyayı gezmek, yeni yerler keşfetmek, yeni projeleri hayata geçirmek gibi bir hayali vardır. Ancak tümünü bırakıp sokağa bile çıkmayan kişiye dönüşür. Ştolts’un etkisiyle birkaç kez Petersburg’taki bazı davetlere, toplantılara katılır. Ancak orada insanların kıyafetlerinden, yeni aldığı eşyalardan, maddi varlıklardan bahsetmiş olmaları Oblomov’un canını sıkar. Temel olaylardan birisi dedikodudur. Onu topluma yaklaştırmayan, toplumdan uzaklaştıran temel şeylerden birisidir. Oblomov’u rahatsız eden şeylerden birisi, insanların birbirilerinin arkasından çok fazla konuşmuş olması ve konuştukları şeylerin değersiz, maddiyat üzerine kurulmuş olmasıdır. Dolayısıyla toplumla çok fazla iletişim kurmaz. Yanına gelen arkadaşları vardır. Alekseyev, Tarantyev ile iletişim kurar ancak onlar da (özellikle Tarantyev) onun evine gelip yer, içer; sömürürler. Ancak hiçbiri Ştolts kadar Oblomov’u ayağa kaldırmaya yönelik şeylerle bulunmazlar.
    Oblomov romanda tamamen Doğu’yu temsil ederken Ştolts ve Olga Batı’yı temsil eder. Ştolts’un babası Alman, annesi Rus’tur. Dolayısıyla hem Doğu, hem Batı’yı bir arada sentezlemiş kişidir. Türk Edebiyatı’na bakıldığında, Rusya’da yeni bir hayat, yeni bir hareketlilik varken Osmanlı Devleti’nde de benzer hareketlilikler söz konusudur. Bir devirden başka bir devreye geçişin sancıları yaşanır (Tanzimat dönemi düşünüldüğünde.) Ştolts, Felatun Bey ve Rakım Efendi’deki Rakım Efendi ile özdeşleşebilir. Ştolts, kendisini (kendi değerlerini) kaybetmeden Batı’yı onun içerisine sığdırabilen birisidir. Oblomov ise Batı’yı kabul etmeyen ve kendi içerisinde kalan biri olarak bulunur. Doğu’nun tüm değerlerine bağlı, geleneksel, ayakları yere basan içine kapanık bir kimliktir.
    Oblomovka’nın kelime kökeni çemberden gelir. Bu çemberin içerinde yaşayanlar, dışarıdan kimseyi kabul etmez. Köydekiler de o köyün dışına çıkmak için hiçbir çaba harcamazlar. O köyün dışında bir hayatın olduğunun farkında bile değillerdir. Oblomov köyde doğar, köyün sahibinin çocuğudur. Çocukluğundan beri kendisinin bir şeyler yapmasına izin verilmez. Saçlarını bile Zahar tarar. O nedenle Oblomov Zahar’a bağımlı bir kişilik olarak yetişir. Bu da onun hareketliliğini sınırlayan bir duruma yol açar. Dolayısıyla Oblomov’un hayatında efendi-köle diyalektiğini doğurur (Georg Hegel’in efendi-köle diyalektiği). Ancak efendi yaptıklarıyla köleye bağımlı ve kölenin kölesi gibi görünür. Oblomov Zahar’ın fizik gücüne, Zahar Oblomov’un maddi gücüne bağımlıdır. Oblomov’un evinde efendi olarak yaşayan Zahar, Oblomov’dan gelen maddi desteğin çekilmesiyle tamamen gerçek anlamda köleliği yaşamaya başlar.
    Oblomov’da çalışmamak söz konusuyken karşısında olan Ştolts çalışmanın, azmin ve Alman disiplinin etkisiyle yetişir. Hayatın gerçeklerinin farkında, görüşünün farkında olduğu için tüm işleri kendisi yapan birisidir. Ancak bunu yaparken Oblomov’u da ayağa kaldırmaya çalışan bir kişiliktir. Çalışmak onun için en önemli şeylerden birisidir. Sanayiye katkıda bulunmak ve Batı’yı Yeni Rusya’ya getirmek Ştolts’un temel hayalidir. Dikkat edildiğinde Eski ve Yeni Rusya, Oblomov ve Ştolts ile tanımlanabilir. Ştolts’un Oblomov’u ayağa kaldırıp hareketsizliğinden, miskinliğinden kurtarma çabaları bir yerde Yeni Rusya’yı kurmak isteyen kişileri, aynı zamanda Eski Rusya ile iç içe ve iş birliği içerisinde olmasını da savunan düşüncesi bir aradadır. Ştolts’un Oblomov’u ayağa kaldırmaya çalışması aslında Yeni Rusya’nın Eski Rusya’yı ayağa kaldırmasıdır. Eser, maddi ile manevinin sentezlenerek yeni bir insan tipini ortaya çıkarmanın simgesel bir anlatısıdır.
    Oblomov’un sürekli sömürüldüğü görülür. Ondan sürekli faydalanmaya çalışan bir kişi karşıt güçte olan kahya, maddi kazancı Oblomov’a hiçbir zaman göndermeyerek kendi cebine indirir. Köylülere eziyet eder, köylülerden vergi toplar.
    Ölüm, birinci anlamıyla sadece romanın sonunda Oblomov’un ölmesiyle gerçekleşir. Oblomov’un hareketsizliği sonucunda gerçekleşir. Yani Eski Rusya bir yerde hareketsizliğiyle ölmüştür. Oblomov, efendi olarak yaşayacağı evi reddeder, önceki evin nispeten biraz daha büyük olan evde yaşamını sürdürür. Ara ara krizler, felçler geçirir. Krizlerden birisinde de yaşamını yitirir. Fiziksel anlamdaki ölümü budur. Ancak ondan daha önce hiç dışarı çıkmayarak tinsel ölümünü gerçekleştirir. Onun yaşadığının görüldüğü tek yer Olga ile olan aşkıdır. Olga ile de kısa süreli bir aşk yaşarlar. Olga Oblomov’un hayatında bir havai fişek gibidir. Hayatına girer, kısa zaman içerisinde Oblomov’a gerçekten çok iyi bir hayat yaşatır. Oblomov’un Olga’yla olduğu dönemler hırkasını çıkarır, terliklerinden, kanepesinden kurtulur. Kırlara çıkar, yaşamla iç içe olur. Olga ile ilişkisi sürecinde miskinliğinden kurtulduğu bir dönemle karşılaşılır. Ancak Olga’dan ayrıldıktan sonra servetini yer, hırkasını giyer ve kanepeye yapışır. Eski halini ölene kadar devam ettirir. Oblomov’un temel özelliği tutunamamasıdır; hayata, aşka, yeni değerlere…
    Kravat ve gömlek Ştolts ile bağlantı kurulacak kavramlar arasındadır. Çünkü ikisi de Batı’yı ve sanayileşmeyi temsil eder. Daha elit, daha burjuvadan ziyade sanayi alanı, elit alanı temsil eden kavramlardır.
    Örümcek ağı Oblomov’un evinde görülür ve yaşanmamışlığı temsil eder. Örümcekler daha çok kullanılmayan yerde görülür. Ayna önemlidir. Ayna insanın yüzleşme nesnesidir. İnsanın kendisini gördüğü, değerlendirdiği, kendisiyle yüzleştiği bir nesnedir. Ancak romanda ayna kirli ve tozlu bir aynadır. Bu, Oblomov’un kendisiyle tam olarak yüzleşemediğini gösterir. Kendisiyle tam olarak yüzleşemeyen, içindekini dışına yansıtamayan bir nesne olarak çıkar.
    Oblomov’a tembel, işsiz bir adam denilemez. Çünkü işsiz olan birisi kendine iş arar. Oblomov’un öyle bir derdi yoktur. Mevcut bir işi vardır, projeleri vardır fakat hiçbirini gerçekleştirmez. Oblomov hakkında yapılan değerlendirmelerde arasında Oblomov romanının Batılılar tarafından tam olarak anlaşılmaması vardır. Çünkü Oblomov onlara çok ters gelen bir kişiliktir. İşi olduğu halde onu yerine getirmeyen bir insan olması onların zihin yapılarına uymaz. Doğu’da çok iyi anlaşılır. Çünkü Doğu, ‟Çalışma, miskinlik yap!ˮ deseler, onları yapabilecek olan kişiliklere sahiptir.
    Oblomov tipi, Feodal Rusya’yı temsil eder. Çok tembeldir. Kafasında projeler vardır fakat sanki kolunu kaldıracak gücü yoktur. Oblomov’un Ştolts adında bir arkadaşı vardır. Ştolts Alman kökenlidir, romanda çalışkanlığı temsil eder. Feodal Rusya’nın ne kadar tembel olduğu Oblomov üzerinden anlatmaya çalışır. Oblomov, yazarın eleştirmek istediği bir tiptir. Sonuç itibariyle görünür hayatta elde ettiği bir şey yoktur.
  • 248 syf.
    ·2 günde·8/10
    Ne beyaz dizi ne siyah... Ne tam ne yarım... Ne güzel ne kötü... Ama soluksuz okuduğum bir roman.
    Karakterler ve kurgu havada kalmıştı. Kim neyi savunuyor belli değildi. Önce bir yönde ilerleyen düşünceler sonra tam ters yönde ilerliyordu. Kimi zaman bilgilendirme, kimi zaman laf çakma dürtüsü ile yazıp geçmişti yazar. Hiç bir şeyin hakkını tam vermemişti.
    Ben okurken hikayeyi kafamda tamamladım sanırım. Uyumsuzlukları törpüleyip eksiklikleri yamadım. Erkek karakterin süper özelliklerini yok saydım. Kadın karakterin söylemek istediklerini satırlar arasında yakalayıp hikayenin tümüne yaydım. Toplumsal mesaj haykırışlarında yazarı sayfaların dışına öteledim. Bu yüzden de kitabı elimden bırakamadım. Bir kitabın bunu başarabilmesi de bir başarı bence.
    Ben aslında yazarı anladım. Yeterince güçlü ifade edememiş olsa da hikayenin ana fikrine saygı duydum. Keşke daha özenle işleyebilmiş olsaydı diyeceğim ama açıkçası bu kadarı bana yetti. Bomboş satırlarla üç beş cilt dolduran hikayelerdense eksiğine rağmen beni ağlatabilen bu hikayeyi okumayı tercih ederim.
  • 314 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Öyle ya da böyle bilim kurgu okumaya çalışan bir okur olarak Stanislaw Lem'in Yıldız Güncesi adlı bu kitabı aslında sadece bilimkurgu alanında çocuk romanları okumuş olduğuma beni inandırdı. Ne yazık ki Lem'e yanlış bir kitapla başlamanın bedelini ödüyorum: Kitabın bir kısmını Trabzon'a giderken ve oradan dönerken uçakta okudum. Bir diğer hata da galiba ekitap olarak okumam oldu. Ama en büyük sorun şu: bu tür bir bilimkurgu daha önceden okumamıştım. Ekşisözlük'te almagest adlı bir kullanıcının 2004'te yazar adına açılan bir başlığa yazdığı uzun yazıda "bilimkurgu sadece bilimin öyküleştirilmesi değildir. Aynı zamanda sorulması gereken sorular ve bilimin sorgulanması demektir" şeklinde bir ifade var. Yıldız Güncesi, Ichon Tichy adını taşıyan bir uzay/zaman yolcusunun evrenin farklı bölgelerine, gezegenlerine, kültürlerine vb yaptığı yolculuklarla ilgili öykülerinden oluşuyor. Tichy her biri tek başına bir roman olabilecek bu yolculuklarda anlamaya çalışan ve soru soran, muzipçe gülen ve güldüren bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Ancak durum hakikaten garip: benim gibi bu kadar ciddi bir bilimkurgu okumamış bir okur için bir bilimkurgu yazarının hem hayâl hem de düşünme gücü şaşırtıcı, çünkü bütün yolculuklar bu yazar bunu nasıl düşünebildi diye düşündürüyor. Daha önemlisi; kolay, basit kurgularla dolu ve yine de güzel olan diğer bilimkurguların yanında Yıldız Güncesi nasıl da gülerken dahi kaale alınmayı istiyor bizden!

    Kitaptaki çeşitli yolculukları, örneğin en çok adı geçen 21. yolculuk gibi okumam mümkün olmadı. Bu kitaba Lem'in daha klasik ve bilinen eserlerini okuduktan sonra dönmem gerekiyor belki de. Yazarın 20 seneye yayarak yazdığı, ve yeni yolculuklar ekleyerek hacmini, hayal gücünü ve sorularını çoğaltıp zenginleştirdiği bu eseri gerçek bilimkurgu severlere önerebilirim yalnızca. Büyük keyifle okuduğum ve görece daha yalın, basit sorular, veya ilginçlikler, hayal gücü zenginliği örnekleri içeren yolculuklarını düşünerek de söylüyorum bunu. Aynı yazarın kitaplarını üst üste okumaya çalışmanın can sıkıcı, yorucu tarafları var, Doris Lessing ve hatta Peyami Safa'da yaptığımı düşündüğüm bu hatayı Lem için tekrar etmemem gerekiyor kesinlikle. İşte buna dikkat ederek Stanislaw Lem'i yavaş yavaş okuyacağım ve Yıldız Güncesi'ni bir gün yeniden okuyacağım..en azından komik, ilginç Tichy'nin bazı yolculuklarını..

    Herkese iyi okumalar.
  • 314 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Ferit, pardon öyle demeyiniz, pek hoş değil zira, öyle itli mitli ifadeler. Ferid, evet işte böyle daha iyi, Ferid, id ile biten, itle değil. Öyleyse diyelim, yok demeyelim. Hem niye öyle olsun ki? Ne demek böyle! Böyle misin de ne demek? Ah Selma, ah!
    Peyami Safa bu ve benzeri benim üstün körü topluca vermeye çalıştığım Ferid'in düşünceleri ile birlikte düşünmeye itiyor bizi. Genel olarak Ferid'in özel hayatı ve düşünceleri ile yaklaşık bir haftalık macerası ve devamında gelişen olaylara tanıklık ediyoruz romanda. Şarkı ve garbı bu kez kedi ve köpek benzetmesinden değil Vafi Bey ve Aziz'in konuşmalarından ayrı ayrı görüyor ve mistisizm ile materyalizmin nasıl da karşı karşıya geldiğini görüyoruz. Bunun yanı sıra bir de... vesaire vesaire. Bu konuya ilişkin zorlu felsefi metinler ile karşı karşıya gelebildiğiniz bu kitap tabi ki de bundan ibaret değil. Bu sefer bir Neriman, Nüzhet değil ama Selma'mız var. İlişkileri Ferit'in, evet bu sefer it ile, yanlış anlamaları ve kendini yanlış ifade etmeleri ile sürekli sarpa sarıyor. Nasıl da anlamsız! Oysa Selma ile ne düşleri var da kendini bir şekilde yanlış ifade etmeyi başarıyor. Bununla da kalmıyor yanlış anlamaya da pek meyilli. Buna çıldırabilir ve Vafi Bey'in uzun ve derin anlatımları yahut Aziz ile Ferid'in felsefi ve ilmi sohbetlerinde "Ya bu Selma'ya ne oldu?" diyebilirsiniz. Bakmayın siz Ferid de bir iki söz söyler ama aklı onun bambaşka diyarlardadır.
    Merak ediyorum doğrusu acaba Peyami Safa günümüzde yaşamış olsaydı bu durumu ne şekilde yansıtırdı. Ne de olsa tramvay ile dört defa şehrin öteki ucuna gitmeye gerek yok artık sevgiliden bir haber için. Teknoloji her şeyi geliştirdi fakat bu yanlış anlaşılmalar giderilebilindi mi?... Bence bu kitaptan hareketle bu konuda bir roman olmasa da böyle güzel bir hikaye yazmak gerek! Böyle mi? Ne demek böyle?
  • - Geleneksel din anlayışı en çok kadınlarla ilgili konularda dine ilaveler yapmıştır dersek abartmış olmayız. Kadını köleden beter yapan, kadının erkek egemen toplumda sadece ev işinde ve cinsellikte kullanılmasını, hiçbir alanda kadına hak tanınmamasını savunan izahlar; toplum nezdinde kabul görsünler diye uydurma hadislere ve mezhep izahlarına dayandırılmış ve bu bakış açısı geniş bir kesime “din” diye yutturulmuştur. Saf dindar kadınların birçoğu, Kuran’ın anlattığı İslam ile bu uydurmaları ayırt edemedikleri için Allah’ın rızasını umarak bu uydurmalara göre yaşamaya çalışmış ve kendilerini mezhepçi-gelenekçi erkeklerin sınırlarını çizdiği kapkara bir dünyada bulmuşlardır. Mezhepçi-gelenekçi zihniyeti benimseyenler, “Peygamberimiz cennetin annelerin ayaklarının altında olduğunu söylemiş, kadınlar annemizdir, bacımızdır...” gibi laflar ederek, kadınlara çok değer verdiklerini göstermek istemektedirler. Oysa birazdan kadınlarla ilgili mezhepçi kaynaklardaki izahları incelediğimizde, gerçekte kadına ne kadar değer verdiklerini iyice anlayacağız
    Bu uydurmaların yapılışındaki en temel hedef, kadının erkeğine kayıtsız ve şartsız itaatini sağlamak olmuştur. Hadis kitaplarının ve mezhep kurucularının hepsinin erkek olmasının da elbette ortaya çıkan bu manzarayla ilgisi vardır. Uydurma hadislerle, kadının erkeğe itaati bir ibadet gibi sunulmuştur:
    Eğer bir kimsenin bir kimseye secde etmesini emretseydim, erkeklerin kadınlar üzerinde olan haklarından dolayı kadınların erkeklere secde etmelerini emrederdim.
    Tirmizi, Rada; Ebu Davud, Nikâh; Ahmed b. Hanbel, Müsned; İbn Mace, Nikâh
    Kocanın vücudu irin ile kaplı dahi olsa ve karısı onu yalayarak temizlese, yine de kocasının hakkını ödemiş olmaz.
    İbni Hacer El Heytemi; Ahmed b. Hanbel, Müsned
    Ey kadınlar! Eğer kocalarınızın size olan haklarını bilseydiniz, ayaklarının tozunu yüzlerinizle silerdiniz. Hafız Zehebi, Büyük Günahlar
    En titiz hadis çalışmalarında alıntıladığımız hadisleri görmemiz “Kuran, yalnız ve yalnız Kuran” diye niye defalarca tekrar ettiğimizin anlaşılmasını bir kez daha sağlayacaktır. Yukarıdaki uydurmaları Peygamberimiz’e atfedenler, ne yazık ki bu uydurmaların reddi olan Kuran’ın anlattığı İslam’a uymayı “Peygamber düşmanlığı”, bu uydurmaların kabulü olan hadislerin, mezheplerin, geleneklerin İslam’ını ise “Peygamber’i sevme göstergesi” ilan ediyorlar. Böylece kadınları eksik akıllı ve eksik dinli ilan edenler, hem Peygamberimiz’e iftiralar atmakta hem de dine büyük zarar vermekteler. Bir de Peygamberimiz’e atfedilen şu uydurmaları inceleyelim:
    Kadınların dinleri ve akılları eksiktir.
    Buhari
    Çok lanet ediyor ve kocalarınıza karşı nankörlük ediyorsunuz. Aklı başında bir erkeğin aklını sizin kadar çelebilen, aklı ve dini eksik başka bir varlık görmedim.
    Müslim, İman; İbn Mace, Fiten
    Kadınları erkeğin kölesi yapan zihniyet, bununla yetinmeyip kadınların çoğunu cehennemlik, dinen eksik ilan edip, Kuran’da olmayan din anlayışları sunmuşlardır: Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir.
    Buhari
    Ey kadınlar topluluğu! Sadaka veriniz ve çok istiğfar ediniz. Çünkü ben, Cehennem halkının çoğunun sizler olduğunu gördüm.
    Müslim, İman; İbn Mace, Fiten
    Kadınların çoğunun cehennemlik olduğunu iddia eden hadislerin yanında, kadının cennete gidişi için kocasının kendisinden memnuniyetini şart olarak gösteren hadisler de uydurulmuştur.
    Bir kadın, kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse cennete girer.
    Riyazus Salihin
    Müslim de, Buhari de, Tirmizi de, Muvatta da, Şii kaynaklar da Emevi ve Abbasi döneminde uydurulmuş, bazı kişilerin kadına kendi bakış açılarını dinselleştirmeye çalışmalarının ürünü olan bu tip uydurmalarla doludurlar. Oysa Kuran’ın hiçbir yerinde, biraz önce örneklediğimiz tipteki hadislerde olduğu gibi kadınların çoğunun kötü, cehennemlik, dinen eksik olduğu geçmez. Kuran’ın kendi çağının üstünde bir anlayışla yazıldığının sayısız göstergelerinden birisi budur; eğer Kuran kendi kültürü- nün etkisi altındaki bir insan tarafından yazılmış olsaydı, Kuran’da da döneminin hakim anlayışının yansımaları olması kaçınılmazdı. Kuran, üstünlüğü erkek veya kadın olmaya değil, Allah’a yakın olmaya, Allah’ın dininde titizliğe bağlar.
    Ey insanlar! Biz sizi bir erkek, bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler kıldık. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız takvaca en ileride olanınızdır.
    Hucurat Suresi 13
    Ayetten de anlayacağımız gibi Kuran, üstünlüğü bir ırka, bir kabileye veya erkek, kadın gibi bir cinsiyetten olmaya değil, Allah’ın dinine titizlik ve Allah için hatalardan sakınma tipi manalara gelen “takva”ya bağlamıştır. Oysa buraya kadar gördüğümüz hadislere göre kadın olmak daha baştan cehennemlik olma ihtimalini arttıran bir unsurdur. Bu zihniyet, eksik ve cehennemlik ilan ettiği kadını, ezik karakterli bir varlığa dönüştürüp, kayıtsız şartsız erkeğin kumandasına verir ve bu anlayışı da “din” diye insanlara dayatır. Kuran’ın anlattığı İslam’ın bu uydurulmuş dinden neden ayrılması gerektiğini daha da iyi anlamak için “en itibarlı” uydurma kaynakları incelemeye devam edelim: Namazı bozan şeyler kara köpek, eşek, domuz ve kadındır.
    Müslim, Salat; Tirmizi Salat; Ebu Davud, Salat
    Uğursuzluk üç şeyde vardır: Kadında, evde ve atta.
    Ebu Davud, Tıb; Müslim, Selam; Buhari, Nikâh
    Aşağıda kadını uğursuz ve namazı bozucu ilan eden anlayışın çok itibar ettiği İmam Şarani ve İmam Gazali gibi düşünürlerin kadının neden evde tutulması gerektiği ile ilgili açıklamalarını, ayrıca kadınların süslenmesini haramlaştıran bazı hadisleri okuyacaksınız:
    İçinizden biri yaşı ileri, ağzındaki dişleri dökülmüş, görünüş itibarıyla da çok çirkin olabileceği gibi aksine karısı da genç ve güzel olabilir. Bu genç ve güzel kadın, çarşıya çıktıktan veya davet edildiği düğün ve ziyafetten evine döndükten sonra dışarıda gördüğü yakışıklı erkeklerle yaşlı ve dişleri dökülmüş kocasını kıyas ederek kocasının yüzüne dahi bakmak istemez. Belki kocasının kendisini öpmesini ve cinsel ilişkide bulunmasını dahi istemez. İşte genç kadının erkeklerin çokça bulunduğu çarşı, pazar, şenlik ve toplantı yeri gibi mekânlara gitmesinin kadın üzerinde yapacağı etki en azından budur.
    İmam Şarani, Uhudül Kübra
    Dövme yapan ve yaptırana, yüzündeki tüyleri aldıran ve estetik için dişlerini seyrelttiren kadınlara Allah lanet etsin.
    Buhari
    Takma saç takan ve taktıran, kaşları incelten ve incelttiren, dövme yapan ve yaptıran lanetlenmiştir. Ebu Davud Eğer bir kadın peruk takarsa, eğer kol ve yüzüne dövme ya da ben yaparsa, yüzünden ve kaşlarından cımbızla kıl aldırırsa, yüzüne güzellik vermek için şekil değiştirirse lanetlenmiştir.
    İmam Şarani, Uhudül Kubra
    Bir hadise göre ashabı kiram, eşlerinin, pencere ve kapı aralıklarından dışarıyı seyretmelerini ve erkek görmelerini önlemek üzere evlerinin pencerelerini sıkı sıkıya kapatırlar ve dışarıya bakanlara dayak atarlardı.
    İmam Gazali, İhyayı Ulumuddin
    Kadınları zarar vermeyecek miktarda aç, aşırı gitmeyecek kadar da kıyafetsiz bırakınız. Çünkü kadınlar iyice doyar, güzelce giyinirlerse onlar için dışarı çıkıp gezmekten daha sevimli bir şey yoktur. Fakat onlar biraz aç, biraz da çıplak kalırlarsa onlar için evde oturmaktan hayırlı bir şey yoktur.
    İbnül Cevzi, Mevzuat; Suyuti, Lealil Masnua; İbn Arrak, Tenzihüş Şeria
    Kadınlarınıza evlerinin kapısında oturmamaları için yeni elbise yaptırmayın çünkü elbiseleri güzel ve yeni olursa kalplerine dışarı çıkmak arzusu gelir.
    İmam Gazali, Kimyayı Saadet; İbn Ebi Şeybe, Musannaf
    Dışarı çıkması kesin gereken kadın ise kocasından izin aldıktan sonra dışarı çıkacak ve şu kurallara kesin uyacaktır: 1- Sıkı sıkıya örtünüp kötü giysilere bürüne, 2- Hiç çıkmamış gibi davrana, 3- Başını öne eğip kimsenin yüzüne bakmaya, 4- Kalabalığa karışmaya, 5- Erkeklerin bulunduğu yerlere yanaşmaya, 6- Herkesin dolaştığı sokaklardan uzak dura, 7- İşini bir an önce bitirip evine döne.
    İmam Gazali, İhyayı Ulumuddin
    Bu uydurma izahlarla, kendi görüşünü, kadınlara olan aşırı kıskançlıklarını dini bir buyruğa çevirip, topluma dini bu şekilde sunanlar, kadınlara “din” maskesi altında yapılan zulümlere zemin oluşturmuşlar, dinsizlerin dinimize saldırısı için ortam hazırlamışlar ve birçok kimsenin dinimize olan inancının sarsılmasına sebep olmuşlardır. Halkımızın bir kısmı ise bu izahları kullanarak dinimize saldıranlara kızmakta fakat bu izahları yapanları, örneğin İmam Şarani’yi bu konuda eleştirmekten kaçınmaktadırlar. Biz Kuran’ı tek kaynak kabul edip, Şarani’nin ve Gazali’nin bu tarz izahlarını din adına eleştirmedikçe, dinsizlik adına bu izahları kullananlara kızmaya ne kadar hakkımız olabilir?
    Bakın Gazali, kadının kaç çeşit olduğunu nasıl açıklıyor ve halkı nasıl bilgilendiriyor:
    Kadının sıfatları şunlardır: 1- Giyim kuşam hevesinden maymun. 2- Fakir düşmeye razı olmadığından köpek. 3- Kocasına ve diğer insanlara kibrinden yılan. 4- Gece gündüz koğuculuk yaptığından akrep. 5- Evden eşya sattığından fare. 6- Erkeklere hile kurduğundan tilki. 7- Kocasına itaat ettiğinden dolayı koyundur.
    İmam Gazali, Nasihatül Mülk
    Bu maddelerin sonuncusunda “en makbul kadının koyun cinsi olduğu” açıklanır. Her türlü özgürlüğü elinden alınan kadının, Allah’ın farz kıldığı hacca bile tek başına gitme özgürlüğü yoktur. Kadının 90 km’den uzağa yanında mahrem biri olmadan (baba, amca, dayı, kardeş, koca gibi) gitmesi haram ilan edilir. Bu yüzden kadınlar, mahremlerinden birini ikna edemezse, bu farzı bile yapamaz konuma gelirler. Oysa Allah haccı erkek-kadın ayrımı yapmadan ve böyle bir şart belirtmeden farz kılmıştır. Kadının camiye gidip namaz kılması da, camiye gitmek için kadınların evden çıkması gerektiği için engellenmeye çalışılmış ve bununla ilgili de hadisler uydurulmuştur. Bu hadislere göre kadının evde namaz kılması camide kılmasından daha sevaptır, hatta evde bile yatak odasında kılması oturma odasında kılmasından daha sevaptır. Kadınları her alandan dışlamaya çalışan hadislere karşı Kuran’da şöyle geçmektedir:
    Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır.
    Tevbe Suresi 71
    Ayetten de anlayacağımız gibi Allah, iman eden erkek ve kadınların cins, mahrem, namahrem ayrımı yapmadan dost olmalarını istiyor. Peki, camiye gitmek için bile evden çıkması, hatta birazdan göreceğimiz izahlara göre erkeklerle konuşması bile engellenen kadın bu dostluğu ne zaman ve nasıl kuracaktır? Hayat sahnesinde yan yana faaliyetin, yardımlaşmanın ve beraber hizmetin insan neslinin yarısı olan kadının dışlanması ve diğer yarısı olan erkeklerle irtibat ve dayanışmasının kesilmesiyle sağlanması mümkün müdür? Aynı ayetin devamında bu dostluğu sağlayanların Allah’ın rahmetini kazanacağı söylenir. Eğer bugün Müslüman olduğunu iddia eden toplumlardan rahmet kesilmişse, kanaatimizce, birçok sebebinden biri de bu ayetin gereklerinin yerine getirilmemesidir. Oysa bazı hadis ve mezhep kaynaklı izahlara göre kadının sesinin bile duyulması sorunludur: Hanefilerden bazıları kadının sesinin de avret olduğu görüşündedirler. Fıkhus Siyre Bir hadis şöyledir:
    Ancak ve ancak mahremleriniz olan erkeklerle konuşacaksınız.
    İbni Kesir 4/355
    Bırakın kadın ve erkek Müslümanların birbirleriyle iletişim kurmalarını, haremlik selamlık gibi uygulamalarla kadınlar erkeklerden tamamen soyutlanmış ve kendi aralarında konuşan kadınların sesinin bile erkekler tarafından duyulmaması gerektiği söylenmiştir. Bu arada çok zaruret olursa, kadının ağzına çakıl taşı alıp sesi tanınmadan erkeklere -o da zaruret miktarınca- bir şeyler söyleyebileceği izahını yapanlar da olmuştur. Camiye gitmesi, tek başına hacca gitmesi, erkeklerle konuşması engellenen kadının, aybaşı olduğu zamanlarda namaz kılamayacağı, Kuran okuyamayacağı, oruç tutamayacağı izahlarıyla da bu ibadetleri engellenmiştir. Oysa Allah, Kuran’da, aybaşı olan kadınla sadece cinsel ilişkiye girilmemesini belirtmiştir. Eğer aybaşılı kadının namaz kılması, Kuran okuması ve oruç tutması istenmeseydi hiç şüphesiz bunlar da bildirilirdi. Fakat aybaşılı kadını pis gören yaklaşım, -İsrailiyat kökenli uydurmalar aracılığıyla- Kuran’a aykırı bu yasakları da dinimize sokmuştur. Kuran’da aybaşılı dönemi kapsayan tek yasak şu şekilde açıklanmıştır:
    Sana kadınların aybaşı halini sorarlar. De ki: “O bir sıkıntıdır. Aybaşı halinde kadınlardan uzak durun ve onlar temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın.”
    Bakara Suresi 222
    Kuran her türlü detayı verirken, Kuran’da olmayan zorlukları dine sokarak ilaveler yapanlar, kadınların namaz kılmalarını, oruç tutmalarını Kuran okumalarını aybaşı durumunda engelledikleri gibi kadın-erkek ayrımı yapılmadan farz kılınan Cuma namazına gitmelerini de engelleyerek, dini uygulamalarda eksiltmeler de yapmışlardır. Oysa Kuran’ın dininde ilave gibi eksiltme de hoş karşılanamaz. Kadınlar bu kadar kötülendikten sonra hiçbir fikrine değer verilmeyen bir varlığa çevrilmiş ve “Kadınlara itaat eden helak olur” şeklinde Kuran’dan onay alamayacak uydurma hadisler, Kuran’ın ahlakıyla ahlaklanmış olan Peygamberimiz’e atfen uydurulmuştur. Şunlar bu konuda örnek alıntılardır: Kadınlara danışmayın, onlara muhalefet edin. Kadınlara muhalefet edin, zira kadınlara muhalefet berekettir.
    Kadınlara Dîni Bilgiler; Suyuti, Lealil Masnua 2; İbn Arrak, Tenzihüş Şeria 2
    Kim ki karısına itaat ederse Allah onu yüzüstü Cehenneme atar.
    İbn Arrak 2
    Kişi kadınını yatağa davet eder de kadın kaçarak eşi sinirli bir şekilde gecelerse, melekler o kadına sabaha kadar lanet eder.
    Buhari 9/36
    Hanımının cinsel ilişki teklifini reddedeceğinden korkanlar bu uydurmayı Peygamber’e fatura ederek hanımlarına; “Bak, Peygamber böyle demiş, sakın bana karşı gelme” diyerek, kadınları bu konuda da uydurma dinleriyle terbiye etmektedirler. Ezilen kadının boşanma hakkı da elinden alındığı için tüm zulümlere karşı kadının hiçbir sığınağı kalmaz. Bazı “dini bilgiler” kitaplarında şöyle izahlar bile vardır: Bir kadın kocasından boşanırsa, o kadına cennet kokusu haram olur.
    Kadınlara Dini Bilgiler
    Oysa Kuran’da geçen “boşanmış kadınlar” tipi ifadeler (2-Bakara Suresi 228, 241) hem kadının erkeği, hem erkeğin kadını boşaması manasına gelebilir. Kuran’da, “Bir tek erkek boşayabilir” tarzında açık bir ifade kullanılmadığına göre, açık ifade olmadığında serbestlik ana prensip olduğuna göre, demek ki kadın da erkek gibi bu haktan aynen faydalanabilir. Bir hadiste şöyle denilir:
    “Camiye gelirken kokulanan kadın, evine dönüp de cünüplükten ötürü boy abdesti alır gibi yıkanmadıkça, Allah katında onun namazı kabul olmaz.”
    Avnül Mabül 11/230
    Erkeklerin güzel koku sürmesinde sevap bulanlar, aynı şeyi kadın yapıp koku sürünce, hemen “günah” diye damgalarlar. “Erkek güzel kokudan tahrik olur” diye de açıklama yaparlar. Peki, kadın erkeğin sürdüğü güzel kokuyu koklayıp tahrik olamaz mı? Madem böyle bir tahrik sorunu var, neden bu konuyla da ilgili bir ayet indirilip, kadının koku sürmesi yasaklanmadı? Cevabı aslında basit; çünkü bu, yasaklamak istenmedi. “Dini bilgiler” sunan kitaplarda daha neler var neler:
    Kadının yeri soğumadıkça erkek, kadının oturduğu yere oturmamalıdır.
    Kadınlara Dini Bilgiler
    Bazen, otobüs ve minibüslerde gelenekçi din anlayışının uygulayıcılarının, bu izahtan kaynaklanan endişelerle sergiledikleri manzaralara şahit olabilirsiniz. Bu da Kuran dışı olup, “din” etiketiyle sunulan uygulamaların sayısız örneklerinden bir tanesidir.
    Kuran’ın kadınla ilgili açıklamalarındaki yanlış anlaşılan bilgiler, ilk insanlar Adem ve Havva ile ilgili konulardan başlar. Kuran’ın hiçbir yerinde Havva’nın Adem’i kandırdığı ve günaha soktuğu şeklinde bir izah yoktur. Araf Suresi 11. ve 28. ayetlerin arasını okursak, Adem ile Havva’nın her ikisini birden kandıranın şeytan olduğunu görürüz. Bu arada kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına dair izah da Kuran’da yer almaz. Kuran’la ilgili yanlış iddialardan biri Kuran’ın erkeklere hitap ettiğidir. Kuran ayetlerinin % 90’dan fazlası genele, yani erkek ve kadın karışık olarak tüm insanlara veya inananlara hitap eder. Arapça gramerin bir özelliği olarak bir toplulukta en az bir erkek varsa o topluluk için eril zamir formu kullanılır. (Bu özellik başka dillerde de görülür.) Bunun yanında sadece Peygamberimiz’e, sadece kadınlara, sadece erkeklere hitap eden ayetler de, azınlık da olsa vardır. Kuran’ı insanlara ulaştıran Peygamberimiz erkektir ve erkekler topluluğunun bir alt kümesidir. Erkeklere hitap eden bazı ayetlerdeki üslup, bu nokta göz önünde bulundurularak okunursa daha iyi anlaşılır. Kuran’ı eline alıp okuyan herhangi bir kişi, Kuran’ın genele hitabını, sadece bir cinse hitap etmediğini rahatça anlar. Kuran’ı şarkı kitabı gibi okuyan veya hiç okumayanların bu tip iddiaları, hiç şüphesiz cehaletlerinin bir ürünüdür.
    Müslüman erkekler, müslüman kadınlar, mümin erkekler, mümin kadınlar, itaat eden erkekler, itaat eden kadınlar, özü-sözü doğru erkekler, özü-sözü doğru kadınlar, sabreden erkekler, sabreden kadınlar, korunup sakınan erkekler, korunup sakınan kadınlar, sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça hatırlayan erkekler ve Allah’ı çokça hatırlayan kadınlar; bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ödül hazırlamıştır.
    Ahzab Suresi 35
    Kuran’ın büyük bölümü genele hitap olsa da, bu ayette olduğu gibi Allah’ın kadın ve erkeği ayrı ayrı vurguladığı ayetler de mevcuttur.