• 182 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    *Yiğit mi ararsın namert mi? Aşıkların ve yiğitlerin kol gezdiği bereketli toprakların tek adresidir Anadolu’m. Bizim buralarda destanlar, türküler söylenir,efsaneler, masallar anlatılır. Anadolu’da iki söz vardır halk arasında: masal bilmeyen adam da mı olur? Türkü bilmeyen adam olur mu ? Çakırcalı Efe halkın içinde can bulmuş, hakkın, adaletin, fakir fıkaranın, mazlumun dilinde söylenmiş türküdür işte.
    * Evet insan tarihinin en büyük eşkıyasıydı Efe. On beş yıllık eşkıyalık hayatında rivayete göre 1085 kişiyi öldürdüğü söyleniyordu. Ama eşkıya dendiğine bakmayın Çakırcalı Efe için. O baştan ayağa yürek,hak,adaletti. Fakir fıkara babasıydı. Evlilik çağına gelmiş kızları erkekleri giyindirip kuşandırıp muratlarına erdirirdi. Açları doyurur hiçbir mazlum köylüye zalimlik etmezdi,etmedi. Eli her ne kadar silahlı da olsa yeri geldiğinde kibar, naif, hoşgörülü, duygu yüklü, saygılı bir Efe idi. Efelik geleneğine harfi harfine uyardı. Onun derdi nerede bir haksızlık var ise “dur!” demekti. Zengin ağalar, eşraf, beylerle idi derdi.
    *Bir yiğit düşünün düşmanları bile yiğitliğini görünce öldürmekten vazgeçsin. Bu, her ademoğluna nasip olmayacak bir onur. “Ta ezelden beri kurt eniği kurt olur.”demişler. Keskin mi keskin silahı! Nazım üstadın Antepli Karayılan için dediği gibi :” Uçan turnayı gözünden , kaçan tavşanı ard ayağından vurur…” Çakırcalı Efe de tıpkı bu denli bir atıcıydı.
    ** Anadolu’da yiğitler tükenmez canlar. Ezelden ebede dek bu böyle gelmiş böyle de sürer gider. Köroğlu, Dadaloğlu, İnce Memed, Kara Ali Efe, Çakırcalı Efe ve daha niceleri … Mahsuni Şerif bir türküsünde der ya :
    “Mahsuni Şerif’im yiğit yavrusu,
    Anadolu’sundan yoktur kaygısı
    sizin değil beyler işin doğrusu
    Yiğitler yiğitler bizim yiğitler
    bizim yiğitler de büyük ümitler…”
    Ümidimiz yiğitlerimizde, ümidimiz yiğitleri anlatan eserlerde, ümidimiz böylesi kitapları meydana getirenlerde…
    Not: Umarım eser hakkında biraz da olsun merak uyandırabilmişimdir. (iddiasız, naçizane)
    Var ol Üstad Yaşar Kemal, var ol!
  • Şehrine şenliksin, şehr-i neşem.
  • 312 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Serinin devamını merakla ve bir solukta okumaya başladım. Yine muhteşemdi. Ama bu kitabı okurken duygulanmamak elde değil.
    Ada'nın 7 yaşından beri yazdığı günlükleri okuyoruz ve çektiği acıları Onun gözünden görüyoruz. Yankı artık pişmandır ve duygularından emindir ama Ada'nın verdiği bir söz vardır. Ve Ada'nın hayatındaki insanlar Ona verdikleri sözleri hiç tutmadıkları için o verdiği sözü ne olursa olsun tutar. Bu yüzden kalbi ile mantığı arasında kalacaktır.
    Ada, çok naif bir o kadar fedakar bir kız. Ben Onun yerinde olsam asla kimseyi affetmezdim. Ama o dayısını, yengesini ve kuzenini kolayca affetti. Muhteşem bir kalbe sahip Ada.....
    Bu kitapta Cem'e çok üzüldüm. O kadar yıl bekle sevdiğini bu olur mu? Cem'in kim olduğunu okuyup öğrenenin.
    Bir de Anıl Yankı'mız var garibim benim.
    Mutlaka okumanızı isterim bu iki kitabı da ...
    Tek beğenmediğim bence Yankı biraz daha sürünmeliydi....
    Ama seriye puanım 10 üzerinden 11 arkadaşlar.....
    Tekrar tebrikler Ayşegül Hanım...... Yeni kitaplarınızı dört gözle bekliyorum...
  • 184 syf.
    ·3 günde·8/10
    ŞUNU OKUMA, BU FAZLA POPÜLER, ŞU ŞÖYLE SIĞ BLA BLA BLA...

    ALİ LİDAR :
    Öfkeli ama naif,
    Keskin ama kırılgan,
    İsyankâr ama hassas,
    Kaplan görünümlü bir kedi :))
    Huzursuzluğunda kördüğüm olmuş ve kimse onu çözmesin istiyor.
    Biraz sadist
    Biraz mazoşist
    Biraz alengirli
    Ama tesirli!
    En çok da annesinin oğlu :))
    Uykusuz gecelerin çarpan kalbi,
    Türk edebiyatının absürt şairi, filozofu ve yazarı... :))
    ...
    Zihne rağmen kalp,
    Bana rağmen sen,
    Şüpheye rağmen güven,
    Gerçeğe rağmen hayal,
    Günaha rağmen ihtiras,
    Ölüme rağmen yaşam...
    ...
    Sizi alıp başka diyarlara götürmeyecek bu kitap.
    Bir aşkın içinde ayrılık acısı çekmeyeceksiniz.
    Bir cinayete tanıklık etmeyeceksiniz.
    Bir savaşın mağlubu olmayacaksınız.
    Bir meyhanede sizi bekleyen bir rakı kadehi de yok.
    Bir teselli verecek arabesk de.
    Kan sıçrayan duvarlar da...
    Sadece edebiyat var!
    Hayata rağmen edebiyat...
    ...
    Kitap geniş bir biyografik inceleme kitabı.
    20 “sevdiği ölü”yazarı; yaşamlarını, eserlerini, eserlerinin konularını, sanata ve edebiyata kazandırdıklarını subjektif bir bakışla anlatmış.
    Derinlikli anlatımlar ve geniş bir okuma birikiminin sonucu bilgi edinmek isteyenler keyifle okuyacaktır. Ulaşılmak istenen hedef kitlenin de belli bir okuma birikimine sahip olması gerek diye düşünüyorum.
    Yazarların yaşadıkları dönemlerin sosyolojik yapısıyla ilgili tespitler de kitabın araştırma aşamalı ve sürece dahil olduğunu gösteriyor.
    ...
    Ben de birkaçını seçeyim :

    GEORGE PEREC : Yaşam kullanma kılavuzu sunan bir yazar
    https://hizliresim.com/JZD1QW

    GEORGE ORWELL : Bir diktatörlük düşmanı
    https://hizliresim.com/GmDVPb

    THOMAS MANN : Modernist edebiyatın ustası
    https://hizliresim.com/ADzanB

    SABAHATTİN ALİ : Hoffman’ın ve Benjamin’in içlerindeki şeytandan bizim içimizdeki şeytana
    https://hizliresim.com/EmDogg

    SUAT DERVİŞ : Cumhuriyet Burjuvazisinden toplumcu gerçekçiliğe dervişane bir yöneliş
    https://hizliresim.com/v6P9br

    UMBERTO ECO : Yüzyılımızın büyük entelektüellerinden biri yahut genç bir yazar
    https://hizliresim.com/8azBdW

    PEYAMİ SAFA : Doğunun ve duygunun savunucusu
    https://hizliresim.com/ADzayq


    BULGAKOV: Büyülü gerçekçilik akımının hakiki öncüsü
    https://hizliresim.com/oXVv6R
    ...

    Ali Lidar : Kendisinden söz ettiği nadir satırlardan biri :

    Velhasıl en çok yaşadığım duygu hali bu; dünya ağrısı çekiyorum. Anlamını bilmediğim zorunluluklarım, sorumluluklarım var, kendi küçücük dünyama sığınmam mümkün değil; yaşadığım şehirde müthiş bir uğultu var, enerjilerinin ve mutluluklarının nedenini bir türlü anlayamadığım pek çok insan bilmeden yükleniyorlar omuzlarıma ama kaçış yok. Kaçışın olmadığını, yaşamımın ben istemesem de bu doğrultuda, bu sınırlar dâhilinde devam edeceğini, etmesi gerektiğini de yine Perec yüzüme vuruyor; “En yüksek tepelerin doruğuna ne diye tırmanasın ki, sonradan inmek zorunda kalacak olduktan sonra.”
    ...

    Tanpınar yaşarken istedikleri değeri görmeyen yazarlar için “ sükût suikastı mağduru “ ifadesi kullanırmış, umarım ve dilerim ki Ali Lidar uzun yaşasın, çok yazsın, herkes tanısın, sessizliğe mağlup değil , edebiyata ses olsun...

    Son söz :

    “Bir insan nasıl sevilir hatırlamıyorum.
    Öğret bana.
    Tut elimden, gözlerimin içine bak, okula başlamış çocuğa alfabeyi öğretir gibi, kırk yıllık Budist’e namaz kılmayı öğretir gibi, sabırla öğret bana seni sevmeyi. Merhameti ve şefkati elden bırakma.
    Öyle bir bak ki bana, hırçınlığım gözlerinin buğusundan utanıp kendi kendini yok etsin...”
  • Erkek kardeşleredir bu yazı :
    Esselamu aleyküm kardeşim.
    Duydum ki üniversite öğrencisisiymişsin.
    Toysun demek, hayatı yeni öğreniyor olmalısın.
    Üstelik mezun olmana da varmış epey. Askerliği de sonraya bırakmış olmalısın. Demek daha hayata bile atılmamışsın.
    Lakin birini sevmişsin belli. Bakışlarını kaçırmandan okunuyor yüzünden.
    Sen de haklısın güzel yürekli, kalp söz mü dinler hiç.
    Sevmek ayıp değil seveceğiz elbet. İnsanız, severek insan kalacağız.
    Lakin güzel severek adam olacağız.
    Sen ki sevdiğin kadına 'kadınım' diyerek durgunlaşana kadar poyraz bir deniz; bilmez misin ki onun naif yüreği bir sandal misâli.. Dayanabilir mi yüreği senin sert sularına. Yormaz, kırmaz, üzmez, incitmez nisin sence sevdiğin kadını?
    'İyi diyorsun abla demesine de, üzmemek için kıydım ben de dini nikahı. (Veya kıymayı düşünüyor'um/uz'.) Böyle olacağını nereden bilebilirdim.' dediğini duyar gibiyim.
    Lakin oğul,
    Seven adam sevdiğine ne ahirette ne de dünyada hesap ödetmez!
    Bir kadının göz yaşı sebebi şâyet bir erkekse, bir kadına bu dünyada cehennemi yaşatan bir erkekse; 'Peygamber (sas)'in kendisine davacı olacağını bilmiyormuydu bu?!' diye sormazlar mı adama?
    Gerçekten seven ama Allah (cc) için seven bir adam, bir Müslüman adam, kadınım diyeceği hanımla dost gibi dertleşen,
    baba gibi koruyan,
    adam gibi seven değil miydi?..
    Sen niye kırdın küçük kız çocuğu misali yürek taşıyan o emaneti?
    Yakışmaz mıydı bir Müslüman delikanlıya kızı babasından istemek.
    Yakışmaz mıydı aile rızası, aile duâsı almak.
    Yakışmaz mıydı babasının el bebek gül bebek baktığı, kırmaya korktuğu kızını nikahına alırken, onun emanet olduğu bilincine varmak.
    Lâkin duydum ki evlenmişsin veya evlenmeyi düşünüyormuşsun.
    Okul bitince de resmi nikahı yaparız diyormuşsun.
    Sakın ha!
    Sakın o kızı da zihninde ki nefsâni oluşturduğun cehenneme atma!
    Yarın öbür gün, olur ya dünya hali, aranız bozulur işler yolunda gitmezse; heli ki bir de 'nede olsa dinen eşim' dediğin için babalık teklifinde bulunduysan ve kız hamileyse;
    yazık olmaz mı be oğul o kızcağıza!..
    Bir kızı ileride zor duruma düşürebilme ihtimalin olan bu yola, biraz ağır olacak belki ama, imanın, Allah korkun yok da mı giriyorsun be delikanlı?!
    Senin bir gün bir kızın olsa.
    Öpmeye kıyamadığın, bakmaya doyamadığın bir kızın olsa..
    Yav bir hayal et, minicik bir kızın olsa...
    Ve büyüdüğünde seven veya seviyorum diye kandırabilecek bir adam karşısına çıksa,
    bir babasın sen, yüreğin alır mı bunu?
    Kabul et. Asla!
    Ya o kızcağız?..
    Sen bir Müslüman delikanlısın!
    Allah'a, Peygamberine ve ahirete iman ediyorsun!
    İmanın ve adamlığın şâyet tamsa!
    Ne o kızı kır, incit
    ne de 'resmi nikahı sonra kıyacağız' diye umutlandır..
    Şâyet imanın ve adamlığın tamsa!
    git Müslüman bir adam gibi babasından iste. Okul bitince de evlenirsiniz Allah izin verirse.
    Yok bir hata ettiniz de evlendiyseniz, söz verdiğin gibi dini nikahı da kıy!
    Unutma!
    Kadınların ve kız çocuklarının hakkını koruyan nir Nebi (sas)'e iman ediyoruz!
    Sen resmi nikahı söz verdiğin gibi kıymazsan,
    ahirette Nebi (sas) sana kıyar!
    Bunu da sakın unutma..
    Esselamu aleyküm Müslüman delikanlı...
  • — Aklınıza ne gelirse... Eğer anlatacak bir şeyiniz yoksa, şu elinizdeki kitaptan söz edin bari... bilir misiniz, kitaplara çok saygım vardır benim. Kitapçı vitrinlerini seyretmeğe bayılırım. Ne düzenli dururlar raflarda... Bana sorarsanız, biraz aristokrattır kitaplar. Herhangi biri, kitapçıya gidip kitap satın alamaz sanırım, cebinde ne kadar çok parası olursa olsun. Sözgelişi ben... Bir kitapçıya girdiğimi, “bana falanca kitabı verin,” dediğimi düşünüyorum da... Olacak iş değil. Gerçekten bilmediğimiz şeyleri söylerler, yepyeni bir şeyler öğretirler mi bari? Hani, gerçekten işe yarayan, zor durumda kaldığımızda bize yardımcı olan şeyler... Değilse yazık! Ben bazı kitaplar okudum. Birtakım hikâyeler demek istiyorum. Memurları, çay içen kadınları falan anlatıyordu. Nasıl sıkıldım bilemezsiniz. Ben de memurum çünkü. Karımsa komşularıyla çay içmeğe bayılır. Bu hikâyeleri yazan ne diye böyle sıkıcı konulara el attı diye uzun boylu düşündüğümü de anımsıyorum. Belki de hiç memur olmamıştı ömründe. Çünkü, devlet dairelerini bilseydi gerçekten, oturup yazmağa, başkalarına da okutmağa kalkışmazdı. Belki de kendisi aylağın biriydi... Bakın, aylaklardan sözeden bir kitabı severek okuyabileceğimi sanıyorum. İnsana yaşamın böylesine aptal ve sıkıcı olmadığını öğreten kitaplar vardır değil mi? Bir yanlışlığı düzeltmeğe çalışan kitaplar... ama ben hiç aramadım onları. Belki vaktim olmadı. Hem insanın bir yerde denenmemiş bir umudu olmalı bence... Saklı kalmalı.
  • 191 syf.
    ·10/10
    Nasıl oldu da bu kitap için bir inceleme yazmadım aklım almıyor. Halbuki yazdığımı düşünmüştüm. En başından uyarmam gerek, az biraz uzun yazmayı düşünüyorum ama çok bunaltmadan zira normalde çok uzun incelemeler yazmam.
    Sitedeki Proust okuma etkinliği -#38543676 - vesilesiyle birkaç arkadaşa bu kitabı önerdim. Önerirken bir baktım, kitabın incelemesini yapmamışım. Kendime inanılmaz şaşırdım çünkü bu kitap benim hayatımı öyle bir değiştirdi ve o kadar güzel faydalar sağladı ki, es geçmemin mümkün olduğu bir dünyayı hayal edemedim. Meğer o dünya içinde yaşıyormuşum.
    Dünya içinde yaşamak demişken, şu sıra Proust okuyan birçok kişinin yaşadığı ikilemleri -eğer kitaplarını doğru bakış açısıyla okuyorlarsa- anlayabiliyorum. Sakın paniğe kapılmayın! Siz kitaba parayı verdiğiniz, kapak sayfasını çevirdiğiniz ilk andan itibaren bu seyahati göze aldınız demekti zaten. Şu an Proust'un mükemmel zekasıyla uzun bir yolculuğa çıkmış bulunuyorsunuz. Bu yolculuğun sonuna kadar, hem rüya, hem gerçek dünya arasında seyahatler edecek ve bunların alt kırılımlarındaki olaylara şahit olacaksınız. Öyle ki, bir kurabiyenin kokusu sizi Amerika kıtasındaki bir yazlığa kadar götürebilecek!

    İlkin kitap ile tanışmamı yazmak istiyorum. Bildiğiniz gibi Fransız Dili ve Edebiyatı okudum. Hipokrat, Tıp Bilimi için neyse, Proust bizim için oydu (Tıp dalına çok hakim değilim, daha gerçekçi bir örnek aklınıza geldiyse kusura bakmayın.) ve ne yazık ki ben Marcel'den nefret ediyordum. (Marcel dememin sebebi artık Proust'u bir arkadaş gibi görmem ve kendi arkadaş çevremde kitabı okuyan arkadaşlarımın bana "Gene Prousttun!" demesindendir. Ayrıca bu kitap içerisinde Prosutmanın anlamına denk geleceksiniz.) Gelin görün ki, hem bu kitabı hem de Proust'un kitaplarını okuyalı epey oldu ve ben bu incelemeyi kitabı henüz daha yeni bitirmiş gibi yazabiliyorum. Çünkü beni derinden etkilemiş ve Proust'u sevmeye teşvik etmişti.

    Son sene, dananın kuyruğu kopacak artık. Toplasanız 6 hocamız var. Birinden tez alacağım ama ben seçmiyorum. Kura çekilmiş, liste belirlenmiş. Kapıya astılar o gün. Kalbim yerinden çıkacak, çünkü sömürgeleşme üzerine bir şeyler yazmak istiyorum. "Allahım!" diyorum, "N'olur Nur Melek hoca olsun!" Listeye bir baktım, alttan dersini aldığım, senelerce birbirimizi anlayamadığımız, dünyanın en titiz, sınavlarında en detaycı hocalarından biri ve bilin bakalım, kadın hangi konuda uzman? Tabi ki PROUST! "Eyvah!" dedim, "Zeynep sen zor mezun olursun!" Tezi vereceğim dönem, tez hocamın bölüm dersinde hangi dersi işlediğimizi tahmin edersiniz. Bir dönem boyunca Proust'u anlamaya çalıştık. Dönemin sonlarına doğru inanılmaz keyif aldık. Bu keyfin temellerinden biri, işte incelemesini yaptığım bey, Alain de Botton'dur. Dönem başladı benim el ayak titriyor. Yüzmüşüm yüzmüşüm kuyruğunun bile ucundayım. Gittim okula, çaldım kapıyı, girdim içeri. "Hocam," dedim, havadan sudan sohbet ettim. Saygıda asla kusur etmeyen bir öğrenci olarak sordum, "Tez konusu olarak ön gördüğünüz bir şey var mıdır?", "Yok" dedi. Lan şimdi Proust seçsem bir dert, seçmesem ayrı bir dert. "Tamam." dedim çıktım odadan. Romain Puertolas çok meşhur oldu o ara. İlk Bir İkea Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri'nin Olağanüstü Yolculuğu çıktı sonra Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulutu Yutan Küçük Kız, patladı bu kitaplar. Aldım okudum, ben de beğendim. Hocaya hediye götürdüm, o benden çok sevdi. "Sevgili Zeynep Can, isterseniz, tezinizi bu yazar üzerine yazabilirsiniz." diye e-mail gönderdi. Tereyağından kıl çektiğimi sandım ama kitabın Fransızcası çok zordu, bir sürü kelime oyunu vardı. Kitaba karar vermiştim ama tezin konusunu bir türlü bir araya getirip toparlayamıyordum. Bu tez işinden bunaldığım bir gün, attım kendimi sokağa gittim Dost Kitabevine. Rafta Proust'un genç halini, farklı renklerde görünce "Bu ne ya? Komik duruyor. Ehuehuehuehu." diye içimden geçirip şöyle bir bakayım dedim. Birkaç sayfaya baktıktan sonra elimde bu kitapla çıktım oradan ve doğru evin yolunu tuttum. Bu arada da derslere gidiyordum, kitabı okumaya başlamadan önce bu 19.yy Proust dersleri bana ne kadar sıkıcı geliyorsa, okuduktan sonra tam tersine, bir o kadar keyif aldım. Ders arasında okurken, tez hocam görmüş ve alıp kitabı okumuş. Sonraki birkaç derse nedense tam katılım sağlamak gibi bir aptallık ettim. Birkaç hafta sonra mail kutuma tez hocamdan gelen bir mail düştü, şöyle yazmış: "Sevgili Zeynep Can,
    Botton'un kitabını okuduğunuzu gördüm ve merak edip ben de aldım. Derse katılımlarınızdan kitabı beğendiğinizi düşünüyorum ve en az ben de sizin kadar beğendim. Proust'u bu kadar iyi ve edebi bir dille anlatan yazar sayısı çok az. Kitabın diğer öğrencilere de faydalı olacağını düşünüyorum. Bu konu hakkında derste bizlerle küçük bir paylaşım yapmak ister misiniz?"
    Hadi yiyorsa "Yok yea, bana göre değil o işler hocam." de. Çünkü gerçekten bana göre değil. Ben toplum önünde konuşmaktan ve öğretme yetisinden aciz bir insanım.
    "Tamam hocam bana iki hafta müddet verin.
    Saygılar,
    Zeynep Can"
    Yazdım yolladım. Eşşekler gibi çalıştım bu kitaba. Hocanın verdiği Fransızca pasajlarla birleştirip anlatımı kuvvetlendirecek ögeleri tek tek çıkardım. Açık söyleyeyim Kayıp Zamanın İzinde 'yi hiçbir zaman tam anlamıyla bitirmedim. Umarım bir gün buna cesaretim olur. Benim hoşuma giden, kibar, nazik, naif Albertine her zaman kalbimin baş köşesinde oturur ve ne zaman dara düşsem, alır kendisinden bir pasaj okurum. İki hafta müddet sona erdi, derse girdik. Elimde bu kitap var, birkaç yerini özellikle işaretlemişim, bir de hocanın derste verdiği birkaç önemli pasaj. Ben anlatmaya başladım, kah tüm sınıfın yüzünde bir gülümseme oldu, kah hüzünlendiler. Keza kitabı okurken aynı mimiklere ben de sahip olmuştum, Botton Proust'u o kadar güzel anlatmıştı ki, onun acısını ve mutluluğunu onla yaşamayı bahşetmişti adeta okuruna. Ertesi hafta hemen hemen herkesin elinde bu kitap vardı. Şimdi benim okuduğum bölüme gidin, ilkin öğrencilere Proust'u sevip doğru anlamaları için hocam hala bu kitabı öneriyor.
    Benim için büyük bir nefret, şehvet dolu bir aşka dönüştü desem, abartmamış olurum. Tüm bu olaylardan sonra tezimi Proust üzerine yazdım ve bir Proust profesöründen tahmin edebileceğinizden çok çok daha yüksek bir not aldım. Bu tezi 1 ay içinde yazdığımı ve diğer 78 sayfalık tezimi çöpe attığımı düşünürsek Alain de Botton'a teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

    Kitabın bana kattıkları dışında yapabileceğim birkaç yorum daha var. Eğer gerçekten Kayıp Zamanın İzinde'yi bitirmek istiyorsanız Mehmet Emin Özcan 'ın dediği gibi sabah 9, akşam 5 mesai yapmanız gerekli. Bu kitaptan kopmamak ve doğru anlamak için önemli bir tavsiye. Arzu Etensel İldem bu iki ciltlik kitabın çevirmeni için "gidip elleri öpülesi" demişti, bunu buraya yazmamın sebebi, bu aralar sitede ciltlik yayının sayfalarından, kalınlığından ve harflerinin küçük olmasından dolayı çok zor okunduğuna dair fazla eleştiri görmem. Ben bu ciltlere sahip olmama ve tüm cildi okumamama rağmen, arasından istediğim metni kolayca bulup okuyabiliyorum. Bu kişisel bir durum teşkil etse de, bu şekilde eleştirilmemeli diye düşünüyorum. Ve son olarak benim Proust'a aşık bir hocam vardı. Beni de kendisi gibi aşık etti. Gülser Çetin gibi hocaların herkesin hayatında olması mümkün değil ama onun sayesinde Botton'a sığınıp Proust okumayı sevdim ve Proust'u doğru anlayan insanlardan biri oldum. Gülser hoca biz Türklerin kötü bir özelliğinden söz etti çoğu zaman; biyografi okumak. Ne yazık ki okuduklarımıza göre yazarı yargılamak kaçınılmaz oluyor. Bu kitap bize yazarı yargılamak için değil, onu anlamak için belgeler sunduğundan bir biyografiden fazlası. O yüzden kitabı beğendiğini düşünüyorum.

    İçeriği ise aile fertlerinden tutun, edebiyat dünyasındaki birçok insanın Proust'a bakış açısını kapsıyor. Mesela kardeşi Robert onun için "Kayıp Zamanın İzinde'yi okuyabilmek için, insanların ya hasta olmaları ya da bacaklarını kırmaları gerekiyor. Yeni alçıya alınmış bacaklarıyla ya da akciğer iltihaplanması teşhisiyle yataklarında yatarken bir de Proust'un o uzun, yılankavi cümleleriyle savaşmak sorunda kalıyorlar." diyor. Virginia Woolf, Proust yüzünden bunalımlara giriyor çünkü hiçbir zaman onun kadar iyi yazamayacağını düşünüyor. Proust'un John Ruskin 'e olan hayranlığı en ince detayına kadar işlenmiş, zira ben Proust'un Ruskin'in kitaplarını çevirdiğini bu bölümden öğrendim. Benim en sevdiğim bölümler ailesiyle ilgili olan kısımlardı. Bu bölümlerde babasının kadınların sağlığı için yazdığı kitaplardaki görseller mevcut, ki o dönemde kadınların korse giymesine karşı çıkan ilk tıpçılardan biri Prosut'un babası.

    https://i.hizliresim.com/gr9GvR.jpg

    Botton'un tüm kitaplarındaki görsellik hakimiyeti zaten beni oldum olası etkiliyor. Proust'un en uzun cümlesini anlatmak için çok güzel bir görsel tasarlanmış.

    https://i.hizliresim.com/gr9G5O.jpg

    Ve durumun ciddiyetini anlatmak için şu cümleyi kurmuş: "Bu cümlelerden en uzunu beşinci ciltte yer alıyor. Tek aralıkla standart ölçülerde bir metin olarak yazıldığında, dört metreden biraz daha kısa; yani bir şarap şişesinin çevresini tam on yedi kez dolanabilecek uzunlukta."
    Biliyorsunuz artık incelemelerin sonuna Nachos'lu bir fotoğraf ekliyorum. Bu sefer tüm ısrarlarıma rağmen gelmedi. Sanırım o da Proust'u ilk görüşte sevmeyenlerden. O yüzden kedimi değil kendimi koydum ve benim için bu kitabın özelliği olan yönünü gösterdim. Tonlarca post-it yapıştırdığım nadir kitaplardan çünkü o benim başucu kitabım ve ara ara okuma gereksinimi duyuyorum.

    https://i.hizliresim.com/8aNr6V.jpg

    Bu kitap aynı zamanda size bir kitabı nasıl okumanız gerektiğiyle ilgili çok güzel tavsiyeler sunuyor. Mesela: "Başkalarının kitaplarını, kendi hissettiklerimiz anlamak için okumalıyız."
    Bu kitap sayesinde Proust'u sevmez ya da doğru anlayamazsanız, bana yazın. Birebir tartışalım bu konuyu.
    Umarım bu kadar zor bir yazarı anlamanızı ve sevmenizi sağlar, size kılavuzluk eder, güzel hanımlar ve bir takım adamlar. Keyifli okumalar.