• AŞK MAHKUMU
    Onu ilk kez gördüğümde kanadı kırık bir kelebeğe benzetmiştim. Uçmaya çalışan ama uçarken de acısını içinde yaşayan bir kelebeğe… Sanki acısını kabullenmiş gibiydi. Güçlü görünmeye çalışıyordu. Ama bu konuda pek de başarılı değildi.
    Ortak bir arkadaşımızın evinde verdiği doğum günü kutlamasında karşılaşmıştık. Dikkat çekici bir güzelliği vardı. 40’lı yaşlarda ve oldukça bakımlı bir kadındı. O da benim gibi davete yalnız gelmişti. Belli etmeden onu izliyordum. En olmadık konulara bile gülüyordu. Gülmek ona çok yakışıyordu ama kahkahaları o kadar sahteydi ki. Sıkılıyordu bu ortamdan, bunu hissediyordum.
    Bir ara sigara içmek için balkona çıktı. Tüm cesaretimi toplayarak peşinden gittim. Kibarca selam verdim. Selamıma karşılık verdi. Bir süre havadan sudan konuştuk.
    --Çok eğleniyor olmalısınız. En çok sizin kahkahalarınızı duyuyorum. Bulunduğunuz ortama neşe katıyorsunuz.
    Bir süre anlamsızca yüzüme baktı. Sonra da soğuk bir ses tonuyla cevap verdi.
    --Çok mu gülüyorum sahiden.
    “Evet, çok gülüyorsunuz. Üstelik de o kadar sahte bir gülüşünüz var ki. Sanki bu ortamdan sıkılıyorsunuz. Sanki kaçıp kurtulmak istiyorsunuz.” demek istedim. Ama diyemedim.
    --Siz gülmeye devam edin. Gülmek size çok yakışıyor.
    Hiçbir tepki vermedi. Sigarasından derin bir nefes alp gökyüzüne doğru üfledi. Bir şeyler söylesin diye bekliyordum. Sohbetin devamı buna bağlıydı. Oysa o sadece yıldızları seyrediyordu. Biraz önce salonda kahkaha atan kadından eser yoktu. Sonra da bir sırrı açıklar gibi fısıltı şeklinde konuştu.
    --Burada boğuluyorum. Nefes alamıyorum.
    Böyle düşündüğünü tahmin ediyordum. Yine de şaşkın bir ifade takınarak konuştum.
    --Oysa sizin çok eğlendiğinizi sanıyordum.
    Bana öyle bir baktı ki o an söylediğim bu cümle için pişman olmuştum. Kendimi hemen toparladım.
    --Gitmek ister misiniz?
    --Anlamadım?
    --Buradan birlikte çıkıp bir başka yere gitmek ister misiniz?
    Bunu nasıl söylediğimi bilemedim. O an öylesine ağzımdan çıkmıştı. Zaten kabul edeceğini de sanmıyordum ya…
    --Olur.
    Sadece olur, dedi. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu. Heyecanımı gizleyerek sordum.
    --Nereye gitmek istersiniz?
    --Buradan götürün beni. Neresi olursa olsun fark etmez.
    Kısa bir zaman sonra kimseye haber vermeden oradan ayrılmış, gecenin karanlığında yol alıyorduk. Arabada ikimiz de konuşmuyorduk. Bir şeyler söyleme ihtiyacı içindeydim.
    --Ben, Adnan…
    O an içinde bulunduğu ortamdan sıyrıldı.
    --Efendim?
    --Benim adım, Adnan.
    --Çok affedersiniz, Adnan Bey. Sanırım oradaki gürültüden başım şişti. Ben de Sibel…
    --Memnun oldum.
    Cevap yerine yarım ağızla gülümsedi.
    Salaş bir meyhaneye geldik. Fazla kalabalık değildi. Boş bir masaya oturduk.
    --Ne içersiniz?
    Hiç düşünmeden cevapladı.
    --Rakı…
    Garsonu çağırıp siparişi verdim.
    Genelde çevremde konuşmayı bilen ve seven biri olarak tanınırım. Ama bu kez hiç de öyle değildi. Konu bulmakta zorlanıyordum. En kolay olanını seçtim.
    --Mehmet benim üniversiteden arkadaşım. Hiç kopmadık. Her kutladığı doğum gününe beni de çağırır.
    --Benim de iş arkadaşımdı. Uzun zaman birlikte çalıştık.
    --Ama ayıp oldu. Hiç haber vermeden oradan ayrıldık. Yarın arar özür dilerim.
    Cevap vermedi.
    Sağ elinin yüzük parmağındaki alyans dikkatimi çekmişti.
    --Sanırım evlisiniz.
    Laf olsun diye söylediğim bir cümleydi. Uzun uzun yüzüğüne baktı. Sonra sol eliyle yüzüğü parmağında çevirmeye başladı. Bir şeyler söylemek istiyordu ama söze nasıl başlayacağını da bilmiyordu. Bir süre yüzüme baktı. Hüzün dolu bir gülümseme vardı dudaklarında.
    --Nişanlıydım.
    --Şey… Ayrıldınız mı yoksa?
    Hemen cevap vermedi. Yüzüğüyle oynamaya devam ediyordu. Biliyordum, o an aklı bir başka yerdeydi. İçinde değişik şeyler yaşıyordu. Sessizce onu seyrediyordum. Bedeni yanımdaydı ama aklı çok uzaklarda gibiydi. Farkında olmadan bir yarasına dokunmuş, canını yakmıştım. İçinde bir şeylerin kırıldığı o kadar belli oluyordu ki artık saklama gereği bile duymuyordu.
    --Hayır, öldü o.
    En üzgün tavrımı takınarak;
    --İnanın çok üzüldüm. Başınız sağ olsun.
    Başını salladı sadece…
    --Bu konuyu açarak sizin de canınızı sıktım. Gerçekten çok üzgünüm.
    Bir an yaşadığı duygusallıktan sıyrılıp karşılık verdi.
    --Bırakın numara yapmayı. Benim yalnız bir kadın olduğumu öğrendiğinizde içten içe mutlu bile oldunuz. Yalan mı? Kendinizi de beni de kandırmayın.
    Şaşırmıştım. Ondan böylesi bir tepki beklemiyordum.
    --Ama ben…
    O ise kendinden emindi. Cümlemi bitirmeme bile izin vermedi.
    --Bakın, Adnan Bey… Evli ya da nişanlı değilim. Ben 45 yaşında, bekar bir kadınım. Rahat olun. Boşuna da üzgün pozlar takınmayın.
    Sözlerini hiç esirgemeden konuşması garibime gitmişti. Ama haklıydı. Yüzüğünü gördüğümde biraz canım sıkılmıştı. Yalnız olduğunu öğrendiğimde ise içten içe sevinmiştim.
    Yine de konuyu değiştirmeye ihtiyacım vardı.
    --Nasıl öldü? Şey, yani bir hastalık falan mı?
    Cevap vermedi. Bir süre boş gözlerle etrafa baktı. Sonra da gülümsedi.
    --Sizi de eğlencenizden ettim.
    Bir anda değişmişti. Konuyu değiştirmek istiyordu. Haklıydı.
    --Öyle demeyin, Sibel Hanım. Ben de sizin sayenizde o ortamdan kurtuldum.
    --Yalan söylemeyi hiç bilmiyorsunuz. Bence siz orada çok daha fazla eğlenebilirdiniz.
    --Doğrusunu söylemek gerekirse bu gece evde kalmayı çok istiyordum. Mehmet çağırınca mecburen gitmek zorunda kaldım. Bu gece evde yapacak işlerim vardı.
    --Bu gece ben de evde kalmayı düşünüyordum. Balkonumda yemek yemeyi ve bir iki kadeh içki içmeyi hayal ediyordum.
    --Desenize ne kadar plan yapsak da hayatın planlarına karşı koyamıyoruz.
    Bir süre sonra birbirimize iyice ısınmıştık. Bunda içtiğimiz içkinin de payı vardı. Sürekli konuşuyorduk. Üstelik de abartısız kahkahalar atıyorduk. Zaman çok çabuk geçiyordu ve biz çok fazla içki içmiştik. Birbirimize en özelimizi de açmıştık. Yaklaşık 20 sene önce birini çok sevdiğimi, onunla 3 yıl evli kaldığımı ama kısa zaman sonra anlaşamayıp boşandığımı ve bir daha da hiç evlenmediğimi bile anlatmıştım.
    Sadece dinledi. Hiçbir soru sormadan dinledi. Ama yüzünde bir hüzün sezmiştim. Benim durumuma üzüldüğünü sanmıyordum. Bu başka bir şeydi.
    --Trafik kazası…
    --Anlamadım?
    --Hani sormuştunuz ya… Bu yüzüğün sahibi… Trafik kazasında öldü.
    Şaşırmıştım. Bu konuyu açacağını beklemiyordum. Bir süre bekledi ve sonrasında anlatmaya başladı.
    Lise yıllarından beri arkadaşlarmış. Arkadaşlıkları giderek aşka dönüşmüş. Üniversite yıllarında da ilişkileri sürmüş. Sonrasında her ikisi de çalışma hayatına başlamış. Her gün ama her gün birbirlerini görmek için bir sebep yaratıyorlarmış. Derken sevdiği adam Sibel’e evlenme teklif etmiş. Hiç tereddütsüz kabul etmiş. Kısa bir zaman sonra da nişanlanmışlar.
    Düğün günü o kadar heyecanlıymış ki. Sevdiği adamla evlenmek bu hayatın ona verdiği en güzel hediyeymiş. Hayatı boyunca mutlu olacağına inanıyormuş. Gelinliğini giymiş, kuaför, fotoğraf çekimi derken düğün salonuna doğru yola çıkmışlar. İkisi de arabanın içinde sevinç çığlıkları atıyormuş. Mutluluk şarkıları söylüyorlarmış. Görmemişler önlerine çıkan sarhoş adamı…
    Sibel o günleri anlatırken yüzünde değişik ifadeler oluşuyordu. Bazen gülümsüyor, bazen de cümlelerine coşku katıyordu. Tane tane konuşurken bile heyecanını belli ediyordu.
    Son cümleyi söylediğinde gözlerini sımsıkı kapattı. Sanki o anları yeniden yaşıyor gibiydi. Dudakları titriyor, ağlamamak için kendisini zor tutuyordu.
    İçkisinden büyükçe bir yudum daha aldı. Bir süre sessiz kaldı. Onun her hareketini izliyordum. Sonra sesine belli bir ayar verip anlatmaya devam etti.
    Nişanlısı direksiyonu kırmış ama bariyerlere çarpmaktan da kurtulamamışlar. O anlarda ikisi de hafif yaralıymış. Ama arkadan gelen araç fren yapmakta geç kalınca arabanın sürücü tarafına büyük bir hızla çarpmış.
    Bir süre sonra etraftan yetişenler ikisini de araçtan çıkarmışlar. Ama nişanlısının durumu çok kötüymüş. Sürekli kan kaybediyormuş. Ona sarıldığında gelinliği kan içinde kalmış. Kısa bir süre sonra ambulans gelmiş ve ikisini de hastaneye götürmüş. Kendisine ayakta müdahale yapılmış, nişanlısı ise uzun bir ameliyat geçirmiş. Sonrasında günlerce yoğun bakımda kalmış ama kurtulamamış…
    Sibel yaşadığı bu olayı anlatırken sanki o anları yeniden yaşıyordu. Sanki sevdiği adamın kanlar içerisindeki görüntüsü gözlerinin önündeydi. Sesinin titremesi artmıştı. Bir başka kadın olsaydı belki de ağlardı. Ama o metanetini koruyordu. Zaaflarını belli etmek istemiyordu. Güçlü görünmeye çalışıyordu.
    Geçmişte yaşadığı çok acıklı bir hikayesi vardı. Bu durumda onu nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum. Aslında ne diyeceğimi de bilemiyordum ya… Konuyu değiştirecek cesaretim bile yoktu.
    --Çok üzüldüm. En azından siz yaşıyorsunuz. Allah sizi sevdiklerinize bağışlamış.
    Gözleri uzaklara bakarken buz gibi bir ses tonuyla konuştu.
    --Keşke o kazada ben de ölseydim.
    Cevap veremedim.
    --Ben iyice sarhoş oldum, Adnan. Artık kalkalım istersen.
    Bana Adnan, demişti. İsmimle hitap etmişti.
    --Tamam, Sibel. Şu hesabı ödeyeyim, kalkarız.
    Kadehimde kalan son içkiyi bir yudumda içip garsonu çağırdım. Hesabı ödedikten sonra Sibel’in oturduğu semte doğru yola çıktık.
    --Umarım polis bizi çevirmez. Yoksa içkili araç kullanmaktan ceza yazar.
    Şanslıydım. Hiçbir çevirme olmadan Sibel’in evine gelmiştik. Arabadan inip kapısını açtım. Onun inmesine yardım ettim. Çok sarhoştu. Yürürken yalpalıyordu.
    Apartmanın kapısında elimi uzattım.
    --Güzel bir gece sayende çok daha güzel geçti. Her şey için çok teşekkür ederim, Sibel.
    Yüzüme huzur dolu bir gülümsemeyle baktı.
    --Ne o…? Hemen gidiyor musun? Bence gitme. İçkilisin.
    Böylesine içten bir teklifi reddedemezdim.
    Asansöre doğru yürürken koluma girdi. Yukarı çıktığımızda çantasından anahtarı çıkarıp bana verdi. Kapıyı açıp içeri girdik.
    --İşte benim sarayım. Ya da tabutum mu demeliyim. Burada yaşıyorum.
    Oldukça mütevazı bir evdi. Ama çok da düzenliydi.
    Salona geçtiğimizde bir kanepeye yığılır gibi oturdu.
    --Kahve içer misin? Hemen yaparım.
    Oysa ayakta duracak gücü bile yoktu. Başını yastığa koyup gözlerini kapattı. Kendinden geçmişti.
    --Deli kadın… Ne vardı bu kadar içecek. Aslında kabahat benim… İzin vermeyecektim.
    Bir süre evin içinde dolaştım. Sonra da Sibel’i kucakladığım gibi yatak odasına götürdüm. Hiçbir tepki vermiyordu. Yatağına uzatıp pantolonunu ve gömleğini çıkarttım. Sonra da pikeyi üzerine örttüm. Çok güzel uyuyordu. Gözlerimi alamıyordum bu manzaradan. Odasından çıkamıyordum bir türlü... Burada saatlerce kalabilirdim. Öylesine huzur dolu bir ortamdı ki...
    Büyülenmiş gibiydim. Yatağın yanındaki sandalyeye ters oturup bir süre seyrettim onu. Saçları yastığın üzerinde dağılmıştı. Gözaltlarında kırışıklıklar vardı. Yüzündeki yorgun ifade hayatın tüm yükünü tek başına üstlendiğini belli ediyordu.
    Uzun zaman kaldım yanında… Sonra istemeye istemeye ayağa kalkıp ışığı kapattım. Son bir kez daha baktım. Onu karanlığa hapsettiğimi düşündüm bir an. Sonra da ağır adımlarla odadan dışarı çıktım.
    Kafamda değişik düşüncelerle balkona yürüdüm. Yaz mevsimini fırsat bilen tüm yıldızlar gökyüzünde kendilerini gösterme yarışındaydı sanki. Aşktan ümidini kesen insanlar gibi yine de hepsi tek başınaydı.
    Sadece içindeki aşktan ümidini kesen insanlar hayatın sunduğu her türlü güzelliğe uzaktır. Daha bir savunmasızdır, onlar. Daha bir kırılgandır. Kaybolmuşluğa yakındır.
    İnsan içindeki aşktan ümidini kestiğinde kendisine daha bir uzaktır. Hareketleri daha bir abartılıdır, daha bir duygusaldır. Bu duygusallık, zayıflığı da beraberinde getirir. Zayıflığını gizlemek için sert bir profil çizme ihtiyacı duyar. En tepkisel cümleleri hiç çekinmeden kullanır. Başkalarını kırmaktan, incitmekten çekinmez. Bu sayede kendisini gizlenmiş sayar. Oysa o kadar belirgin izler bırakır ki geride… Bunları da en çok kendisi gibi aşktan ümidini kesen insanlar farkına varır.
    O yüzden bu tür insanlar birbirlerini çok kolay bulurlar. Kendileri yaralıdır, çünkü. Yaralı insanlar acı çekenleri kolay tanırlar. Bu insanlar yarımdır, çünkü. Eksiktir. Susuz kalmıştır ve çoğunlukla tek başınadır.
    Bir battaniye alıp kanepeye uzandım. Birkaç metre ötemde güzel bir kadın uyurken kendimi evrende tek başıma olduğumu hissediyordum. Bu düşüncelerle uykuya daldım.
    Sabah uyandığımda Sibel’in odasının kapısını açtım. Hala derin bir uykudaydı. Uyandırmaya kıyamadım. Bir süre onu seyrettikten sonra sessizce evden ayrıldım.
    xxx
    Aradan birkaç gün geçmiş ve ben Mehmet’i aramayı unutmuştum. Telefonla beni aradığında yaptığım kabalığı hatırladım.
    --Merhaba, Mehmet. İnan ben de seni arayacaktım. O gece habersizce ayrıldığım için özür dileyecektim.
    --Bunun için özür dilemen gerekmez, Adnan. Sanırım Sibel’le birlikte çıkmışsınız.
    --Evet, beraber ayrıldık. Sonra da bir yerde oturup bir şeyler içtik.
    --Adnan. Ben de seni bunun için aradım. Sibel benim çok değer verdiğim bir arkadaşım. O çok hassas biri…
    Sözünü kestim.
    --Merak etme. Kalabalıktan bunalmıştık. Uzun uzun sohbet ettik.
    Mehmet’in sesinde bir endişe sezmiştim.
    --Aslında o çok zor bir kadındır. Üstelik de özel konulara kolay kolay girmez.
    --Bana anlattı ama…
    --Nasıl yani…?
    --Bana her şeyini anlattı. Çok zor bir dönemden geçmiş. Durumuna çok üzüldüm.
    --Haklısın. Hala da unutmuş değil. Sana bu konuları açmasına şaşırdım. Demek ki güvendi. Aslında insanlara kolay kolay güvenmez. Sen nasıl başardın ki bunu?
    Mehmet’e ikimiz de yaralıyız. Birbirimizin dilinden anlarız, demek isterdim. Ama beni anlamazdı ki. Yıllardan beri mutlu evliliği olan biri aşktan ümidini kesmiş insanların duygularını bilemezdi.
    --Sorunun cevabını sen verdin ya. Bana güvendi.
    Telefonu kapattığımda Sibel’in yataktaki halini düşünüyordum. Nasıl da huzur içinde uyuyordu. Yıllarca yüreğinde acısını saklayarak yaşamıştı. Demek ki çok sevmişti. Ve sadece o kişiyi sevmişti. Yüzüğünü bile parmağından çıkarmamıştı. O ölünce de yüreğini herkese kapatmıştı.
    Acısını benimle paylaştığında dudakları titriyordu. Ne de olsa sevgiliyi kanlar içinde görmek hiç de kolay bir şey değil. Zavallı Sibel… Kim bilir bu acıya nasıl dayandı.
    Kana bulanmış gelinliği içerisinde haykıran bir kadın olarak gözlerimin önündeydi. Cenneti yaşamak için imza atmaya giderken cehennemde tutuklu kalmıştı. Ona sahte kahkahalar attıran da demek ki bu mahkumiyetti.
    Kendimle baş başa kaldığımda Sibel’i düşünüyordum artık. Elimde olmadan yapıyordum bunu. Onu düşünmek bana eskilerden kalma tanıdık bir duyguyu hatırlatmaya başlamıştı. Etkilendim, diyordum. Yatak odasında onu seyretmek içime tatlı bir huzur vermişti. Bu yüzden etkilendiğimi düşünüyordum. Daha doğrusu buna inanmak istiyordum. Ama yüreğimin derinlerinden gelen bir duygu uyanmış ve beni rahatsız etmeye başlamıştı.
    Bir kez daha Sibel’le buluşmak ne iyi olurdu.
    Mehmet’ten Sibel’in telefonunu istedim. Kendisi için bir mahsuru olmadığını ama yine de onun izni olmadan bunu yapamayacağını söyledi.
    --O zaman telefonumu Sibel’e ver. Kendisiyle konuşmak istediğimi söyle.
    Kısa bir süre sonra telefonun diğer ucunda Sibel vardı ve benim hafta sonu randevumu kabul etmişti.
    Cumartesi akşamı belirttiğimiz saatte Sibel’in kapısındaydım.
    --Bu akşam nereye gitmek istersin?
    --Bilmem… Tercihi sen yap ama sakin bir yer olsun.
    Gülümsedim sadece…
    O kadar güzeldi ki. Bu akşam için hazırlandığı belli oluyordu. Benim için hazırlanmıştı. 45 yaşında olduğunu söylemişti ama bu hiç de inandırıcı değildi. İçimden bu gecenin güzel geçmesi için dua ediyordum.
    Yol boyunca fazla konuşmadık. Ben kendi adıma oldukça heyecanlıydım.
    Bir süre sonra müzikli şık bir restorandaydık. Fazla kalabalık değildi. Şef garson bizi iki kişilik bir masaya yönlendirdi. Sonra da siparişi aldı.
    Sibel’i yeniden karşımda görmek beni heyecanlandırmıştı. Hiç konuşmadan yüzüne bakıyordum.
    --Merhaba.
    Gülümseyerek merhaba dedim.
    --Bir daha aramazsın, diye düşünüyordum. Benim için sürpriz oldu.
    --Aslında sürekli aramak istiyordum. Sürekli aklımdaydın. Ama telefonunu bilmiyordum.
    --Tabi o gece ben sızınca telefon numaramı alamadın.
    --O gece biraz fazla içmiştin. Seni engellemeliydim. Kabahat benim…
    Karşımda sürekli gülümseyen hoş bir kadın vardı. Onun bu hali huzur veriyordu bana.
    --O gece içimde bir yangın vardı. İçkiyle söndürmeye kalktım.
    --Neyse ki yalnız değildin. Neyse ki yanında ben vardım.
    Sanki bir şey hatırlamış gibi sordu,
    --Sen beni yatağıma kadar taşıdın mı?
    Oldukça sakin bir ses tonuyla cevap verdim.
    --Evet.
    --Bir şey daha soracağım. Yatağa yatırdığında üzerimdeki elbiselerimi…
    Devam edemedi. Garson gelmiş, siparişlerimizi masaya dizmeye başlamıştı. Sonra da içkilerimizi doldurup ayrıldı.
    Yüzüne bakıyordum.
    --Sorunu sormanı bekliyorum?
    --Sen anladın.
    Anlamıştım ama yine de sormasını istiyordum.
    --Beni sen mi soydun?
    --Evet. Bu sıcakta elbiselerinle yatmanı istemedim.
    Şaşkın bir şekilde yüzüme bakıyordu. Bir şeyler daha soracaktı ama nasıl soracağını bilemiyordu. Yanlış anlaşılmaktan korkuyordu. Ben de onun yüzüne hafifçe gülümseyerek bakıyordum. Sanırım bakışlarımdan soruların cevabını almış görünüyordu ki sormaktan vazgeçti.
    --Ne diyordum? Ha… Bir daha aramazsın sanıyordum?
    --Senin için de uygunsa bundan sonra sürekli olarak aramak istiyorum. Ne dersin?
    --Neden? Yarım bıraktığın işi tamamlamak için mi benimle görüşmek istiyorsun?
    Hınzırca gülümsüyordu. Ama ben bu sorudan hoşlanmamıştım. O da sorduğuna zaten pişman olmuştu.
    --Bozulma hemen. Sadece geleceğe dair planlar yapmayı sevmem. Hem zaman ne gösterir, bilinmez ki.
    Bir şey vardı, Sibel’de… Tam olarak açıklayamadığım bir şey... Bazen övgü dolu sözlerle beni bulutların üzerine çıkartıyor sonra da ters bir cümleyle beni çıkardığı yerden aşağı fırlatıyordu. Bazen de canımı sıkıyor sonra da yüreğimi okşayarak kendini affettiriyordu. Yaramaz bir çocuk gibi davranıyordu.
    Bir ara dansa kaldırdım onu… Orkestra romantik bir müzik çalıyordu. Biz de herkes gibi klasik dansımızı yapıyorduk. Sonra bana daha bir sokuldu. Başını omzuma yasladı. Beni dişiliğiyle etkilemek için yapılmış bir hareket değildi bu. Sanki sığınmak istiyordu. Sanki kaçmak, kurtulmak istiyordu bu hayattan. Tepesindeki kara bulutları dağıtmak için benden yardım istiyordu.
    Kendime iyice bastırdım. Saçlarını hafifçe okşuyordum. O kadar huzurlu bir andı ki, hiç kimse umurumuzda değildi. Zaten o an etrafımızda insanlar bizi ilgilendirmiyordu. Gözlerimiz kimseyi görmüyordu.
    Çok mutluydum. Müzik hiç bitmesin istiyordum.
    Aniden başını kaldırıp yüzme baktı.
    --Oturalım mı?
    Bu sözü emreder gibi söyledi.
    --Elbette.
    Özgürce uçan bir güvercin gibi davranıyordu. Uçtuğu anlarda tüm gökyüzünün sahibiydi sanki. Ürktüğü zamanlarda ise kafese girerek herkesten saklanmaya çalışan bir güvercin…
    Yüreğim belki bir kafes değildi. Ama orada bir fidan açmak üzereydi.
    Sonraki günlerde fırsat buldukça telefonda görüşüyorduk. Çoğunlukla ben arıyordum, o da uygun olduğunda karşılık veriyordu.
    Hafta sonlarını iple çekiyordum. Çünkü hafta sonu Sibel demekti.
    Yine bir restoranda beraberdik. O kadar güzeldi ki. Ve o kadar savunmasız duruyordu ki karşımda. Yine de bunca kırılgan yapısını abartılı saldırganlıkla kapatmaya çalışıyordu. O ne kadar tepkisel davransa da ben olabildiğimce sakin davranıyordum. Gülümsüyordum ona. Benden sana zarar gelmez, dercesine gülümsüyordum.
    Bol bol konuşuyordum onunla. Konuşurken gözlerin içine bakıyordum. Hiç kaçırmıyordu gözlerini. O an iç dünyasında neler yaşadığını bilmiyordum ama ben oldukça heyecanlanıyordum.
    Sonra dudaklarımın arasından istemsizce o iki kelime döküldü.
    --Seni seviyorum.
    Sadece dik dik baktı bana. Sanki yaramazlık yapan bir çocuğu bakışlarıyla cezalandırır gibi baktı. Bakışları rahatsız etmişti beni.
    Bir süre hiç konuşmadı. Tedirgin bir bekleyiş içindeydim. Ağzından çıkacak cümleleri merak ediyordum. O an ters bir cümlesi bile hiç önemli değildi. Yeter ki bir şey söylesin… Yeter ki bu ızdırap bitsin. Oysa o duyarsız davranıyordu. Belki benden böyle bir itiraf beklemiyordu. Belki de harika devam eden bir ilişkiyi böylesine bir duyguyla berbat ettiğimi düşünüyordu, kimbilir. Konuşmuyordu ki… Yüzüme bile bakmıyordu.
    Sonra sinir bozucu bir ses tonuyla konuştu.
    --Bende ne buldun ki? Neyimi sevdin?
    Böyle bir söze nasıl cevap verilirdi. Tam bir şeyler söyleyecektim ki;
    --Üstelik de ben bile kendimi hiç sevmezken sen nasıl oldu da sevdin beni?
    Alay ediyordu sanki. Ama gülmüyordu, gülümsemiyordu bile…
    Canım sıkılmıştı.
    --Bilmem. Sevdim işte…
    Zaten sevgime kayıtsız kalmıştı. Bu sözümle de sevgim onun gözünde tamamen önemsizleşmiş gibi oldu.
    --Bu dünyada en çılgın şey nedir, bilir misin, Adnan?
    Sonra da cevabını kendisi verdi.
    --Sevmek zaten başlı başına bir çılgınlık… Ama en büyük çılgınlık karşılık bulamayacağını bildiğin halde hala sevmeye devam etmek. Ve ısrarla beklemek…
    Sesinde bir hüzün vardı. Bir şeyler daha söyleyecekti ama sonra vazgeçti.
    --Peki, beni ne kadar tanıyorsun?
    Bir an çok kötü hissettim kendimi. Sanki bir boşluğa düşmüş gibi oldum. Bu sorunun içinde o kadar çok birbirine bağlantılı bilinmeyenler vardı ki. Haklıydı. Onu o kadar da iyi tanımıyordum. Sadece bana anlattığıyla tanıyordum. Biraz da gönül gözümle gördüklerimle… Bunlar bir kişiyi tanımak için yeterli değildi. Üstelik de bu soruyu sorarken “sen beni hiç tanımıyorsun” ifadesi, yüzünde net bir şekilde kendisini belli ediyordu. Yine de dik durmalıydım karşısında. Sözlerim esneklik göstermemeliydi.
    --Sende kendimi görüyorum. Sen benim eksik yanlarımı tamamlıyorsun. Sende huzur buluyorum ben. Seni düşündüğümde heyecanlanıyorum.
    Söylediklerim o kadar sıradan cümlelerdi ki. Sanki acemi aşığın bir kadına kompliman yapmak için ezberlediği beylik cümleler gibiydi. Üstelik de dudaklarımdan dökülürken bir o kadar da inandırıcılıktan uzaktı. Daha önce hiç bu kadar aciz duruma düşmemiştim.
    Beni kandıramazsın, der gibi baktı.
    --Adnan. Beni yeterince tanımış olsaydın inan ki hiç sevmezdin.
    Bana hiç yardımcı olmuyordu. Üstelik de alay eder gibi konuşuyordu benimle. Bir an içimden “gönül bu, nereye konacağını bilmiyor ki” demek geçti.
    --Zamanla daha fazla tanırım seni, Sibel. Tanıdıkça daha fazla severim.
    --Ya da daha fazla nefret edersin benden.
    --Bunu bilemezsin ki. Yeter ki sen bana bu fırsatı ver.
    Vermedi.
    Bana kendisini daha fazla tanıtacak o fırsatı vermedi.
    Bir daha görüşmedi benimle. Ne zaman telefonla arasam bir mazeret gösterdi.
    xxxxx
    Aşkın da giriş, gelişme ve sonuç gibi evreleri var. Sonuca, o kalıcı mutluluğa ulaşmak için daha çok yolumun olduğunu biliyordum. Ama henüz yolun başında, daha giriş bölümünde tıkanıp kalacağımı da hiç düşünmemiştim.
    Kendisini tanımadığımı söylüyordu. Bir insan yeterince tanımadan sevilmeyeceğini iddia ediyordu. Kim bilir belki de haklıydı. Kendimi bu düşünceye inandırmaya çalışmaktan başka yapacak bir şeyim yoktu. Nasılsa gitmişti. Nasılsa bir daha görüşmek istemiyordu benimle. Nasılsa bundan sonra uzaktan bakacaktım ona… Kendimi daha fazla küçültmenin anlamı yoktu.
    Her ne kadar böyle düşünsem de ondan uzak duramıyordum. Belki de reddedilmenin verdiği travmayı üzerimden atamamıştım. Bu ilişkinin yürümemesinin nedenini kendimde arıyordum. Onun karşısında yetersiz kalmıştım. Sürekli olarak kendimi hırpalıyordum. Duygularımı tam olarak ifade edememiştim. Onun beklentilerine cevap verememiştim. Acemice davranmış, bunun sonucunda da terkedilmiştim.
    Canım yanıyordu. Hem de hiç olmadığı kadar… Geçmişte de canım yanmıştı. Hem de pek çok kez… Kaburgam kırılmış, uzun zaman istediğim gibi yatamamıştım. Ayak bileğim kırılmış, uzun zaman acısını çekmiştim. Diş ağrım yüzünden sabaha kadar uyuyamadığım günlerim de olmuştu. Şimdi düşünüyorum da bir tanesinin etkisini bile beynimde canlandıramıyordum.
    Ama şimdi yüreğim daralıyor, kendimi hiçbir yere sığdıramıyordum. Alışacaktım.
    Bu acıyla yaşamaya alışacak, zamanla onu unutacaktım.
    Geçmişte bir kez daha yaşamıştım bu duyguyu. Onun da acısını yüreğimin derinlerinde zaman zaman hissederken Sibel’i unutmak hiç de kolay olmayacaktı.
    xxxxx
    Telefon çaldığında evde yalnızdım. Arayan Mehmet’ti. Bir yerde yemek yediğini ve tek başına olduğunu söyledi. Beni davet ediyordu.
    Bu davete hayır diyemezdim. Bir saat sonra yanındaydım.
    Mehmet kolay kolay dışarı çıkamazdı. Daha doğrusu ailesi olmadan bir yerde oturup yemek yiyip içki içmeyi sevmezdi.
    --Sen burada ve tek başına… Demek ki eşini ve çocuğunu kayınvalidene gönderdin?
    --Valla doğru tahmin ettin. Yaz bitmeden bir hafta onunla beraber olsunlar istedim.
    --İyi yapmışsın. Sen de bu fırsatı değerlendirip özgürlüğünü yaşıyorsun.
    Biraz işten, biraz siyasetten bahsettik. Ama konunun bir şekilde Sibel’e gelmesini istiyordum. Mehmet beni fazla bekletmedi. Konuyu kendisi açtı.
    --Sibel’le hala görüşüyor musun?
    Yüzüne dikkatli bir şekilde baktım. Sibel’le aramızda geçenlerin ne kadarını bildiğini merak ediyordum.
    --Biz bir süre arkadaşlık yaptık ama sanırım uyum sağlayamadık. Şu an görüşmüyoruz.
    --Böyle olacağını tahmin etmiştim. Sibel’in zor bir kadın olduğunu sana söylemiştim. Kolay kolay kimseyle anlaşamaz.
    --Zor demeyelim de belki farklı bir kadın demek daha doğru.
    --Amma da yaptın, ha… Her kadın farklıdır.
    --Haklısın. Aslında doğru kelimeyi bulamadım. Sibel sürekli içinde fırtınalar yaşayan bir kadın. Sürekli gel-gitleri olan biri… O yüzden sürekli değişkenlikler gösteriyor. Bir bakıyorsun harika davranışlar… İnsanı mutlu ediyor. Kısa bir zaman sonra da canına okuyor.
    --Öyledir, o… Onun bu huyundan herkes şikayet eder. Ama bana ve eşime karşı çok çok iyidir. Biz onun en yakınındaki dostları sayılırız. Onu bizden daha iyi kimse anlayamaz. Hele de sevdiği adamdan ayrıldığında çok zor günler geçirdi. Bizler o zaman da Sibel’in yanındaydık.
    --Haklısın. Çok zor günler geçirmiş. İnan ben de çok etkilendim. Günlerce onun kanlı gelinliği içindeki görüntüsü gözlerimin önünden gitmedi.
    Mehmet şaşırmıştı.
    --Kanlı gelinlik mi? Ne dediğini anlamadım?
    Şaşırma sırası bana gelmişti.
    --O kazadan bahsediyorum. Sevdiği adamın öldüğü kazadan…
    Mehmet bir süre yüzüme baktı.
    --Bu konuyla ilgili Sibel sana ne anlattı, Adnan?
    Kazayı ayrıntısına kadar anlattım. Mehmet dinledikçe değişik tepkiler veriyordu. Ben de ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım.
    --Adnan. Öyle bir kaza olmadı. Sibel’in sevgilisi bir başka kadın için onu terk etti.
    --Ne…!
    Mehmet ciddiyetini koruyordu.
    --Şaka yapmıyorsun?
    --Elbette yapmıyorum.
    Anlamaya çalışıyordum. Sibel’in bu davranışını çözmeye çalışıyordum.
    --Ama nasıl olur. Öyle üzgündü ki… Dudakları titriyordu o kazayı anlatırken.
    --Sibel o adamı yani Ali’yi çok sevdi. Gerçekten sevdi. Birlikteyken kendisini dünyanın en şanslı kadını olarak değerlendiriyordu. Ondan bahsederken bile gözleri ışıldıyordu. O kadar coşku doluydu ki. Yalan yok, Ali de Sibel’i seviyordu. Hatta evlenme teklifinde bulunduğunda hep birlikteydik. Sürpriz bir teklifti. Üstelik de oldukça romantikti. Nişanlarında da yanlarındaydık. İkisi de mutluluktan uçuyordu. Sonra ne oldu, aralarında ne geçti, bilmiyorum. Bir de baktık ki ayrılmışlar. O zamanlar çok şaşırmıştık. Ama kısa süre sonra Ali bir başka kadınla görünmeye başladı. Sonra da onunla evlendi.
    --Aman Tanrım… Bu kadarı da olamaz.
    Mehmet anlattıkça boğazıma bir şeyler düğümleniyordu sanki. Belli etmemeye çalışıyordum ama oldukça huzursuzdum.
    --Haklısın. Ali’nin evlendiğini Sibel’den saklamaya çalıştık ama yine de bir yerlerden öğrendi. Günlerce kendisini evine kapattı. Hiç kimseyle görüşmedi. O dönemlerde ne yedi, ne içti kimse bilmiyor. Üstelik bu konuyla ilgili hala da kimseye tek kelime etmedi. Bir gün kapısını çilingir yardımıyla açtığımızda salonun köşesinde yerde büzülmüş şekilde otururken bulduk. Bize anlamsız gözlerle bakmaya başladı. Çok kötü bir durumdaydı. Ne verdiğimiz suyu içti, ne de yemek yedi. Sonra doktora götürdük. İlaç, serum takviyesi derken biraz olsun kendine geldi. Ama hiç konuşmuyordu. Sadece boş gözlerle bir yerlere bakıyordu. Bu durumu bizi çok korkutmuştu.
    Kendimi bir mengeneye sıkışmış gibi hissediyordum. Mehmet, Sibel’in durumunu anlattıkça içten içe terliyordum. Geçmişimle ilgili bir şeyler gün yüzüne çıkıyor ve beni çok daha fazla rahatsız ediyordu.
    --Keşke profesyonel yardım alsaydınız.
    --Almaz olur muyuz. Bizzat eşim o dönemlerde hiç yanından ayrılmadı. Psikoloğa götürdü. Ama orada da konuşmadı. Psikoloğun sözlerini ne duyuyor, ne de tepki veriyordu. Tepkisiz bir vaziyette boş boş bakıyordu sadece. Uzman; yalnız bırakmayın, sevdiği şeyleri yapmaya çalışın, dedi ama Sibel bize hiç yardımcı olmuyordu ki. Bazı geceler ben de eşimle birlikte Sibel’in evinde kalıyordum. Benim de orada olduğum bir gece ağlama sesleriyle aniden uyandık. Koşarak odasına daldık. Öyle kötü bir durumdaydı ki. Kendisini paralarcasına ağlıyordu. Canım yaa... Onun o an ki halini hiç unutamıyorum. Saatlerce teskin etmeye çalıştık, yüzüne soğuk sular serptik. Güç bela kendine getirdik. Uzun zaman sonra o gece konuştu bizimle.
    --Ne dedi?
    --“Ben yaşamak istemiyorum.” Bunu söyledi. Hem de gözlerimizin içine bakarak… Biliyor musun, Adnan… Umudu tükenen bir insanın ölüme ne kadar yaklaştığını ben Sibel’de gördüm. Ama hiç bırakmadık onu. O da bize güvendi. Bizim samimiyetimize inandı. Sonraki günlerde kendi isteğiyle psikoloğa gittik. Psikolog; istediğiniz gibi yasınızı yaşayın. Ama bunu da sürekli olarak devam ettirmeye çalışmayın, dedi. Bu olayın herkesin başına gelebileceğini, artık bugünü yaşamasını ve geçmişi yaşamaktan kurtulması gerektiğini söyledi. Kolay olmadı. İnan bana Adnan, hiç kolay olmadı eski durumuna geri dönmek… Ama Sibel güçlü kadındır. Bu sorunun da üstesinden geldi.
    --Tam olarak değil.
    --Nasıl yani?
    --Sibel belki o travmadan sizlerin sayesinde kurtulmuş ama kendine de başka bir geçmiş yaratmış. Farklı bir gerçek yaratmış. Bana Ali Bey’in öldüğünü söyledi. Hem de trajik bir şekilde… Ama öyle bir anlatışı vardı ki kendisi de bu yalana inanmıştı. Bunu gözlerinden anlıyordum. Çok inandırıcıydı.
    --Belki de böylesi bir son işine gelmiş de olabilir. Ne de olsa terk edilmeyi hazmetmek zordur. Herkes için bu böyledir. Nişanlısının öldüğünü söylemesi egosu açısından daha iyi bir son. Belki de bu şekilde bir son yaratarak ondan intikam almaya çalışıyordu. Sibel gerçekten çok iyi bir kadındır. Onu gerçek anlamda tanısan inan bana çok seversin.
    Mehmet’in bu sözüne karşı gülümsedim. O an Sibel’in; “beni tanımış olsan hiç sevmezdin” sözü aklıma gelmişti.
    Bir süre sonra Mehmet kalkmak istedi. Ben biraz daha oturacağımı söyledim. Çünkü benim içimde bir yangın başlamıştı ve bu yangın sönecek gibi değildi. Huzursuzdum. Hem de çok… Mehmet; Sibel’in gerçek hikayesini anlatmaya başladığında ben de gerçek kimliğimden sıyrılmıştım. Kendimi Ali’nin yerine koymuştum.
    Çünkü Ali’nin Sibel’e yaşattığı dramı ben de yıllar önce bir başka kadına yaşatmıştım.
    Karıma… Dünya tatlısı o güzel insana…
    Leyla’ma…
    3 yıllık evliyken onu aldatmıştım. Hem de kendi evimde…
    Hem de birkaç kez…
    Sonunda yakalanmıştım.
    Leyla bizi uygunsuz vaziyette gördüğünde hiçbir şey söylemeden evden ayrılıp annesine gitti. Üstelik evden tek bir eşyasını bile almadan… Telefonlarıma çıkmıyordu. Kaldığı eve gidip yüz yüze görüşmek ve af dilemek istiyordum. Gerekirse eve dönmesi için yalvaracaktım. Ama benimle konuşmaya bile tenezzül etmedi. Ne kadar konuşsam da cevap vermedi. Karşımda dimdik durdu ve hiçbir tepki göstermedi. İstiyordum ki bağırsın, bana hakaret etsin. Gerekirse yüzümü gözümü parçalasın ama konuşsun benimle. Onun bu sessiz tavrı beni daha fazla delirtiyordu. Kısa zaman sonra da boşanmak için mahkemeye başvurdu.
    Deli gibiydim. Elbette ki yaptığım hatanın farkındaydım. Gençtim, dahası tecrübesizdim. Kendimi frenleyememiştim işte… Pişmandım, hem de çok pişmandım. Annesine, babasına aramızı yeniden düzeltin diye yalvardım ama onların da yuvanızı yıkmayın telkinlerini dinlemedi. Bana bir şans daha vermedi. Üstelik de ayrılma nedenimizi hiç kimseye söylemedi. Şiddetli geçimsizlik yüzünden tek celsede boşandık.
    Yine de Leyla’nın peşini bırakmadım. Her yerde karşısına çıkıyordum. Ne kadar yalvarsam da benimle hiç konuşmuyordu. Hiç aşağılamadı, bana hiç bağırmadı. Vakur tavrını hiç bozmadı. Sadece gözlerinden anlıyordum bana olan tepkisini, nefretini. Çünkü iğrenerek bakıyordu bana.
    Oysa o gözler bir zamanlar bana karşı o kadar sevgi doluydu ki.
    Bir gün; “eğer beni rahatsız etmeye devam edersen karşıma çıkan ilk erkekle evleneceğim. Bana bunu yaptırma” dedi. Gözlerindeki kararlı ifadeyi görmüştüm. Yapardı. Bu yüzden karşısına çıkacak cesaretim hiç olmadı. Sonra bir başka şehre taşındığını öğrendim. Bir daha da ne gördüm, ne de ondan bir haber aldım. Leyla’nın bu durumu nasıl karşıladığını, neler yaşadığını hiç öğrenemedim. Ben çıldırasıya bir pişmanlığı yaşarken o ne halde diye hep merak ettim. Yalnız kaldığında neler düşünüyor, neler yapıyor, hiç bilemedim. Mehmet, Sibel’in çektiklerini anlatırken aklımda Leyla vardı. Sibel’i bir an onun yerine koydum. O an boğulacak gibi oldum. Sanki bir bataklığın içerisindeydim ve debelendikçe dibe doğru çekiliyordum. Üstelik de karşı koyamıyordum. Yirmi yıl önce yaşadığım ve neredeyse unuttuğumu sandığım bu olay yeniden gün yüzüne çıkmıştı.
    Masada tek başımaydım ama iç dünyamda o kadar kalabalıktım ki. Sanki bir başka boyutta gibiydim. Bir an Leyla’yı gördüm karşımda. Bana gülümsediğini… O an öyle tuhaf bir duygu yaşadım ki içimde. Sanki yüreğimi tatlı bir esinti okşamıştı.
    Her akşam işten benden önce gelirdi. Sürekli kapıda karşılardı beni. Sanki uzun bir yoldan gelmişim gibi bana hararetle sarılırdı. Beni mutlu etmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Çok da duygusaldı. Beni başkalarının yanında her zaman yüceltirdi. Canım benim… Ne kadar da sevgi doluydu.
    Peşpeşe içiyordum. İçimde öyle büyük bir yangın vardı ki, dayanamıyordum. Geçmiş sürekli karşımdaydı.
    Beynim bana sürekli oyunlar oynuyordu. Bu sefer de Leyla’yı ağlarken görmeye başladım. Hem de hıçkıra hıçkıra… Üstünü paralarcasına ağlıyordu. Sanki günlerce yemek yememiş, uyumamış gibiydi. Üstelik de zayıflamıştı. O güzel gülümsemesinden eser kalmamıştı. Sonra Sibel göründü. Leyla’yı oturduğu yerden kaldırdı ve bana doğru dönerek “hepsi senin suçun” diye bağırdı. İkisi birden üzerime yürüyorlardı. Sanki karanlık bir yola girmiştim. Sanki içimde yıllardır uyuyan kabusum kendine gelmiş, benden hesap soruyordu.
    --Affedersiniz beyefendi. Geç oldu artık kapatmak zorundayız. Hesabı alabilir miyim?
    Garsonun sesiyle kendime geldim.
    Bir de gece tüm günahların üzerini örter, derler. Oysa benim günahlarım o kadar net bir şekilde ortadaydı ki. Yalpalıyordum. Doğru düzgün bile yürüyemiyordum. Ne kadar içtiğimi bilmiyordum. İçim yangın yeriydi ama aldığım alkol beni daha da yakmıştı. Ağlamak istiyordum. Hem de hıçkıra hıçkıra ağlamak…
    Arabaya bindiğimde bir süre gözlerimi kapatıp arkama yaslandım. Aklımda sadece Leyla vardı. Onunla ilgili anılar… Balayındaydık. Sahilde yürüyorduk. Birden uzakta mavi bir cisim gördü. O kadar neşeliydi ki, o kadar da coşku doluydu. Birden oraya doğru koşmaya başladı. Gördüğü şey onu şok etmişti. Bağırarak beni yanına çağırdı. Merak etmiştim. Öylesine aşırı tepki gösteriyordu ki. “Ölüyor. Ölüyor. Lütfen bir şey yap, ne olur kurtar onu” diye haykırıyordu. Kurtulmasını istediği şey, sahile vurmuş mavi bir deniz anasıydı. “Ölüyor Adnan… Kurtaralım bunu, ne olur ölmesin” diye telaşlı bir şekilde söyleniyordu. Kahkahalarla gülmüştüm onun bu haline. “Bence sen buna suni teneffüs yap” dediğimde bozulmuştu bana. Oysa o; “her canlının yaşamaya hakkı var” demişti.
    “Her canlının yaşamaya hakkı var”. Bu sözü şimdi kulaklarımda çınlıyordu.
    Dudaklarımda acı bir gülümseme vardı.
    --Leyla. Özür dilerim.
    Sanki karşımdaydı. Sanki vicdanım dile gelmişti.
    Arabanın içinde boğuluyordum. Kendimi dışarı atıp yürümeye başladım. Temiz hava biraz olsun beni kendime getirir diye düşünüyordum ama o kadar kaybolmuştum ki bu çok zor olacaktı.
    Xxx
    Birkaç gecedir Sibel’in oturduğu evin çevresinde dolaştım. Ama onunla karşılaşacak cesareti bir türlü kendimde bulamadım. Sürekli olarak oturduğu eve bakıyordum. En azından balkona çıktığında görmek istiyordum onu… Evinin tüm ışıklarını kapattığında ise oradan ayrılıyordum.
    Sibel’i görmek ve onunla konuşmak istiyordum. Bu benim için çok önemliydi.
    Bir hafta sonu akşamı telefon açtım kendisine… Aşağıda, arabada olduğumu söyledim. Biraz sonra elinde telefonuyla balkona çıktı. Bir müddet hiç konuşmadı. Sonra yukarı gelmek ister misin, dedi. Nasıl hayır diyebilirdim ki…
    Yukarı çıktığımda hiç beklemediğim kadar sıcak karşıladı beni. Sımsıkı sarıldı.
    --İyi ki geldin. Seni çok özledim.
    --Buradan geçiyordum. Sana uğramadan gitmek istemedim.
    Kime neyi ispat etmeye çalıştığımı bilmiyordum.
    --Saçmalama. Kaç gecedir burada beklediğini bilmiyor muyum sanıyorsun. Hatta bir gece arabanın yanından geçtim, beni fark etmedin bile… O kadar dalmıştın ki. Kim bilir, o an ne düşünüyordun.
    Her zaman ki gibi lafını hiç esirgemiyordu. Ne düşünüyorsa anında söylüyordu.
    --Aç mısın? Kendime bir şeyler hazırlıyordum. Birlikte yeriz.
    --Ben de seni alıp dışarıda yeriz diye düşünmüştüm.
    --Hiç kusura bakma. Bu gece evimde kalmak istiyorum.
    Muzır bir şekilde yüzüme baktı.
    --Yoksa sen benim yemeklerimi yemekten mi korkuyorsun? Ben iyi bir aşçıyımdır. Sana bir masa hazırlayacağım şimdi, ne demek istediğimi anlarsın. Hem içkim de var.
    Çok doğaldı. Oldukça rahat davranıyordu. Sanki bunca zaman ayrılığı yaşayan biz değildik. O kadar huzur dolu bir yüzü vardı ki. Sanki bunca acıları yaşayan o değildi.
    --Mutfakta sana yardım etmek isterim. İzin verirsen tabii…
    --Bak buna sevinirim işte.
    Mutfakta ikimiz de mutluyduk. Çocukça espriler yapıyor, neşeli kahkahalar atıyorduk. Sanki farklı bir dünyaya adım atmıştık. En basit espriye bile gözlerimizden yaş gelinceye kadar gülüyorduk. Geçmişin tüm acılarından kurtulmuştuk sanki. Bize eskiyi hatırlatan her şeyden arınmış gibiydik.
    Kısa süre içerisinde harika bir masa hazırladı. Çok becerikliydi. Her şeye aşırı özen gösteriyordu. Masaya mum koymayı bile ihmal etmedi.
    --Bu güzel masa müziksiz olmaz.
    Ben sadece onu izliyordum. Çok seri hareket ediyordu. Biraz sonra hafif bir müzik tüm salonu doldurdu.
    --Ne dersin? Hala dışarıda yemek yemeyi düşünüyor musun?
    --Bu masayı gördükten sonra mı? Elbette ki hayır... Ama hemen oturalım, çünkü çok acıktım.
    --Tamam, sen otur. Ben şimdi geliyorum.
    Yaklaşık 10 dakika sonra geldi. Hafif bir makyaj yapmış ve elbisesini değiştirmişti. Sibel’i hayranlıkla seyrediyordum. Kendisi de oluşturduğu etkiden dolayı mutluydu.
    Yemek oldukça neşeli geçiyordu. Bol bol konuşuyorduk. Sanki aramızdaki o görünmez duvar kalkmıştı.
    Bir ara geriye yaslanıp yüzüme baktı.
    --Neden aşağıda bekliyordun? Neden haber vermiyordun bana?
    Gülümseyerek cevap verdim.
    --Bilmem. Belki de senden çekindim.
    --Benden mi çekindin? Ben adam yemem ki.
    --Şey… Uzun zaman senden bir randevu koparmak için aradım. Ama bana hiç olumlu cevap vermedin. Hep bir mazeret gösterdin. Benimle görüşmek istemediğini düşündüm.
    --Seninle görüşmeyi inan ki ben de çok istedim. Çünkü sen beni çok eğlendiriyorsun, çok güldürüyorsun.
    --O zaman sorun ne? Neden uzak duruyorsun benden?
    --Korkuyorum.
    Şaşırmıştım.
    --Korkuyor musun? Benden mi?
    Ne söyleyeceğini bilemedi. İçkisinden bir yudum aldı. Zorlandığı belli oluyordu.
    -- Ben sana asla zarar vermem. Ben seni…
    Sustum. Sözlerimin devamını getiremedim. Tekrar cesaret edemedim sevgi sözcüğünü söylemeye. Sonra gözlerinin içine baktım.
    --Sibel, sen benim için çok değerlisin. Ne olur, benimle alakalı olumsuz düşüncelerinden vazgeç.
    --Korkumun nedeni sen değilsin. Bunu sana nasıl anlatabilirim ki. Hem anlatsam da anlamazsın ki.
    --Dene. Anlatmayı dene, Sibel.
    Bir süre gözlerini kapattı. Sanki kendi kabuğuna çekilmiş gibiydi. Sessizce onu izliyordum.
    --Bana çok benziyorsun. Ben kendimden kaçtıkça sen bana o eski beni hatırlatıyorsun. Senden korkmamın nedeni bu. Senden uzaklaşmamın nedeni bu. Sen benim unutmak istediğim yıkıntılar içindeki gölgem gibisin.
    --Söylediklerinden hiç bir şey anlamadım.
    --Sana demiştim. Beni anlamayacağını söylemiştim.
    Bir anda ciddiyeti bir yana bırakıp işi şakaya vurmaya başladı. Ayağa kalktı.
    --Bu dansı bana lütfeder misiniz beyefendi?
    Sonra da gülmeye başladı.
    --“Lütfeder misin”. Lafa bak. Amma da komik… Tıpkı Yeşilçam Filmleri’ndeki gibi oldu.
    Sonra gözlerimin içine baktı.
    --Benimle dans eder misin, Adnan?
    Gülümsedim.
    --Sana hayır demesini bilmiyorum ki.
    Uzattığı eli tutup ayağa kalktım. Salonun ortasına geldiğimizde iki kolumla bedenini sardım. O da kendisini bana yaslayarak kollarını bana dolamıştı. Bir süre birbirimize bakıp gülümsedik. Müziğin ritmine göre hafifçe hareket ediyorduk. Sonra başını omzuma koydu. Sımsıkı sarıldım ona. Kollarımla daha bir sıkı sardım. Öyle huzurluydu ki. Öyle mutluydum ki.
    Sibel kendisini anlamadığımı düşünüyordu. Oysa yanılıyordu. Mehmet’in bana verdiği bilgiler sayesinde onu daha iyi gözlemliyordum. Sanki ikiye bölünmüştü. Bir yanıyla acılarını benimle dindirmek istiyordu. Bunu hissediyordum. Kanayan duygularını benimle sarmak istiyordu. Ama diğer yanı korkuyordu. Tekrar sevmekten, tekrar sevilmekten korkuyordu. Tekrar acı çekmekten, tekrar terkedilmekten korkuyordu. O yüzden elinde kalan son sevgiyle de kendine çizdiği sınırlar içinde yaşamak istiyordu.
    Beni seviyordu, bunu biliyordum. O kadar güzel bakıyordu ki bana. Gözlerdeki bakışın anlamını biliyordum. Bazen sesinin tınısını yumuşatıyordu. Ruhumu okşayan bir müzik nağmesi dinler gibi etkileniyordum. Hele de dans edişimiz… Başını omzuma yaslayıp bana sarılışı…
    Beni gökyüzüne çıkartıp sonra da acımasızca aşağı bırakışını izledim şimdiye kadar. Bütün bunlar beni kendisinden uzak tutmak içindi. Belki de kendisini benden uzak tutmaya çalışıyordu. Kendisine olan tüm güveni kaybolmuştu. O yüzden bana olan duygularını saklıyordu. Sevgisini bir kez açığa çıkardığında bir daha da geriye dönemeyeceğini düşünüyordu. Gökyüzünden beni aşağı bırakmasının nedeni buydu. Yeniden sevmek korkutuyordu, Sibel’i. Geçmişte yaşadığı acıları düşündükçe benden uzaklaşmasının nedeni buydu. Sonrasında beni düşman olarak görmesinin nedeni de buydu.
    Oysa benim Sibel’in dostluğuna ihtiyacım vardı. Yaşama biraz olsun tutunabilmem için Sibel’in sevgisine ihtiyacım vardı.
    Geçmişimdeki o büyük günahtan kurtulabilmem için Sibel’in gözündeki düşman imajını silmem lazımdı.
    --Biliyor musun, şimdiye kadar göğsüne yaslanıp da dans ettiğim ikinci erkek sensin.
    Bu sözleri başı omzumdayken söylemişti. Yumuşak bir dille… Eminim, gözleri de kapalıydı. Sanki istemsizce dökülmüştü dudaklarından.
    --Birincisi kimdi?
    Biliyordum, kim olduğunu. Derinlerden gelen bir ses tonuyla cevapladı.
    --Ali.
    --Ali…?
    --Nişanlım. Sana bahsetmiştim.
    --Evet, hatırlıyorum. Birlikte kaza geçirdiğinizi söylemiştin.
    Başını kaldırıp yüzüme baktı. Öfkeyle bağırdı.
    --Öldü, o… Öldü.
    Saçlarını okşadım.
    --Sibel. Ben buradayım, senin yanında…
    Kollarımdan kurtulup kendini birkaç adım geriye attı. Yüksek bir ses tonuyla konuştu.
    --Bir gün sen de gideceksin. Sen de beni terk edeceksin!
    Avucumun içiyle yanağını okşadım.
    --Ben seni hiç bırakmayacağım, Sibel. Ben her zaman yanında olacağım.
    --O da öyle söylemişti. O da bırakmayacağım, demişti.
    --Ama ölüme çare yok ki, Sibel. Eminim şu an gökyüzünde seni izliyor.
    --Sus, Adnan. Yeter, konuşma!
    Tekrar masaya oturdu. Kadehinde kalan içkiyi tek yudumda içip yeniden doldurmam için bana uzattı.
    --Özür dilerim. Sana bağırmak istememiştim.
    Sesi yumuşamıştı. Üstelik de titriyordu. Benim canımı yaktığında, biraz olsun sesini yükselttiğinde hemen özür diliyor, gönlümü alıyordu. Bakışlarıyla ben seni incitmek istemiyorum, ben seni asla kırmak istemiyorum, diyordu. İçindeki duygusallığı öfke maskesiyle kapatacağını sanıyordu.
    İnsanlarla yüzleşmekten hep korkmuştu. Kendisiyle yüzleşmek bile istemiyordu. Öylesine korunaksız bir hayatı vardı ki, evinde bile kendisini savunmasız hissediyordu.
    Sadece bana gösteriyordu tepkisini. Sadece bana sesini yükseltebiliyordu. Sadece benden korkuyordu. Çünkü sadece beni seviyordu. Bunu hissediyordum.
    --Biraz yavaş iç. Sarhoş olmanı istemiyorum.
    --Neden? Sarhoş olunca çirkinleşiyor muyum? Yoksa sarhoş olduğumda beni beğenmiyor musun?
    Sibel’in duyguları yeniden kanamaya başlamıştı. Yaşadığımız birazcık duygusallık bile onu geçmişine sürüklemeye yetmişti.
    --Sadece seni yeniden yatak odana taşımak istemiyorum, o kadar.
    Hafifçe gülümsedim. Bir süre yüzüme baktı. İçindeki fırtınalarla başa çıkamıyordu. Sınırlarını zorladığı belli oluyordu. Bir yanında ben vardım, diğer yanında geçmişi. İçkisini doldurdum ve kendisine uzattım. Kadehi eline aldı ama içmedi. Dalgın gözlerle kadehin içine bakıyordu. Sonra başını kaldırıp gözlerini bana dikti.
    --Ali ölmedi. O bir başka kadın için beni terk etti.
    Abartılı bir tepki verdim.
    --Ama nasıl olur? Sen daha önce…
    --Daha önce onun öldüğünü söylemiştim, değil mi. Ölmedi. Ama ölmesini çok istedim. Bana çok acılar çektirdi, o. Çok canımı yaktı.
    Sandalyesine sırtını iyice yaslayıp elindeki kadehi dalgın gözlerle çevirmeye başladı. Dudaklarında acı bir gülümseme vardı.
    -- Neden sevgiyi özgür bir şekilde yaşamak isteyen insanlar en fazla zarar görenler oluyor? Neden en büyük acıları onlar çekiyor? Sence başkalarının sevgisini ezerek, yok ederek yeni sevgilere koşanlar gerçekten mutlu olabilirler mi?
    Yüzüme o kadar dikkatli baktı ki bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. İçkimden bir yudum aldım ve cevap verdim.
    --Sanmıyorum. Çünkü bir sevgiyi yok ettiğinde kendini de yok etmiş sayılırsın. Yok olan insanların mutlu olmaya hakları yoktur.
    Verdiğim cevap hoşuna gitti.
    --Sen iyi bir insansın, Adnan. Ama bazen iyi olmak yetmiyor. Sen beni kolaylıkla çözdün, değil mi. Çünkü ben her şeyimi anlatıyorum. Ağlıyorum, sızlıyorum ve içimdeki nefreti, kini boşaltabiliyorum. Sen ne kadar da konuşmasan, her şeyini içine atsan, gizlemeye çalışsan; ben de seni görüyorum. Ben senin içindeki karanlığı görüyorum, Adnan. O karanlık dünyada yaşadığın gerçekleri görüyorum. Bana anlattıklarınla, anlatamadıklarınla görüyorum seni.
    Bir anda panikledim. Ne diyeceğimi bilemedim. Elime çatalı alıp masadaki mezelerden ağzıma attım.
    --Demek benim içimde de bir karanlık var, ha?
    Kendinden oldukça emindi.
    --Evet, var. Senin karanlık dünyanın aynısı kendi içimde de var. Ben ne kadar tutsaksam senin de tutsaklığın var.
    İkimiz de geçmişimizle ilgili birbirimize yalan söylemiştik. İkimizin de zamanla kendimize bir gerçek yaratmıştık. Etrafımızda kim varsa bu yalana inandırmıştık. Ama her ne kadar da başlangıçta itiraf etmesek de ikimiz de birbirimize yalan söylediğimizi biliyorduk. İkimiz de yaralıydık çünkü. İkimizin de sakladığı acıları vardı. Birbirimizin dilinden anlıyorduk.
    Sibel’in benim hakkımda bu kadar isabetli tespitlerde bulunması şaşırtmıştı beni. Yine de konuyu değiştirmeyi istiyordum. Sigara yakarken söylendim.
    --Çok sigara içiyorsun.
    Gülümsedi.
    --En iyi dostum… Bir diğeri de bu...
    Kadehi eline aldı ve havaya kaldırdı.
    --Haydi, aşka içelim. Sonra da ihanete içeriz.
    --Aşka içelim sadece. Bu gece masamızda ihanet olmasın.
    --Aşk varsa ihanet de vardır. Her ikisi de insanlar içindir.
    --Anlatsana, Sibel. O anları anlatsana bana. Neler yaşadığını…
    Hiç nazlanmadı. Hafifçe gülümseyerek anlatmaya başladı.
    --Benim hayatta hiç kimsem yok sayılır. Babam öldüğünde lisedeydim. Birkaç yıl sonra da annem öldü. Bir erkek kardeşim var. Üniversite okumak için yurtdışına gitti ve orada birini bulup evlendi. Şimdi orada yaşıyor. O yüzden Ali’ye dört elle sarılıyordum. O da gitmesin istiyordum. Üzerine titriyordum. Tüm sevgimi, tüm ilgimi ona veriyordum. Ali benim her şeyimdi. Onsuz yaşayamam, diyordum.
    --Yaşadın ama…
    Yüzüme öyle bir baktı ki, gözlerinden ne demek istediği anlaşılıyordu.
    --Neler yaşadığımı sen bilemezsin. Hiç kimse de bilemez.
    İçkisinden büyükçe bir yudum aldı. Sonra da sigarasından derin bir nefes çekip dumanını yukarı doğru üfledi.
    --Sen hayatındaki en özel kişiyle yaşadığın tüm güzel anların gereksiz bir kağıt parçası gibi çöpe atılmasının ne demek olduğunu biliyor musun? Tüm o mutlu anların hiç yaşanmamış gibi yok sayılmasının ne demek olduğunu? Ben bunları yaşadım işte.
    Sibel sadece kendine sakladığı gerçekleri uzun zaman sonra ilk kez açığa çıkarma cesaretini gösteriyordu.
    --Terk edilmek çok kötü bir şey, Adnan. Hele de canın kadar sevdiğin birinin bir anda hayatından çıkması… Ölümden bile daha korkunç bir şey. Oysa her şey çok güzel başlamıştı. Çok mutluyduk. Aynı yöne bakan, aynı şeylerden tat alan iki sevgiliydik. Onun yanında kendimi çok güvende hissediyordum. Hele de nişanlandığımız gün… Dünyanın en mutlu, en şanslı kadını bendim.
    Oldukça rahat görünüyordu. Sakindi. Ama bu sakinlik birazdan bir fırtına çıkacağının da habercisiydi.
    --Anlaşamıyoruz, dedi. Bir şey eksik hayatımızda, dedi. Ne kadar uyumsuz bir çiftiz, değil mi, dedi. Şaşırmıştım. Oysa eskiden çok daha neşeliydik, dediğinde hala şaka yaptığını düşünüyordum. Sonra “Hayatımın geri kalanını seninle birlikte geçirmek istediğimden pek emin değilim” dedi. Yüzüne baktım, ciddiydi. Sen ne demek istiyorsun, dedim. “Lütfen böyle konuşma. Şakanın hiç sırası değil”. Şaka yapmıyordu. Galiba sana olan aşkım bitti, dedi. Kekeliyordu. Sonra da o cümleyi söyledi. “Ben bu ilişkiyi bitirmek istiyorum. Birbirimizi daha fazla tüketmeden dostça ayrılalım.” Bir şey söyleyemedim ki. Hem öyle bir durumda ne söyleneceğini bilmiyordum. Sadece yüzüne bakıyordum. Bir umut arıyordum gözlerinde. Sonra parmağına baktım. Yüzük yoktu. Nişan yüzüğümüzü çıkartmıştı. Gururla, büyük bir neşe ve mutlulukla parmaklarımıza taktığımız yüzüğü benden habersiz çıkartmıştı. O zaten benden çok önce ayrılmış ve benim bundan haberim bile olmamıştı. Nefes alamıyordum. Dahası konuşamıyordum. Dudaklarım kilitlenmiş gibiydi. O da bu sözlerinden sonra ayağa kalktı ve sessizce arabasına doğru yürüyüp gitti. Beni orada tek başıma bıraktı. Sanki herkes bana bakıyordu. Sanki dünya üzerime yıkılmış gibiydi. Yüzüstü bırakılmıştım. Düne kadar el üstünde tutulan ben, istenmeyen kişi ilan edilmiştim. Gururum kırılmıştı. Sanki büyük bir trafik kazası geçirmiş gibi hissediyordum kendimi.
    Çaresizce dinliyordum. Acılarını beynimde resmediyordum. Fırtına çıkmıştı artık. Pek çok şeyi yıkıp, parçalamadan da dinmeyecekti.
    --Sana anlattığım gibi bir kaza yaşamayı o zamanlar o kadar çok istemiştim ki. Ama o kazada ikimiz de ölmeliydik. İkimiz de yok olmalıydık bu hayattan.
    --Senin ne günahın var ki.
    --Sonra koşarak eve geldim. Paramparçaydım. Sanki hayatımdaki her şey bir anda anlamsızlaşmış gibiydi. Kendimi o kadar değersiz görüyordum ki… Saklanmak istiyordum. Bir mezar bulup içine girmek istiyordum. Cesedimi bile kimsenin bulmasını istemiyordum. Onun adını söyleye söyleye ölmeyi istiyordum. Kimse bilmeyecekti ayrıldığımızı, kimse bilmeyecekti terk edildiğimi. Kullanılmış kağıt mendil gibi bir kenara atıldığımdan kimsenin haberi olmayacaktı. Ama yapamadım. Belki geri dönerdi. Tabii ya, dönecekti. Bensiz yapamazdı, o. Beni seviyordu. Ortak o kadar çok hayalimiz vardı ki. Kısa bir zaman sonra pişman olup benden özür bile dileyecekti. Beni çok seviyordu. Öyle söylüyordu.
    Sessizce dinliyordum. Kendini kaybetmişti. Gözlerindeki yaşları silmesi bir şeyi değiştirmiyordu, çünkü göz pınarları sonuna kadar açılmıştı. Kesik kesik ağlıyordu. Donup kalmıştım. Teselli edecek tek bir cümle çıkmıyordu ağzımdan. Sadece seyrediyordum, Sibel’i. Salonun bir kenarında da Leyla vardı. Leyla’yı da acı çekerken görüyordum.
    --Ama gelmedi. Günlerce bekledim, gelmedi. Evde tek başımaydım ama evin her yerinde Ali vardı. Onun eşyaları, onun nefesi, kokusu… Hayali vardı. Delirecek gibiydim. Günlerce evden dışarı adım atmadım. Günlerce hiçbir şey geçmedi boğazımdan. Uyuyamadım. Her şeyden korkmaya başladım. Sesten, sessizlikten… Karanlıktan, aydınlıktan… Hatta aynadaki görüntümden bile korkuyordum.
    Sonra ayağa kalktı. Bir an düşecek gibi oldu. Masaya tutundu. Sonra da kanepeye yığılırcasına kendini bıraktı.
    --Neden, ha… Neden tüm sevdiklerim beni terk ediyor? Annem, babam, kardeşim… Ali… Ya da neden kimi seversem benden gidiyor?
    Hıçkırarak ağlamaya başladı. Kendini tamamen bırakmıştı. Gözlerinden akan yaşlara aldırış etmiyordu artık. İçim parçalanıyordu ama oturduğum sandalyeye yapışmış gibiydim. Yerimden kımıldayamıyordum.
    --Ben günlerce anne diye ağladım. Yanımda yoktu. Herkesin annesi babası yanındayken, benim sesimi duyacak kimsem yoktu.
    --Özür dilerim Sibel.
    Ama özür dilediğim kişi Sibel değildi.
    Ben de ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Yine de gözyaşlarım çoktan yüreğime akmaya başlamıştı bile. Yavaşça yerimden kalkıp Sibel’in yanına oturdum. Onu kollarımla sardım. Birden kollarını boynuma dolayıp hıçkırığa boğuldu. Yüzüm boynum gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Sus, diyemedim, ağlama diyemedim. Sadece sarıldım. Sadece saçlarını okşadım.
    Leyla’nın beni bu durumda görmesini o kadar çok isterdim ki… Neler çektiğimi, ne kadar pişman olduğumu ancak bu görüntüyle inanabilirdi.
    Sibel uzun zaman ağladı. Hiç kıpırdamadım. Sadece hafifçe saçlarını okşadım. Sonra kesik kesik ağlamaya başladı. Sonra da sustu. Uzunca bir süre sustu. Yüzünü boynuma yaslamış bir vaziyette kollarıma bırakmıştı kendini. Hiç kımıldamadım. Rahatsız olsun istemedim. Uzun zaman sonra kollarını boynumdan çözdü.
    --Yatağına uzanmak ister misin?
    Sesini çıkarmadı.
    Biraz yüzünü seyrettim. Islak olan yerlerini elimle okşarcasına silip yanağına hafif bir öpücük kondurdum. Sonra da kucaklayıp yatak odasına götürdüm. Sımsıkı sarıldı boynuma. O an ikimiz de konuşmadık ama ikimiz de sessizliğimizle birbirimize pek çok şey söyledik.
    Yavaşça yatağına yatırıp üzerini örttüm. Bir süre seyrettim. Sonra rahat uyusun diye ışığı kapatmak istedim.
    --Lütfen ışığı kapatma. Bu gecenin karanlığından korkuyorum.
    --Peki.
    Korkma, diyemedim. Ben yanındayım, diyemedim. Sadece duvara yaslanarak bir süre ayakta bekledim. Sibel yataktaydı, gözleri kapalıydı ama uyumuyordu. O da geçmişiyle hesaplaşıyordu. Yine de şanslıydı. Yaşadığı aşkın bedelini fazlasıyla ödemişti. Oysa benim için her şey daha yeni başlıyordu.
    Yeniden sandalyeye oturdum. Sibel’i seyrediyordum. Belki de yataktaki kadın Leyla’ydı. Her şey o kadar değişmişti ki. Oda aydınlıktı ama benim dünyam zifiri karanlıktı. Camlar açıktı ama havasızlıktan boğuluyordum. Kimse yoktu yanımızda ama kalabalığı hissedebiliyordum. Çok sessizdi ama ben gürültüden kendi iç sesimi bile duyamıyordum. O kadar duygusal bir ortam vardı ki, yine de ihanet tüm güzelliklerin üzerini örtmüş gibiydi. Hıçkırıklar yüzünden aşk sözcükleri duyulmuyordu.
    En masum ile en günahkar bir aradaydı. İkimiz de o eski yitik aşklarımızı özlüyorduk.
    Uzun zaman sonra ilk kez kendimi bu kadar kirlenmiş hissediyordum. Bunca zaman sonra kendimi acımasız biri olarak görüyordum. Sanki sevgiye karşı işlenmiş tüm kötülüklerin sebebi bendim. Biraz olsun iyilik arıyordum yüreğimde. Biraz olsun günah çıkartabileceğim, beni teselli edebilecek, geçmişimdeki herhangi bir kişiye yaptığım herhangi bir iyilik… Aklıma hiç biri gelmiyordu. Ben yine saklanacaktım herkesten, her şeyden. Yine her zaman ki gibi iyiyi, güzeli oynayacaktım. Ama bir daha asla kendimden saklanamayacaktım. Her yalnız kaldığımda Leyla’nın o canhıraş feryatlarını duyacaktım.
    En kötüsü de, Sibel’i her gördüğümde aklıma Leyla gelecekti. Geçmiş peşimi asla bırakmayacaktı.
    --Benim dünyamda bir daha aşk olmayacak. Çünkü ben bir günahkarım. Oysa sen o kadar masumsun ki. Yeniden sevebilirsin.
    Bu sözler dudaklarımdan fısıltı şeklinde çıkmıştı. Kendiliğinden, öylesine…
    Bir suçluydum. Hem de sevgiye, aşka ihanet etmiş bir suçlu… Yıllarca kaçmıştım. Herkesten, her şeyden, hatta kendimden bile saklamıştım kendimi. Alışıyor insan… Her şeye alışıyor. Zamanla bir suçlu gibi yaşamaya da alışmıştım. Sonrasında unutmuştum tüm günahlarımı.
    Sibel’i karşıma çıkaran tesadüf müydü, yoksa geçmişimde bir türlü hesabını vermediğim o günahım mı?
    Leyla’ya ne kadar büyük acılar çektirdiğimin farkına ancak yirmi yıl sonra gerçek anlamda varıyordum. Benden sonra birini sevdi mi, ona aşık oldu mu, dahası beni unuttu mu, hiç bilemedim. Hiçbir zaman çığlıklarını duymadım. Eğer duygularının kanı aktıysa o kan elime hiç bulaşmadı. Ama şimdi kan gölünün tam da ortasında hissediyordum kendimi.
    Daha fazla kalamazdım. Kendimi dışarı atmak istiyordum. Gecenin karanlığıyla bütünleşmek istiyordum. Ne de olsa dışarıda akıp giden bir hayat vardı. Benim için kirli de olsa, eksik de olsa bir hayat vardı.
    Üstelik de bu kirli hayat bizim gibilerin yüzündendi. En güzelini, en kolayını yaşamak varken kendimiz zorlaştırıyorduk bu hayatı.
    Sandalyeden yavaşça kalktım. Her yerim uyuşmuştu. Son bir kez Sibel’e baktım. Kapıya doğru yönelmiştim ki yattığı yerden doğruldu.
    --Gitme. Lütfen gitme. Lütfen biraz daha kal.
    --Tamam. Merak etme, buradayım. Hemen yanındayım.
    Yatağının yanına oturdum. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Sanki fırtına sona ermiş, yerini hafif bir dinginlik almıştı. Gözlerini gözlerime dikerek ani bir hareketle parmağındaki yüzüğü çıkarıp komidinin üzerine koydu.
    Yıllardır parmağından çıkarmadığı yüzüktü bu.
    Şaşkınlıkla Sibel’in yüzüne bakıyordum. O ise gururluydu. Üstelik de daha bir rahatlamış gibi duruyordu. Dudaklarındaki gülümseme artmış, yıllardır çektiği azap son bulmuş gibiydi.
    --Sibel…?
    O kadar güzel baktı ki bana. İlk kez onu bu denli huzurlu görüyordum. Sanki yüzü aydınlanmıştı.
    --Sibel…
    --Senin içindeki karanlık, benim geçmişimi aydınlattı, Adnan. Umarım sen de kendi karanlığından kurtulursun.
    Gözlerimdeki yaşları durduramıyordum. Kendi umutsuzluğum en azından değer verdiğim birine can olmuştu. Ben kendimden uzaklaşırken, bir başkası kendine dönüyordu. Sibel’in içindeki savaş nihayet sona ermişti. Prangasından kurtulmuştu.
    --Haydi git.
    --Efendim…?
    --Git, Adnan. Kendini bulmak istiyorsan gitmelisin. İçindeki karanlıktan kurtulmak için gitmelisin. Ben sana sadece ızdırap verebilirim.
    Bana sevgiyle bakıyordu. Elimi tuttu.
    --Merak etme. Eğer seveceğim gibi biri karşıma çıktığında kapılarımı hemen yüzüne kapatmayacağım.
    Elini iki elimin arasına alıp öptüm. Sarılmak istiyordum aslında. Son bir kez sarılmak… Ama gidemem diye korktum. Bir daha ayrılamam, bırakamam korkusuyla sarılmaktan vazgeçtim.
    --Sen harika bir kadınsın. İyi ki seni tanıdım.
    Dilim kurumuştu. Sözler güçlükle çıkıyordu dudaklarımın arasından.
    Yavaşça ayağa kalkıp kapıya doğru yöneldim. Son bir kez baktım ona.
    --Hoşça kal.
    --Güle güle.
    Işığını kapatıp yatak odasından dışarı çıktım. Bir süre salona, yemek masasına baktım. Gecenin tüm izleri görünüyordu. Sonra evden ayrıldım.
    Asansörü bekleyemedim. Yavaş adımlarla merdivenlerden inmeye başladım. Bir ara sanki tüm gücümün tükendiğini hissettim. Bir merdivene oturdum. Bir daha bu eve asla giremeyecektim. Bir daha asla Sibel’i göremeyecektim.
    Apartmandan dışarı çıkıp gecenin karanlığında ilerlerken son günlerdeki yaşadıklarımı düşünüyordum. Büyük bir suç işlemiştim. Hayatımdaki en özel kadına çok büyük acılar çektirmiştim. Ama bunun bedelini biraz geç de olsa ödemeye başlamıştım. Üstelik de vicdanım vardı. Yaptığım bir hatanın bedelini ödeyecek cesaretim vardı.
    Yine de düşünmeden edemiyordum;
    Yeniden sevebilecek miyim acaba. Yeniden insanların içine özgürce, saklanmadan çıkabilecek miyim. Aynaya baktığımda kendimden utanmadan yaşayabilecek miyim. Ben, o eski ben olabilecek miydim her şeyden önce.
    Bunu zaman gösterecekti.
    Sibel’e söylediğim o söz kulaklarımda çınlıyordu.
    “Bir sevgiyi yok ettiğinde kendini de yok etmiş sayılırsın. Yok olan insanların mutlu olmaya hakları yoktur”.

    Özcan KIYICI
  • 415 syf.
    ·Puan vermedi
    "Yirmi yıl sonra yani otuz yedi yaşına bastığın o günlerde dünyadaki bütün kötülüklerin, yani yoksulların bu kadar yoksul ve akılsız olmalarının ve zenginlerin bu kadar zengin ve akıllı olmalarının, kabalığın, şiddetin ve ruhsuzluğun, yani sende ölme isteği ve suçluluk duyguları uyandıran her şeyin nedeninin herkesin herkes gibi düşünmesi olduğunu en sonunda anlamış olacaksın. "

    Selam, bu alintiyla başlama sebebim kendimi çoktandır otuz yaşlarında hissediyor olmam ve kitap bittiği halde kafama balyoz gibi inmeye devam eden yazarın cümleleri.
    Edebiyat dünyasının en güzel tarafı eserlerin birbiri ile bağlantılı olabilmesidir. Kafka'nın "Dava" eserinde ki K. Karakteriyle Orhan Pamuk'un "Kar" eseri arasında güzel bir benzerlik var ki okumaya başladığım anda hissettim.
    İsim evet. Karakterimize Ka diyor yazarımız, Kafka da sadece K. dese de aslında okunuşu itibariyle zaten Ka diye okuyoruz. Bilmiyorum bu hissiyati benim gibi kuranlar olmuş mudur?
    Nedir peki isimden ziyade ikisini birleştiren bir diğer unsur derseniz, sadece işinde başarılı olmak isteyen birilerinin kendini istemeden bir olaylar içinde bulması diyebilir miyiz, mahkeme salonunda yargıç "boyacı misiniz?" sorusuna alkış tutan kitle ile yazari okumadan, fark etmeden o mahkeme salonunda gülenler olması mı?
    Hani Dava eserinde K. yargılanırken, tecavüze uğrayan kadına sadece bakan o halk, K. 'nın neden yargılandığı ile ilgilenmeyip sadece yargılamak işini üstlenmesi gibi...
    Neyse bunlar benin kurduğum bağlantılar sadece ama itiraf etmeliyim ki yazarın, Siyasi bir romanı olarak tanımlanan bu eserinde ben Emile Zola' nın "Sucluyorum!" eseri gibi sert bir ifade görmedim aksine herkesi olduğu gibi anlatmış ve kimseyi suclamamis.
    Kar eseri, Kars ilinde geçiyor ve bir kar vaktinde oluyor her şey üstelik olaylar üç günde vuku buluyor. Okurken sanki bana yıllar sürmüş gibi geldi.
    Kars'a, Ka başörtüsünü açmadıkları için üniversiteye alınmayan ve bu yüzden intihar eden kızların hikayesini öğrenebilmek umuduyla geliyor. Romanda öyle bir kurgu var ki olayları Ka'nin ağzından dinlerken birden öldüğünü öğreniyor ve arkadaşinin cümleleriyle rahatsız olmaya başlıyoruz çünkü ne olduğunu bilmiyoruz.
    Romanın üslubu çok akıcı, postmodern edebiyat konusunda oldukça başarılı buluyorum kendisini.
    Kendisinin ifadesiyle ahlak arayışına değil anlam arayışına giriyoruz. Mesela bir hayvana neden 4 bacağın, iki tırnağın var demek yerine ona yaşama alanı dar etmemenin mantığı gibi...
    En çarpıcı kısımlar Şeyh'e giden insanların durumu o kısımlarda insanin kendini ve evreni sorgulayarak bir insanın ve çevrenin karşısında ki halini çok güzel tarif etmiş yazarımız.
    Başörtü probleminin ele alındığı bir eser olduğu için yer yer objektif yaklaşımı ve perspektifi dar cephelerde bulunanlara zor ve anlamsız gelecektir. Yeri geldiğinde sert bulsamda haksız bulduğumu söyleyemem.
    Diğer hususlardan biri ise siyaset ve sanat benzetmesi idi benim için. Zaten olayların TV, tiyatro gibi sahnelerde özellikle yaşanması bizlere provokasyon haline getirilen olayların gerçek yüzünü de açıkça ifsalamaktadir.
    Gazetelerde ne yazıyorsa ertesi gün o oluyor kurguya bakar mısınız?
    Kitabı okurken İpek karakterini olaylardan hep uzak ve yavan buldum en sevmediğim karakter oldu sebebi ise çok tanıdık simalar hatırlatması bana.
    İnanılmaz bir aşk üçgeni var eserde.
    Sevdiği adam için kapanan bir kadın, ama o kadının açık kız kardeşine aşık bir adam. İkisini birden idare etme isteği duyan Ka ve bunu yapan Lacivert. Üstelik Ka ateist, Lacivert islamci bir lider.
    Karakterler çok cok iyi insanlar olarak tanıtılıyor. Romanda kötü karakter diye bir şey yok aslında hepsi hayvan sever, insan sever falan.
    Siyasi bir romandan ziyade, ülkenin etnik halini, insanların kendi içinde fikirlerini edinme ve sunma şeklini göstermiş yazarımız. Bunu yaparken de her ne kadar istese de, görüşlerini saklayamamis.
    Bu eseri okurken dönemi 1980li yıllardan 2000li yıllara kadar darbe, sıkı yönetim, başörtü yasağı gibi hususları iyi değerlendirmek gerekiyor.
    Yasaklara karşı, baskılara karşı tutumumuz hakkında şunu söylemek istiyorum sadece, kendi inancımız ve degerimizle değerlendirmek tamamen yanlıştır çünkü bir kadının başörtüsünü çıkarması için zorlamak ile bir kadına başörtü takması için zorlamak arasında hiçbir insanı fark yoktur.
    Bir insani siyasi görüşüyle yargılamakla, sevdiği rengi suçlamak arasında da, hatta katalog seçimiyle gelmedigimiz bu dünyada düzeninde, sadece kendini haklı bulmak, sorgulamamak, ben başkası da olabilirim diye düşünmemek en büyük yanlıştır. Bunlar benim yanlış bulduklarım elbette.
    Yazarın son cümleleri kalbime çok dokundu, ona uzaklardan kocaman sarılıyorum.
    Umarim edebiyattan hiç vazgeçmez!.
  • 160 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Ah öyle naif bir eserdi ki, nasıl anlatsam bilmiyorum ! Tam anlamıyla bir edebi eserdi diyebilirim. Goethe'den, Baudelaire'den, Racibe'den, Shakespeare'den ve nice şair ve şairlerden alıntılar, şiirler...
    .
    Alissa - Jerome aşkı aslında yazarın küçükken yaşadığı aşkının bir nevi temsilidir. Yaşadığı aşkın karakterler üzerinde biçimlenmiş halidir kitap.
    .
    Jerome 13 yaşında, yanı yaşında bulur aşkı. Yazları gittiği dayısının evinde, kuzeni Alissa'ya aşık olur. Alissa da ona... Buraya kadar her şey normal gözükür. Ama işin bir de felsefi yönü vardır. Jerome bir vaazda İncil'deki "Dar kapıdan geçin..." sözünü duyar. Onun dar kapısı Alissa'dır. Onun için her şeyden vazgeçip, böyle büyümeyi bilir. Alissa için ise asıl hedef Tanrı'ya ulaşmak, erdeme varmaktır ve bunun için aşkından dahi vazgeçişi göze almak ister. İki farklı karakter, iki farklı fikir, tek aşkta birleşince ortaya büyük acılar ve trajik bir aşk hikâyesi çıkar.
    .
    Okurken size de sorgulatır kitap. Aşk mı, erdem mi ve Tanrı sevgisi için aşktan vaz mı geçmeli. Ne alaka, dedim başta aslında, itiraf etmeli ki; ancak kitapta düşünceler o kadar dengeli, ikna edici ve karşılaştırmalı verilmişti ki kişi kendinden şüphe eder hâle geliyordu.
    .
    Ha kavuştular ha kavuşacaklar derken, acaba bu yaşadıkları gerçekten aşk mı, aşk nedir, diyorsunuz ve bazen Jerome'ye bazen Alissa'ya hak veriyorsunuz. Alissa'nın kendi benliğinden sıyrılıp Tanrı'ya ulaşmak isteği sanki tanıdık geldi okurken. Tasavvuf ile ilgili fikirleri hatırlattı. Ancak tabi ki, birbirinden olabildiğince farklı kavramlardır.
    .
    Sürekli yaşadıkları duyguları sorgulamaları anı yaşamalarına engel oluyordu aslında. Sürekli bir rahatsızlık hâli ve kuşku söz konusuydu. Bu da okurken sizi yoran ince ayrıntılardandı.
    .
    Edebi lezzeti alıp şiir ve güzel sözlere doymak için kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitap...
  • Kavurucu bir soğuk… Kolumdaki saat sıcaklığı -40 °C gösteriyor. Ayak parmaklarımı hissetmiyorum, sanırım hücrelerim savaşmayı bırakalı çok oldu. Rüzgâr bıçak gibi, açıkta kalan bütün uzuvlarımı kesiyor. Halsizlik, günün yorgunluğu üzerine alınan ılık bir duş misali yavaş yavaş bedenimi ele geçiriyor. Beynim numaralar yapmaya başladı, sıcacık bir ateşin yanında olduğumu söyleyip gözlerimi kapatmamı salık veriyor… Sanırım o da savaşmaktan yorgun düştü, minimum enerji düzenine geçmek istiyor... Hipotermik şoka girmeye ramak kala; son çırpınışlar, kalbimin zayıf vuruşları... Bilincim beynimle iş birliği içinde kendini devre dışı bırakmaya zorluyor. Göz kapaklarıma dahi direnemiyorum… biraz dinlensem…



    Hilâl şeklindeki tepenin yamaçları üzerinde dikine uzun uzun çarpık yarıklar; hilâlin ortasında su toplanmış bir gölet, geriye kalan her yer siyah kuru toprak. Bitki türünden bir canlının varlığından bahsetmek imkânsız. Ne tuhaf bir yer burası, yeni bir gezegen keşfediyormuşum gibi geliyor ama o kadar da tanıdık ki. İyisi mi tepenin üzerine çıkıp, etrafı yüksekten incelemeli… Çıkış birazcık zorladı, yarıklar düzgün bir tırmanışa izin vermiyor. Demek bir adanın üzerindeymişim. Etrafındaki su, deniz mi okyanus mu anlayamıyorum ucu bucağı yok. Çıktığım tepe sanki patlamış da yükselmiş gibi, gölet bu yüzden oluşmuş olabilir. Tepenin diğer ucunda sanki bir insan silüeti var. Oturur vaziyette, dizleri hafifçe yukarı kırık, elleri iki yanında uzakları seyrediyor. Belki de birini bekliyor, öyle bir hâli var. Tehlikeli biri intibaı uyandırmadı bende. Yanına gideceğim. İçimdeki tuhaf his halâ geçmiş değil; hiç bilmediğim bir adadayım ama her şey tanıdık geliyor, dejavu gibi. Bu kadar uzun süren, bu kadar derin bir dejavu var mı ki? Adanın ruhu var sanki, bütün benliğimi almaya çalışıyor. Zaman geçtikçe her toprak tanesi benden bir parçaymış gibi hissettiriyor. Yanına gitmeye çalıştığım yabancı dahi tanıdık geliyor. O’nda bir kıpırdanma olmadı henüz, fakat beni fark etmemiş olması imkânsız, sadece o ve ben varız. Her şey dingin, su sakin sakin vuruyor kıyıya. Bütün bu uyumu bozan bir ben varım.

    − Merhaba, konuşabilir miyiz?
    − Merhaba, tabi ki. Hoş geldin. Ayakta kalma, oturabilirsin.
    − Ev sahibi gibi karşıladınız beni. Buraları çok iyi biliyor olmalısınız. Biz neredeyiz biliyor musunuz? Yakınımızda ulaşabileceğimiz bir anakara var mı?
    − Adanın sahibi değil, ta kendisiyim. Yeni doğdum. Aslında derinlerde hep vardım. Volkanik adayım ben, öyle bir an geldi ki patlayıp su yüzeyine çıktım. Yukarı çıkmak kolay olmadı benim için. Tonlarca su kütlesini yerinden oynatmam gerekiyordu, fakat zamanı gelmişse karşımda hiçbir şey duramaz. Yüzeye çıktığımda artık görmezden gelinemeyecek kadar aşikâr olurum. Biliyor musun uzun zamandır üzerimde baskı vardı, dayanamazdım daha fazla… Patlama sancılı ve zorlu bir süreç; her zaman sonuca ulaşmaz, ulaşıyorsa taçlandırmak gerek. Ben yıllarca biriken öfkemi; o simsiyah, yoğun dumanımı göğe salarak taçlandırdım başarıyı. Yüzeye ulaşınca sakinleştim sonra. Etrafımda gördüğün, okyanus suyu. Göletim patlama sonrası soğurken oluştu, tek güzel yerim orası. Güzel olduğumu iddia etmiyorum; güzel olmak gibi bir amacım yok, tek isteğim kabullenilmek. Okyanus sakin sakin şekillendiriyor beni artık. Kenarımın bir kısmını yıktı, düzleştirdi şimdiden. Kısaca böyleyim. Yakınımda ne olduğuyla ilgilenmiyorum, buradayım bundan sonra.

    Benimle dalga geçiyor olmalı. Adanın kendisiymişmiş. Ben de okyanus olayım öyleyse. Adanın nasıl oluştuğunu anlat demedim ki ben, neredeyiz diye sordum. Buradan kurtulmak istiyorum. Bunun için; bulunduğumuz konum, yakındaki bir yerleşim yerinin varlığı, en azından ilkel bir sandal bulma olasılığı gibi şeyler önemli. Bastırılmaymış, patlamaymış, kabullenişmiş; bana ne bunlardan! Nasıl anlaşacağım ben bu deliyle?

    − Doğru soruları sorarak.
    − Ha? Anlamadım?
    − Neden tanıdık geliyorum sana? Aslında bunun da ötesinde, tanıyorsun sen beni.
    − Tanıdık geliyorsunuz demedim ki, nereden çıkartıyorsunuz? Hem adınızı dahi bilmiyorum nasıl tanıyabilirim sizi?
    − Hunga Tonga-Hunga Ha'apai benim adım.
    − Ney, neyy?
    − Hunga Tonga da diyebilirsin kısaca.
    İşte şimdi her şey tamam oldu. Hoş bulduk; deli değil, zırdeli adası. Allah’ım bir de doğru soruları sor demez mi bana. Hiç gelmeseydim yanına daha iyiydi. Başka da kimse yok ki nerede olduğumu sorup öğrenebileyim.
    − Bu kadar zor mu bana inanmak?
    − Peki Bay Hunga Tonga, biraz espritüel buldum sizi. İsminiz de bile ironi var sanki. Tongaya düşürmeye mi çalışıyorsunuz beni acaba?
    − Adımı sen koydun, benim bir suçum yok.
    − Affedersiniz ama bu söylediğiniz tam bir saçmalık! İsminizi ilk defa duyuyorum, üstelik Dünya’da bu isimde bir ada olduğuna dahi inanmıyorum.
    − Durma hadi, inanmıyorsan Google’la.
    − Hahahahay, işte bu yaa. Anladığımız dilden konuşun biraz da böyle Bay Hunga Tonga. Neydi o kasıntılarınız; patlamalar, yüzeyler falan? Ama kabul ediyorum gerçekten espritüelsiniz (!). Burada Google’a ulaşmak; Mars’a ayak basmaya benziyor. Mars demişken; Elon Musk’ı bilir misiniz? Hani, onun arabası var roadster güzel mi güzel; şoförü de var hem. Özel, havalı mı havalı, robot görünümünde. Gösteriş için de olsa roadster’ı Mars’a göndermişti; işte o artık, uzayda kendi yörüngesinde dolanıyor başıboş. Harikulade bir o kadar da muhteşem Google espriniz de onun gibi, uzay boşluğuna uçtu gitti bile. Gerçi, bu nev-i şahsına münhasır zat-ı pek muhterem; namıdiğer Elon oğlu, Dünya’nın hemen her noktasından internete erişim sağlanabilsin diye uzaya paneller gönderiyordu en son. Aslında biraz daha beklersem, o panellerin sağlayacağı internet bağlantısını kullanmayı deneyebilir; ne kadar da çok ihtiyacım olan Hunga Tonga-Hunga Ha'apai adını Google’da aratma eylemini gerçekleştirebilirim. Fakat maalesef ki; sonsuza kadar da beklesek, internete erişim için kullanabileceğim bir cihazımın olmadığı acı gerçeği değişmeyecek. O yüzden, Ada’dan kurtulmak gibi daha önemli şeyleri denemem lazım.

    − Bana inanmayı da deneyebilirsin...
    − Peki öyleyse, bu isimde bir ada olduğunu nasıl ispat edeceksiniz Bay Hunga Tongaya düşmemiş? Üstüne üstlük, isminizi benim koyduğumu iddia ediyorsunuz.
    − İki sene önce bir haber okumuştun. Yakın tarihte volkanik yeni bir adanın oluştuğu ve NASA’nın ilgili uydu görüntülerini simule edip adanın nasıl şekil aldığına dair video hazırladığı anlatılıyordu. Sonra o görüntüleri izlemiştin. İşte o adanın ismi Hunga Tonga-Hunga Ha'apai idi. Okyanustaki volkanik patlamalarla ilgili başka görüntüleri de izlemiştin hani. Bütün bunlar seni derin düşüncelere gark etmişti, hatırladın mı?
    − Bakın Hunga Tonga Bey. Bu isim irite etmeye başladı, Ada diye hitap edebilir miyim size?
    − Bana sormana gerek yok, nasıl hissediyorsan ben o’yum.
    − Peki Ada Bey, bu kadar ayrıntı vererek beni kandırmaya çalışıyor olabilirsiniz; çünkü bahsettiğiniz şekilde bir araştırma yaptığımı hatırlamıyorum. Bu nedenle benimle ilgili kişisel sorular soracağım, doğru cevaplarsanız belki o zaman size inanabilirim.
    − Nasıl istersen. Daha sancılı bir süreç olacak gibi.
    − Yok yok merak etmeyin, kişisel ama basit sorular olacak.
    − Ben senin açından söylemiştim, dolayısıyla benim için de.
    − Lütfen daha fazla alengirli cümleler kurmayın. Bir şey derdim ama neyse... Benim adımı biliyor musunuz?
    − Çelik.
    − Hımm, iyi tahmin ettiniz doğrusu. Emin olabilmem için biraz daha zorlamam gerekiyor anlaşılan. Yakın zamanda beni etkileyen en büyük olay neydi?
    − Etkilemek, biliyorsun ki çift yönlüdür; olumlu ve olumsuz anlamda. Hangisinden bahsediyorsun? Ben biliyorum ama sen yine de açıkça ifade et, inandırmam gerekiyor ya seni sonuçta.
    − Ada Bey, biliyorum çok derinlerdesiniz ama lütfen beni de oralara çekmeyin. Anlamamazlıktan gelerek beni yormaya, bıktırmaya ve hatta sonunda kendinize inanmaya mecbur bırakacaksınız belli ki. Siz de bilirsiniz galat-ı meşhur lügat-ı fasihten evlâdır. Etkilemekten kastım pozitif anlamda idi tabi ki.

    − En çok etkilendiğini düşündüğün olay o değil, ama yine de cevaplayacağım. Uzun süre araştırma yapıp, günlerce projesini geliştirmekle uğraştığın hayalini hayata geçirme fırsatı yakaladın. Mutlu etmişti bu seni. Kabullenmeyeceksin biliyorum, ama emin olabilirsin ki; bu değildi seni en çok etkileyen. Şuraya P+ yazsam, neyi ifade eder sana?... Biraz daha ipucu vereyim istersen; P+ Gül yani PozitifPlus Gül, hatırladın mı? Bir akşam PozitifiPlus’ı, π⁺ şeklinde kodlamıştın da o’nun hoşuna gitmişti. Anlamı özeldi senin için... “Neydi mottomuz: ‘Pozitif düşünce de kazanır!’. Üzme tatlı canını, geçer bu yaralar elbet. İnan bana başaracağız. Hadi, tam gaz ileri!”. Cümleler öylesine masun öylesine masum çınlıyor mu kulaklarında halâ?... π⁺ geçen sene Muchu Chhish dağının zirvesine çıkmak istemeseydi beraber bitirecektiniz projeyi. Uyarmıştın, “Ölüme davetiye çıkarmak bu yaptığın” demiştin. Biliyorsun, dağcılık için “yapılamaz” denilen ne varsa büyülüyordu o’nu. π⁺ da “Doğası bu kanunu şu diye duraklamak sence olur mu?” demişti sana. Sonrası malum manşetler: “Genç dağcı, fethedilemez zirvesi ile bilinen Muchu Chhish Dağına tırmanırken geçirdiği kaza sonucu gözlerini hayata tamamen kapadı.” PozitifPlus’ı kaybedince kendine iki söz vermiştin; birisi, uğruna her şeyini feda ettiğin projenizi gerçekleştirmek. Diğeri… Onu söylememe gerek yok sanırım.

    − Neye inanacağımı bilmiyorum, ne yapacağımı da. Gitsem; gidemem… Kalsam; kalamam… Şaştım bu işe.
    − Muchu Chhish dağının varlığı ne kadar gerçek ve acı veriyorsa, ben de öyleyim... Kabullenmek tek çıkar yol.
    − Sizinle bir alıp veremediğim yok ki benim, kanlı canlı karşımdasınız işte. Kabullenmekten kastınız söylediklerinize inanmam ise; onu da başardınız merak etmeyin, bütün bentlerimi yıkarak…
    − Sancılı bir süreç olacağını söylemiştim. Kabullenmek; inkâr etmemek mi demektir sence? Gül’ün hayatta olmadığı gerçeğini kabullenebiliyor musun?
    − Ben… Ben, anlayamıyorum… Bütün hislerimi, bütün düşüncelerimi, bütün hayatımı biliyorsun. Sen kimsin?

    − Ben ve sen diye ayrı değiliz biz. Bir bütünün iki parçasıyız. Madem anlamıyorsun kulaklarını dört aç: İlk kez bir kıza karşı anlam veremediğin duyguları hissettiğin zamanlardı ateşteytin ateşte işte ateşte öyle bir ateş ki yıllarca yakacaktı seni ama uyarmıştım desem inkâr edeceksin her zamanki gibi nasılsa müthiş zekânla üstesinden gelirdin tabi gitme dedim gelme dedim yapma etme derken bir sıkımlık aşkınız bitti değil mi Mr. Olympia kendini yenilmez gördün ulaşılmazı istedin kabul et ama güzel yenildin yenildin ne oldu ki okyanusa at gitsin önemli mi senin için yine devamke görmezden gelmeye kaçtın yıllarca o ateşten başkalarını sen yaktın bu defa yapacak daha önemli işlerin vardı nasılsa hep zaten hiç düşünmedin ki o işler mutlu edecek miydi seni aynı üniversite tercihinde olduğu gibi kendini kandırmaya çalıştın yine yok saydın beni oysa konservatuara girmek şarkı söylemek müzikle uğraşmak kitap okumak ne kadar güzel şeylerdi gizliden 90’lar pop dinlerdin de kendine dahi itiraf edemezdin bense oradaydım hep 90’larda tabi bunlar fizik okuyup galakside otostop çekerek paralel evrenleri keşfetmek kadar heyecan vermiyordu Einsteinımıza sahi en son hangi paralel evrendesiniz bayım bulabildiniz mi hayat evren ve her şeye dair nihai sorunun cevabını zahmet etmeyin söyleyeyim benim o ben ben e tabi şimdi bunu ispat etmemi istersin nasıl etsek de ispat etsek Kaf Dağını aşıp ardındaki Zümrüdü Ankayı getirsem kabul eder misin ya da Muchu Chhish Dağının zirvesine çıksam yeterli olur mu senin için gerçi oraya ulaşılmazı başarabileceğini ispat için çıkıyorsun zaten a pardon hiç olur mu öyle şey söz vermiştin aslında O’nun içindi değil mi benim hatam sorry gelmiş geçmiş geliyor gelecek tüm zaman kiplerinin en iyi climberı.

    − Sağ olasın iyi oldu böyle. İçinde biriktirdiğin tüm öfkeni kustun, üstüme boca ettin neyin varsa Bay Tongaya düşmüş Hunga Ha'Apaçi. Jöleyle dikleştirilmiş düşüncelerin, düşük bel sözlerinle yakışıyor sana Apaçilik. Bilirsin ergenlik aşkları ikiye ayrılır dongi dongi türü olanlar ve olmayanlar. Tonga-Hunga Ha'Apaçi Bey maalesef gerçek şu ki; çocukken dongi dongi aşkına kapılmamıştım, o yüzden artık esamesi dahi okunmuyor o ateşin. Doğru, üzerini kapatmıştım. Demek ki senin içine düştü o ateş; yanmış yanmış, kavrulmuşsun yıllarca. Kendi dongi dongi aşkını bana kabul ettiremezsin. Ne deyim ergenlikten dahi çıkamamışsın henüz. Kabullen de kabullen, ne bu Allah aşkına? Bak Küçük Prens kendi gezeninde ya da Ada’nda mı desem, her nereyse işte orada; güzel, musmutlu hayallerinle yaşayabilirsin, fakat Dünya senin etrafında dönmüyor anla bunu. Artık devir değişti. E tabi Çelik de değişti, büyüdü. Hayat en büyük eğitimcidir; acıyla olgunlaştırır, sevinçle büyütür insanı. Sen, ergenus! Anlamazsın bunlardan. Nereden bileceksin, hiç yemedin ki hayatın sillesini. π⁺’tan bahsettin, ruhumu tüm çıplaklığıyla görüyordun madem; O’nu ebedi istirahatine uğurlarken verdiğim sözleri, nasıl olur da 1 byte’lık RAM’inle decode etmeye çalışıyorsun? Anlamıyorum, bu fevkalhad kapasitenle bir de alengirli cümleler kurabiliyordun. Tam sana uygun bir söz var biliyor musun adam sandık eşeği diye başlayan. Hayır hayır hayır yanlış anladın yine, için fesat işte. Diğer versiyondan bahsetmiyorum ki. Benim söylediğim “adam sandık eşeği çifte serdik döşeği” idi… Demek hep böyleydik biz… Yanlış anlaşılmalar, küçümsemeler, reddetmeler, üstünlük taslamalar… Sen; evet sen, aynamın arkasındaki simsiyah sır. Kimsenin farkında olmadığı... Sır olmazsa, nasıl seyredebilir ki insan kendini değil mi? Kolay değildir aynaya bakmak, kendine güvenmen gerekir her şeyden önce. Çoğu, aynalara küskündür bu yüzden. Ayna olsan da kendini kusursuz sanma! Senin de hataların var. Bilirsin aynalar, karşısına dikilirsen sağını-solunu şaşırırlar.

    − Sonunda kabullendin biz’i. Kolay olmadı, sonuçta onca hatırayı yerinden oynatmak zorunda kaldık. Artık çok cool’um. Hatırlar mısın, sazlar çalınırdı Çamlıca’nın bahçelerinde?
    − Benim de arabanın teybini çalmışlardı. Evet evet kabul ediyorum bu espri olmadı burada ama ne yapayım dayanamadım bu kadar yoğun felsefeye. Hem pas atan sensin, gole çevirmesem takım olamazdık sonra.

    − Yaptıklarından pişman mısın?
    − Yapmadıklarımdan olduğu kadar değil…



    Derin nefes al… Derin nefes al… Derin nefes al… Güneş batmak üzere, kaç dakikadır uykudayım ben? Birazdan titreme başlayacak tekrardan hissediyorum... Vücut ısısını artırmak için bir şey vardı neydi o?... Off Allah’ım offf, nasıl bir soğuk böyle, sanki damarlarımda dolaşıyor. Tamam… Tamam, hatırladım… İdrarımı şişeye doldurup koltuk altıma koyacaktım… Çantam nerede acaba? Yakında gözükmüyor. Neyse ki su kabım uzağa düşmemiş. Yukarıda hafif kuytu bir yer de var sanki… Sürünerek su kabını alsam sonra da kuytuluğa çıkabilir miyim ki? Enerjim bitmek üzere… Gece burada böylece durmam da imkânsız, son enerjimi oraya doğru harcamalıyım. Ahh, bacağım! Sanırım kırılmış… Çarpmanın etkisi yeni hissediliyor... Hadi... Hadiii… Son defa pozitif düşün…
    Suyum bitti artık, boş kaba idrar doldurup kabı koltuk altıma koydum… Henüz bilincimi kaybetmemişim demek, hatırlayabiliyorum… Hatırlasam ne fark eder, idrarın sıcaklığı ne kadar sürecek ki. Kendimi kandırmaya çalışıyorum yine… Gül’e söz verirken yaptığım gibi… Şu hayatta gerçekleştiremediği ne varsa onun adına tamamlayacaktım. Ama atladığım bir şey var; o, bu sözü kesinlikle istemezdi. “Başkaları adına yaşarsan, kendi hayatını ıskalarsın” derdi muhtemelen. Haklı çıktınız hanımefendi, karavana! Ah PozitifPlus, şu an o kadar ihtiyacım var ki senin neşene. Biliyorum, artık çok geç… Gün çoktan döndü buralarda ve ben simsiyah bir gecenin koynunda, yapayalnız bekliyorum. Gözlerimi kapatıp soğuğun merhametine bırakmak istiyorum kendimi. Hem rüya görürüm belki. Sana π⁺’ın anlamını anlatırım hem. Bir tüyo verebilirim şimdiden; biliyorsun π; matematiksel bir sabit, sonsuza uzanan reel... Bu kadar kâfi gerisini sen çöz. Ahh! Kırığın sancısı kendini iyice hissettirmeye başladı, sıcaklık daha da düşmüş olmalı… Dayanamıyorum artık… Uykusuzluk, hâlsizlik, soğuk, sancı, Gül…



    − Çeliik… Çeliik, Çeliiik uyan hadi.
    − Ha, efendim? Sen misin Gül?
    − Benim tabi. Kalk hadi kalk, geç kalıyoruz. Kaç defa söyledim bu aylarda pencere açıkken uyuma diye. Geceleri soğuk oluyor artık. Zaten uykudayken üzerinde örtüyü düzgün tutmuyorsun, affedersin bi yerlerin de açıkta kalıyor, sonra hasta oluyorsun.
    − Ne yapabilirim, proje üzerinde çalışıyordum sabaha karşı ancak yattım. Kafa bi dünya olmuş pencereyi mi düşünecektim bir de? Öyle hissediliyor ki, bu sabah PozitifPlus Hanımefendi tersinden kalkmışlar anlaşılan. NegatifMinus marka parfüm kokusu var havada.
    − Hahaha, çok komik! Gece açıkta bırakıp üşüttüğün kıçın sanmıştım ama yanılmışım; beyninmiş aslında.
    − Tamam bee tamam tamam, amma sert yaptın ha! Kalktık işte. Ahh! Kramp girmiş ayağıma.
    − Az bile sana soğukta yatarsan. Bu sembol de neyin nesi?
    − Hangi sembol?
    − Şu pi sayısı üzerinde artı işareti var ya.
    − Ha o mu, dün akşam seninle telefonda projemizle ilgili konuşurken yapmıştım. PozitifPlus falan derken aklıma geldi herhalde.
    − Çok güzel, gerçekten hoşuma gitti. Bende özel bir şeyler uyandırdı şu an. Senin için de bir anlamı var mı?
    − Var tabi.
    − Nedir?
    − Boş ver şimdi, müsaade et de üzerimi giyineyim yoksa projeyi tanıtacağımız toplantıya cidden geç kalacağız. Günler çuvala girmedi ya, sonra anlatırım.
    − İyi öyle olsun bakalım.
    − Gece tuhaf bi' rüya gördüm şu sizin meşhur "tırmanış"la ilgili, pek iç açıcı değildi. Nedir son durum?
    − Sorma ya, sanki o iş yattı gibi. Benim de gözüm korkuyor açıkçası henüz karar veremedim. Vazgeçmeye meyilliyim ama.
    − Umarım vazgeçersin. Seni gazete manşetlerinden okumak istemiyorum.



    Event: #77872523

    Bonus Chapters:
    https://www.youtube.com/watch?v=-lcfABgHKfs
    https://www.youtube.com/watch?v=GdfjKUKj1sQ
    https://www.youtube.com/watch?v=nt_8xZwEq-M
    https://www.youtube.com/watch?v=77ygz-MC6_8
    https://www.youtube.com/watch?v=0_5mrUqn6RU

    Symbols:
    π (Pi): Reel sayı. Matematiksel sabit. Bir dairenin çevresinin, çapına oranı.

    REFERENCES:
    [1] https://www.youtube.com/watch?v=DaGSxdR4C0k
    [2] https://www.youtube.com/watch?v=a8pAKr_zbOM
  • Mecburiyet
    Kadın hâlâ derin uykuda, düzenli ve güçlü nefesler alıp veriyordu. Hafif aralanmış ağzı gülümseyecek ya da bir şeyler söyleyecek gibiydi ve yorganın altındaki genç, diri göğüsleri huzurla inip kalkıyordu. Pencerelerden içeriye yeni doğan günün ilk ışıkları vuruyordu. Fakat kış sabahının ışığı zayıftı. Karanlıkla aydınlık arası bir ışık kararsız bir şekilde vuruyordu uyuyan her şeye ve örtüyordu üstünü.
    Ferdinand sessizce kalkmıştı, nedenini kendi de bilmiyordu. Şimdilerde bunu çok sık yaşıyordu; çalışırken birden kalkıyor, şapkasını kaptığı gibi evden çıkıyor, kendini tarlalara atıyor, hızla ve giderek daha hızla, bitkin düşünceye, dizleri titreyinceye, şakaklarındaki nabzı deli gibi atıncaya kadar koşuyor, sonunda kendini bilmediği yabancı bir yerde buluyordu. Ya da hararetli bir sohbetin ortasında öylece donup kalıyor, söylenenleri anlamıyor, soruları duymuyor, kendine gelmek için tüm gücüyle silkinmek zorunda kalıyordu. Bazen de akşamları üstünü değiştirmeyi unutuyor, ayağından çıkardığı ayakkabıları elinde, ya karısının seslenmesiyle yerinden sıçrayıncaya ya da birdenbire elindeki ayakkabılar yere düşünceye kadar yatağın kenarında öylece oturup kalıyordu. 
    Sıcak odasından balkona çıktığında soğuktan titremeye başladı. Farkında olmadan ısınmak için dirseklerini bedenine bastırdı. Aşağıdaki manzara hâlâ sisle kaplıydı. Yüksekteki evinden baktığında genellikle beyaz bulutların hızla süzülüşünü bir ayna gibi yansıtan Zürich gölünün üzerine şimdi kalın, süt gibi köpükler yayılmıştı. Bakışlarının ve ellerinin değdiği her yer nemli, karanlık, kaygan ve griydi; ağaçlardan sular damlıyor, kirişlerden nemler sızıyordu. Yeni güne uyanan dünya biraz önce selden kurtulmuş, saçlarından sular damlayan bir insana benziyordu tıpkı. Sisli gecenin içinden insan sesleri yükseliyordu, fakat bu sesler suda boğulan bir insanın çıkardığı hırıltılar gibiydi, bazen de çekiç sesleri ve uzaktaki bir kilisenin kulesinden çıkan çan sesleri geliyordu; fakat her zamanki gibi net değil, nemli ve paslı bir sesti duyulan. Islak bir karanlık duruyordu kendisiyle dünyası arasında.
    Üşüyordu. Fakat yine de elleri ceplerinde, sisin ve karanlığın ardından ortaya çıkacak manzarayı görmek için hiç kıpırdamadan orada öylece duruyordu. Sis, gri bir kâğıt gibi aşağıdan yukarıya doğru yavaş yavaş kalkarken Ferdinand, aşağıda sabah sisinin arkasına gizlendiğinden emin olduğu ve düzenli, berrak çizgileriyle varlığını aydınlatan o çok sevdiği manzarayı sonsuzca özlediğini hissetti. Kim bilir kaç kez içindeki karmaşadan kaçıp bu pencereye gelmiş, dışardaki huzur dolu manzaraya bakarak rahatlamıştı; karşı kıyıda evler sevimli bir şekilde yan yana dizilmişti, mavi suları zarafetle yaran küçük bir vapur, kıyıda neşeyle süzülen martılar, kırmızı bacalardan çıkan ve öğleyin çalan çan sesleriyle birlikte göğe yükselen gümüş renkli dumanlar, ona o kadar açık, o kadar net bir şekilde ‘Huzur! Huzur!’ diye bağırıyorlardı ki, dünyanın delirdiğini bilmesine rağmen bu güzelliklere inanıyor ve kendisine vatan seçtiği bu ülke sayesinde birkaç saatliğine de olsa kendi vatanını unutuyordu. Aylar önce zamandan ve insanlardan kaçan, savaşan ülkesinden İsviçre’ye gelmiş bir kaçaktı; gördüğü vahşet ve dehşet yüzünden korkudan büzülmüş, altüst olmuş ruhunun burada düzeldiğini, iyileştiğini ve yaralarının kabuk bağladığını fark etmiş, buranın eşsiz manzarasının, renklerinin onu kendisine çektiğini ve içinde resim yapma arzusunu uyandırdığını hissetmişti. Bu nedenle ne zaman bu manzarası kararsa, kendisini yabancı ve uzağa atılmış hissediyordu, tıpkı bu sabah saatlerinde olduğu gibi, çünkü sis her şeyin üzerini örtmüş, manzarasını engellemişti. Aşağıda, karanlıkta kapalı kalan herkese, onlar gibi uzaklarda gömülüp kalmış memleketinin insanlarına karşı sonsuz merhamet hissediyor, onlarla beraber olmak, yazgılarını paylaşmak için sonsuz bir özlem duyuyordu.
    Bu mart sabahında sisler arasında bir yerde, bir kilisenin çanı dört kez çaldı, sonra sanki saati kendi söylüyormuş gibi sekiz kez daha çaldı. Ferdinand önünde dünya, arkasında uykusunun karanlığındaki karısı olmasına rağmen kendini bir kulenin tepesinde tarifsiz bir yalnızlık içinde hissediyordu. Yüreğinin derinliklerinde bu sis duvarını parçalamak, bir yerlerde uyanışın, aydınlanışın mesajını, yaşamın gerçekliğini, güvenliğini, kesinliğini hissetmek istiyordu. Bakışlarını ileriye yönelttiğinde, aşağıda köyün bittiği ve yolun kısa kıvrımlarla yukarıya kadar çıktığı yerde, sislerin içinde insan ya da hayvan, bir şeylerin yavaş yavaş hareket ettiğini sandı. Ne olduğu belli olmayan bu küçük şey gittikçe yaklaşıyordu, Ferdinand kendisinden başka birinin uyanık olmasına sevindi önce, öte yandan yakıcı ve hiç de sağlıklı olmayan bir merak sardı benliğini. Gri cismin ilerlediği yerde civar köylere ya da buraya çıkan bir dört yol ağzı vardı: Gelen yabancı bir an soluklanmak için duraklar gibi oldu. Sonra ağır ağır dar patikadan yukarı çıkmaya başladı.
    Ferdinand birden huzursuzlandı. ‘Bu yabancı da kim?’ diye sordu kendi kendine. ‘Nasıl bir mecburiyet onu da benim gibi sıcak yatağından sabahın ışığına çıkardı acaba? Bana mı geliyor, benden ne istiyor?’ Hafif sisin içinden tanıdı onu: Postacıydı. Her sabah kilisenin çanı sekiz kez vurduğunda buraya tırmanırdı, Ferdinand onun uçlara doğru kırlaşan kızıl, denizci sakallı kaba yüzüne ve mavi gözlüğüne baktı. Nussbaum[1] idi adı, Ferdinand ise sert hareketleri ve mektubu vermeden önce ciddi bir tavırla büyük, siyah deri çantasını sağ tarafına çekerken vakur bir tavır takınması nedeniyle Nussknacker[2] diyordu ona. Ferdinand, onun yere kuvvetle basa basa, çantayı sol tarafına atıp, kısa bacaklarıyla son derece ciddi yürüdüğünü görünce gülümsemeden edemedi.
    Fakat birden dizlerinin titrediğini hissetti. Gözlerinin üstüne doğru kaldırdığı eli bir anda felç olmuş gibi yana düştü. Bugün, dün ve haftalar boyunca hissettiği huzursuzluğu birden geri dönmüştü sanki. Postacının adım adım kendisine doğru geldiğini hissediyordu. Ne yaptığını bilmeden kapıyı açtı, uyuyan karısının yanından yavaşça geçerek dışarıya süzüldü ve hızla merdivenlerden indi, bahçe parmaklıklarından aşağıya, postacıya doğru yürüdü. Bahçe kapısında karşılaştılar. “Benim için... benim için...” Üçüncüsünde söyleyebildi ancak: “Benim için bir şey var mı?”
    Postacı ona bakabilmek için buğulanmış gözlüğünü kaldırdı. “Elbette, elbette.” Bir hareketle siyah çantasını sağ tarafına aldı, parmaklarıyla -kocaman solucanlar gibiydiler, nemli ve soğuk sisten kızarmış parmaklarıyla- yokladı mektupları. Ferdinand titriyordu. Sonunda postacı çantadan bir mektup çıkardı. Büyük, kahverengi bir zarftı, üstünde “resmi” damgası ve Ferdinanden adı vardı. “İmzalamanız gerekiyor,” dedi postacı, mürekkepli kalemini ıslatıp Ferdinand’a uzattı. Ferdinand heyecandan imza olarak okunmaz bir şekilde ismini karaladı.
    Sonra şişman kırmızı elin ona verdiği mektubu aldı. Fakat Ferdinand’ın parmakları o kadar uyuşmuştu ki, zarf bir anda elinden kayıp yere, ıslak toprağa, nemli ağaç yapraklarının üzerine düştü. Almak için eğildiğinde kokuşmuş, çürümüş bir şeylerin kokusu geldi burnuna.
    İşte buydu, haftalardır gizli ve sinsi bir şekilde huzurunu kaçıran, bozan buydu, iradesine rağmen beklediği mektuptu; anlamsız, saçma sapan, anlaşılmaz, bilinmeyen, anonim uzaklıklardan kendisine gelen, onu el yordamıyla arayan, daktiloda yazılmış donuk makine sözcükleriyle sıcak yaşamına, özgürlüğüne uzanan, saldıran bu mektuptu. Keşfe çıkmış bir süvari yeşil, sık ormanlıkta görünmez çelik bir namlunun kendisine yöneldiğini ve içindeki küçük kurşunun karanlığa, bedeninin içine girmek istediğini nasıl hissederse, Ferdinand da bu mektubun bir yerlerden çıkıp geleceğini biliyordu. Karşı koymak için çevirdiği, geceler boyunca düşüncelerine nüfuz eden tüm o küçük dolaplar boşunaydı demek: Ve işte şimdi onu bulmuşlardı. Çok değil, daha sekiz ay önce öbür tarafta kendisini bir at tüccarı gibi muayene eden, kolundan tutup kaslarını yoklayan askeri doktorun karşısında çıplak, soğuktan ve tiksintiden titreye titreye durduğu ve kendini son derece aşağılanmış hissettiği sırada yaşadığımız bu çağın insan onurunu hiçe saydığına ve Avrupa’nın içine düştüğü esarete bizzat tanık olmuştu. Vatansever lafların boğucu havasına ancak iki ay dayanabilmişti, fakat bir süre sonra yavaş yavaş nefes alamaz hale gelmiş, insanlar onu ikna etmek için ağızlarını açtıklarında yalanın sarı rengini dillerinde görmeye başlamıştı. İnsanların söylediği her şey onu tiksindirmişti. Boş patates çuvallarıyla şafak vakti pazarın basamaklarında oturan ve soğuktan tir tir titreyen kadınların bakışları yüreğini parça parça etmişti: Yumruklarını sıkıp etrafta dolanırken öfke ve kinle dolmaya başladığını hissetmiş, içindeki bu inanılmaz nefretten tiksinti duymuştu. Sonunda birinin yardımıyla karısıyla birlikte İsviçre’ye geçebilmeyi başarmıştı, sınırı geçer geçmez birden içi yaşam sevinciyle dolmuştu. Başı o kadar dönmüştü ki bir direğe tutunmak zorunda kalmıştı. Uzun bir süre sonra ilk kez yeniden hayat, insan, eylem, irade, güç gibi duyguları hissetmişti. Ciğerleri havadaki özgürlüğü içine çekmek için hazırdı. Vatan onun için artık daha çok bir hapishane, bir mecburiyetti. Yabancı diyar ise dünyadaki vatanı, Avrupa insanlık demekti.
    Fakat bu mutluluğu ve hafiflemiş duyguları pek uzun sürmedi; sonrasında o korku yine geldi. İsmiyle bu kanlı çalılığa takılıp kaldığını, geçmişinden kurtulamayacağını biliyordu. Bilmediği, tanımadığı, fakat onu bilen ve özgür bırakmayan bir şeyler olduğunu hissediyordu. Görünmez bir yerlerde pusuya yatmış, uykusuz, soğuk bir gözün onu gözlediğini biliyordu. Tamamen içine döndü, ‘Birliğine teslim ol’ çağrılarını görmemek için hiç gazete okumadı, izini kaybettirmek için evini değiştirdi, mektuplarının karısı adına poste restante[3] ile gönderilmesi için talimat verdi. İnsanların sorularına maruz kalmamak için onlarla konuşmaktan kaçınıyordu. Asla kente inmiyor, tuval ve boya alması için karısını gönderiyordu. Zürich gölü yakınlarındaki küçük bir köyde bir köylüden kiraladığı evde varlığını, ismini unutturmaya çalışıyordu. Fakat bildiği bir şey vardı: Herhangi bir çekmecede yüz binlerce kâğıdın arasında bir kâğıt vardı. Biliyordu. Günün birinde, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda bu çekmece çekilecekti - bu çekmecenin açıldığını duyuyordu, adını yazan daktilonun tuşlarının vuruşunu duyuyor ve biliyordu, bu mektup onu buluncaya kadar dolanacak, dolanacaktı.
    Ve işte o mektup şimdi elindeydi, titriyordu, soğuktu ve fiziksel olarak parmaklarının arasındaydı. Ferdinand sükûnetini korumaya çalıştı. ‘Bu yaprağın ne önemi var?’ diyordu kendi kendine. ‘Yarın öbür gün burada binlerce, on binlerce, yüz binlerce yaprak fundalıklarda çiçek açacak ve her biri benim için yabancı olacak, tıpkı bunun gibi. Bu “resmi” yazısı da ne demek? Okumam gerektiği anlamına mı geliyor? Ben kimsenin amiri ya da komutanı değilim, insanlar üzerinde yaptırım gücüm yok, kimseye emredemem, fakat kimse de bana bir şey emredemez. İsmim ne arıyor orada - bu ben miyim? Onun ben olduğumu söylemem için kim beni mecbur edebilir, orada ne yazdığını okumam için kim beni mecbur edebilir? Okumadan yırtarsam, parçaları göle kadar uçuşur ve ne ben bir şey bilirim ne de dünya. Bu mektubu görmezden gelebilirim, bir damlanın ağaçtan toprağa düşmesinden daha hızlı, yırtıp atabilirim. İçinde ne olduğunu ancak istersem öğrenebileceğim bu yaprak nasıl beni huzursuz edebilir? Ve ben istemiyorum. Ben özgürlüğümden başka bir şey istemiyorum.’
    Parmakları sert zarfı yırtıp parçalarını lime lime etmek için geriliyordu. Fakat çok garip: Kasları onu dinlemiyordu. Ellerindeki bir şey iradesine karşıydı, itaat etmiyorlardı. Bütün kalbiyle yırtıp parçalamak istediği halde parmakları gayet dikkatle açtı zarfı, titreye titreye katlanmış beyaz kâğıdı düzeltti. Kâğıdın üzerinde zaten bildiği bir şey yazıyordu. “Sayı: 34.729 F. Sayın... M. Bölge Komutanlığının emriyle askerliğe elverişliliğinizin tespiti için en geç 22 Mart’a kadar Bölge Komutanlığının 8 nolu odasında tekrar muayeneye gelmeniz gerekmektedir. Askeri evrakı bu amaçla gideceğiniz Zürich Konsolosluğu’ndan temin edebilirsiniz.”
    Bir saat sonra odaya yeniden girdiğinde elinde bir buket çiçekle gülümseyerek yanına gelen karısıyla karşılaştı. Karısının yüzünde kaygısızlığın ışıltısı parlıyordu. “Bak, ne buldum ben?” dedi. “Orada, evin arkasında, çayırlarda açıyorlar, ağaçların arkasındaki gölgeliklerde hâlâ kar var.” Karısını memnun etmek için elindeki çiçekleri aldı, sevdiğinin endişesiz yüzüne bakmamak için başını çiçeklerin üzerine eğdi ve ardından kendisine atölye yaptığı çatı katındaki odasına çıktı.
    Fakat çalışamadı. Tuvalin önüne geçer geçmez daktilonun sert vuruşlarıyla yazılmış sözcükler gözlerinin önünde belirdi. Paletteki boyalar çamur ve kan gibi göründü gözüne. Cerahat ve yaralar geldi aklına. Hafif gölgede duran kendi portresi, askeri üniformalı halini gösteriyordu. “Çılgınlık bu! Çılgınlık!” diye bağırdı, bağırırken de gözünün önüne gelen bu resimleri korkup kaçırtmak istercesine ayağıyla yere vurmaya başladı. Fakat elleri titriyor ayaklarının altındaki yer sallanıyordu. Uzanmak istedi. Küçük bir sandalyeye çöktü ve karısı öğle yemeğine çağırıncaya kadar orada kaldı.
    Aldığı her lokmada adeta boğuluyordu. Boğazında, yukarıda acı bir şeyler vardı; önce aşağıya inen, sonra yine yukarıya çıkan acı bir şey. İki büklüm hiç konuşmadan sessizce oturduğu yerden karısının kendisini izlediğini fark etti. Birden karısının usulca elini elinin üzerine koyduğunu hissetti. “Neyin var Ferdinand?” Yanıt vermedi. “Kötü bir haber mi aldın?” Sadece başıyla onayladı ve yutkundu. “Ordudan mı?” Yine sadece başıyla onayladı. Karısı sustu. Ferdinand da sustu. Bu düşünce adeta bunaltıcı ve boğucu bir şekilde birdenbire odanın ortasına düşmüş, odadaki her şeyi, nesneleri bir kenara itmişti, geniş ve yapış yapıştı, başlayıp da bitiremedikleri yemeklerin üzerine çökmüştü, adeta bir sümüklüböcek gibi enselerinde sürünüyor ve ürkütüyordu. Bu düşüncenin ağır yükünden orada öylece iki büklüm, sessizce oturuyor, birbirlerinin yüzüne bile bakmaya cesaret edemiyorlardı.
    En nihayet karısı şunu sorduğunda sesinde bir şeyler kırılmış, yıkılmış gibiydi: “Seni konsolosluğa mı çağırdılar?” - “Evet.” - “Peki gidecek misin?” Ferdinand titriyordu. “Bilmiyorum, fakat gitmek zorundayım.” “Niçin zorundaymışsın? İsviçre’de sana emir veremezler. Burada özgürsün.” Birbirine kenetlenmiş dişlerinin arasından öfkeyle tıslarcasına “Özgür! Bugün kim özgür ki?” dedi. - “Özgür olmak isteyen herkes. Ve en çok da sen. Bu nedir ki?” - Karısı, onun önündeki kâğıdı sinirle fırlatıp attı. - “Bunun senin üzerinde nasıl bir gücü olabilir ki, zavallı bir büro memurunun yazdığı bu kâğıt parçasının senin gibi canlı, özgür bir insanın üzerinde nasıl bir gücü olabilir? Bu sana ne yapabilir, nasıl bir zarar verebilir?” - “Kâğıt değil, ama gönderen zarar verebilir.” - “Kim gönderiyor bunu? Nasıl bir insan? Bir makine, insan öldüren bir makine. Fakat seni yakalayamaz.” - “Milyonlarcasını yakaladı, beni neden yakalamayasın ki?” - “Çünkü sen istemiyorsun.” - “Diğerleri de istemiyordu.” - “Fakat onlar özgür değildi. Onlar silahların arasında kalmıştı, bu nedenle gittiler. Ama hiçbiri isteyerek gitmedi. Hiçbiri İsviçre’den o cehenneme bile isteye gitmezdi.”
    Heyecanını bir yana bıraktı, çünkü kocasının acı çektiğini görüyordu. Karşısındaki bir çocukmuş gibi içinde bir merhamet yükseldi. “Ferdinand,” dedi ona yaslanırken, “doğru düşünmeye çalış. Korktun, bu sinsi, vahşi, kötü niyetli canavarın birine saldırdığında onu korkuttuğunu, ürküttüğünü biliyorum. Fakat düşün ve hatırla lütfen, biz bu mektubu bekliyorduk. Yüzlerce kez bu ihtimali düşünmüştük, ben onu yırtıp atacağını ve insan öldürmeye alet olmayacağını biliyor, seninle gurur duyuyordum. Unuttun mu?” - “Unutmadım Paula, biliyorum, fakat...” - “Şimdi konuşma,” diye ısrar etti karısı. “Sinirlerin oldukça bozuk, konuştuklarımızı hatırla, yazdıklarını, -solda, çalışma masasının çekmecesinde duruyor- asla eline silah almayacağını açıkladığın o yazıyı hatırla. Çok kararlıydın...” Ferdinand hemen atıldı. “Asla kararlı olmadım! Asla emin değildim. Hepsi bir yalandı, korkularımdan bir kaçıştı. Ben bu sözcüklerle sadece kendimi kandırdım. Ve tüm o sözler özgür olduğum sürece doğruydu, fakat beni çağıracakları zaman irademin zayıflayacağını biliyordum. Onların karşısında titrediğimi mi düşünüyorsun? Onlar hiçbir şey değil, - gerçekten içimde olmadıkları sürece sadece hava ve sözcükten ibaretler, yani hiçbir şey değiller. Fakat ben kendimin karşısında titredim, çünkü beni çağırdıklarında hemen gideceğimi biliyordum.” - “Ferdinand, gitmek istiyor musun?” - “Hayır, hayır, hayır,” dedi ayaklarıyla sertçe yere vurarak, “istemiyorum, istemiyorum, içimdeki hiçbir şey de istemiyor, hiçbir hücrem istemiyor. Fakat kendi irademe rağmen gideceğim, onların güçlerinin korkunçluğu da bu değil mi zaten; insanın kendi iradesine, kendi inancına rağmen onlara hizmet etmesi değil mi, korkunç olan? Keşke karşı koyabilecek iradem olabilse - fakat insanın eline böyle bir yazı geçince iradesi uçup gidiyor, itaat etmek mecburiyetinde kalıyor. Tıpkı öğretmen seslendiğinde ayağa kalkıp titreyen bir okul çocuğu gibi.” - “Fakat Ferdinand, kim sesleniyor ki? Vatan mı? Bir memur! Canı sıkılmış bir büro memuru yalnızca! Ayrıca devlet bile bir insanı cinayet işlemeye zorlayamaz, buna hakkı yok...” - “Biliyorum, biliyorum. Büyük hümanist Tolstoy’dan da birkaç cümle söyle de tam olsun. Tüm argümanları biliyorum: Anlamıyor musun, beni çağırmaya hakları olmadığını ben de biliyorum, vazifemin onların her dediğini yapmak olduğuna ben de inanmıyorum. Ben de tek bir vazifem olduğunu biliyorum, insan olmak ve çalışmak. İnsanlığın ötesinde bir vatanım yok benim, insanları öldürmek gibi bir isteğim, hırsım yok, bunların hepsini biliyorum Paula, her şeyi ben de senin gibi açık ve net görüyorum - ancak onlar beni buldular, beni çağırıyorlar ve her şeye rağmen, istemediğim halde gideceğimi biliyorum.” -“Niçin? Niçin? Sana soruyorum: Niçin?” Ferdinand feryat etti: “Bilmiyorum. Belki de şu sıralar dünyadaki çılgınlık akıldan daha güçlü olduğu içindir. Belki de bir kahraman olmadığım ve kaçmaya cesaret edemediğim içindir... Bu açıklanabilecek bir şey değil. Bu bir nevi mecburiyet. Ve ben yirmi milyon insanı boğan o zinciri kıramıyorum, kıramam.”
    Yüzünü ellerinin içine gömdü. Başlarının üstündeki duvar saati zamanın nöbetçisi gibi bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Kadın sessizce titriyordu. “Seni çağırıyorlar, kabul ediyorum, her ne kadar anlamasam da. Fakat burada da sana seslenen bir çağrı duymuyor musun? Seni burada tutan bir şey yok mu?” Ferdinand sinirlendi: “Resimlerim mi? İşim mi? Hayır! Artık resim yapamam. Bunu bugün hissettim. Ben çoktandır bedenim burada; aklım, ruhum öbür tarafta yaşıyorum. Tüm dünya yerle bir olurken, insanın kendisi için çalışması bir suç. Günümüzde artık hiç kimse sadece kendisi için hissedemez, kendisi için yaşayamaz.”
    Karısı ayağa kalktı ve döndü: “Yalnız kendin için yaşadığını bilmiyordum. Ben sanıyordum... sanıyordum ki, ben de senin dünyanın bir parçasıyım.” Karısı sözlerine devam edemedi, gözyaşları sözlerinin arasına karışıyordu. Ferdinand onu sakinleştirmek istedi. Fakat karısının gözyaşlarının arkasındaki öfke karşısında korkup geri çekildi. “Git,” dedi karısı, “git hadi! Ben senin için neyim ki? Bir kâğıt parçası bile değilim. Git o zaman, gitmek istiyorsan git! ”
    “Ben gitmek istemiyorum ki,” dedi Ferdinand delice bir öfkeyle masaya yumruğunu indirirken. “Ben istemiyorum. Fakat onlar istiyor. Ve onlar güçlü. Ben ise güçsüzüm. Onlar binlerce yıldır ne istediklerini çok iyi biliyorlar, çok iyi örgütlenmişler, çok kurnazlar, çok iyi hazırlanmışlar, yıldırım gibi tepemize düşüyorlar. Onların belli amaçları var, benimse zayıflamış, harap olmuş sinirlerim. Bu adil bir savaş değil. Bir makineye karşı gelinemez. İnsana karşı koyulabilir. Fakat bu bir makine, bir kasap makinesi, vicdanı ve aklı olmayan ruhsuz bir alet. Ona karşı koyulamaz.”
    “Elbette karşı koyabilirsin, mecbur kalırsan!” diye bağırdı karısı deli gibi. “Sen karşı koymazsan ben karşı koyarım. Sen zayıfsan da ben değilim. Ben böyle bir kâğıt parçası karşısında eğilmem. Bir kâğıtta yazılanlara bir canlıyı feda etmem. Gücüm yettiği sürece gitmene müsaade etmeyeceğim. Sen hastasın ve ben bunun için yemin edebilirim. Sinirleri zayıflamış bir insansın. Bir tabak kırılsa titremeye başlıyorsun. Bunu bir doktor görür ve anlar. Burada muayene ol, ben de seninle gelirim, doktora her şeyi anlatırım. Elbette seni bırakırlar. Yapman gereken tek şey, karşı koyman. İstediğin şey için ne olursa olsun mücadele etmen. Jeannot’yu hatırla, Parisli arkadaşını: Üç ay boyunca bir akıl hastanesinde gözlem altında tuttular, muayeneleriyle işkence ettiler, fakat o özgür bırakılıncaya kadar hepsine dayandı. Yapman gereken tek şey, istemediğini göstermek. Tüm hayatın söz konusu: Unutma, hayatını, özgürlüğünü, sahip olduğun her şeyi istiyorlar. Buna karşı koymalısın!”
    “Karşı koymak! İnsan nasıl karşı koyabilir ki? Onlar herkesten güçlü, onlar dünyanın en güçlüleri.”
    “Bu doğru değil. Dünya onlara izin verdiği sürece güçlüler. Tek bir birey herhangi bir kavramdan daha güçlüdür her zaman, fakat kendisine inanmalı, iradesine sahip çıkmalıdır. İnsan olduğunu ve insan kalmak istediğini unutmamalıdır, işte o zaman etrafını saran, beynini uyuşturan vatan, görev, kahramanlık gibi sözcükler, kan kokan, sıcak, canlı insan kanı kokan boş laflar olarak kalırlar. Dürüst ol, vatan hayatın kadar önemli mi senin için? Soylu hükümdarlarına bile kalmayan bir taşrayı resim yaptığın sağ elin kadar seviyor musun? Düşüncelerimizle, kanımızla içimizde oluşturduğumuz görünmez adalet dışında başka bir adalet olduğuna inanıyor musun? Hayır, cevabını ben vereyim, hayır! Bunun için gidersen eğer, kendine yalan söylemiş olacaksın...”
    “Ben istemiyorum ki...”
    “Bunu yeterince göstermiyorsun ama. Dahası sen artık hiçbir şey istemiyorsun. Senin yerine başkaları istiyor ve sen seni istemelerine bile sesini çıkarmıyorsun, bu bir suç. Sen nefret ettiğin bir şeye teslim oluyorsun ve bunun için kendi hayatını feda ediyorsun. Hayatını feda edeceksen neden inandığın bir şey için etmiyorsun? Kanını kendi düşüncelerin için feda etmek istiyorsan - et! Fakat neden yabancılar için feda etmek istiyorsun? Ferdinand unutma! Özgür kalmak için yeterince istekliysen karşındakiler kim olabilir, kötü kalpli deliler yalnızca! Sen özgür olmayı yeterince istemezsen işte o zaman seni ele geçirirler, o zaman deli sen olursun. Bana hep şöyle dedin...”
    “Evet dedim, hepsini dedim, kendimi cesaretlendirmek için saçmaladım durdum. Karanlık ormanda korkan çocukların korkularından korktukları için şarkı söylemeleri gibi ben de büyük laflar ettim. Hepsi yalandı, şimdi korkunç bir şekilde farkındayım her şeyin. Çünkü beni çağırırlarsa hemen gideceğimi biliyordum...”
    “Gidecek misin gerçekten? Ferdinand! Ferdinand!”
    “Ben değil! Ben değil! İçimdeki bir şeyler gidecek - hatta çoktan gitti bile. Tıpkı bir okul çocuğunun öğretmeni geldiğinde kalkması gibi, benim içimde de bir şeyler ayağa kalkıyor; söylemiştim ya, titriyor ve itaat ediyor! Bir yandan da senin söylediklerini duyuyorum, doğru ve gerçek olduğunu, insanca ve gerekli olduğunu da biliyorum -bu benim yapmam gereken ve yapmak zorunda olduğum tek şey- bunu biliyorum, farkındayım, işte tam da bu nedenle alçakça ya gidişim. Fakat gidiyorum, bir şeyler bana hükmediyor! Hor gör beni! Ben de kendimi hor görüyorum. Fakat başka türlü davranmam imkânsız, başka türlü davranamam!”
    İki eliyle masayı yumrukladı. Donuk, hayvanca, tutsak olmuş bir şeyler vardı bakışlarında. Karısı ona bakamıyordu. Ferdinand’a duyduğu sevgi, onu hor görmesine engel oluyordu. Yemek için hazırlanmış masadaki et soğuktu, bir leş gibiydi, ekmek siyahtı, parça parça cüruf gibi. Yemeklerden yükselen boğucu bir koku doldurmuştu odayı. Paula’nın gırtlağında bir tiksinti yükseldi, her şeyden tiksiniyordu. Pencereyi açtı. İçeriye hava girdi; hafif titreyen omuzları üzerinden mart ayma has mavi bir gökyüzü yükselmiş, beyaz bulutlar saçlarını okşuyordu.
    “Bak!” dedi Paula sessizce. “Dışarıya bak! Bir kez olsun, lütfen, rica ediyorum. Belki de benim söylediklerimin hepsi doğru değildir. Kelimeler bazen yanılır. Fakat burada gördüğüm şey hakikat. Bu gördüğüm şey yalan söylemiyor. Bak aşağıda bir köylü sabanını sürüyor, genç ve güçlü. O neden kendisini öldürtmüyor? Çünkü onun ülkesinde savaş yok, çünkü onun tarlası karşı taraftan birkaç kilometre ötede; bu nedenle bu yasa onun için geçerli değil. Ve şimdi sen de bu ülkedesin ve bu yasa senin için de geçerli değil. Görünmeyen, sadece birkaç kilometre içinde geçerli, o birkaç kilometrenin dışında ise geçerli olmayan bir yasa gerçek olabilir mi? Burada, barışın içinden karşı tarafa, savaşa baktığında anlamsızlığı görmüyor musun? Ferdinand bak gölün üzerinde gökyüzü ne kadar da berrak, renklere bak, insanların sevinmesi için bekleyen renklere bak; buraya, pencereye, yanıma gel ve bana gitmek istediğini bir kez daha söyle...”
    “İstemiyorum! İstemiyorum! Sen de biliyorsun! Neden bakayım ki? Ben biliyorum, hepsini biliyorum, hepsini! Sen bana işkence ediyorsun. Söylediğin her kelime canımı acıtıyor. Hiçbir şey, hiçbir şey, ama hiçbir şey bana yardım edemez!”
    Paula gücünün onun acısı karşısında zayıfladığını hissediyordu. Merhameti gücünü kırmıştı. Yavaşça ona döndü.
    “Ne zaman... Ferdinand... ne zaman... gitmen gerekiyor konsolosluğa?”
    “Yarın. Aslında dün gitmeliydim. Fakat mektup bana ulaşmamış. Ancak bugün ulaşabilmiş. Yarın gitmek zorundayım.”
    “Peki ya yarın gitmezsen? Bırak beklesinler. Burada sana hiçbir şey yapamazlar. Üstelik acelesi de yok. Bırak sekiz gün beklesinler. Onlara hasta olduğunu, yatakta yattığını yazarım.
    Erkek kardeşim de aynı yöntemi denedi ve on dört gün kazandı. En kötü ihtimal sana inanmazlar ve konsolosluk doktorunu buraya gönderirler. Belki de doktor konuşabileceğimiz bir insandır. Üniforma giymeyenler daha bir insandır. Belki de yaptığın resimleri görür ve senin gibi bir insanın cephede olmaması gerektiğine ikna olur. Yine de işe yaramazsa en azından sekiz gün kazanmış oluruz.”
    Ferdinand susuyordu ve karısı bu suskunluğunun kendisine karşı olduğunu biliyordu.
    “Ferdinand söz ver bana, hemen yarın gitmeyeceksin! Bırak beklesinler. İnsanın kendisini duygusal olarak hazır hissetmesi lazım. Oysa şu an senin sinirlerin harap bir halde, onlar seninle istediklerini yaparlar. Yarın güçlü olacak olan onlar, oysa sekiz gün sonra sen güçlü olacaksın. Güçlü olursan beraber geçireceğimiz güzel günleri düşün! Ferdinand, Ferdinand, duyuyor musun?”
    Paula onu sarstı. Ferdinand boş gözlerle bakıyordu. Bu donuk ve boş bakışlarda karısının söylediklerini duyduğuna ya da anladığına dair tek bir iz yoktu. Gözlerinde Paula’nın tanımadığı, daha önce hiç görmediği, derinlerden gelen bir dehşet ve korku vardı yalnızca. Ferdinand ağır ağır toparladı kendini.
    “Haklısın,” dedi sonunda. “Sen haklısın. Acelesi yok ya. Bana ne yapabilirler ki? Sen haklısın. Kesinlikle yarın gitmeyeceğim. Öbür gün de gitmeyeceğim. Sen haklısın. Mektup beni bulamamış olamaz mı? Mektup geldiğinde dışarıdaydım belki. Hasta olamaz mıyım? Hayır - postacı imzamı aldı ya. Fakat önemli değil. Sen haklısın. İnsan düşünüp taşınıp öyle karar vermeli. Sen haklısın. Sen haklısın.”
    Ferdinand ayağa kalktı, odanın içinde bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye başladı. “Sen haklısın, haklısın,” diye mekanik bir sesle tekrarlayıp duruyordu, ama sesi inandırıcılıktan yoksundu. “Sen haklısın, sen haklısın,” diye tamamen dalgın, boş gözlerle aynı sözleri tekrarlıyordu. Paula kocasının düşüncelerinin bambaşka yerlerde, buradan çok uzaklarda, savaş bölgesinde, felaketin içinde olduğunu biliyordu. Onun sürekli, yüreğinden değil de, sadece dudaklarından dökülen “Sen haklısın, sen haklısın,” cümlelerini duymaya daha fazla tahammül edemedi. Sessizce dışarıya çıktı. Bu sırada kocasının tıpkı zindandaki bir mahkûm gibi saatlerce bir aşağı bir yukarı gidip geldiğini duydu.
    Ferdinand akşam yemeğine de hiç dokunmadı. Gergin, dalgın bir hali vardı, aklı başka yerdeydi. Ancak akşam yatağa yanına yattığında Paula onun korkusunun hâlâ canlı olduğunu hissetti; Ferdinand kendinden kaçmak istercesine Paula’nın yumuşak, sıcak bedenine sarıldı, sımsıcak ve titreyerek kenetlendi karısına. Fakat Paula bunun bir sevgi değil, kaçış olduğunun farkındaydı. Bir kramptı bu, gayriihtiyari bir kasılmaydı sadece, kocasının öpücükleri arasında gözyaşlarını hissetti, acı ve tuzlu gözyaşlarını. Sonra yine sessizliğe gömüldü Ferdinand. Paula ara sıra onun iç çektiğini duyuyordu. O zaman ona elini uzatıyor, Ferdinand da hiç bırakmayacakmış gibi karısının uzattığı eli tutuyordu. Paula da konuşmuyordu, sadece bir kez, o da hıçkırdığını duyduğunda onu teselli etmek için konuştu: “Daha sekiz günün var. Düşünme.” Fakat ona düşünme dediği için kendinden utandı, çünkü ellerinin soğukluğundan, yüreğinin çarpmasından onun tek bir şeyi düşündüğünü, o tek bir düşünce tarafından yönetildiğini biliyordu ve onu düşüncelerinden uzaklaştıracak bir mucizenin olmadığının da bilincindeydi.
    Şimdiye kadar bu evde ne suskunluk ne de karanlık kendini bu kadar ağır hissettirmişti. Tüm dünyanın dehşeti duvarların içine buz gibi işlemişti sanki. Sadece saat hiç şaşırmadan vuruyordu, zamanın demir bekçisi gibi bir aşağı bir yukarı gidiyordu ve Paula bekçinin attığı her adımla bu insanın, sevdiği, yanında capcanlı yatan kocasının ondan uzaklaştığını hissediyordu; daha fazla dayanamadı, yataktan fırlayıp saatin sarkacını durdurdu. Artık zaman diye bir şey yoktu, yalnızca korku ve sessizlik vardı. Hiç konuşmadan uzandılar, günün ilk ışıkları vuruncaya kadar uyumadan öylece kaldılar, yan yana ve sessizce, ikisinin de yüreğinde düşünceler bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu.
    Dışarda henüz kış karanlığı vardı, şafak yeni söküyordu, gölün üzeri kalın bir kırç tabakasıyla kaplıydı. Ferdinand kalktı, çabucak giyindi, tereddüt içinde ve ne yapacağını bilmez bir halde kâh o odaya, kâh öbür odaya girip çıkıyordu; sonra birden şapkasını ve paltosunu kaptı, sessizce sokak kapısını açıp kendini dışarı attı. Sonraları kapının o buz gibi kolunu tutarken ellerinin titrediğini, birisi onu gözetliyor mu diye ürkek ürkek dönüp arkasına baktığını hatırlayacaktı sık sık. Gerçekten de onun içeriye sızmış bir hırsız olduğunu sanan evin köpeği hızla yerinden fırlayıp üzerine atladı, fakat sahibini tanıyınca ve okşanınca olduğu yerde pustu, sevinçle kuyruğunu sallayarak onunla gelmek istediğini belirttiyse de Ferdinand eliyle gelmemesini işaret etti - konuşmaya cesaret edemiyordu. Sonra neden acele ettiğini kendi de bilmeden birden bayırlı yoldan aşağı koşmaya başladı. Bazen arada bir duruyor, arkasına, siste yavaş yavaş kaybolan eve bakıyor, sonra yine yoluna devam ediyor, taşlara takılıp tökezliyor, arkasından biri kovalıyormuş gibi istasyona doğru koşuyordu; sonunda oraya vardığında durdu, ıslak giysilerinden buhar çıkıyor, alnından terler akıyordu.
    Onu tanıyan birkaç köylü ve sıradan insanlar da oradaydı. Onu selamladılar, içlerinden bazıları onunla konuşmaya pek hevesliydiler fakat onun hiç niyeti yoktu. İçindeki utançla karışık korku nedeniyle o an insanlarla konuşmaya çekiniyordu, fakat bu ıslak rayların önünde boş boş beklemek de canını yakıyordu. Ne yaptığını bilmeden tartının üzerine çıktı, içine bozuk para attı, göstergenin üzerindeki küçük aynada solgun ve ter içindeki yüzüne baktı, aşağıya inerken ve bozuk para tartının içinde yuvarlanırken göstergedeki kilosuna bakmadığını fark etti. “Ben delirdim, ben tamamen delirdim,” diye mırıldandı kendi kendine. İçini bir korku kapladı. Bir banka oturdu, her şeyi sakince düşünmek için kendini zorladı. Fakat o sırada yanındaki sinyal çanlarının çalmasıyla yerinden sıçradı. Hemen ardından uzaktan lokomotifin tiz sesi duyuldu. Tren yanaştı. Ferdinand kendini bir kompartımana attı. Yerde kirli bir gazete duruyordu. Gazeteyi aldı, ne okuduğunu bilmeden gazeteye baktı, gördüğü tek şey onu tutan ve gittikçe daha çok titreyen elleriydi.
    Tren durdu. Zürich’e varmışlardı. Sendeleyerek trenden indi. Nereye sürüklendiğini biliyordu ve iradesinin buna karşı koyduğunu, fakat başaramayıp zayıfladığını, gittikçe zayıfladığını da hissediyordu. Orada burada ufak tefek güç denemeleri yaptı. Bir tabelanın önünde durdu mesela, özgür iradesi olduğunu kendine kanıtlamak istercesine baştan aşağı yazılanları okumaya zorladı kendini. “Acelem yok ya,” dedi sesini hafif yükselterek, fakat daha cümle dudaklarından çıkar çıkmaz oradan ayrılmıştı bile. İçindeki bu yakıcı gerginlik, onu ileriye iten bu bastırıcı sabırsızlık adeta bir motor gibiydi. Taksi bulmak için çaresizce etrafına bakındı. Bacakları titriyordu. Önünden geçen bir taksinin hızla arkasından seslendi. İntihar eden bir kişinin kendini nehre atması gibi arabaya atladı. Gideceği yerin adını söyledi: Konsolosluğun olduğu cadde.
    Araba hızla hareket etti. Ferdinand arkasına yaslanıp, gözlerini kapattı. Hızla uçuruma sürükleniyormuş gibi hissetse de, kendisini kaderine götüren aracın hızı adeta haz veriyordu. Öylece hiçbir şey yapmadan oturmak iyi gelmişti. Bu arada araba adrese gelmişti bile. Arabadan indi, parayı ödedi, asansöre bindi, mekanik bir şekilde yukarı çıkmak ve kaldırılmak aynı haz duygusunu uyandırmıştı. Sanki bütün bunları yapan kendisi değil de, o güçtü; tanımadığı, aklının almadığı, onu mecbur eden güç.
    Konsolosluğun kapısı kapalıydı. Zili çaldı, cevap veren olmadı. İçinde bir ses yükseldi. ‘Geri dön, çabuk uzaklaş, merdivenlerden in hemen.’ Fakat tekrar zili çaldı. İçerden yavaş yavaş gelen birinin ayak sesleri duyuldu. Kapıyı kollarında kolluk, elinde toz bezi olan bir hizmetli açtı. Anlaşılan büroları temizliyordu. “Ne istiyorsunuz...” diye çıkıştı aksi bir tonla. “Konsolosluğa gelmiştim... ben... ben çağrıldım,” diye kekeledi, bir hizmetlinin karşısında kekelemekten utanarak.
    Hizmetli küstah bir tavırla “Tabeladaki yazıyı okumadınız mı? ‘Mesai saatleri: 10.00-12.00’ Şimdi kimse yerinde değil,” dedikten sonra Ferdinand’ın ağzını açmasına fırsat vermeden kapıyı kapattı.
    Ferdinand orada öylece kalakaldı. Yüreğinde sonsuz bir utancın ağırlığını hissediyordu. Saate baktı. Henüz yediyi on geçiyordu. “Delilik bu! Ben delirdim!” diyerek kekeledi. Ve yaşlı bir insan gibi merdivenlerden titreye titreye indi.
    İki buçuk saat - bu ölü zaman onun için korkunçtu, çünkü bekleyerek geçireceği her dakika gücünü biraz daha kaybedeceğini biliyordu. Buraya geldiğinde sabırsız ve hazırdı, her şeyi önceden hesaplamış, her sözcüğü yerine yerleştirmiş, tüm olacakları kafasında canlandırmıştı. Fakat şimdi gücüyle arasına iki saatlik bir demir perde inmişti. İçindeki tüm ateşin dağıldığını, hafızasındaki tüm sözcüklerin birer birer silindiğini, birbirlerinin üzerine düştüğünü, birbirlerine tosladığını dehşetle fark etti.
    Ferdinand olayların şöyle seyredeceğini düşünmüştü: Konsolosluğa gidecekti; orada biraz tanıdığı askeri ataşe yardımcısına geldiğini haber vereceklerdi. Onunla arkadaşlarıyla birlikte olduğu bir ortamda tanışmış, havadan sudan sohbet etmişti. Hiç değilse karşısındakinin kim olduğunu biliyordu; zarif, görmüş geçirmiş, yardımseverliği konusunda kibirli, alçakgönüllüymüş gibi davranan, memur gibi görünmemek için çaba sarf eden bir aristokrattı. Bu hırs tüm konsolosluk çalışanlarında vardı; hepsi de bir diplomat, söz sahibi, güçlü, üstün bir kişi olarak görülmek istiyorlardı; Ferdinand da tam bu şekilde hareket edecekti. Geldiğini bildirecek, önce genel konulardan bahsedecek, sonra ‘Eşiniz nasıllar?’ diye soracaktı. Ataşe yardımcısı da ona, oturmaz mısınız, diyecek, sigara ikram edecek ve sonunda ‘Size nasıl yardımcı olabilirim?’ diyerek aralarındaki sessizliği bozacaktı.
    Ataşe yardımcısının da ona sorular sorması gerekecekti; bu önemliydi ve unutmaması gerekiyordu. Bunun üzerine Ferdinand da son derece soğukkanlı ve kayıtsız bir şekilde şöyle yanıt verecekti: ‘Bana bir yazı geldi. Muayene olmak için M.’ye gitmek istiyorum. Herhalde bir yanlışlık oldu. Zamanında aynı yerde ayrıntılı muayene olmuştum ve askerliğe elverişli olmadığım anlaşılmıştı.’ Bunu gayet soğukkanlı bir şekilde söylemeliydi, yüzüne bakan, onun bu durumu bir yanlışlık olarak gördüğünü düşünmeliydi. Ataşe yardımcısı bunun üzerine -Ferdinand onun umursamaz tavrını biliyordu- kâğıdı alacak ve kontrol amaçlı yeni bir muayenenin gerekli olduğu yolunda bir açıklama yapacak, bir tarihte askerliğe uygun olmadığı açıklananların da bu dönemde tekrar kaydolmak mecburiyetinde olduklarını gazetelerde okumuşsunuzdur, diyecekti. Ferdinand da kendinden emin, kayıtsızca omuzlarını silkerek şöyle diyecekti: ‘Ah öyle mi? Ben gazete okumuyorum, pek zamanım yok. Çalışmam gerekiyor da.’ Bu sözlerinden ataşe yardımcısı tüm bu savaşın Ferdinand için hiçbir anlam taşımadığını, onun ne kadar soğukkanlı ve özgür biri olduğunu görecekti. Ve tabii ki ataşe yardımcısı Ferdinand’a bu talebin gereğini yerine getirmek zorunda olduğunu, kendisinin elinden bir şey gelmediğini, askeri makamların böyle buyurduğunu vs söyleyecekti... İşte o an harekete geçme zamanıydı. Ferdinand ‘Anlıyorum, fakat işimi bırakmam imkânsız. Bir sergi için anlaşma yaptım ve adamı yüzüstü bırakamam. Söz verdim,’ demeliydi. Sonra da ataşe yardımcısından süreyi uzatmasını ya da yeniden muayenesinin burada konsolosluk hekimi tarafından yapılmasını isteyecekti.
    Buraya kadar her şey kesindi. Fakat buradan sonra ihtimaller çatallaşıyordu. Ya ataşe yardımcısı bu öneriyi hemen kabul edecek ve Ferdinand zaman kazanacaktı ya da ataşe yardımcısı kibarca -o soğuk, kaçamak ve birden resmileşen nezaketiyle- bunun yetkisini aşacağını ve yasal olmadığını söyleyecek ve Ferdinand da bir karar vermek zorunda kalacaktı.
    O zaman Ferdinand ayağa kalkacak, masaya yaklaşıp kararlı, ama son derece kararlı bir sesle; sarsılmaz ve içten gelen bir kararlılıkla şöyle diyecekti: ‘Söylediklerinizi anlıyorum, fakat lütfen maddi yükümlülüklerim nedeniyle askere çağrılmamın gereğini hemen yerine getirme hususunda engellerim olduğu ve söz konusu ahlaki görevi tamamlayıncaya kadar askerlik görevimi üç hafta erteleyeceğim ve tüm sorumluluğun bana ait olduğu zapta geçirilsin. Elbette vatana olan görevimden kaçmak gibi bir düşüncem yok.’ Aklında kurduğu bu cümlelerden dolayı kendisiyle gurur duydu. ‘Zapta geçirilsin’, ‘maddi yükümlülükler’ - sözcükleri kulağa çok nesnel ve resmi geliyordu. Ataşe yardımcısı ona bunun hukuki sonuçlarını hatırlatacak olursa o zaman ses tonunu biraz daha sertleştirip, meseleyi soğukkanlılıkla halletmeyi tercih edecek ve şöyle diyecekti: ‘Yasayı biliyorum, hukuki sonuçlarının da farkındayım. Fakat verdiğim söz benim için en önemli yasadır ve onu yerine getirmek için her türlü güçlüğü göze almak mecburiyetindeyim.’ Bunu dedikten sonra eğilip selam verecek, konuşmayı orada kesip kapıya gidecekti. Böylece onun herhangi bir işçi ya da çırak gibi konuşmanın bitmesini beklemeyeceğini, aksine konuşmanın ne zaman biteceğine karar verenin o olduğunu göreceklerdi.
    Bir aşağı bir yukarı gidip gelirken bu sahneyi kafasında üç kez tekrarladı. Konuşmanın yapısını, tonunu pek beğenmişti, şimdiden repliğini bekleyen bir sahne oyuncusu gibi sabırsızlanmaya başlamıştı. Sadece bir yer tam istediği gibi olmamıştı. ‘Elbette vatana olan görevimden kaçmak gibi bir düşüncem yok.’ Konuşurken vatanperverliğine dair birkaç nazik sözcük de eklemeliydi, mutlaka eklemeliydi; inadından değil de henüz hazır olmadığı için gidemediği, görevin ne kadar gerekli olduğunu bildiği -elbette yalnızca onların önünde- fakat kendisinin bir gereklilik olarak görmediği anlaşılmalıydı. ‘Vatan görevi’ - bu sözcükler fazla yapmacık ve gerçekdışıydı. Düşündü. Belki ‘Vatanın bana ihtiyacı olduğunu biliyorum,’ demeliydi. Hayır, bu daha komikti. Ya da şöylesi daha mı iyiydi: ‘Vatanın çağrısından kaçmak gibi bir düşüncem yok.’ Evet, bu daha iyiydi. Fakat yine de tam hoşuna gitmemişti. Çok yaltakçı geliyordu kulağa, fazla eğilip bükülmüş gibi. Düşünmeye devam etti. En iyisi şöyle olacaktı: ‘Görevimin ne olduğunu biliyorum,’ -evet, en doğrusu bu olacaktı; bu cümlenin ucu açıktı, iki tarafa da çekilebilirdi, doğru ya da yanlış anlaşılabilirdi. Kısa ve özdü. Bu cümleyi diktatörce de söyleyebilirdi: ‘Görevimin ne olduğunu biliyorum.’ - Bir tehdit gibiydi neredeyse. Artık hepsi olması gerektiği gibiydi. Fakat yine de sinirli sinirli saatine baktı. Saat geçmek bilmiyordu. Henüz sekizdi.
    Cadde onu adeta oradan oraya sürüklüyor, nereye gideceğini bilmiyordu. Bir kafeye girdi, gazete okumaya çalıştı, fakat yazılanlardan rahatsız oldu, her yerde vatan ve askerlik görevinden bahsediyordu ve bunlar kafasını karıştırıyordu. Bir konyak içti, sonra boğazındaki acı tattan kurtulmak için bir tane daha içti. Gergin bir şekilde zamanı nasıl geçireceğini düşünüyor, bir yandan da kafasında tasarladığı konuşmanın parçalarını bir araya getirmeye çalışıyordu. Birden eliyle yüzüne dokundu; “Tıraş olmayı unutmuşum, tıraşsızım!” dedi. Hemen berbere koştu, saçlarını kestirdi, tıraş oldu, bekleme süresinin yarım saati daha geçmişti. Ve sonra birden şık görünmesi gerektiği geldi aklına. Böyle şeyler orada önemliydi. Yalnızca yoksul insanlara kibirlilik taslarlar, onları terslerlerdi; fakat şık giysiler içinde görmüş geçirmiş bir beyefendi gibi giderse başka türlü davranırlardı. Bu düşünce onu heyecanlandırdı. Ceketini fırçalattı, eldiven almaya gitti. Hangi rengi seçeceğini uzun uzun düşündü. Sarı aşırı kışkırtıcıydı, züppe işi gibiydi; göze çarpmayan açık gümüş rengindeki daha iyiydi. Sonra yine caddede dolanmaya başladı. Bir terzinin aynası önünde durup kendisine baktı, kravatını düzeltti. Eli çok boş kalmıştı, bir baston ziyaretine tesadüfi ya da kayıtsız bir hava verebilirdi. Hemen koşup bir baston aldı. Dükkândan çıktığında saat kulesinin saati dokuz kırk beşi gösteriyordu. Kafasındakileri bir kez daha tekrarladı. Harika. İfade etmek istediği şeyin yeni versiyonu şuydu: ‘Ben görevimin ne olduğunu biliyorum.’ Son derece etkileyiciydi. Kendinden emin ve sağlam adımlarla dükkândan ayrıldı, merdivenleri bir delikanlı gibi çıktı.
    Bir dakika sonra hizmetli henüz kapıyı açmıştı ki planının yanlış olduğu duygusuyla sıkılmaya başladı. Hiçbir şey beklediği gibi gitmedi. Askeri ataşe yardımcısını sorduğunda, ziyaretçisi olduğu, beklemesi gerektiği söylendi. Ve hiç de kibar olmayan bir tavırla asık suratlı üç kişinin oturduğu sıradaki bir koltuk gösterildi. Ferdinand istemeye istemeye oturdu, düşmanca bir tavır hissetti; sanki kendisi bir mesele, bir dava, halledilmesi gereken bir işti. Yanında oturanlar birbirlerine hayat hikâyelerini anlatıyorlardı; içlerinden ağlamaklı, son derece bezgin sesli biri iki yıl boyunca Fransa’da enterne edildiğini, konsoloslukta hiç kimsenin eve dönmesi için para vermediğini anlattı; bir başkası, hiçbir yerde kendisine iş verilmediğini, üç çocuğunun olduğunu söyledi. Ferdinand öfkeyle titriyordu. Ricacıların arasına oturtulmuştu ve bu küçük insanların bezgin ve isyankâr tarzı onu geriyordu. Yapacağı konuşmayı bir kez daha tekrar etmek istiyor, fakat aptalca konuşmalar düşüncelerini toparlamasını engelliyordu. Elinden gelse hepsine ‘Susun artık serseriler!’ diye bağıracak ya da cebinden çıkardığı parayı ellerine tutuşturup evlerine yollayacaktı; fakat iradesi çok zayıftı, şapkası elinde, diğerleri gibi o da oturuyordu. Bu sürekli gelip gitmeler, kapının açılıp kapanması dikkatini dağıtıyordu; her defasında bir tanıdık içeriye girecek, onun burada ricacılarla birlikte oturduğunu görecek diye korkuyordu ve kapı her açıldığında kalkmak için hazırlanıyor, fakat hayal kırıklığına uğrayıp tekrar yerine oturuyordu. Zaman geçtikçe kalkıp gitmesi gerektiğine, tüm gücünü kaybetmeden hızla buradan uzaklaşması gerektiğine inandı. Bir ara kendini toparladı, ayağa kalktı ve nöbetçi gibi yanlarında dikilmiş hizmetliye “Yarın yeniden gelirim,” dedi. Fakat hizmetli onu rahatlatmak için “Sayın ataşe yardımcısı birazdan sizi alacak,” dediğinde dizleri titremeye başladı. Burada tutukluydu, karşı koyması imkânsızdı.
    Sonunda bir kadın çıktı ataşe yardımcısının yanından, gülümseyerek ve kibirle bekleyenlere doğru küçümser bir bakış fırlattı, hemen arkasından da hizmetli seslendi: “Sayın ataşe yardımcısı sizi bekliyor.” Ferdinand ayağa kalktı, bastonunu ve eldivenlerini pencerenin pervazında unuttuğunu çok geç fark etti, fakat artık geri dönüp alamazdı. Ataşe yardımcısının odasının kapısı açılmıştı bir kere; bakışları arkada, düşünceleri karmakarışık içeriye girdi. Ataşe yardımcısı çalışma masasında oturmuş bir şeyler okuyordu, başını kaldırıp ona şöyle bir baktı, başıyla selam verdi, oturmasını söylemeden kibarca ve soğuk bir tavırla gülümsedi. Ayağa kalkıp, “Ah bizim Magister artium[4] Bekleyin, bekleyin,” diye yandaki odaya seslendi: “Lütfen, Ferdinand R.’nin dosyasını... evvelki gün işlemi yapılan, hani silah altına alma emri gönderilen.” Otururken de Ferdinand’a “Demek siz de bizi terk ediyorsunuz! Umarım burada İsviçre’de güzel vakit geçirmişsinizdir. Ayrıca çok iyi görünüyorsunuz,” dedi; bu arada önüne getirilen dosyaya şöyle bir göz gezdirip “M.’deki birliğe katılacak... evet, evet... tamam... hepsi tamam... evrakı hazırlatmıştım. Yol giderlerinizin karşılanmasını istemiyorsunuz herhalde değil mi?” diye devam etti. Ferdinand orada öylece kararsız duruyordu, ağzında bir şeyler gevelediğini duydu: “Hayır, hayır.” Ataşe yardımcısı evrakı imzalayıp Ferdinand’a uzattı. “Aslında yarın hareket etmeniz gerekiyor. Fakat o kadar da acelesi olduğunu sanmıyorum. Son yapıtınızın üzerindeki boyaların kurumasını bekleyebilirsiniz. İşlerinizi halletmek için bir iki güne daha ihtiyacınız varsa halledebilirsiniz, sorumluluk bana ait, ben idare ederim. Vatanınız için bir iki günün önemi yoktur herhalde.” Ferdinand bunun bir espri olduğunu ve gülümsemesi gerektiğini anladı ve gerçekten de dudaklarının kibarca büküldüğünü hissetti. ‘Bir şeyler söylemeliyim, şimdi bir şeyler söylemek zorundayım,’ diyordu içindeki ses, ‘baston gibi durmamalıyım orada öyle.’ Sonunda ağzından şu sözler çıktı: “Celp emri yeterli mi... başka bir şeye ihtiyacım yok mu... pasaportumu almayayım mı?” “Hayır, hayır,” diyerek gülümsedi ataşe yardımcısı, “sınırda size güçlük çıkarmayacaklardır. Ayrıca geleceğiniz bildirildi. Size iyi yolculuklar!” Elini uzattı. Ferdinand böylece görüşmenin bittiğini anladı. Gözleri karardı, el yordamıyla kapıya yöneldi, tiksintiden boğulacak gibiydi. “Sağdan, lütfen sağdan,” diye sesleniyordu arkasındaki ses. Yanlış kapıya yönelmişti ki ataşe yardımcısı gülümseyerek onu -Ferdinand karmaşık duygularının ortasında hissedebildiği kadarıyla- doğru kapıya yöneltti. “Teşekkürler, teşekkürler... lütfen siz zahmet etmeyin,” diye kekeledi, lüzumsuz nezaketine öfkelenerek. Dışarıya henüz çıkmış ve hizmetli bastonunu ve eldivenlerini henüz eline vermişti ki birden ‘Maddi yükümlülük... zapta geçirilsin,’ cümleleri geldi aklına. Hayatında hiç olmadığı kadar utandı. Bir de teşekkür etmişti ona, kibarca teşekkür etmişti. Fakat öfkelenecek hali bile kalmamıştı. Solgun yüzle merdivenlerden indi. Hissettiği tek şey, artık o giden kişinin kendisi olmadığıydı. Bütün dünyayı ayakları altına alan güç, o yabancı, acımasız güç sonunda onu da ele geçirmişti.
    Ancak akşama doğru varabildi eve. Tabanları yanıyordu, saatlerce amaçsız dolaşıp durmuş, üç kez kendi evinin kapısından dönmüştü; sonunda evin arkasından, bağların içindeki gizli yoldan eve girmeye çalıştı. Fakat köpek, sadık köpekleri onu gördü, sevinçle havlayarak üzerine atlayıp kuyruğunu sallamaya başladı. Karısı kapıda duruyordu, Ferdinand bir bakışta onun her şeyi bildiğini anladı. Tek kelime etmeden karısını takip etti, utançtan adeta kaskatı kesilmişti.
    Fakat karısı ona karşı sert davranmadı, Ferdinand’ın yüzüne bakmıyordu, belli ki ona acı vermek istemiyordu. Biraz soğumuş eti masaya koydu. Ferdinand itaat edercesine oturduğunda o da yanına geldi. “Ferdinand,” dedi, sesi çok titriyordu, “sen hastasın. Şimdi seninle konuşulmaz. Niyetim seni suçlamak değil, sen kendi iradenle davranmıyorsun ve ben ne kadar ıstırap çektiğini hissediyorum. Tek bir konuda bana söz vermeni istiyorum, benimle konuşmadan herhangi bir şey yapmayacaksın.”
    Ferdinand susuyordu. Karısının sesi gittikçe yükseldi.
    “Ben bugüne kadar senin özel işlerine hiç karışmadım, kendi kararlarını özgür iradenle vermeni istedim hep. Fakat şimdi sadece kendi hayatınla değil, benim hayatımla da oynuyorsun. Mutluluğumuz için yıllarca uğraştık ve ben onu senin gibi devlete, cinayete, senin kibrine ve zayıflığına kurban etmeyeceğim. Hiç kimseye vermeyeceğim, duyuyor musun, hiç kimseye. Sen onların karşısında acizsen de ben değilim. Ben neler olduğunun farkındayım. Ve pes etmeyeceğim.”
    Ferdinand hâlâ susuyordu, onun suçunun bilincinde bir köle gibi susması yavaş yavaş karısını iyice öfkelendirdi. “Ben hiçbir şeyi bir yazı parçasına kurban etmeyeceğim, sonunda öldürmek olan hiçbir yasayı tanımıyorum. Herhangi bir makamın bana boyun eğdirmesine izin vermeyeceğim. Siz erkekler, hepiniz ideolojileriniz yüzünden çürümüşsünüz, sizler politika ve etik diyorsunuz, oysa biz kadınlar neyin ne olduğunu hissediyoruz. Vatanın ne demek olduğunu ben de biliyorum, fakat bugün ne anlama geldiğini de biliyorum: Cinayet ve esaret! İnsan bir halkın üyesi olabilir, fakat halkı çıldırdığında kendisinin de çıldırması gerekmez. Sen onlar için bir rakamdan, bir sayıdan ibaretsin, bir alet, anlamsızca ve vicdansızca ölüme gönderilen bir askersin yalnızca, oysa benim için kanlı canlı bir insansın, bu nedenle onlara katılmana izin vermeyeceğim. Onlar istedi diye senden vazgeçmeyeceğim. Şimdiye kadar asla senin yerine karar verme cüretinde bulunmadım, fakat şimdi seni onlardan korumak benim görevim; şimdiye kadar aklı başında, ne yaptığını bilen bir insandın, oysa şimdi dışarıdaki milyonlarca kurban gibi özgür iradesini kaybetmiş, ne yaptığını bilmeyen, yalnızca kendisine söylenen emirleri yerine getirmeye çalışan, bozuk ve hatta paramparça olmuş bir görev makinesisin. Seni kullanmak, istediklerini yaptırabilmek için aklını ele geçirdiler fakat beni unuttular, ben bugün hiç olmadığım kadar güçlüyüm.”
    Ferdinand anlaşılmaz bir şekilde susuyordu. Ne başkalarına ne de karısına karşı direnç gösterecek durumdaydı.
    Paula savaşmaya hazırlanan biri gibi ayağa kalktı. Sesi sert, katı ve gergindi.
    “Konsoloslukta sana ne dediler? Bilmek istiyorum.” Aslında bu bir emirdi. Ferdinand yorgun bir şekilde kâğıdı çıkarıp karısına uzattı. Paula kaşlarını çatarak okudu yazıyı, dişlerini sıktı, sonra da aşağılarcasına kâğıdı masanın üzerine fırlattı.
    “Beyefendilerin acelesi var anlaşılan. Hemen yarın istiyorlar. Sen muhtemelen bir de teşekkür etmişsindir onlara, hazır ola geçip topuk selamı vermişsindir itaatkâr bir şekilde. ‘Yarın birliğinize katılın. İhmal etmeyin.’ Daha doğrusu bir köle gibi kabullenmişsindir. Hayır, o kadar uzun boylu değil. O kadar da değil!”
    Ferdinand kalktı; yüzü solgundu, eliyle sıkıca koltuğa tutunuyordu. “Paula kendimizi kandırmayalım. Buraya kadarmış. Bundan kurtuluş yok. Karşı koymaya çalıştım. Ama olmadı. Ne yapalım, ben bu kâğıt parçası kadarım işte. Bu kâğıdı yırtsam da, atsam da ben oyum. İşimi daha da zorlaştırma. Hem burada da özgür olamayacaktım. Her saat öbür taraftan bir şeylerin bana seslendiğini, beni aradığını, beni kendine çektiğini, sürüklediğini hissedecektim. Oysa öbür tarafta her şey benim için daha kolay olacak, esaretin içinde de bir özgürlük vardır nasılsa. İnsan kendini kaçak hissettikten sonra hiçbir yerde özgür değildir, içerde ya da dışarda olmuş hiç fark etmez. Hem sonra neden en kötüsünü düşünüyoruz ki? Onlar beni ilkinde geri göndermişlerdi, neden şimdi de göndermesinler? Belki de bana silah vermezler, hatta ben sıradan, basit bir görev vereceklerine eminim. Neden hemen en kötüsünü düşünüyoruz? Belki hiç de o kadar tehlikeli değildir, belki de şansım yaver gider.”
    Paula’nın tavrı değişmedi. “Önemli olan bu değil Ferdinand. Sana kolay ya da zor bir görev vermeleri değil önemli olan, tam tersine nefret ettiğin bir görevi kabul edecek misin, etmek zorunda mısın, etmeyecek misin? Aksini düşünmene rağmen dünyanın işlediği bu en büyük suça ortak olacak mısın, olmayacak mısın? Çünkü itiraz etmeyen, karşı koymayan herkes suç ortağıdır. Ve sen itiraz edebilirsin, bu yüzden itiraz etmek zorundasın, karşı koymak zorundasın.”
    “İtiraz edebilir miyim gerçekten, karşı koyabilir miyim? Hiçbir şey yapamam. Artık hiçbir şey yapamam. Eskiden beni güçlü kılan her şey, bu saçmalıklara karşı duyduğum tiksintim, nefretim, öfkem şimdi beni eziyor, mahvediyor. Lütfen bana acı çektirme, senden rica ediyorum, bana işkence etme, bana bunları söyleme!”
    “Ben hiçbir şey söylemiyorum. Asıl sen onların yaşayan bir insan üzerinde hakları olmadığını kendine söylemeli, kendini inandırmalısın.”
    “Hak! Hukuk! Bugün dünyanın neresinde hak kaldı. İnsanlar onu katletti. Herkesin hakları var, fakat onların, onların gücü var ve bugün güç demek her şey demek.”
    “Neden onların gücü var? Çünkü bu gücü onlara siz veriyorsunuz. Ve sizler korkak olduğunuz müddetçe onların gücü hep olacaktır. Tüm bunlar, yani insanlığın bugün korkunç dediği şey, yeryüzündeki on insanın iradesinden ibaret ve on insan bunu yeniden yıkıp yok edebilir. Bir insan, yaşayan tek bir insan onlara karşı durarak bu gücü yerle bir edebilir. Fakat sizler boyun eğdiğiniz, belki paçamı kurtarabilirim dediğiniz müddetçe, onları can evinden vurmak yerine, onlara itaat ettiğiniz müddetçe, sizler sadece bir kölesiniz ve bunu da hak ediyorsunuz demektir. Erkek dediğin çaresizce boyun eğmez, ‘hayır’ demek zorundadır, bugün yerine getirmek zorunda olduğunuz tek görev budur, hayvan gibi kendini öldürtmek değil.”
    “Fakat Paula... ne düşünüyorsun... ne yapmalıyım?..”
    “İçinde bir şeyler hayır diyorsa, sen de hayır demelisin. Biliyorsun, ben senin hayatını, özgür bir insan olmanı, mesleğini seviyorum. Fakat bugün bana ‘Benim öbür tarafa gitmem ve silahımla hak aramam lazım,’ dersen ve ben bunu gerçekten yapmak zorunda olduğuna inanırsam, o zaman sana ‘Git!’ derim. Fakat bir yalan uğruna, kendin bile inanmadığın bir şey için, sadece güçsüz ve korkak olduğun için, arada kaynayıp kurtulurum umuduyla gideceksen, o zaman seni hor görürüm, evet seni hor görürüm. İnsanlık adına gideceksen, inandığın bir şey uğruna gideceksen seni tutmam. Fakat canavarlar içinde bir canavar, köleler içinde bir köle olmak için gitmek istiyorsan, karşında olurum. İnsan bir amaç uğruna kendinden vazgeçebilir, fakat başkalarının çılgınca fikirleri uğruna değil. Bırak vatan için ona inananlar ölsünler...”
    “Paula!” Ferdinand gayriihtiyari ayağa fırladı.
    “Çok mu açık konuşuyorum? Onbaşının nefesini ensende hissetmeye başladın mı? Korkma! Hâlâ İsviçre’deyiz. Susmamı ya da ‘Sana bir şey olmayacak,’ dememi bekliyorsun. Fakat şimdi duygusallığın sırası değil. Bu bir ölüm kalım meselesi. Her şey, sen, ben bir dönüm noktasındayız.”
    “Paula!” Ferdinand yine araya girmeye çalıştı.
    “Hayır, artık sana acımıyorum. Ben seni özgür bir insan olduğun için seçtim ve sevdim. Ve ben zayıfları, kendine yalan söyleyenleri hor görürüm. Neden sana merhamet edeyim ki? Ben senin için kimim ki? Başçavuşun biri bir kâğıda bir şeyler yazıp gönderiyor, sen de beni bir kenara atıp onun peşinden koşuyorsun. Fakat ben bir kenara atıp sonra kaldıracağın biri değilim. Şimdi bir karar vereceksin: Ya onlar ya da ben! Onlardan mı vazgeçeceksin, benden mi? Biliyorum, gitmez burada kalırsan büyük sorunlarla mücadele etmek zorunda kalacağız; bir daha annemi, babamı ve kardeşlerimi göremeyeceğim, geri dönmemize izin vermeyecekler, sen yanımda olursan ben bütün bunlara razıyım. Fakat bizi ayırırsan bir daha bir araya gelemeyiz.”
    Ferdinand derin bir ah çekti yalnızca. Fakat karısı öfkeden ateş saçıyordu.
    “Ya ben ya da onlar! Üçüncü bir şık yok. Ferdinand vakit varken iyi düşün. Bugüne kadar çocuğumuz olmadığı için çok üzülmüş, çok acı çekmiştim. İlk defa çocuğum olmadığı için seviniyorum. Zayıf iradeli bir adamdan çocuk istemem, savaş yetimi bir çocuk büyütmeyi de. Şimdiye dek hiç bugünkü kadar arkanda durmamıştım, zira hayatı senin için zorlaştırıyorum. Fakat söylüyorum sana: Bu öyle gidip bir bakayım, bir deneyeyim diyebileceğin bir şey değil. Bu bir deneme değil. Gidersen, bu bir veda demek. Bu üniformalı katillere katılmak, onların peşinden gitmek için beni terk edeceksen, bunun geri dönüşü yok. Ben seni canilerle, bu kan emici devletle paylaşmam. O ya da ben - seçimini yap!”
    Paula kapıya doğru gidip arkasından kapattığında Ferdinand orada durmuş hâlâ titriyordu. Kapının çarpması dizlerinin bağını çözmüştü. Oturmak zorunda kaldı, olduğu yere çaresiz biri gibi yığıldı. Başı bitkin bir şekilde sıktığı yumruklarının üzerine düştü. Sonunda dayanamadı, kendini bıraktı. Küçük bir çocuk gibi ağlamaya başladı.
    Paula bütün bir öğleden sonra odaya uğramadı, fakat Ferdinand onun iradesinin düşmanca ve güçlenmiş olarak dışarıda kendisini beklediğini hissediyordu. Ve aynı zamanda göğsünün altındaki çelik çarkın kendisini tüm iradesine rağmen korkusuzca öne ittiğinin farkındaydı. Ferdinand bazen tek tek her şey hakkında düşünmeyi deniyor, fakat düşünceler ondan kayıp uzaklaşıyor; orada öylece donuk, hareketsiz ve görünürde düşünceli gibi otururken huzurundan geriye ne kaldıysa yakıcı bir gerginliğin içine akıp gidiyordu. O zaman hayatının insanüstü güçler tarafından iki tarafa çekiştirildiğini hissediyor ve tek bir şeyi arzu ediyordu: Tam ortadan bölünmek.
    Kendini oyalamak için masanın çekmecelerini karıştırdı, mektupları yırttı ve tek kelime etmeden diğer şeylere baktı, odanın içinde dolandı, sonra yine oturdu, huzursuzlanınca kalktı, yorulunca oturdu. Ve birden ellerini yakaladı suçüstü, bir seyahat için zorunlu eşyaları toplarken ve kanepenin altındaki sırt çantasını çıkarırken yakaladı ellerini, gözlerini dikti ellerine, her şeyi kendi iradesi dışında, fakat olması gerektiği gibi hazırlayan ellerine dikti gözlerini. Sırt çantası hazırlanıp birden masanın üzerinde durduğunda titremeye başladı, omuzlarında bir ağırlık hissetti, sanki uzun zamandır bu çantayı taşıyordu, sanki tüm zamanın yükü bu çantanın içindeydi.
    Kapı açıldı. Karısı içeriye girdi. Elinde bir gaz lambası vardı. Lambayı masanın üzerine koydu, lambanın yuvarlak, titrek ışığı masanın üzerindeki sırt çantasına vurdu. Karanlığın içine saklanmış kabahati lambanın aydınlığında ortaya çıkıvermişti. Ferdinand kekelemeye başladı. “Sadece ne olur, ne olmaz diye... Daha zamanım var ya... ben...” Fakat donuk, sert ve kaskatı bir bakış sözcüklerinin üzerine düşüp onları parçaladı. Paula dakikalarca bakışlarını ondan ayırmadı, dişlerini sımsıkı dudaklarına geçirmişti. Hiç kıpırdamadan, sanki yeni ayılıyormuş gibi yavaşça sendeleyerek bakışlarını ona dikti. Dudaklarının çevresindeki gerginlik yok olmuştu. Fakat döndü, omuzlarının üzerinden bir titreme geçti, arkasına bakmadan kocasından uzaklaştı.
    Birkaç dakika sonra hizmetçi kız içeri girdi ve yalnızca Ferdinand’ın yemeğini getirdi. Her zaman