• Seviliyordun hem de çok ama sevmeyi beceremedin şimdi bri fırsat tanıdım sana ama bunu da boşa kullanma 😌

    Osman kalyoncu FAN
  • O zamanlar rahmetli el-Bessâm’ın aracılığıyla soylu bir kısrak satın aldım. Bu kısrak, alnında lekesi olan, doru renkli, toynakları geniş ve ön ayakları kısa bir Cuaysîniyye küheylanıydı. Rahmetli Holo Paşa da babama yaşlı bir kısrağın soyundan gelen siyah ve soylu bir kısrak hediye etti. Bize hediye edilen başka atlar da vardı. Daha sonra demiryoluyla Medine-i Münevvere’ye doğru yola çıktık. Hareketimizden üç gün sonra Medine’ye vardık. On gün orada kalıp, Harb aşiretiyle ilgili görülmesi gereken bazı işleri gördük. Mekke’ye dönerken, kardeşlerim Ali ve Faysal’la birlikte vaktiyle İstanbul’da kalan ve şimdi Hicaz’a dönen diğer aile fertleriyle karşılaştık. Dayımın deniz yoluyla Mısır’a gittiğini öğrendim, yeğeni Muhsin b. Muhammed’i de yanma almıştı. Hacılar da artık ülkelerine dönüyorlardı. O dönemde Hicaz valisi Müşir Kazım Paşaydı. Abdülhamid döneminde inşa edilen Maan-Medine demiryoluyla o ilgilenmişti. Paşanın İstanbul’daki işlerini rahmetli Ahmed İzzet el-Abid Paşa görüyordu. Sonra Kazım Paşa valilikten istifa etti ve İstanbul’a döndü. Bu yüzden Emir, valiliğin işlerini de idare ediyordu. Tam o günlerde Mahmud Şevket Paşa sürpriz biçimde İstanbul’a geldi ve Sultan Abdülhamid tahttan indirildi. Yerine, Sultan V. Mehmed Reşad adıyla Abdülmecid’in oğlu veliahd Reşad geçti. Bütün bunlar, İttihatçı gençlerin çevirdikleri numaralardı. Böylelikle yönetimi ele geçirmiş, Sultan ve halk üzerinde baskı kurmuşlardı. Suriye’de bulunduğum sıralarda, insanların ve özellikle gençlerin yeni yönetimden duydukları sıkıntıyı görebiliyordum. Devletle bağlarını koparma noktasına gelmişlerdi. Sıkıntı bunlarla sınırlı kalmadı ve kargaşa, vaktiyle Osmanlı yönetiminden memnun olanlar dâhil herkesi içine aldı. Bütün bunların sebebi, İttihatçı gençlerin kötü yönetimleri ve tahakkümleri yüzünden devletin itibar kaybetmesiydi. Bunlar, Hicaz bölgesi dışında gördüklerimdir. el-Münteda’l-Arabi’nin İstanbul’daki ve diğer Arap bölgelerindeki faaliyetleri, Türkçe yayınlanan İkdam gazetesinin bu dernek ve Araplar hakkında yazdıkları, Arap gençlerin sözkonusu gazetenin matbaasını basıp dağıtmaları gibi şeyler, son dönemlerde meydana gelen olayların açık göstergeleriydi. Sonuçta, İttihatçıların dar görüşlülükleri yüzünden hilafet ve saltanat idaresini kendilerince meşrutî bir millî hükümete çevirmeleri ve Müslüman Arap hükümranlığını Batı ruhuyla işlenmiş zorba bir yönetimle değiştirmeleri yüzünden Araplarla Türkler arasındaki bağlar koptu. Allah mahlûkatında dilediği gibi tasarruf eder. [31 Mart’ı müteakip] İstanbul’da düzen sağlandıktan sonra, babamın Taifte bulunduğu sırada Vali Fuad Paşa geldi. Fuad Paşa İstanbul’da serasker müsteşarlığı yapmış bir ferikti. Nasıl hareket etmek gerektiğini bilmeyen aptalın tekiydi. Taifteki yazlığa hareket etmeden önce, babam yolkesicilik yapıp komşularına saldıran Beni’l-Hâris kabilesi üzerine gidilmesini emretmişti. Bunlar ilk Hârisoğullarının soyundan gelen, Türbe Vadisindeki Bakkûm bölgesi ile Taifin doğusunda yer alan Uteybe Vadisi’ndeki Nef‘a bölgesi arasında yaşayan aşiretlerdi. Aynı aşiretler; Bi’r’in doğusu ile Rukbe’deki Sâmûra tepelerinde de yaşarlardı. Savaş, bilinen usullere göre yapıldı: Hecin develerine binmiş bir jandarma birliği ile Emir’in hususî süvari birliği yanında bize bağlı aşiretlere ait kuvvetler vardı. Beni’l-Harisliler önce yaptıklarının meşru olduğuna söylediler, ancak daha sonra boyun eğip itaat etmek zorunda kaldılar. Bundan sonra Hezzân (Harre’de bir dağ) savaşı yapıldı. Burası Mekke’den Medine’ye giden yolun doğusuna düşüyordu. Savaştığımız kişiler, hacılara korku salıyor ve zekât ödemeyi kabul etmiyorlardı. Hâlâ Mekke’de bulunan Emir’in emriyle önceki usule göre kendileriyle savaştık. Bulundukları yer gayet muhkemdi, bu yüzden elimizdeki kuvvetlerle bu aşirete gerekli dersi veremedik. Üstelik biz de hayli kayıp verdik. Birçok şerif öldü veya yaralandı, bazı yaya ve süvari bedeviler hayatlarını kaybetti. Bu arada bana isabet eden bir kurşun, baldırımı delip geçti, ancak çok şükür ki iyileştim. Savaşın ardından Taife döndük. Sakifli bir Arap doktorun gözetiminde, Allah’ın izniyle yirmi beş günde iyileştim. Babam Taifteki yazlığına geldiği zaman, henüz teslim olup boyun eğmeyen Mutayr aşireti üzerine yeniden saldırılmasını emretti. Tekrar savaşa gittik. Bu arada Mutayrlılar engebeli araziyi terk edip ovaya inmişlerdi. Merrân’ın bir buçuk gün doğusuna düşen Rubeliye kuyusu civarında üzerlerine baskın yaptık. Bu sefer umduğumuzdan daha büyük bir başarı elde ettik. Mutayrlılar bu baskından sonra teslim oldu ve Uteybe ile Mutayr civarından başlayıp Harb bölgesine kadar uzanan kısımdaki hac yolu son derece güvenli hale geldi. Bu savaştan döndüğümüzde, yeni vali geleli bir hafta olmuştu. Bir öğleden sonra rahmetli babamla birlikte otururken, validen bir not geldi. Babam notun mührünü açtı ve okuduktan sonra “Bu adam bir deli” deyip notu bana uzattı. Notta, Mekke jandarma komutanı ve vali vekilinden bir telgraf alındığı söyleniyordu. Buna göre, Emir hazretlerinin Taifteki vekili Şerif Zeyd b. Fevvâz’ın başını çektiği Mekkeli bir grubun, Cuma günü devlete isyan etmek üzere kolluk kuvvetlerine saldırmak için hazırlık yaptıklarına dair kesin istihbarat alınmıştı. Bu sebeple, Şerif Zeyd ile yanmdakilerin yakalanarak tahkikat ve yargılama için gönderilmeleri isteniyordu. Babam telgrafa derhal cevap verdi ve olayı incelemek üzere Mekke’ye gittiğini söyledi. Bu olay, Şerif Zeyd’i gözden düşürmek maksadıyla hazırlanmış bir iftira ve düzmeceydi. Düzmece olduğu, devlete tam bir sadakatle bağlı olan ve kendi görevi yanında Emir’in vekilliğini de sürdüren Şerif Zeyd b. Fevvâz hakkında oluşundan belliydi. Emir hazretleri, öğleden sonra yola çıktı ve uzun bir yolculuktan sonra güneşin doğuşunun hemen ardından Mekke’ye vardı. Doğruca hükümet konağı Hamîdiye’ye gitti. İçeri girip vali vekili ve jandarma komutam olan kişiyi çağırdı. Komutana “Kesin istihbarat var dediğin, Cuma günü Mekke’de düzenlenecek hareket meselesini incelemek üzere buradayım. Bir tahkik komisyonu kurulmasını emrediyorum. Komisyonun başında sen, garnizon kumandanı ve Mekke-i Mükerreme kadısı bulunacak. Emir ailesi adına da oğlum Abdullah yer alacak” dedi. Komutan hemen emri yerine getirip komisyonu topladı. Haberi yayan kendisi olduğundan, kaynağını sorduğum zaman doğal olarak sorumlu tutulacak bir kaynak gösteremedi. “Genel asayişi sağlamak üzere sabahlara kadar uykusuz kalıp çalışan adamlarımın isimlerini açıklayamam” diyordu. “Bu resmî bir tahkikat komisyonu değil mi? Suçlamalarınız harem bölgesinde oturan bu bölge halkı için son derece önemli bir şahıs hakkındadır. Eğer kaynak gösteremezseniz, komisyon bu ihbarları asılsız saymak zorunda kalacak, bu da sizin itibarınıza zarar verecektir” dedim. Bunun üzerine “Karım, Mescid- i Haram’ın kadınlar kısmında birlikte namaz kıldığı bir kadından bunu duymuş” dedi. Ben de “îyi” dedim, “bu bir ipucu, fakat kimmiş bu kadın?” diye cevap verdim. “Karım kendisini tanımıyor ve bulmak da mümkün değil” dedi. Komisyon, olay hakkında bu minvalde bir tutanak hazırladı ve komutan da dâhil olmak üzere üyeler tutanağı imzaladı. Bu arada komutan “Bu benim görevim, duyduklarımı yazdım...” diyordu. Komisyon raporu Emir’e sundu. Olay hakkında malumat veren bir telgraf da Taif valisine gönderildi. Olay bir iftira ve sataşma olarak değerlendirildi. Emir, olay hakkında bir telgraf da İstanbul’daki sadrazama gönderdi. O dönemde Said Paşa sadrazam, Rauf Paşa da Dâhiliye nazırıydı. Üç gün sonra Taife vardığımızda, vali ve jandarma komutanının görevden alındıklarını bildiren emir gelmişti ve bunlar ayrılmak için hazırlık yapıyorlardı. Bu olay, Arapların nefretini kazanan Osmanlı yönetimi hakkında bir örnektir. Ne yazık ki onların sebep oldukları bu nefret, doğu İslâm dünyasını yıkmıştır. Necid Emirleri İbn Reşld ve İbn Suûd'un Yönetimindeki Hicaz Aşiretleriyle İlişkilerimiz Babam Hicaz aşiretlerinin problemleriyle ilgilenmek üzere Necid’e gitti. Bunlar Necid emirleri İbn Reşîd ve İbn Suûd’un isteklerine kapılarak yoldan çıkan kişilerdi. Babam giderken bütün emirleri ve şerifleri yanında götürdüğünden, emirliğin işlerini idare etmek üzere vekil olarak ben kaldım. Orada, Uteybe aşiretlerini temize çıkarmaya çalışan, Kral Abdülaziz’in kardeşi Emir Said b. Abdurrahman b. Suûd tutuklandı. Daha sonra, îbn Suud’la aralarında gerçekleşen bir yazışma süreci sonunda taraflar anlaştı ve serbest bırakılan İbn Suud geri döndü. Babam Necid bölgesindeyken, Osmanlı hükümeti Medine- i Münevvere’yi Hicaz vilayetinden ayırdı. Medine’nin o dönemdeki komutanı (muhafız) Ali Rıza er-Rikâbî Paşa [1866-1942], valisi ise Kamil Bey’di. Emir’in [Şerif Hüseyin] Medine’deki vekilinden gelen bir telgraftan öğrendiğimize göre komutan büyük bir tören düzenlemiş ve Emir’in vekiline artık resmî bir sıfatının kalmadığını söylemişti. Şerifler ve diğer aşiret reisleri, gönderdikleri telgraflarla bu ayırma işlemine karşı çıktılar. Ben de Bâbıâlî’ye bir mektup yazıp -o dönemde sadrazam İbrahim Hakkı Paşa’ydıemirliğin hac kaideleriyle ilgili bundan sonraki sorumluluk alanının neresi olduğunu sordum. Eskiden olduğu gibi yine Medâyin-i Salih’e kadar mı olacaktı, yoksa Haremeyn (Mekke ve Medine) arasında belirlenecek yeni bir yer mi olacaktı? Daha sonra valiyi çağırdım. Geldiğinde kendisine “Medine sancağını Hicaz vilayetinden ayırdığınız ve emirliğin Medine’deki sorumluluklarının artık ilga edildiği doğru mu?” diye sordum. “Demek haberiniz var?” dedi. “Evet” diye cevap verdim ve bana gelen telgraflarla, sadrazama çektiğim telgrafı gösterdim. Bunun üzerine “Evet bu resmen açıklandı, ben de hemen istifa etmek suretiyle cevabımı verdim. Çünkü Hicaz valisi olduğum halde bu iş için görüşüm alınmadı” dedi. Doğrusu valinin yaptığı çok cesurcaydı, sonra bana veda etti ve makamına döndü. Valinin gidişinden iki saat sonra sadrazamm cevabı geldi: Medine-i Münevvere, telgraf ve demiryolu sayesinde hükümet merkeziyle kolayca ve hızla haberleşme imkânına sahiptir. Bu yüzden Medine, [Hicaz] valiliğine değil doğrudan Dâhiliye nazırlığına bağlı müstakil bir sancak olarak kabul edilecektir. Emirliğin sorumluluk ve diğer kıymetli haklarına gelince; bunlar eskiden olduğu gibi korunmuştur. Mekke’den Medayin-i Salih’e kadar yine onlarındır. Hicaz valiliği ve Medine yönetimi de telgraftan haberdar olmuştu. Böylece, Rikâbî Paşanın yaptıkları nahoş bir şekilde sonuçlandı. Allah rahmet eylesin, kendisi o günlerde Türkçeden başka bir şey konuşmazdı. Rikâbî Paşanın Medine muhafızı olduğu günlerde, hacılar Medine’ye geldiği zaman -orada oturana en güzel dua ve selam olsun- hac emiri İbn Reşîd bana gelip, İbn Reşîd sancağıyla Medine’ye girmesine Rikâbî tarafından izin verilmediğini söyledi. Bu yeşil renkli sancağın üzerinde “Lâ ilâhe illallah Muhammed Resûlullah" yazıyordu. İbn Reşîd, Medine’ye girmesine izin verilmezse hacıları geri götüreceğini söylemiş ancak Rikâbî buna aldırmamıştı. Rikâbî Paşanın yanına gittim ve duyduklarımı anlattım. “Bu şehre Osmanlı sancağından başkası giremez” dedi. Kendisine “Paşa hazretleri! Adet böyledir, Emir Mekke’ye de aynı sancakla girmiştir. Eğer kararınızdan vazgeçmezseniz, Hz. Peygamberin (s.a.v.) kabrini ziyaret etmeden, yanındakilerle birlikte geri dönecek. Eskiden olduğu gibi ziyaretlerini yapsalar ne olur ki?” dedim. “Bu hiçbir şekilde mümkün değildir” diye cevap verdi. Ben “Konu çok ciddidir. Bir muhafız olarak sizden rica ediyorum. Ayrıca Meclis-i Mebusan’ın Hicaz temsilcisi sıfatımla Dâhiliye nazırına da bir telgraf çekeceğim ve İbn Reşîd’in kim olduğunu soracağım: ‘Sancağını ancak Sultanın izniyle ve belirli törenlerle çıkartabilen bağımsız bir emir mi, yoksa devlete bağlı, hacıların yeşil sancağını çıkartan bir emir mi? Medine muhafızı, hacıların bilinen teamüllere uygun olarak Medine’ye girmesine izin vermediğine ve ‘Burada ancak Osmanlı sancağı çıkar’ dediğine göre, acaba hac emirinin elindeki sancağın Osmanlı sancağı olmadığını mı söylemek istiyor?’ diye soracağım” deyince Rikâbî Paşa “Rica ederim bunu yapmayın. Kabul ediyorum, ben hatalıydım” dedi ve hac emirini çağırtıp Medine’ye girmesine izin verdi. İşte Amman’da bizimle birlikte bulunup, iki defa sadrazamlık yapan Rikâbî Paşa budur. Rikâbî Paşayla bunları yaşadığımız yıl, rahmetli Hidiv Abbas Hilmi Paşa da [1874-1944] haccetmişti. Öncelikle şahsiyeti, sonra [Kavalalı] Mehmed Ali Paşa ve Şerif Muhammed b. Avn zamanından beri iki aile arasındaki dostluk sebebiyle, Hicaz’da kendisine gereği gibi ikramda bulunuldu ve saygı gösterildi. Bu yolculuk sırasında Medine’deyken tifoya yakalandım. Hastalığıma rağmen yola devam ettiğim için çok yorgun düştüm ama Allaha şükür iyileştim. Leymûn Vadisine bir, Mekke’ye iki konak mesafede bulunan Bi’ru’l-mâşî’ye vardığım zaman oğlum Talâl’ın [1911- 1972] doğumunu müjdelediler. Aynı anda, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ına Mekke-i Mükerreme mebusu seçildiğimi söylediler. Bu ikinci haber canımı sıkmıştı, çünkü pâyitahtta uzun süre yaşamaktan usanmıştım. Ateşler içinde Mekke’ye girdim ama Allah’ın izniyle hastalığın sonunda sağ salim ayağa kalktım. Ardından mebusluk yapmak için önce Mısır’a, oradan da İstanbul’a gittim. Vapur Süveyş Kanalına vardığı zaman, Süveyş muhafızı, el-Müeyyed. gazetesi sahibi Şeyh Ali Yusuf ve Hidiv’in teşrifatçıbaşısı Ali Şahin Bey rıhtımda beni bekliyorlardı. Rahmetli Hidiv, selamlamak ve beni İskenderiye’deki Re’su t-Tîn sarayında misafir olarak ağırlamak için davet etmek üzere bunları göndermişti. Kendilerine teşekkür edip, Hidiv hazretlerine şükranlarımı arz etmelerini ve nazik davetlerini sonsuz bir içtenlikle kabul ettiğimi bildirmelerini istedim. Ardından, Hidiv hazretlerine aynı mealde bir telgraf çektim. Rahmetli babam hac dönemi boyunca beni Hidiv hazretlerinin refakatine vermişti. Hidiv beni oradan tanıyor ve çok seviyordu. Süveyş’ten özel bir trenle İskenderiye’ye gittik. Öğle ve akşam yemeklerini trende yedik. Limanda beni karşılayanlar, vazifelerini ifa ettikten sonra Kahire’de kalmışlardı. Sadece Ali Şahin Bey ve Mısır hac işlerinin idarecisi Şeyh Hazim b. Mülayhim benimle birlikte Re’su t-Tin’e geliyorlardı. Hidiv hazretleri ertesi gün, aziz varlıklarıyla daha da kıymet kazanan o büyük sarayda, lütfedip beni karşıladılar. Allah kendisine rahmet edip Cennet’in en güzel köşelerinde ağırlasın ve orada kendisine daha güzel evler versin, çünkü rahmetli Hidiv, bir garip ve bir şehitti. Hidiv beni görünce çok şaşırdı ve “Neyin var? Çok kilo vermişsin?” dedi. “Bir şeyim yok efendimiz, siz Medine’den ayrıldıktan sonra biraz ateşlendim. Yirmi beş günden fazla sürdü ama geçti” diye cevap verdim. Hidiv “Ne zaman yola çıkacaksın?” diye sorunca “Eğer izin verirlerse yarın inşallah” dedim. “Doktor Kautsky Bey sizi muayene edip hastalığınızın ne olduğunu anlamadan yola çıkmanız uygun olmaz” dedi. Doktor Kautsky parmağımdan kan alıp tahlil yaptı ve hastalığımın ateşli humma olduğunu söyledi. Sonra da iyileşebilmem için gerekli ilaçları yazdı. Bir hafta sonra, Dageeta adlı bir Romen vapuruyla tekrar yola çıktım. Bu son derece güzel vapur, iki türbinli, gayet modern, saatte yirmi üç mil gidebilen, nefis bir şeydi. Hidiv hazretleri benim için birinci mevkide yer ayırtmıştı. Yanımda rahmetli Şerif Şakir b. Zeyd ve Şeyh Muhammed b. Gâsıb da vardı. Mayısın başıydı ve deniz mutedildi. Gece boyunca böyle devam etti. Denize alışık olmayan yolcular kamaralarında kalıyorlardı. Sabah olduğundaysa deniz parlak bir ayna gibi dümdüzdü ve yolcular güvertenin şurasına burasına dağılmışlardı. Yabancıların gözü, yerel Arap kıyafetleri giymiş olan bizlerin üstündeydi. Romanyalı bir genç kız, cesaret edip kefiyemi bağıyla birlikte kendisine giydirmemi rica etti, ben de dediğini yaptım. Kız, aynada kendisini inceleyip ellerini çırpmaya başladı. Güzel, hoş ve zarif bir kızdı. Galiba rahmetli Şakir’i kızdırmıştı, çünkü yerel Uteybiye lehçesiyle homurdanıyor ve “Sanki neden benim elbiselerimi istemedi ki?” diyordu. Güldüm ve hizmetçim Ahmed Vasfi’den yeni bir kefiye ve bağ getirmesini istedim. Ben yenilerini giyince zavallı kız eskileri ne yapacağını şaşırdı. Ben “Bunları hatıra olarak sana bırakıyorum” dedim. Kız bir miktar Arapça biliyordu. Kendimi tanıtıp Meclis-i Mebusan üyesi olduğumu söyledim. Teşekkür etti ve Romanya’nın İskenderiye konsolosunun kızı olduğunu söyledi. Ertesi sabah Pireye vardık ve durmaksızın İstanbul’a hareket ettik. Bu arada arkadaşım Şeyh Haşan eş-Şeybı’den de muhakkak bahsetmeliyim. Kendisi aynı mecliste Mekke’nin ikinci vekiliydi. Mekke’de hac işleriyle ilgilenen diğer arkadaşım Şeyh Muhammed Ali Talib ise, Kırımlı hacılarla ilgili bir meseleyi halletmek üzere aynı vapurla Kırım’a gidiyordu. Bu çok neşeli ve güleç yüzlü arkadaşımız, tüm seyahat boyunca neşe kaynağımızdı. İstanbul’a varıp gemi demir atınca, İstanbul’da Meclis-i Âyân üyesi olan Şerif Cemil b. Nasır, rahmetli amcam adına bizi karşıladı. Meclis başkanı tarafından gönderilen karşılama heyetinde üç kişi vardı: Şam vekili Abdurrahman el-Yusuf Paşa, İzmir vekili Said Bey ve İstanbul vekili Hüseyin Cahid Bey. Hepsine teşekkür ettik ve İstinye’ye doğru yola çıktık. Orada aşina olduğum, içinde evlendiğim ve hiç keder görmediğim bir köşk vardı. Babam yine o köşkte emir olmuş, kardeşim Zeyd ve diğer üç kız kardeşim orada doğmuşlardı. Burada üç gün kaldıktan sonra rahmetli amcama teşekkür edip Boğaz’ın yukarı taraflarındaki Büyük Dere’de bulunan, babama ait yazlık köşke geçtik. Buraya taşınmadan önce, rahmetlinin konuğu olduğumuz günlerde, Meclis başkanı Ahmed Rıza Bey’i evinde ziyaret ettik. Kendisi bize çok güler yüz gösterip ikramda bulundu ve o gün saat on birde Meclisin başkanlık divanında bizleri bekleyeceğini söyledi. Kararlaştırılan saatte Meclise gittiğimizde, Bursa mebusu [Abdülaziz] Mecdi Efendi, başkanlık divanı başkâtibi, sarıklı, şişman, güler yüzlü ve gür sesli biri olan [Şeyh Şerif Nasır b. Ali], İstanbul’a geldiğimizde bizi karşılayan İzmir mebusu Said Bey ve Meclis-i Âyân üyesi Alexander Karatodori Paşa da oradaydı. Başkanla selamlaşıp el sıkıştıktan sonra oturduk. Ancak başkan bu defa evindeki gibi neşeli değildi ve yüzü asıktı. Hemen söze girerek “Başkanlık divanına geldikten sonra Mekke’den gelen telgraflar gördüm. Sizin seçilmenize itiraz ediyorlar. Abdullah Bey, sizin yaşınızın küçük olduğunu ve kanunen seçilme hakkına sahip olmadığınızı, arkadaşınız Şeyh Hasan Efendi eş-Şeybî’ninse Türkçe veya Arapça okuma yazma bilmediğini söylüyorlar” dedi. Başkana şöyle cevap verdim: “Seçim sırasında bana yaşımı sormadılar. Ancak bildiğim kadarıyla seçim sandıklarını kontrol eden kurulun başkanı vali ile kadı ve idare meclisi üyesi gibi diğer kişiler, seçimlerin kanuna uygun yapıldığını söylemişlerdi. Eğer burada gerçeklere aykırı bir durum varsa sorumluluk benim değil, valinindir. Tekrar söylüyorum, kimse bana yaşımı sormadı. Ayrıca arkadaşım kendisini savunmaktan aciz değildir. Çünkü o Mekke’nin en önde gelen ailelerinden birinin üyesidir. Arapçayı gayet güzel okur ve yazar. Ancak orada bulunduğu süre boyunca Türkçe öğrenmemiştir. Evraklarımız Meclis’in elinde, eğer üyeliğimiz kabul edilirse ne ala, aksi takdirde sizlerle kurduğum dostluğu sürdürememekten] başka kaybım olmayacaktır. İstanbul’u severim, üstelik şimdi tam bahar mevsimi. Bir müddet burada dolaşır, sıkıldığım zaman ülkeme dönerim.” Bunları söyledikten sonra “Allah’a ısmarladık” deyip kalktım. Oradan sonra Meclis-i Âyân’a gittik. Rahmetli amcam bizi Meclis’te âyân için ayrılan localardan birine oturttu. Meclis üyeleri bizim Mekke temsilcileri olduğumuzu öğrendikleri zaman “Niçin kendi yerlerine oturmuyorlar?” diye sordular. Başkan “Mekke’den bazı itiraz telgrafları geldi. Şimdi sizlere arz edeceğim, itirazları reddeder ve bu şahısların mebusluğunu onaylarsanız yerlerine oturacaklar” dedi. O sırada mebuslardan biri “Başka kimin gelmesini istiyorsunuz? Mekkeliler size Şerif’in, yani Kâbe’nin anahtarını elinde tutan kişinin oğlundan daha iyisini mi gönderecek?” deyince Meclis’te bir uğultu başladı ve “İtirazımız yok, itirazımız yok” sesleri yükseldi. Bunun üzerine elimizden tutup yerimize oturttular ve mesele böylece kapanmış oldu. Ne gariptir ki, üç defa seçildiğim halde hiçbirinde yemin etmem istenmedi. Bu meclise başkan yardımcısı seçildiğim gün de aynı şey olmuştu. Mebusluktan söz açılmışken biraz da parlamenter yönetimden bahsedeyim. Parlamenter yönetim, milletin millet adma yönetilmesi demektir. Devletin başında kral veya cumhurbaşkanı bulunsa da, bu şahıs doğrudan devleti yönetemez yahut istibdat veya diktatörlük uygulayamaz. Aksine, anayasaya bağlı parlamenter yönetime riayet eder. Devlet başkanının görevi, parlamentoda çoğunluğu sağlayan partinin başkanına hükümeti kurma görevi vermektir. Hükümet, meclis tarafından önceden veya yeni onaylanan kanunlara uygun biçimde ülkeyi yönetir. Osmanlı’da meclis üyeleri, bütün milletlerden seçilirdi. İttihat ve Terakki Partisi mebus olmasını uygun gördüğü kişileri belirler, hükümet de vali ve mutasarrıfları kullanıp seçimlere müdahale ederek bu şahısların seçilmesini sağlardı. Çok şükür ki Hicaz bölgesindeki seçimlere hiçbir şekilde etki edemiyorlardı. Yemen ve Asîr’deyse valiler, mebusları İttihatçılar arasından tayin ederlerdi. Kelimeyi bilhassa kullanıyorum, çünkü görünürde seçim olmasına rağmen aslında bu bir tayindi. Gördüğüm kadarıyla sürekli çıkartılan yeni kanunlar, yöneten unsurun yani Türklerin lehineydi. Böylece Türklerin diğerleri üzerine hâkimiyet kurmaları ve devletin eski düzeni sırasında diğer unsurların sahip oldukları hakları gasp etmeleri sağlanıyordu. Yeni okullar inşa etmek ve yollar açmak gibi harcamalar, Osmanlı kanunları tarafından düzenlenen umumî vergilerin gelirlerden karşılanıyordu ve bu gelirler pâyitahta yakın olsun uzak olsun, devletin her tarafında umumun menfaatine açıktı. Ancak şunu iddia edebiliriz ki bu gelirlerin yüzde sekseni, tamamen Türklere ait bölgelere harcanıyordu. Burada çok açık bir haksızlık söz konusuydu. Ayrıca nazırların çoğu yine yöneten unsurdan seçiliyordu. Sadece Evkaf nazırı Araplar arasından çıkıyordu. Diğer azınlıkların nazırları ise sadrazam tarafından vekâleten seçiliyordu. Bütün bunlar, tek unsur [Türkler] tarafından uygulanan bir istibdat yönetimi demek oluyordu. Birçok unsurdan oluşan bir devlette görülen böylesi bir parlamenter yönetim sonuçta devleti ayrılık ve parçalanmaya götürmüş, halk içinde düşmanlıklar meydana getirerek yıkımı hazırlamıştı. İşte Osmanlı Devletinin başına gelen buydu. [1912] Temmuzunda Hicaza döndüm. O döneme kadar İstanbul’da geçirdiğim günler gayet hoş ve göz alıcıydı. Hatırladığım kadarıyla o zamanlar bir gök bilgini, Halley kuyruklu yıldızının o yıl Mayıs ayının on sekizinde dünyaya çarpacağını ve her şeyin yanıp kül olacağını söylemişti. İnsanlar bu yüzden tedirginlik içindeydi. Beklenen günden bir gün önce, Meclis’te olağan bir toplantı yapıyorduk. Birden büyük bir gürültü koptu ve kuvvetli bir ışık parladı. Meclis’teki herkes hemen etrafa savuştu, oysa ben bunun bir gök gürültüsü ve şimşek olduğunu anlamıştım. Bu yüzden yerimden kalkmadım ve Haşan eş-Şeybî’nin de kolundan tutarak kalkmasına izin vermedim. Vekiller birbirlerini çiğneyerek dışarıya kaçıştılar ve bir süre sonra geri döndüler. Bizim dışarı çıkmadığımızı görünce bozulmuşlardı. “Bir şey değil, gök gürültüsüymüş” deyip yerlerine geçtiler. Sonra içlerinden bir tanesi bana “Siz ve arkadaşınız niçin dışarı çıkmadınız?” diye sordu. Ben de “Söylenenlere inanmıyorum da ondan. Ayrıca söylenenler doğru olsa bile, bütün dünya darmadağın olacağına göre dışarı çıkmanın ne faydası var?” dedim, artık bir şey diyemedi. Meclis Kasıma kadar oturumlarına ara verince Hicaz’a döndük. İskenderiye’ye varınca önce bir trenle, ardından vapurla rahmetli Hidiv’i ziyarete gittik ama Hidiv hazretleri o sırada Avrupa’daydı. Ardından memlekete doğru yola çıktık, hedefimiz Taifti. Yolda Mekke-i Mükerreme’ye uğrayıp umre yaptık. Bir gün dinlendikten sonra Kerr-i Akabe yoluyla Taife doğru hareket ettik. O güzelim yazlıkta ailemizi sağ salim gördük. Rahmetli babam, vali vekili Emin Bey eş-Şâir’in uygulamalarını beğenmiyordu. Bir süre sonra bu adam görevden ayrıldı ve yerine Hicaz Osmanlı kuvvetleri komutanı Müşir Çerkez Abdullah Paşa atandı.
  • 112 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitabın bir çok kimse tarafından anlaşılamadığını yada tam not alamadığını görüyorum hatta beğenmemiş olanları bile görmek mümkün fakat kitabı okumadan önce bilinmesi lazım kim Gülten Akın? Düşüncelerine dokunmak mümkün mü?
    Size Gülten Akın'dan tek rengi olan, mavi gibi bir hatıra.
    Amerikalı yazar William Soroyan 1960 yıllarda Türkiye seyahatinde, Ahtamar adasına Surp Kilisesi'ne ziyaret etmek üzere gelmiş Gevaş'a gitmişti. Gülten Akın'ın eşi Yaşar Cankoçak, Gevaş kaymakamıydı o yıllarda. İki edebiyatçı bu sebeble tanıştı ve dost oldu. Gülten Akın, Saroyan'a ''Rüzgar Saati'' adlı kitabını hediye etti, Saroyan da onun için Türkçeye çevrilmiş bir çok kitaplarını imzaladı. Tarihin bir noktasına böylece kaldı. Kitap için söylenmesi gereken bir oda dolusu söz olsa'da buraya bu notu da eklemek gerekiyor.''Böylece yaşardı çay parasına ve de tütüne, Champollion okur ve geceleri yaslanıp uçardı Baudleaire'e Lautréamont'a bir de Yılmaz Pütün'e.''
    Gülten Akın, Baydar Lidar, Perg Mehmet gibi kalemi aydınlık şair olan azınlık insanları hiç unutmayın ve hep hatırlatın.