• Doğayı düzeltmeyi deneme. Onu anlamayı ve korumayı öğren. Boks maçı yerine kütüphaneye git!
    Wilhelm Reich
    Sayfa 73 - Cem Yayınevi
  • Noktalama İşaretleri

    Nokta ( . )

    1. Cümlenin sonuna konur: Türk Dil Kurumu, 1932 yılında kurul­muştur.

    Saatler geçtikçe yollara daha mahzun bir ıssızlık çöküyordu. (Reşat Nuri Güntekin)

    2. Bazı kısaltmaların sonuna konur: Alb. (albay), Dr. (doktor), Yrd. Doç. (yardımcı doçent), Prof. (profesör), Cad. (cadde), Sok. (sokak), s. (sayfa), sf. (sıfat), vb. (ve başkası, ve benzeri, ve benzerleri, ve bunun gibi), Alm. (Almanca), Ar. (Arapça), İng. (İngilizce) vb.

    3. Sayılardan sonra sıra bildirmek için konur: 3. (üçüncü), 15. (on beşinci); II. Mehmet, XIV. Louis, XV. yüzyıl; 2. Cadde, 20. Sokak, 4. Levent vb.

    4. Arka arkaya sıralandıkları için virgülle veya çizgiyle ayrılan rakamlardan yalnızca sonuncu rakamdan sonra nokta konur: 3, 4 ve 7. maddeler; XII – XIV. yüzyıllar arasında vb.

    5. Bir yazının maddelerini gösteren rakam veya harflerden sonra konur:

    I. 1. A. a.

    II. 2. B. b.

    6. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 29.5.1453, 29.X.1923 vb.

    UYARI: Tarihlerde ay adları yazıyla da yazılabilir. Bu durumda ay adların­dan önce ve sonra nokta kullanılmaz: 29 Mayıs 1453, 29 Ekim 1923 vb.

    7. Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: Tren 09.15’te kalktı. Toplantı 13.00’te başladı.

    Tören 17.30’da, hükûmet daireleri kapandıktan yarım saat sonra başlayacaktır. (Tarık Buğra)

    8. Kitap, dergi vb.nin künyelerinin sonuna konur:

    Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK Yayınları, Ankara, 1960.

    9. Dört ve dörtten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır ve araya nokta konur: 1.000, 326.197, 49.750.812 vb.

    10. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.org.tr

    11. Matematikte çarpma işareti yerine kullanılır: 4.5=20, 12.6=72 vb.



    Virgül ( , )

    1. Birbiri ardınca sıralanan eş görevli kelime ve kelime gruplarının arasına konur:

    Fırtınadan, soğuktan, karanlıktan ve biraz da korkudan sonra bu sı­cak, aydınlık ve sevimli odanın havasında erir gibi oldum. (Halide Edip Adıvar)

    Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller

    Dillenmiş ağızlarda tutuk dilli gönüller (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Zindana atılan mahkûmlar gibi titreşerek, haykırarak geri geri kaçmaya uğraşıyorduk. (Hüseyin Rahmi Gürpınar)

    Köyde kim çaresiz kalırsa, kimin işi bozulursa İstanbul yolunu tutar. (Ömer Seyfettin)

    2. Sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur:

    Umduk, bekledik, düşündük. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

    3. Uzun cümlelerde yüklemden uzak düşmüş olan özneyi belirtmek için konur:

    Saniye Hanımefendi, merdivenlerde oğlunun ayak seslerini duyar duymaz, hasretlisini karşılamaya atılan bir genç kadın gibi koltuğundan fırlamış ve ona kapıyı kendi eliyle açmaya gelmişti. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

    4. Cümle içinde ara sözleri veya ara cümleleri ayırmak için ara sözlerin veya ara cümlelerin başına ve sonuna konur:

    Zemin bu kadar koyu bir kırmızıya dönüşünce, bir an için de olsa, belirginliğini yitiriverdi sivilceleri. (Elif Şafak)

    Şimdi, efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım. (Atatürk)

    5. Anlama güç kazandırmak için tekrarlanan kelimeler arasına ko­nur:

    Akşam, yine akşam, yine akşam,

    Göllerde bu dem bir kamış olsam! (Ahmet Haşim)

    6. Tırnak içinde olmayan alıntı cümlelerinden sonra konur:

    Adana’ya yarın gideceğim, dedi.

    Aç karnına sigara içmekle hiç de iyi etmiyorsun, dedi. (Necati Cumalı)

    7. Konuşma çizgisinden sonraki alıntı cümlesinin bitimine konur:

    – Bu akşam Datça’ya gidiyor musunuz, diye sordu.

    8. Edebî eserlerde konuşma bölümünden önceki ifadenin sonuna konur:

    Bahçe kapısını açtı. Sermet Bey’e,

    – Bu anahtar köşkü de açar, dedi. (Ömer Seyfettin)

    9. Kendisinden sonraki cümleye bağlı olarak ret, kabul ve teşvik bil­diren hayır, yok, evet, peki, pekâlâ, tamam, olur, hayhay, başüstüne, öyle, haydi, elbette gibi kelimelerden sonra konur: Peki, gideriz. Olur, ben de size katılırım. Hayhay, memnun oluruz. Haydi, geç kalıyoruz.

    Evet, kırk seneden beri Türkçe merhale merhale Türkleşiyor. (Yahya Kemal Beyatlı)

    10. Bir kelimenin kendisinden sonra gelen kelime veya kelime grup­larıyla yapı ve anlam bakımından bağlantısı olmadığını göstermek ve anlam karışıklığını önlemek için kullanılır:

    Bu, tek gözlü, genç fakat ihtiyar görünen bir adamcağızdır. (Halit Ziya Uşaklıgil)

    Bu gece, eğlenceleri içlerine sinmedi. (Reşat Nuri Güntekin)

    11. Hitap için kullanılan kelimelerden sonra konur:

    Efendiler, bilirsiniz ki hayat demek, mücadele, müsademe demektir. (Atatürk)

    Sayın Başkan,

    Sevgili Kardeşim,

    Değerli Arkadaşım,

    12. Sayıların yazılışında kesirleri ayırmak için kullanılır: 38,6 (otuz sekiz tam, onda altı), 0,45 (sıfır tam, yüzde kırk beş)

    13. Metin içinde art arda gelen zarf-fiil eki almış kelimelerden sonra konur:

    Ancak yemekte bir karara varıp, arkadaşına dikkatli dikkatli bakarak konuştu.

    UYARI: Metin içinde zarf-fiil eki almış kelimelerden sonra virgül konmaz:

    Cumaları bahçede buluştukça kıza kendisinin adi bir mektep talebesi olmadığını anlatmaya çalışıyordu. (Halide Edip Adıvar)

    Şimdiye dek, ben kendimi bildim bileli kimse Değirmenoluk köyünden kaçıp da başka köyde çobanlık, yanaşmalık etmedi. (Yaşar Kemal)

    Meydanlığa varmadan bir iki defa İsmail kendisini gördü mü diye kahveye baktı. (Necati Cumalı)

    14. Özne olarak kullanıldıklarında bu, şu, o zamirlerinden sonra konur:

    Bu, benim gibi yazarlar için hiç kolay olmaz.

    O, eski defterleri çoktan kapatmış, Osmanlıya kucağını açmıştı. (Tarık Buğra)

    15. Kitap, dergi vb.nin künyelerinde yazar, eser, basımevi vb. maddelerden sonra konur:

    Falih Rıfkı ATAY, Tuna Kıyıları, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1938.

    Yazarın soyadı önce yazılmışsa soyadından sonra da virgül konur:

    ERGİN, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, Ankara, 1958.

    UYARI: Metin içinde ve, veya, yahut, ya ... ya bağlaçlarından önce de sonra da virgül konmaz:

    Nihat sabaha kadar uyuyamadı ve şafak sökerken Faik’e bol teşek­kürlerle dolu bir kâğıt bırakarak iki gün evvelki cephe dönüşü kıyafeti ile sokağa fırladı. (Peyami Safa)

    Ya şevk içinde harap ol ya aşk içinde gönül

    Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül! (Yahya Kemal Beyatlı)

    UYARI: Tekrarlı bağlaçlardan önce ve sonra virgül konmaz:

    Hem gider hem ağlar.

    Ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli. (Atasözü)

    Gerek nesirde gerek nazımda yeni bir söyleyişe ulaşılmıştır.

    Siz ister inanın ister inanmayın, bir gün bile durmam.

    Ne kız verir ne dünürü küstürür.

    Bu kurallar bugün de yarın da geçerli olacaktır.

    UYARI: Cümlede pekiştirme ve bağlama görevinde kullanılan da / de bağlacından sonra virgül konmaz:

    İmlamız lisanımız düzelince, lisanımız da kafamız düzelince düzele­cek çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil! (Yahya Kemal Beyatlı)

    UYARI: Metin içinde -ınca / -ince anlamıyla zarf-fiil görevinde kulla­nılan mı / mi ekinden sonra virgül konmaz:

    Ben aç yattım mı kötü kötü rüyalar görürüm nedense. (Orhan Kemal)

    Öyle zekiler vardır, konuştular mı ağızlarından bal akıyor sanırsın. (Attila İlhan)

    UYARI: Şart ekinden sonra virgül konmaz:

    Tenha köşelerde ağız ağıza konuşurken yanlarına biri gelecek olursa hemen susuyorlardı. (Reşat Nuri Güntekin)

    Gör gözlerinle de aklın yatarsa anlatıver millete. (Tarık Buğra)

    Noktalı Virgül ( ; )

    1. Cümle içinde virgüllerle ayrılmış tür veya takımları birbirinden ayırmak için konur: Erkek çocuklara Doğan, Tuğrul, Aslan, Orhan; kız çocuklara ise İnci, Çiçek, Gönül, Yonca adları verilir.

    Türkiye, İngiltere, Azerbaycan; Ankara, Londra, Bakü.

    2. Ögeleri arasında virgül bulunan sıralı cümleleri birbirinden ayır­mak için konur: Sevinçten, heyecandan içim içime sığmıyor; bağırmak, kahkahalar atmak, ağlamak istiyorum.

    At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır. (Atasözü)

    3. İkiden fazla eş değer ögeler arasında virgül bulunan cümlelerde özneden sonra noktalı virgül konabilir:

    Yeni usul şiirimiz; zevksiz, köksüz, acemice görünüyordu. (Yahya Kemal Beyatlı)

    İki Nokta (: )

    1.Kendisiyle ilgili örnek verilecek cümlenin sonuna konur:

    Millî Edebiyat akımının temsilcilerinden bir kısmını sıralayalım: Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip Yöntem.

    2. Kendisiyle ilgili açıklama verilecek cümlenin sonuna konur:

    Bu kararın istinat ettiği en kuvvetli muhakeme ve mantık şu idi: Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. (Atatürk)

    Kendimi takdim edeyim: Meclis kâtiplerindenim. (Falih Rıfkı Atay)

    3. Ses bilgisinde uzun ünlüyü göstermek için kullanılır: a:ile, ka:til, usu:le, i:cat.

    4. Karşılıklı konuşmalarda, konuşan kişiyi belirten sözlerden sonra konur:

    Bilge Kağan: Türklerim, işitin!

    Üstten gök çökmedikçe,

    alttan yer delinmedikçe

    ülkenizi, törenizi kim bozabilir sizin?

    Koro: Göğe erer başımız

    başınla senin!

    Bilge Kağan: Ulusum birleşip yücelsin diye

    gece uyumadım, gündüz oturmadım.

    Türklerim Bilge Kağan der bana.

    Ben her şeyi onlar için bildim.

    Nöbetteyim! (A. Turan Oflazoğlu)

    5. Edebî eserlerde konuşma bölümünden önceki ifadenin sonuna konur:

    – Buğdayla arpadan başka ne biter bu topraklarda?

    Ziraatçı sayar:

    – Yulaf, pancar, zerzevat, tütün... (Falih Rıfkı Atay)

    6. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.org.tr

    7. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 56:8=7, 100:2=50 vb.

    Üç Nokta ( ... )

    1. Anlatım olarak tamamlanmamış cümlelerin sonuna konur:

    Ne çare ki çirkinliği hemencecik ve herkes tarafından görülüveri­yordu da bu yanı... (Tarık Buğra)

    2. Kaba sayıldığı için veya bir başka sebepten dolayı açık yazılmak is­tenmeyen kelime ve bölümlerin yerine konur: Kılavuzu karga olanın burnu b...tan çıkmaz.

    Arabacı B...’a yaklaştığını söylüyor, ikide bir fırsat bularak arabanın içine doğru başını çeviriyordu. (Ahmet Hamdi Tanpınar)

    3. Alıntılarda başta, ortada ve sonda alınmayan kelime veya bölümle­rin yerine konur:

    ... derken şehrin öte başından boğuk boğuk sesler gelmeye başladı... (Tarık Buğra)

    4. Sözün bir yerde kesilerek geri kalan bölümün okuyucunun hayal dünyasına bırakıldığını göstermek veya ifadeye güç katmak için konur:

    Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Binaenaleyh, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir noktainazardan istifade ederiz. O noktainazar şudur: Türk milletini, medeni cihanda layık olduğu mevkiye isat etmek ve Türk cumhuriyetini sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün, daha ziyade takviye etmek... (Atatürk)

    5. Ünlem ve seslenmelerde anlatımı pekiştirmek için konur:

    Gölgeler yaklaştılar. Bir adım kalınca onu kıyafetinden tanıdılar:

    — Koca Ali... Koca Ali, be!.. (Ömer Seyfettin)

    UYARI: Ünlem ve soru işaretinden sonra üç nokta yerine iki nokta konulması yeterlidir:

    Gök ekini biçer gibi!.. Başaklar daha dolmadan. (Tarık Buğra)

    Nasıl da akşam oldu?.. Nasıl da yavrucaklar sustu?.. Nasıl da serçecikler yuvalarına sığındı?.. (Necip Fazıl Kısakürek)

    6. Karşılıklı konuşmalarda, yeterli olmayan, eksik bırakılan cevap­larda kullanılır:

    — Yabancı yok!

    — Kimsin?

    — Ali...

    — Hangi Ali?

    — ...

    — Sen misin, Ali usta?

    — Benim!..

    — Ne arıyorsun bu vakit buralarda?

    — Hiç...

    — Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!..

    — !.. (Ömer Seyfettin)

    UYARI: Üç nokta yerine iki veya daha çok nokta kullanılmaz.

    Soru İşareti ( ? )

    1. Soru eki veya sözü içeren cümle veya sözlerin sonuna konur:

    Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı? (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Atatürk bana sordu:

    — Yeni yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz? (Falih Rıfkı Atay)

    2. Soru bildiren ancak soru eki veya sözü içermeyen cümlelerin sonuna konur:

    Gümrükteki memur başını kaldırdı:

    — Adınız?

    3. Bilinmeyen, kesin olmayan veya şüpheyle karşılanan yer, tarih vb. durumlar için kullanılır: Yunus Emre (1240 ?-1320), (Doğum yeri: ?) vb.

    1496 (?) yılında doğan Fuzuli...

    Ankara’dan Antalya’ya arabayla üç saatte (?) gitmiş.

    UYARI: mı / mi ekini alan yan cümle temel cümlenin zarf tümleci olduğunda cümlenin sonuna soru işareti konmaz: Akşam oldu mu sürüler döner. Hava karardı mı eve gideriz.

    Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı içimi geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı. (Haldun Taner)

    UYARI: Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur:

    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?

    Üsküdar’dan mı, Hisar’dan mı, Kavaklardan mı? (Yahya Kemal Beyatlı)

    Ünlem İşareti ( ! )

    1. Sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşma gibi duyguları anlatan cümle veya ibarele­rin sonuna konur: Hava ne kadar da sıcak! Aşk olsun! Ne kadar akıllı adamlar var! Vah vah!

    Ne mutlu Türk’üm diyene! (Atatürk)

    2. Seslenme, hitap ve uyarı sözlerinden sonra konur:

    Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri! (Atatürk)

    Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriye­tini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. (Atatürk)

    Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle! (Yahya Kemal Beyatlı)

    Dur, yolcu! Bilmeden gelip bastığın

    Bu toprak bir devrin battığı yerdir. (Necmettin Halil Onan)

    UYARI: Ünlem işareti, seslenme ve hitap sözlerinden hemen sonra konulabi­leceği gibi cümlenin sonuna da konabilir:

    Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken

    Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    3. Alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırılmak istenen sözden hemen sonra yay ayraç içinde ünlem işareti kullanılır:

    İsteseymiş bir günde bitirirmiş (!) ama ne yazık ki vakti yokmuş (!).

    Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

    Kısa Çizgi ( - )

    1. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna konur:

    Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi bil-

    mem. Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12’yi geçmiş. Kanepe-

    lerde kimseler yok. Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvayda-

    ki adam bir tanıdık mı idi acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı?

    Yoksa kimseciklerin oturmadığı kanepelerde bu saatte pek başıboş-

    lar mı oturur? (Sait Faik Abasıyanık)





    2. Cümle içinde ara sözleri veya ara cümleleri ayırmak için ara sözlerin veya ara cümlelerin başına ve sonuna konur, bitişik yazılır:

    Küçük bir sürü -dört inekle birkaç koyun- köye giren geniş yolun ağzında durmuştu. (Ömer Seyfettin)

    3. Kelimelerin kökleri, gövdeleri ve eklerini birbirinden ayırmak için kullanılır: al-ış, dur-ak, gör-gü-süz-lük vb.

    4. Fiil kök ve gövdelerini göstermek için kullanılır: al-, dur-, gör-, ver-; başar-, kana-, okut-, taşla-, yazdır- vb.

    5. İsim yapma eklerinin başına, fiil yapma eklerinin başına ve sonuna konur: -ak, -den, -ış, -lık; -ımsa-; -la-; -tır- vb.

    6. Heceleri göstermek için kullanılır: a-raş-tır-ma, bi-le-zik, du-ruş-ma, ku-yum-cu-luk, prog-ram, ya-zar-lık vb.

    7. Arasında, ve, ile, ila, ...-den ...-e anlamlarını vermek için kelimeler veya sayılar arasında kullanılır: Aydın-İzmir yolu, Türk-Alman ilişkileri, Ural-Altay dil grubu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, 09.30-10.30, Beşiktaş-Fenerbahçe karşılaşması, Manas Destanı’nda soy-dil-din üçgeni, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı, Türkçe-Fransızca Sözlük vb.

    UYARI: Cümle içinde sayı adlarının yinelenmesinde araya kısa çizgi konmaz: On on beş yıl. Üç beş kişi geldi.

    8. Matematikte çıkarma işareti olarak kullanılır: 50-20=30

    9. Sıfırdan küçük değerleri göstermek için kullanılır: -2 °C

    Uzun Çizgi (—)

    Yazıda satır başına alınan konuşmaları göstermek için kullanılır. Buna konuşma çizgisi de denir.

    Frankfurt’a gelene herkesin sorduğu şunlardır:

    — Eski şehri gezdin mi?

    — Rothschild’in evine gittin mi?

    — Goethe’nin evini gezdin mi? (Ahmet Haşim)

    Oyunlarda uzun çizgi konuşanın adından sonra da konabilir:

    Sıtkı Bey — Kaleyi kurtarmak için daha güzel bir çare var. Gerçekten ölecek adam ister.

    İslam Bey — Ben daha ölmedim. (Namık Kemal)

    UYARI: Konuşmalar tırnak içinde verildiğinde uzun çizgi kul­lanılmaz.

    Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

    “Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?” (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Eğik Çizgi ( / )

    1. Dizeler yan yana yazıldığında aralarına konur: Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak / O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak / O benimdir, o benim milletimindir ancak. (Mehmet Akif Ersoy)

    2. Adres yazarken apartman numarası ile daire numarası arasına ve semt ile şehir arasına konur: Altay Sokağı No.: 21/6 Kurtuluş / ANKARA

    Ülke adı yazılacağında ise:

    Atatürk Bulvarı No.: 217

    06680 Kavaklıdere / Ankara

    TÜRKİYE
    3. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 18/11/1969, 15/IX/1994 vb.

    4. Dil bilgisinde eklerin farklı biçimlerini göstermek için kullanılır: -a /-e, -an /-en, -lık /-lik, -madan /-meden vb.

    5. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.gov.tr

    6. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 70/2=35

    7. Fizik, matematik vb. alanlarda birimler arası orantıları gösterirken eğik çizgi araya boşluk konulmadan kullanılır: g/sn (gram/saniye)

    Ters Eğik Çizgi ( \ )

    Bilişim uygulamalarında art arda gelen dizinleri birbirinden ayırt etmek için kullanılır: C:\Belgelerim\Türk İşaret Dili\Kitapçık.indd

    Tırnak İşareti ( “ ” )

    1. Başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler tır­nak içine alınır: Türk Dil Kurumu binasının yan cephesinde Atatürk’ün “Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” sözü yazılıdır. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin ön cephesinde Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” vecizesi yer almaktadır. Ulu önderin “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözü her Türk’ü duygulandırır.

    Bakınız, şair vatanı ne güzel tarif ediyor:

    “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.

    Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

    UYARI: Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan işaret (nokta, soru işareti, ünlem işareti vb.) tırnak içinde kalır:

    “İzmir üzerine dünyada bir şehir daha yoktur!” diyorlar. (Yahya Kemal Beyatlı)

    2. Özel olarak vurgulanmak istenen sözler tırnak içine alınır: Yeni bir “barış taarruzu” başladı.

    3. Cümle içerisinde eserlerin ve yazıların adları ile bölüm başlıkları tırnak içine alınır:

    Bugün öğrenciler “Kendi Gök Kubbemiz” adlı şiiri incelediler.

    “Yazım Kuralları” bölümünde bazı uyarılara yer verilmiştir.

    UYARI: Cümle içerisinde özel olarak belirtilmek istenen sözler, kitap ve dergi adları ve başlıkları tırnak içine alınmaksızın eğik yazıyla dizilerek de gösterilebilir:

    Höyük sözü Anadolu’da tepe olarak geçer.

    Cahit Sıtkı’nın Şairin Ölümü şiirini Yahya Kemal çok sevmişti. (Ahmet Hamdi Tanpınar)

    UYARI: Tırnak içine alınan sözlerden sonra gelen ekleri ayırmak için kesme işareti kulla­nılmaz: Elif Şafak’ın “Bit Palas”ını okudunuz mu?

    4. Bilimsel çalışmalarda künye verilirken makale adları tırnak içinde yazılır.

    Tek Tırnak İşareti ( ‘ ’ )

    Tırnak içinde verilen cümlenin içinde yeniden tırnağa alınması gereken bir sözü, ibareyi belirtmek için kullanılır:

    Edebiyat öğretmeni “Şiirler içinde ‘Han Duvarları’ gibisi var mı?” dedi ve Faruk Nafiz’in bu güzel şiirini okumaya başladı.

    “Atatürk henüz ‘Gazi Mustafa Kemal Paşa’ idi. Benden ona dair bir kitap için ön söz istemişlerdi.” (Falih Rıfkı Atay)

    Denden İşareti (")

    Bir yazıdaki maddelerin sıralanmasında veya bir çizelgede alt alta gelen aynı sözlerin, söz gruplarının ve sayıların tekrar yazılmasını önlemek için kullanılır:

    a. Etken fiil

    b. Edilgen "

    c. Dönüşlü "

    ç. İşteş "

    Yay Ayraç ( )

    1. Cümledeki anlamı tamamlayan ve cümlenin dışında kalan ek bilgiler için kullanılır. Yay ayraç içinde bulunan ve yargı bildiren anlatımların sonuna uygun noktalama işareti konur:

    Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum.) gezsek bile görmek için değil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (Nurullah Ataç)

    2. Özel veya cins isme ait ek, ayraçtan önce yazılır:

    Yunus Emre’nin (1240?-1320)...

    İmek fiilinin (ek fiil) geniş zamanı şahıs ekleriyle çekilir.

    3. Tiyatro eserlerinde ve senaryolarda konuşanın hareketlerini, durumunu açıkla­mak ve göstermek için kullanılır:

    İhtiyar – (Yavaş yavaş Kaymakam'a yaklaşır.) Ne oluyor beyefendi? Allah rızası için bana da anlatın... (Reşat Nuri Güntekin)

    4. Alıntıların aktarıldığı eseri, yazarı veya künye bilgilerini göstermek için kullanılır:

    Cihanın tarihi, vatanı uğrunda senin kadar uğraşan, kanını döken bir millet daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip ol­maya hak kazanmamıştır. Bu vatan ya senindir ya kimsenin. (Ahmet Hikmet Müftüoğlu)

    Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin

    Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin? (Mehmet Akif Ersoy)

    Bir isim kökü, gerektiğinde çeşitli eklerle fiil kökü durumuna getirilebilir (Zülfikar 1991: 45).

    5. Alıntılarda, alınmayan kelime veya bölümle­rin yerine konulan üç nokta, yay ayraç içine alınabilir.

    6. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için kullanılan ünlem işareti yay ayraç içine alınır: Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

    7. Bir bilginin şüpheyle karşılandığını veya kesin olmadığını gös­termek için kullanılan soru işareti yay ayraç içine alınır: 1496 (?) yılında doğan Fuzuli...

    8. Bir yazının maddelerini gösteren sayı ve harflerden sonra kapama ayracı konur:

    I) 1) A) a)

    II) 2) B) b)

    Köşeli Ayraç ( [ ] )

    1. Ayraç içinde ayraç kullanılması gereken durumlarda yay ayraçtan önce köşeli ayraç kullanılır: Halikarnas Balıkçısı [Cevat Şakir Kabaağaçlı (1886-1973)] en güzel eserlerini Bodrum’da yazmıştır.

    2. Metin aktarmalarında, çevirilerde, alıntılarda çalışmayı yapanın eklediği sözler için kullanılır: “Eldem, Osmanlıda en önemli fark[ın], mezar taşının şeklinde ortaya çık[tığını] söyledikten sonra...” (Hilmi Yavuz)

    3. Kaynak olarak verilen kitap veya makalelerin künyelerine ilişkin bazı ayrıntıları göstermek için kullanılır: Reşat Nuri [Güntekin], Çalıkuşu, Dersaadet, 1922. Server Bedi [Peyami Safa]

    Kesme İşareti ( ’ )

    1. Özel adlara getirilen iyelik, durum ve bildirme ekleri kesme işaretiyle ayrılır: Kurtuluş Savaşı’nı, Atatürk’üm, Türkiye’mizin, Fatih Sultan Mehmet’e, Muhibbi’nin, Gül Baba’ya, Sultan Ana’nın, Mehmet Emin Yurdakul’dan, Kâzım Karabekir’i, Yunus Emre’yi, Ziya Gökalp’tan, Refik Halit Karay’mış, Ahmet Cevat Emre’dir, Namık Kemal’se, Şinasi’yle, Alman’sınız, Kırgız’ım, Karakeçili’nin, Osmanlı Devleti’ndeki, Cebrail’den, Çanakkale Boğazı’nın, Samanyolu’nda, Sait Halim Paşa Yalısı’ndan, Resmî Gazete’de, Millî Eğitim Temel Kanunu’na, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği’ni, Eski Çağ’ın, Yükselme Dönemi’nin, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’na vb.

    “Onun için Batı’da bunlara birer fonksiyon buluyorlar.” (Burhan Felek)

    1919 senesi Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. (Atatürk)

    Yer bildiren özel isimlerde kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğu zaman ekten önce kesme işareti kullanılır: Hisar’dan, Boğaz’dan vb.

    Belli bir kanun, tüzük, yönetmelik kastedildiğinde büyük harfle yazılan kanun, tüzük, yönetmelik sözlerinin ek alması durumunda kesme işareti kullanılır: Bu Kanun’un 17. maddesinin c bendi... Yukarıda adı geçen Yönetmelik’in 2’nci maddesine göre... vb.

    Özel adlar için yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığında kesme işareti yay ayraçtan önce kullanılır: Yunus Emre’nin (1240?-1320), Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu) vb.

    Ek getirildiğinde Avrupa Birliği kesme işareti ile kullanılır: Avrupa Birliği’ne üye ülkeler...

    UYARI: Sonunda 3. teklik kişi iyelik eki olan özel ada, bu ek dışında başka bir iyelik eki getirildiğinde kesme işareti konmaz: Boğaz Köprümüzün güzelliği, Amik Ovamızın bitki örtüsü, Kuşadamızdaki liman vb.

    UYARI: Kurum, kuruluş, kurul, birleşim, oturum ve iş yeri adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türk Dil Kurumundan, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığının; Bakanlar Kurulunun, Danışma Kurulundan, Yürütme Kuruluna; Türkiye Büyük Millet Meclisinin 112’nci Birleşiminin 2’nci Oturumunda; Mavi Köşe Bakkaliyesinden vb.

    UYARI: Başbakanlık, Rektörlük vb. sözler ünlüyle başlayan bir ek geldiğinde Başbakanlığa, Rektörlüğe vb. biçimlerde yazılır.

    UYARI: Özel adlara getirilen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen diğer ekler kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı, Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Türklerin, Türklüğün, Türkleşmekte, Türkçenin, Müslümanlıkta, Hollandalıdan, Hristiyanlıktan, Atatürkçülüğün vb.

    UYARI: Sonunda p, ç, t, k ünsüzlerinden biri bulunan Ahmet, Çelik, Halit, Şahap; Bosna-Hersek; Kerkük, Sinop, Tokat, Zonguldak gibi özel adlara ünlüyle başlayan ek getirildiğinde kesme işaretine rağmen Ahmedi, Halidi, Şahabı; Bosna-Herseği; Kerküğü, Sinobu, Tokadı, Zonguldağı biçiminde son ses yumuşatılarak söylenir.

    UYARI: Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz ve kendisinden sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrıl­maz.

    2. Kişi adlarından sonra gelen saygı ve unvan sözlerine getirilen ekleri ayırmak için konur: Nihat Bey’e, Ayşe Hanım’dan, Mahmut Efendi’ye, Enver Paşa’ya; Türk Dil Kurumu Başkanı’na vb.

    3. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için konur: TBMM’nin, TDK’nin, BM’de, ABD’de, TV’ye vb.

    4. Sayılara getirilen ekleri ayırmak için konur: 1985’te, 8’inci madde, 2’nci kat; 7,65’lik, 9,65’lik, 657’yle vb.

    5. Belirli bir tarih bildiren ay ve gün adlarına gelen ekleri ayırmak için konur: Başvurular 17 Aralık’a kadar sürecektir. Yabancı Sözlere Karşılıklar Kılavuzu’nun veri tabanının Genel Ağ’da hizmete sunulduğu gün olan 12 Temmuz 2010 Pazartesi’nin TDK için önemi büyüktür.

    6. Seslerin ölçü ve söyleyiş gereği düştüğünü göstermek için kullanılır:

    Bir ok attım karlı dağın ardına

    Düştü m’ola sevdiğimin yurduna

    İl yanmazken ben yanarım derdine

    Engel aramızı açtı n’eyleyim (Karacaoğlan)

    Şems’in gözlerine bir şüphe çöreklendi: “Dostum ne’n var? Her şey yolunda mı?” (Elif Şafak)

    Güzelliğin on par’etmez

    Bu bendeki aşk olmasa (Âşık Veysel)

    7. Bir ek veya harften sonra gelen ekleri ayırmak için konur: a’dan z’ye kadar, Türkçede -lık’la yapılmış sözler.
  •             Gözlerimi açıyorum, düşüncelerime o kadar dalmışım ki önümde uzanan mavi sonsuzluğun kıyıya vuran seslerini ancak o zaman hatırladım. Karşı kıyıda süren yaşamı izliyorum bir süre, mesafe uzak olsa da dağın eteğindeki yolda giden arabaların farları ve yolun sonunda kendine yer bulmuş kasabadaki tüm ışıklar rahatça seçilebiliyor. Büyük şehrin kalabalığından ve telaşından soyutlanmış bir kasaba, hiç acelesi yok.

                Biraz arkamdan bir araba motorunun susma sesi geliyor, garip bir şekilde çalışırken duymadığım arabayı durduğunda fark ediyorum. Sanıyorum beni düşüncelerimden çekip çıkartan da bu olmuştu. Nemden dolayı sürekli ıslak bankta otururken hep o geceyi düşünüyorum. Nasıl oldu da olaylar böyle gelişti diyorum, bir senedir her akşam gelip bu banka oturup kendime aynı soruyu soruyorum. Tam bunları düşünürken yeniden başlıyorum o geceye gözümün önünde.

                Üniversite bittikten sonra memleketime, evime döneli henüz birkaç ay olmuş, yüksek lisans yapmayı düşündüğüm için yazı boş geçirmeyip sınav çalışıyorum. Yine uzun saatlerdir gömülüp kaldığım testlerden kurtulmam, masamın köşesinde duran telefonumun titremesiyle gerçekleşiyor. Liseden bir arkadaşım arıyor, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi onunla, özlediğimi hissediyorum. Sahi döneli iki ay olmasına rağmen neden aramadım ben onu?

    – Nerelerdesin yahu? Hani bitiyordu bu sene okul? Dönmedin mi hala?

                Telefonu açtığım gibi soru yağmuruna tutulduğumdan ne diyeceğimi kestiremiyorum. Zaten çocukluğumdan beri hep nefret etmişimdir bu yanımdan, heyecanlandığım ya da ne diyeceğimi bilemediğimde hep susuyorum, aklıma hiçbir kelime gelmez oluyor.

    – Yeni geldim henüz, iki veya üç gün oldu ancak yerleşebiliyorum eve. Annem, babam özlemişler beni, onlarla biraz vakit geçirdikten sonra arayacaktım seni.

                Yalan söylemek istemesem de mecbur kalıyorum, yoksa bozulup tavır alacak, uğraşmak istemiyorum.

    – Selam söyle sizinkilere, hoca, sen yokken neler oldu neler bilsen. 1 saat içinde, bizim lisenin yanındaki ormanda.

                Sonra kapatıyor telefonu. Oldum olası ikimizde telefonda konuşmayı çok sevmeyiz, aynı şekilde mesajlaşmayı da. Yüz yüzeyken oturur eğlenir, saatlerce sıkılmadan muhabbet ederiz ama telefonda olmuyor işte. O yüzden üniversite zamanında sürekli yaptığımız gibi yine yaz tatiline bırakmışız yaşanan olayları anlatmayı.

                Bu kadar garip konuşması meraklandırıyor, hızlıca duşa girip çıkıyorum evden. Anneme gece gelmezsem merak etmemesini söylüyorum, babam televizyon izliyor, el sallıyorum geçerken ama habere öyle bir dalmış ki görmüyor. İçimden mi geldi bilmiyorum, öpmeyi ve öpülmeyi çok sevmesem de çıkmadan öpüyorum annemi o akşam, hayırdır inşallah diyor. Bilmiyorum ki diyorum içimden geldi, haydi hoşça kal diyorum, annemi ve babamı daha sonra bir daha görmüyorum.

                Evimizle lisemizin arası beş kilometre filan, minibüslerin hepsi dolu geçiyor, geç kalmamak için bir taksiye biniyorum. Taksiciye adresi verip, camdan dışarıyı izlemeye başlıyorum. Ne kadar da özlemişim buraları, her köşede bir anım var gibi geliyor. Hafif sis var o akşam, şoför havadan sudan konuşmaya çalışıyor, içimden cevap veriyorum ama dışarı vuramıyorum. Çocukluğumdan gelen başka bir özelliğim bu da. Bir şey düşünürken kopuyorum dünyadan, o an orda olmuyorum sanki. O da cevap alamayınca radyoyu açıyor, müziğin sesine mırıltıyla eşlik ederken birden yavaşlatıyor arabayı.

    – Geldik delikanlı, burada mı yoksa arkada mı indireyim?

                Birden irkiliyorum, etrafıma bakıyorum, bizim okulun pencereleri, sadece üçüncü katta bir ışık yanıyor. Nasıl fark etmedim geldiğimizi diye düşünürken birisi kolumdan dürtüyor.

    – İniyor musun yoksa arkaya mı çekeyim, cevap versene kardeşim.

    – Arkaya abi.

                O kadar usulca ve derinden söylüyorum ki adam arabayı okulun arka tarafındaki çıkmaz sokağa çekerken bir şeyler homurdanıyor. Göz ucuyla taksimetreye bakıyorum, 17,35 yazıyor. 20 lira verip iniyorum arabadan. Taksi geri geri giderken sağ tarafımda kalan ormanı farların ışığı sayesinde görebiliyorum ama araba uzaklaştıkça ağaçlar karanlığa gömülmeye başlıyor.

               


                Sağıma soluma bakıyorum, kimse yok. Henüz gelmemiş, huylu huyundan vazgeçmez işte, ne zaman vaktinde geldin ki zaten? Sol cebime gidiyor elim, sağ elini kullanan bir insan olsam da alışkanlıktan olsa gerek hep solumda taşıyorum telefonumu. Tuş açma kilidine basıyorum, saat 22.46, gözüm pile takılıyor. Kırmızı yanıp sönüyor, derse kaptırıp pili doldurmayı unutmuşum. Kapanmadan aramak için hızlıca son aramalara girip en son aranan numarayı tekrar arıyorum. Bir kez çalma sesi gelip kesiliyor, kulağımdan indiriyorum telefonu, ekrana bakıyorum, siyah. Tuş kilidine tıklıyorum değişen bir şey yok.

                Lanet sayıp telefonu cebime koyarken, diğer cebimden sigara paketini çıkarıyorum, sadece iki tane kalmış. Bu gece her şey ters gidiyor. Civarda –yeni açılan yoksa– en yakın tekel bayi 300 metre uzakta. Buluştuktan sonra alırım diye düşünüp, cebimden çakmağı çıkarıyorum. Bir iki kez uğraştıktan sonra yanıyor, tam sigaraya götürdüğüm anda, şiddetli bir kadın çığlığı, ormandan geliyor, sigarayı fırlatıyorum, koşuyorum.

                Ormana giriyorum, zifiri karanlık, çığlıklar gelmeye devam ediyor. Çığlıklara şimdi bir erkek sesi ekleniyor, daha çok acı içinde çırpınıyor gibi. Keşke diyorum, keşke telefonum açık olsaydı da ışığını fener gibi kullanabilseydim. Ağaçlara çarpa çarpa seslerin geldiği yöne doğru gidiyorum, ormanın içlerinden geliyor. Gittikçe yaklaştığımı hissediyorum ve çığlıklara birkaç ses daha ekleniyor ancak bunlar bir şeyler söylüyor. Ellerim terliyor, kotumun üzerine siliyorum avucumu, kalbim hızlanıyor. Sesler yaklaştıkça daha da hızlanıyorum.

                –Pat– birden kendimi yerde buluyorum, ne olduğunu anlamadım. Sanırım bir ağacın dalına takılıp düştüm. El yordamıyla yerden kalkmaya çalışıyorum, arkamdan ayak sesleri geliyor. Konuşanlar sustu, sadece çok yakın mesafeden çığlıklar geliyor. Ayak seslerinin çıkardığı dal çıtırtılarını duyuyorum. Çok yakınlarda birisi veya birileri var. Yaklaşıyorlar, aklıma çakmak geliyor, en azından kendi etrafımı biraz aydınlatabilirim diye düşünüyorum. Elimi sağ cebime sokuyorum, ellerim titriyor ama buluyorum. Zar zor yakmaya çalışıyorum ve karanlık.

                Gözlerimi açıyorum ama her şey çok bulanık. Zaten karanlık olduğu için nerede ve ne durumda olduğumu kestiremiyorum. Sadece karaltılar var, birisi yüzüme ışık tutuyor, elimle engellemeye çalışıyorum. Sırtıma sert bir darbe alıyorum, yere kapaklanıyorum.



    – Kimsin lan sen? Ne işin var bu saatte burada?

                Birisi yerden kaldırıyor beni, iki kişi kollarıma girip sürüklüyorlar, öksürüyorum. Tam cevap vermeye çalışacakken sağ tarafımda kolumdan tutan karnıma bir yumruk atıyor, nefesim kesiliyor. Öksürmekten boğulacak gibi oluyorum, ağzımda demir tadı var. Sanırım dişim kırıldı ya da iç kanamam var. Beni taşıyanlar çekiliyor yanımdan ve dizlerimin üzerine düşüp öyle kalıyorum. Ensemde bir sancı hissediyorum ve istemsizce elim gidiyor. Kan olduğunu tahmin ettiğim yoğun ve sıcak bir sıvı bulaşıyor ellerime.

                Kafamı kaldırıyorum ve tam karşımda iki ağacın arasına el ve ayak bileklerinden gerilmiş bir kadın var. Her iki ağacın önünde duran adamların ellerinde tuttuğu meşaleler sayesinde daha net görebiliyorum. Adamların yüzleri maskeli, konuşmadan sadece duruyorlar. Ağaçta gerilmiş olan kadının arkası dönük olsa bile tanıyorum onu, daha bugün telefonda konuştuğum arkadaşım bu. Yanılmam imkânsız, kafası öne düşmüş. Demek ki o yüzden artık çığlık duymuyorum diye düşünüyorum. Umarım ölmemiştir, ağlamaya başlıyorum. Umarım sadece bayılmıştır. Sırtıma ve yüzüme darbeler alıyorum, yere yatıp kafamı ellerimin arasına alıp duruyorum öylece.

                Durdular, çok fazla darbe aldığım için başım dönüyor. Dizlerimin üzerine kalkmaya çalışıyorum. Yanımda görmesem de birinin varlığını hissediyorum. Kafamı çevirmeye çalışıyorum, korkuyorum. Bu gece öleceğim diyorum içimden, benim için yolun sonu geldi.

                Yanımda duran adamın kemerine takılı bir bıçak var, her şeyi göze almalıyım. Öleceksem de en azından mücadele ederek ölmeliyim. Ağaçta duran arkadaşıma beyaz bir ışık yansıyor. Köpek havlamaları geliyor, ağacın orda duran adamlar meşaleleri yere atıp söndürmeye çalışıyorlar. Yanımda duran adam arkasını dönüp seslerin geldiği yere bakıyor. Ya şimdi ya asla diyorum ve adamın belindeki bıçağa doğru atılıyorum. Adam ne olduğunu anlamadan ikimiz birden yere kapaklanıyoruz, boğuşuyoruz. Bıçağı kavradığımı hissediyorum, elimde.

                Adam bileklerimden tutup bıçağı bana doğrultmaya çalışıyor. Tüm gücümü kullanıp bıçağı göğsüne çeviriyorum ve bıçağın ucunun adamın göğsüne değdiğini hissedebiliyorum. İyice bastırmaya çalışıyorum, yapmak zorundayım, kurtulmak zorundayım. Yaşamalıyım. Bileklerimi itmeye çalışıyor, bıçağın arkasından vücudumun ağırlığını da kullanarak bastırıyorum ve bıçağı göğsüne saplıyorum.

                Tam o sırada sağ tarafımdan bir ışık vuruyor. Işığın geldiği tarafa dönüyorum, bir adam var ve yanında bir köpek hırlıyor. Etrafıma bakıyorum, hemen yanımda az önce öldürdüğüm adam yatıyor, başka kimse yok. Arkadaşımın bağlandığı ağaçlara bakıyorum, boş. Diğer iki işi arkadaşımı da alıp kaçmış. Kim bunlar? Ne istiyorlar ondan? Bana anlatacaklarıyla bir ilgisi var mı?

    – Dur! Polis! Kaçma, yat yere.

                Köpek hızlıca bana doğru koşuyor, panikliyorum. Ormanın diğer tarafına doğru koşuyorum. Bir köpeğe iki üç tanesi daha ekleniyor. Yine her yere çarpa çarpa koşuyorum ormanın içinde. Havlamalar. Üzerimdeki gömleği çıkartıp sola doğru fırlatıyorum ve sağ tarafa koşuyorum. Nefesim tükeniyor ama duramam çok az kaldı, ormanın dışındaki şehir ışıklarını görebiliyorum artık.

                Caddeye çıktım, havlamalar belli belirsiz duyuluyor ormanın içinden. Buradan uzaklaşmam lazım. Caddeler boş, sadece sokak lambalarının ışıkları var. Evlerdeki ışıklar da kapalı, saatin geç olduğunu tahmin ediyorum. Hızlı adımlarla karşı caddeye yürüyorum. Biraz üşüyorum, ama mecbur kalmıştım diyorum kendi kendime. Belki de o gömlek kurtardı beni.

                Yürürken gözüme bahçeli bir evde kurutulmaya bırakılmış çamaşırlar çarpıyor. Mecburum, böyle her yerim kanlı yarı çıplak bir şekilde dolaşamam. Usulca korkulukların üzerinden atlıyorum, kıyafetlere karanlıkta görebildiğim kadar göz gezdiriyorum. Hiçbiri bana göre değil, en azından üzerimdeki kanları silmek için bir tane elbise almalıyım diye düşünüyorum. Mandalı açıp elbiseyi alırken sol tarafımda evin kapısı açılıyor. İhtiyar bir kadın kapının önünden sesleniyor.

    – Kimsin?

    – Ben mecbur kaldım, özür dilerim.

                Yanıma geliyor, elindeki fenerle bakıyor bana.

    – Ne oldu sana böyle? İçeri gel, çabuk!

                Kolumdan tutup sürüklüyor içeri doğru. Bana neden yardım ettiğine anlam veremiyorum. Gece vakti bahçesinde her yeri kanlı bir hırsız yakalandığında genelde yardım edilmez ve polise haber verilir diye düşünüyorum. Ancak ihtiyar bana söz hakkı tanımıyor zaten.

               

                İçeri giriyorum, büyük sayılabilecek bir salonda sağ tarafta bir kanepe, sol tarafın duvarında da tüm duvarı kaplayan bir kitaplık var. Tam ortada etrafına dört tane sandalye yerleştirilmiş koyu kahverengi bir masa var. Eşyalar ve evin dizaynı bana çocukken gittiğimiz kasabadaki büyük annemin evini hatırlatıyor.

    – Otur sen evladım, ben hemen geliyorum.

                Beni sağ taraftaki kanepeye yerleştiriyor. Hızlı adımlarla karşımdaki kapıdan çıkıp gözden kayboluyor. Yaşına göre epey hızlı hareket ettiğini düşünüyorum. Yine hızlı bir şekilde bu kez elinde çantayla içeri giriyor. Ancak yanıma gelip oturduğu zaman konuşabiliyorum.

    – Neden bana yardım ediyorsunuz? Beni gecenin bir köründe elbisenizi çalmaya çalışırken yakaladınız. Hem de bu halimle!

                Beni dinlerken bir yandan çantasından çıkardığı beze alkol olduğunu tahmin ettiğim bir sıvı döküyor.

    – Zaten bu halin yüzünden evladım. Ben bir doktorum ve ne olursa olsun, kim olursa olsun bu haldeki birine yardım ederim. Şimdi git elini yüzünü yıka da yaralarını görebileyim. Hemen şu kapıdan geç sağındaki ilk kapı.

                Güvenip güvenmemek arasında kalıyorum ancak başka çarem yok sanırım. Tarif ettiği yerdeki kapıyı açıp içeri giriyorum, hemen solumda bir lavabo var. Ensemi, kollarımı ve yüzümü yıkadıktan sonra içeri dönüp yanına oturuyorum. Her şeye rağmen benden korkuyor gibi görünmüyor.

                Usulca yaralanan yerlerime pansuman yapıyor. Enseme geldiği zaman gözlüğünü takıp iyice eğiliyor.

    – Dikiş atmalı buraya.

                Çantasından çıkardığı iğneyi alkolle temizlerken göz ucuyla bana bakıyor.

    – Ee anlat bakalım, neler oldu da bu hale geldin? Kim yaptı sana bunu?

                Çok uzatmadan ormandan duyduğum çığlıkla beraber başlayan hikayemi anlatıyorum. Maskeli olduklarını söylediğim zaman ellerinin titremeye başladığını ensemde dikiş atarken hissedebiliyorum.

    – Tamam bitti dikişin, hadi git artık buradan. Al şu parayı ve yakalanırsan da ne onlara ne de polise benden bahsetme. Arkadaşını da unut, yoktu senin öyle bir arkadaşın. Sakın peşine düşeyim deme.

    – Onlar kim? Ne oluyor? Neden böyle konuşuyorsunuz? Arkadaşımla ne ilgisi var?

                Daha cevap alamadan kendimi dışarıda buluyorum, kapıyı yüzüme kapatıyor ve oda tekrar karanlığa gömülüyor. Kim bunlar diye düşünüyorum içimden. İhtiyar neden korktu bu kadar onlardan bahsettiğim zaman. Arkadaşım bütün bunların neresinde?

                Avucuma sıkıştırdığı yüz liraya bakıyorum, cüzdanıma koymak için elimi arka cebime atıyorum, yok. Kovalamaca sırasında düşmüş olmalı. Ana caddeden duvara kırmızı–mavi anlık yanıp sönen ışıklar vuruyor. Hemen bir duvara yaslanıp ışıkların uzaklaşmasını bekliyorum. Burada duramam, eve gitmeyi düşünüyorum ama cüzdanımı buldularsa daha şimdiden beni evde bekliyorlardır.

                Eve gidemem ancak bir yere gitmeliyim, artık kanun önünde bir kaçağım. Burada kalamam, kaçmam gerek. Aklıma daha ben çocukken yaz tatillerinde gittiğimiz küçük bir kasabadaki dedemin evi geliyor. Neredeyse on yıldır gitmedik ama aklıma gidip saklanabileceğim sadece orası geliyor. Vardığımda da ilk iş ailemi arar durumu anlatırım diye düşünüyorum.

                Sabahın ilk ışıklarına kadar sokaklarda yürüyorum. Sabah oluyor, çok aç olduğumu hissediyorum ancak oraya gidene kadar vakit kaybetmemem gerek. O yöne doğru giden otobüse biniyorum, bir buçuk saatlik yolculuğun ardından otobüsten inip minibüse biniyorum.

                Kafamda hep aynı soru dönüp duruyor. Ne oldu dün gece? Neden oldu? Ensemdeki yaradan dolayı başım çok ağrıyor. Kolumdan biri sarsıp uyandırıyor beni.

    – Son durağa geldik kardeşim.

                Duyulur duyulmaz şekilde teşekkür edip iniyorum minibüsten. Saklanacağım yere giden başka bir vasıta yok o yüzden yürümem gerek. Bu yolu daha önce hep arabayla gittiğim için tam olarak mesafeyi kestiremiyorum ama yaklaşık bir saatlik yürüyüşün ardından varıyorum. Etrafta kimse yok, in cin top oynuyor. Bir açıdan rahatlıyorum, kimse burada olduğumu bilmeyecek.

                Evin önüne geliyorum, anahtarı her zamanki yerinde –kapının pervazının üzerinde– bulunca seviniyorum. Hemen kapıyı açıp içeri giriyorum, açım ama uyku daha ağır basıyor. Tam karşıdaki, çocukken bana ait olan odanın kapısını açıyorum. Yatağım tam karşımda, uyuyorum.

                Dalgaların sesi o geceden tekrar şimdiye alıp getiriyor beni. Attığım ağın birkaç tane balık yakalamış olması umuduyla kalkıyorum banktan. Deniz kıyısı boyunca yürüyorum, ağımı topluyorum. Üç tane karagöz yakalamışım, akşama ziyafet var.

                Ağı sırtıma vurup kimselerin olmadığı, tamamen bana ait olan kasabada evime yavaş yavaş yürüyorum. Hala aklımdan kovamadığım birkaç soruyla beraber. Ne oldu o gece? Nasıl bu duruma düştüm?
  • Görmesen bile denizi
    Yukarıya çevir gözü
    Deniz gibidir gökyüzü
    Aldırma gönül aldırma....

    Dolmabahçe'ye açılan ağaçlıklı yolda yürüyorduk. Güneş kocaman, kıpkırmızı bir top gibi duruyordu karşıda. Binlerce kişinin uygun adım yürüyüşünden yükselen ayak sesinden başka ses yoktu dünyada sanki. Hiçbir devrimci marşın, hiçbir sloganın yaratamadığı etkiyi, bu sessiz, alçakgönüllü, şiir yüklü türkü bir anda yarahverdi. Bizleri, değişik yerlerde yetişmiş, değişik sınıflardan gelme, değişik deneyimler yaşamış insanları o anda, o gün, o toprağa bilinçle birlikte basmada birleştirdi, bir sabır ve direnç andı oluverdi kendiliğinden. Gözlerimiz doldu. Dolmabahçe'de çimenlere yayılırken, simit yerken, maç seyredenlerle işaretleşirken de, alana girmek demek olan o büyük duyguyu içimizde usulca hazırladı.
    Ayaspaşa'dan geçerken, somurtkan, hain apartmanlar, yıllar öncenin Kanlı Pazarını getirdi aklıma.

    Bağımsızlık Mitingi'nde patlayan bir bomba, bir anda korkunç bir keşmekeş yaratmışta. Bir apartman sahanlığına itilmiştik. Bir genç kız, çılgınlar gibi haykırıyordu: Bağımsız Türkiye! Kapıcı, apartman sahibinin kapının önüne yeni ektirdiği çimlerin ezildiğinden yakınıyordu.
    Birara kapı açıldı, dışan boşaldık. Kalabalık aşağıya, Teknik Üniversite'ye doğru akta. Pakiş Pastanesi'nin önünde polis, çıkmaz sokağa sürdü bizi. Elli kişi kadardık. Birden, yakalarına Milliyetçi Gençlik rozetleri takılmış birtakım adamlar bulduk karşımızda. Ellerinde Kültür Sarayı inşaatından sökülmüş çivili sopalar. Çoğunu mahalleden gözüm ısırıyor: ya kapıcı, ya manav çırağı. Nasıl acımasız indiriyorlardı sopaları. Altı aylık gebeydim. Turgut, üstüme kapanmış, korumaya çalışıyordu beni, adamlar daha da hızlı indiriyorlar sopalarını. Arkamda bugün görsem tanıyacağım bir genç duruyor, gözlüklü bir genç. Omuzlanma sarıldı, "Çökün siz," dedi. Biraz sonra kan içinde yuvarlandığını gördüm. Umutsuzlukla değil, artık garip bir kinle ölümü beklemeye koyulduk.

    O anda bir Mesih, düpedüz bir Mesih çıkageldi. Sivil bir polis memuru. Kalabalığı dağıttı. Beni elimden tutup yukarı çekti. Bir kapıaya kapıyı zorla açtırttı. Su içirdi bana, altıma bir istemle uzattı. Karnımdaki zonklama boğazıma vuruyor, konuşmamı engelliyor. Tek korkum, doğurmak, yani o anda o adamlara yeni bir güçlük çıkartmaktı.

    Kapıcı, savaş alanında pabuçlarımı aramaya gitti polisin emrine uyup. "Korkma kardeş," dedi sivil Mesih, "güzel günler yakında, sabret."
    Şimdi şu coşkun, bilinçli, örgütlenmiş işçi kitlesiyle birlikte geçtiğimiz Ayaspaşa'da, o gün bütün kapılar kilitliydi, ev sahipleri çatıdan olayları izliyorlardı.
    *
    Kaç yıl geçti aradan. Şimdi kapılar açık. Polisler güler yüzle bakıyorlardı bize bugün. Füsun Akatlı (Altıok), akşam Ankara'ya dönecek asistan arkadaşlarıyla, Nezihe Meriç ile ben çocuklarımızı düşünüyoruz, bu kalabalık nasıl dağılır, kaç saatte...

    Yürüyerek Beşiktaş'a inmeye karar verdik. Biz alandan çıkarken, mitinge dışardan katılan son guruplar el sallayarak ilerliyorlardı.

    Eve vardığımda, son anda olaylar çıktığını öğrendim. Arabalar yakılmış, ölenler, ezilenler, yaralananlar varmış. Olamaz, diyorum kendi kendime; gitgide doğruluğuna inanıyorum. Sabahattin Ali'nin bitimini göremediği kıyımın bir gün nasılsa -bizler görmesek de- sona ereceğini umuyorum yine de. Bu umudu ancak yetkin edebiyat ve sanat veriyor insana.

    Kurşun ata ata biter
    Yollar gide gide biter
    Ceza yata yata biter
    Aldırma gönül aldırma

    Tomris Uyar - Gündökümü
  • -SPOİLER, ÖZET VE BİRAZ DA YORUM İÇERİR-
    Kalemimin kitaptan önce bittiği özel bir kitap desem yanlış olmaz herhalde. Altı çizilecek o kadar çok yer vardı ki sanırım sadece buraları tekrar okumak istesem kitabı 2. kez bitirmiş kadar olurum.

    Bir çırpıda biten ve günlük hayattaki pek çok olayı anlatmış olan bu kitap kesinlikle ufuk açıcı. Gece ve gündüzden çocuk yapmaya; ilişkilerden ideolojilere pek çok konuya değinilmiş.

    ''Papa'nın cennetine inanmayan Giordano Bruno'nun anısına'' diyerek ve Wilhelm Reich'in: “Asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir.” cümlesini alıntılayarak başlıyor kitap.

    Kitapta övülen şeyler genelde insanların günlük hayatta olumsuzluk atfettiği şeyler: Gece, deliler, cehennem gibi. Yine aslında özgürlük, seçim serbestliği, aşk gibi olumlu çağrışımlar yapan kavramların da zannettiğimiz gibi olmayabileceğinden bahsedilmiş. İyi bir şeyi övmek kolay ama bu kavramlara böyle bakıp bunları kuvvetlice temellendirmek ancak Gündüz Vassaf gibi bir ustanın yapabileceği bir şey.

    İlk bölümde Gecenin özgürlük, gündüzün ise totaliter kurumların baskısını getirdiğini iddia eder. Aslında totalitarizmi sadece her şeye muktedir güçlerin dayatması olarak görmez yazar. Bazen hatta çoğunlukla bu kurumları biz kendi kendimize inşa ederiz.

    Gündüz hızlı tüketim yapıp düzene hizmet etmemiz gerektiği için yemeği de hızlı yeriz. Fast food dayatmasıyla karşılaşırız ama gece yemek konusunda özgürüzdür mesela.

    ''Aslında, tüm totaliter kurumlarda, daha doğrusu, tüm kurumlarda insan her zaman erken yatmak zorundadır - yatılı okullarda, manastırlarda, ailede, cezaevlerinde, hastanelerde... Kişinin istediği saatte yatma hakkını destekleyen, bu özgürlüğe onay veren hiçbir kurum tanımıyorum. Aşk (?) üzerine kurulu olan ve iki kişinin özgür iradesiyle gerçekleşen evlilik kurumunda bile, çiftler yatağa aynı saatte girmezlerse, biri daha geç yatar, geceyi daha fazla yaşarsa, sorunlar çıkmakta gecikmez. Kurum her zaman “geç” yatanı suçlar, erken yatanı değil'' der ve ''Gün ışığı içimizdeki teslimiyetçiliği ortaya çıkarır, ama geceleri kendimizi özgür hissederiz.'' diyerek geceye karşı olan nefretimizi sorgular. Adı Gündüz olan birisinin geceye övgü ile başlaması sanırım büyük bir ironi olsa gerek.

    ''Düzen güçleri bizi, geceden, özgürlükten kaçınmaya koşullandırmışlardır. Kitaplar gece okunur. Sinema, tiyatro ve müzik gösterileri gece olur. Gece sarhoş oluruz, gece kumar oynarız.''

    ''Yaşamın anlamı” gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse
    bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudur.''

    Cennetin sıkıcı olduğu için Adem'in yasak elmayı yediğinden bahseder. Yoksa Dante'nin Cehennemi kadar Cennet'ini de beğenirdik der. Ama hayır. Cennet kısmı hatırlanmaz bile. Çünkü cennete gitmek için pek çok aracı varken cehenneme giden yolda yalnızızdır. Hatta öyle yalnızızdır ki kötüyü asla göstermeyen hükümetler, reklamlar vardır ve hatta mezarlıklar bile şehir dışındadır, köyün uzağındadır. Çünkü sadece cenneti görmek ister; cehennemi ise hayal dahi etmek istemeyiz.

    Sözcüklerin de esiri olduğumuzu söyler.
    Her aşk farklı ise hepsinin bir hikayesi varsa neden standart bir cümle ile: Seni seviyorum ile tekdüzeleştiriyoruz hayatı?

    ''Peki, ya aşkın karşılığı olan hiçbir sözcük olmasaydı? O zaman aşk olmayacak mıydı yani? Aşk duyulmayacak mıydı o zaman? Aşk, sözden önce de vardı.'' sanırım her şeyin özeti olan cümle.

    Karşıdakini dinlediğimiz zaman bile ''Anlıyorum'' diyerek aslında söz sırasının bize geçmesi için beklediğimizi, sıra bize geçince de az önce karşıdakinin yaptığı gibi sözcüklerle diğer tarafa hükmetmeye çalışacağımızı, rolleri değişip onun yerine geçeceğimizi söyler.

    ''Dünyayı sözcüklerle tutsak ettik. Bu süreçte biz de, kendi sözcüklerimizin tutsağı olduk.''

    Deliliğin hakim görüşlere meydan okuma olduğunu ve bu nedenle garipsendiğini iddia eder. Öyle ya çocukla çocuk oluyorsak deli deli hareket etme derler, oy kullanmazsak delirdin mi? derler. Çünkü hepimiz öylesine delirmişizdir ki deliliği basit şeylere indirgemişizdir.

    Her meslekte önemli olan başarılı olmaktır ama psikiyatrlar için bu böyle değildir. Henüz deliliği iyileştirdiğini kanıtlayabilen yoktur ama bu meslek hızla büyür. Neyin delilik sayılacağına hakim ideoloji karar verir, psikiyatristler de buna hizmet eder. Öldürürsen delisindir ama askersen ve öldürmemişsen yine delisindir. Bunu ancak örgütlü olmakla aşabiliriz. Ne de olsa eş cinsellik de delilikti ama bugün delilik değil. Delilerin bayrağı, partisi, tabuları yoktur. Deli özgürdür.

    ''Yarışın kendisi asla sorgulanmaz. Tersine, yarışı sorgulayanlar psikiyatrist tarafından sorgulanırlar.''

    Kahramanların bile kendimizde bulamadığımız gücün ve cesaretin simgesi olduğu yazar. Sosyalist ülkelerdeki kahramanlar başa geçene göre değişirken, kapitalist ülkelerde ise tüketim toplumu gereği kahramanlar çok daha çabuk değişir.

    ''Totaliter bir toplum, kahramansız olamaz. Özgür bir toplum ise kahramanlarla var olamaz.''

    Peki ya haberler ve gündem? Onu da o kadar çok tüketir ve o kadar çok bilgi bombardımanına tutuluruz ki analizini yapamadan uçar gider. Şuurumuz kaybolur.

    ''Tarih bilinci az olan ya da hiç olmayan bir toplumu yönetmek kolaydır. Böyle bir toplum eleştirici değildir ve kurulu düzenden kolayca duyar.'' Alın size totalitarizm.

    İlk üniformamızın bebekken giydiğimiz mavi ya da pembe kıyafetler olduğunu ve daha bu yaşta taraf seçmeye zorlandığımızı, oyunlarla da bunu sürdürdüğümüzü söyler. Normalde ''Biz'' kelimesi çokluğu ifade etmeliyken siz ve biz ayrımı yaparak azınlığı temsil etmeye başlar. Bu nedenle de seçmek totaliterdir. Seçilenler bize bir şey vaat ediyor gibi görünse de biz seçimlerimizle onlara bir şeyler vaat ederiz ve zenginleşen hep onlardır.

    Eskiden olduğu gibi hâlâ yöneticilerimiz var. Farklı olan, yasallıklarını Tanrı'dan değil, bizden almaları.

    ''Seçmek, böl ve yönet kuralını kendi kendimize dayatma yöntemidir. Seçerek ve taraf tutarak, gerek bilgiyi gerekse insanları bölüyoruz. ''

    Taraf seçmemek, kurulu düzenin meşruiyetine meydan okumaktır.

    Yaratıcılığın insanı kötülüklerden alıkoyduğunu; idama, soykırıma, katliama muhalefet olunmasının imkansız olduğu, bunun ancak üretmekle son bulacağı yazıyor. Neşet Ertaş'ın: ''Nerede bir türkü söyleyen görürsen, korkma! Yanına otur, çünkü kötü insanların türküleri yoktur.'' cümlesi aklıma geldi.

    ''Yaratıcılıkta taraflar yoktur. İnsan, yaratıcılık eylemi sırasında, bunu şuna tercih etmez. Yaratıcılıkta muhalefet yoktur.''

    Bir kelam da işçi sınıfına söylemiş Gündüz Vassaf. İşçilerin ücretler ve çalışma saatleri konusundaki mücadelelerini bomba yapmamak, dinamit imalinde bulunmamak gibi konularda gösteremediklerini çünkü özel menfaatler dışında mücadele eden bir insanlık olmadığını söylemiş.

    Önceden bebekler uzakta olur, yaşlılar el üzerinde tutulurdu. Artık yaşlılar huzur evlerinde, bebekler ise AVMlerde. Çünkü yaşlılığı unutmaya çalışıyoruz.

    Yaşlanma, yaşlılık ve ölüm marjinalleştiriliyor, bertaraf ediliyor.

    Hakkımızda çok şey bilinmesi de kurulu düzene hizmet eder. Çok şey bilmeleri için de çok fikir belirtmemiz lazım. Her konuda fikrimiz var. Anketlerde hiç fikrim yok seçeneği üstün çıkmıyor.

    Sosyal medyada savaş çığırtkanlığı yapanlar var. Çünkü önceden düşmanıyla yüz yüze gelen savaşçı, her türlü saygıyı da gösterirdi. Şimdi her şey bir tuşa bağlı. Makineler ile görüyoruz işimizi. Düşman karşımızda olmayınca empati yeteneğimizi de kaybediyoruz. İşin özünden uzaklaşıp sürece katılmıyoruz.

    ''Düğme bizi gitgide daha cahil kılıyor. Düğme bizi gitgide daha totaliter kılıyor. Eylemlerimizin özünü yitirdik artık, sadece önceden belirlenmiş davranış kalıplarını tekrarlayıp duruyoruz.''

    Elimizin altındakinin değerini bilmiyoruz. Öyle olmasa hayatımızda ilk kez gördüğümüz yerde sürekli foto çekip hep bulunduğumuz yerlerde bu eylemi ihmal eder miydik? Anı yaşamıyoruz.

    Darwinist de olsak yaratılışçı da olsak insanın en üstün olduğuna inanıp bencilce davranıyoruz. Evrenin merkezine kendimizi koyuyoruz.

    ''Homo sapiens'i varoluşun merkezine oturtmamız, birkaç yüzyıl öncesine kadar dünyayı her şeyin merkezine yerleştirmemiz kadar gülünç. Yadsınamaz fizik gerçeklerine dayanarak fiilen Kopernik devrimini yaptık.''

    ''Bir yandan spor için başka canlı türlerini öldüren avcılara kupalar, ödüller verirken, bir yandan da kendi türünden olanları öldüren insanları idam cezasına çarptırıyoruz.''

    ''Ne var ki homo sapiens'in amacı, yaşamdan daha zengin bir anlam çıkarmak, onu daha yoğun algılamak değil, kendi çıkarlarını kollamak ve yaşama hükmetmek olmuştur.''

    Çocuk yaparken de çevresel ve geleneksel faktörlerin etkili olduğu ve çocuğu ancak o doğduktan sonra kabullendiğimiz bence çarpıcı bir gerçek.

    Aşkı da anlayamadığımız açık.

    ''Aşka, tüketilecek, sahip olunacak ya da teslim olunacak bir nesne gözüyle bakıldığı zaman nefret de ortaya çıkar. ''

    Duygularımızı yeterince gösteremediğimiz, sadece kendisine tahakküm edebildiğimiz evcil hayvanlar veya çocuklar karşısında bunu yapabildiğimiz veya para karşılığı ilişkilerde efendi köle ilişkisi oluşunca bunu yapabildiğimiz gibi bir tespit var.

    Velhasılıkelam, her konuya farklı açıdan yaklaşılan bu kitap okuduğum iyi kitaplardan biriydi.
  • Tanpınar‘ın kült romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü...
    Kitap, hikaye boyunca Türk milletinin Osmanlı'dan beri yaşadığı kültür bocalamasını gerçekçi bir dille aktarıyor. Şiir anlayışının dışında bir tutum sergileyen yazar, daha akıcı, yalın ve gerçekçi bir dil kullanmıştır. Hikâye boyunca ağızda müthiş bir tat bırakan yemeği, büyük bir iştahla yiyormuş gibi parçalayarak okuma arzusu duyuyorsunuz.

    Tanpınar, "zaman" kavramının üzerinde oldukça ciddi bir duruş sergiler. Nitekim bunu şiirlerinde de görmek mümkündür.

    Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında

    Edebiyatı bilinçli bir biçimde kullanan yazar/şair, bu geniş masada evrensel bakımdan insanın zaman mefhumunu; özel açıdan ise Türk halkının kültürel bocalamasını konu ediniyor.

    Son cümleyi başta söylemek gibi bir huyum vardır: Hayatımda karşılaştığım en iyi Türk romanıdır.

    - Kitap, kendine yabancılaşma, kültürel yozlaşma meseleleri üzerinde derin bir şekilde durduğu gibi bunu biraz da mizahi süslerle okura sunuyor. Yani kitabı okurken eleştirileri fark etmeniz için eleştirilen mananın farkında olmanız gerekiyor.

    - Birey -- toplum çatışmasında ise Hayri İrdal, sürekli bir bocalama evresindedir. Bunu bazen maddi duruma yorarken daha sonraları bunun asıl sebebinin maddiyat değil de yabancılaşma olduğunun farkına varır. Nitekim Hayri İrdal, tahsilli değildir ve eksik bir çocukluk yaşamıştır. Doktor Ramiz'in tetkikleri, Hayri İrdal'ın kişiliğini ortaya koyuyor. Hayri İrdal, saplantılar içinde büyümüş, şefkatten bihaber ve toplumun yabancı yüzüne biraz daha yabancı kalmıştır. Asıl bocalama evresi burada ortaya çıkar. Çünkü ikinci eşini sevmemesine rağmen -hatta metresi de vardır- eşiyle mutlu bir hayat sürebileceğine inanır. Çünkü halihazırda edindiği yabancı kimliğin yegane yapı taşlarından birisi de eşinin kişilik yapısıdır.

    - Kitabın sonundaki sohbette dikkatimi çeken bir cümleyi paylaşmak isterim: "Yeniliği kendilerine ucu dokunmamak şartıyla seviyorlardı. Hala da o şartla severler fakat hayatlarında emniyetli ve sağlam olmayı tercih ediyorlar." Bu, bir toplumun tamamen bir özetiydi.

    -Necip Fazıl'ın dediği gibi, "Şarklının gözünde Garplı, Garplının gözünde Şarklı." olan Hayri İrdal'ın bocalaması, bütün bir milletin bocalamasının küçük fakat kapsamlı bir örneğidir.

    - Bütün bu kapsamlar üzerinde duran daha farklı ve daha genel mana olan zamanın önemi de kitabın hemen hemen her bölümde vurgulanıyor. Nitekim Muvakkit Nuri Efendi'nin "Düşün Hayri Irdal. Düşün Aziz dostum bu ne sözdür Bu demektir ki iyi ayarlanmış bir saat bir saniye bile ziyan etmez. Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor? Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz.

    Herkes günde saat başına bir saniye kaybetse saatte 18000000 saniye kaybederiz günü asıl faydalı kısmını 10 saat addetsek 180000000 saniyede bir günde 180000000 saniye Yani 3000000 dakika Bu demektir ki günde 50000 saat kaybediyoruz hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kayboluyor..."

    -Hiciv yönünden oldukça kapsamlı bir kitap. Birden fazla açıdan eleştiri oklarını topluma saplayan cümlelerle karşılaşıyoruz:
    "Bazen düşünürümm ne kadar garip mahluklarız! Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız."

    -"Nihayet şu karara vardım ki ona hiç kimsenin ihtiyacı yok. Hürriyet aşkı bir nevi snobizmden başka bir şey değildir.

    Hakikaten muhtaç olsaydık hakikaten sevseydik o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer! Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur ve İşin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz."

    -"Bu kelimeyi bugün sadece siyasi manasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki hiçbir zaman manasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır.

    Ben bu kadar kendi zıttı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde 7-8 defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde 7-8 defa geldi ve o geldi diye biz sevincimizden davul zurna sokaklara fırladık."

    -"Ve ben de etrafımdakilere benzeyecektim. Muhakkak benzemeli idim. Benzemezsem yaşamak çok güçtü."

    -"Demek istiyorum ki nasıl bir memuriyet adı kendi fonksiyonlu yaratırsa bizimki gibi bir enstitüde boş bir oda bir salon da kendi fonksiyonlu yaratır."

    Son olarak şunu söyleyebilirim ki, kült bir eser hakkında yazma cesaretinde bulunmak istemedim ilk anda. Fakat kitapları sadece okumak ve köşeye bırakmak gibi bir adetimi terke gidiyorum. Böylesi daha manalı oluyor. Kitabı şiddetle tavsiye ederim.