Okur
Enes ERDAL
Korku'yu inceledi.
82 syf.
·
3/10 puan
İnceleme
KORKU Yine bir Stefan Zweig klasiği olan korku kitabı, genç bir bayanın kocasını aldatmasından bahsediyor. Bunun farkına varan kocasının eşine ders vermek ve tekrardan kendisine döndürmek için yaptığı planının olay örgüsünü anlatıyor. Kocasının yaptığı şantaj planı bir noktadan sonra devreden çıkıyor ve olay çok daha farklı yönlere kayıyor. Kiralık tuttuğu bir kadını şantaj yapması için karısına musallat ediyor. Karısı ise her seferinde şantajcının istediği miktarda para veriyor. Fakat karısı her seferinde biraz daha korkuya kapılıyor ve sonda intihar etmek isterken kocası yetişiyor. Kocası bütün bu planın kendisinin yaptığını ve bu boyutlara geleceğini düşünemediğini söylüyor. Kitapta orada bitiyor. Kitabın analizini yaparsak, yine şaşırmadığımız gibi Stefan Zweig intihardan bahsetmiş. Yine aldatmadan dem vurmuş. Ama ilginçtir ki bu sefer ölen olmamış. Yani klişe bir Stefan Zweig kitabı olmuş. Aldatmanın her toplum tarafından irrite edici olduğunu biliyoruz. Hangi dine bakarsanız bakın bu tür eylemleri kesinlikle kabul etmez. İnsan fıtratında bile bir kıskanma duygusunun olduğunu biliyor, görüyor, şahit oluyoruz. Hiçbir inancı ve değeri olmayan bazı insanlar, her ne kadar bu durumu normalleştirmeye çalışsa da hem yaşadığımız toplumca hem de inancı olan her milletin ortak beklentisi birbirine sadık eşleri toplumun mihenk taşı yapmaktır. Sadakat bir aileyi aile yapan en önemli direklerdendir. Ez cümle yazar bu durumu sadece duygulara göre işlediği için zannımca biraz eksik kalmış. Çünkü bu durum sadece insani değil inancı da etkileyen bir unsur. Sadakat belki de bir eşe verilebilecek en güzel şey diyerek sözlerimi bitirmek istiyorum.
Korku
8.5/10
· 57,1bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
9
akçii
Ay Işığı Sokağı'ı inceledi.
74 syf.
·
3/10 puan
Bu Sefer Olmamış Zweigcim
Epey tutkulu bir Zweig okuru olmama rağmen bu kitap Zweig'in öteki kitaplarının çizgisine erişemez, ne heyecan, ne sürükleyicilik, ne de bitiricilik açısından. Yinede kitabı söyle tanımlayabilirim *** Kitabımız 5 öyküden oluşuyor. •İlk öykümüz kitabında adını aldığı Ay Işığı Sokağı, Fransa'nın bir liman kentinin denizci mahallesinde gezinirken karısıyla problemi olan bir adamın hayat hikayesine dahil olan bir gezinden bahsediyor. •İkinci öykümüz Leporella, ilk başlarda işine bağlı bir şekilde yasayan Crencenz'in daha sonra patronuna olan bağlılığının köleliğe dönüşmesi yüzünden korkunç bir eyleme sürüklenmesi anlatılıyor. •Üçüncü öykümüz Nişan, 1810 yılında İspanya'daki savaşta askerlerine ve kendisine pusu kurulması sonucu birliğinden tek hayatta kalan ve askerlerinin eziyet edilerek öldürülmelerine şahit olan, İspanyollardan intikam almaya yemin eden ve karşısına çıkan ilk İspanyolu öldürüp onun kıyafetlerini giyen bir Fransız albayın birliği tarafından İspanyol sanılıp öldürülmesinin hikayesi anlatılıyor. •Dördüncü hikayemiz Leman Gölü Kıyısında Olay, 1918 yılının bir yaz gecesi Leman gölünde bulunup kurtarılan ancak yüreğini yakan yurt özlemine yenik düşen bir Rus savaş esiri ve ölümü anlatılıyor. •Beşinci ve sonuncu öykü Avare, yaşıtları üniversiteye giderken hala liseye devam eden avare bir gencin öğretmeninin otoritesine isyan ettikten sonra ödediği ağır bedel anlatılıyor. Öykülerin sonu neredeyse tamamen aynı kahramanlarımız ya ölüyor ya da öldürülüyor. ***
Ay Işığı Sokağı
7.4/10
· 36bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
1
Büşra Göksu
Ay Işığı Sokağı'ı inceledi.
80 syf.
·
12 günde
·
3/10 puan
Stefan Zweig'in belki de en sevemediğim kitabı olmuştur. Bitirene kadar çok çabaladım, çok sıkıldım okurken. İnsanın bir şekilde psikolojisini etkiliyor içindeki hikayeler. Çoğunlukla intihar veya cinayetle bitiyor. Kitabın ismine ve kapağının güzelliğine kesinlikle aldanmayın. Tekrar okumak istemeyeceğim ilk kitap :) Ayrıca Türkiye İş Bankası yayınları 12.basımda 41 ve 42. Sayfalar yamuk basılmış o sayfaları okuyana kadar gözlerim ağrıdı. Bu sefer olmamış Zweig...
Ay Işığı Sokağı
7.4/10
· 36bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
8
Adem Yüce
Sosyolojik Düşünmek'i inceledi.
272 syf.
Bauman Manifestosu, Sosyolojik Düşünmek.
Ben kendi Sosyolojik okuma geçmişimi ikiye ayırıyorum: Bauman öncesi ve Bauman sonrası... Bauman öncesi dönemde akademik kavramlar arasına sıkışmış, gündelik deneyimlerle sosyolojinin savunduğu görüşleri bir türlü birleştiremiyordum. Sorunun benden kaynaklı olduğunu düşünüyor ve bir yetersizlik duygusuna kapılıyordum. Sosyoloji disiplinine özel ilgi duyuyor olmama rağmen elime aldığım kitapları okurken verim almadığımı hissediyordum. Okuduğum her kitap bana sosyolojik düşünmeyi değil de Sosyoloji bölümünde yapılacak olan sınavlardan daha yüksek puan almama yardımcı olabilecek gibi geliyordu bana. Sorun kimde? Sorun bizim birey olarak sahip olduğumuz bilgi birikimini yetersiz hissettiren olguları daha bilimsel yollarla açıklamak amacıyla daha karmaşık daha uzun daha zor kelimlerle anlatan yazarlarda mı? Yoksa sorun bizim birey olarak ayrı ayrı disiplinleri daha anlamlı hâle getirebilecek kadar inceleme araştırma, yorumlama deneyimini oluşturacak gücü elde etmek yerine üşenmekle geçen yıllarla gerçekten yetersiz kalışımız mı? Sorunun tanımı ve nedenleri tabii ki bu kadarla sınırlı değil daha üst sistemler tarafından cahil bırakılmış olma durumumuz da çok etkilidir. Lakin Bauman öyle bir yazardır ki herhangi akademik geçmişi olmayan, genç yaşlı, okuyan-okumayan ev kadını iş kadını vb. ayrımlar olmadan her bireyin anlayabileceği yalınlıkta bize Sosyolojik Düşünmeyi öğretmeye çalışıyor. Bauman'ı okuyup da yine de hayatımız olduğu gibi kalıyorsa bu sefer kesin bir şekilde söyleyebiliriz ki sorun bizde başka bahanemiz kalmadı biz sorunluyuz... "Günübirlik işlerimizin çoğunu oluşturan alışılagelmiş ve tekdüze hareketlerimizi sürdürdükçe çok fazla kendimizi irdeleme ve çözümleme gereği duymayız. Yeteri kadar sıklıkla yinelendiğinde şeyler bildik hale gelirler ve bildik şeyler kendi kendilerini açıklarlar; soru ve kuşku doğurmazlar. Bir bakıma görünmezdirler. İnsanlar "her şey her zamanki gibi", "herkes her zamanki gibi" dedikleri sürece sorulacak soru ve neredeyse yapılacak hiçbir şey yoktur. Aşinalık yalnızca sorgulayıcılığın ve eleştirinin değil, aynı zamanda yenilik arayışının ve değiştirme cesaretinin de en amansız düşmanıdır. Alışkanlıkların ve karşılıklı olarak birbirlerini pekiştiren inançların hükmü altındaki bu bildik dünya ile karşılaştığında, sosyoloji herkesin işine burnunu sokan ve sıklıkla sinir bozucu bir yabancı gibi davranır." Bauman yaşadığımız hayatta dünyanın kendisini tanımadığımızı, dünya ile olan ve başka insanlar, başka sistemler tarafından bize ezberletilen dünya ile olan ilişkimizi biliriz diye belirtmektedir. Her disiplinin alanı akademik alanda çalışan insanlarca belirlenmiş ve sınırları bu şekilde kabul edilmiştir. Bauman kendinizi bir kütüphanede hayal edin der. Tarih, ekonomi, siyasal bilimler, antropoloji, hukuk vb. Alanlarda olan kitapların raflarına yakın bir yerde bir de Sosyoloji alanına ait olan, köşede bırakılmış kitapları göreceksiniz der. Yani Sosyoloji tüm bu alanlara yakın bir disiplin olarak size yansıtılır. Fakat bu anlanların paylaşmakta anlaşamadıkları ya da en güzel parçaları kendilerine sakladıklarından sonra yere saçılan kırıntıları toplayan "artıkçı" bir disiplin olarak gösterilir Bauman'a göre. Ama bu disiplinlerin konu dağılımını nereden biliyoruz? Günlük hayatta karşılaştığımız olayları yorumlarken ekonomi, hukuk, siyasi bilimler disiplinlerinin konularını biz belirlemiyoruz bize öğretilen bu diyor Bauman. O yüzden biz dünyayı değil dünya ile olan ilişkimizi biliriz sadece ifadesini kullanır... O zaman Sosyoloji ne işe yarayacak? Her bilim dalı insan eylemlerini, erdemlerini açıklamak ve sınırlamak için kendi aralarında konu dağılımı yaparken Sosyolojinin yeri neresidir? İlk özet tanım da şöyle açıklayacak Bauman. "Sosyolojiyi farklı bir yere koyan ve ona belirleyici karakterini veren şey, insan eylemlerini geniş çaplı oluşumların öğeleri olarak görme alışkanlığıdır." Yani şunu söylemek istiyor Bauman. Bırakın onlar istediği kadar üstünlük kavgası versin. Biz hepsini kullanarak insan eylemlerini ifade etmeye çalışacağız. Ve bu saydığımız disiplin alanlarının insan hayatına getirdikleri özgürlük genişlemesi-daralması sosyolojinin üzerinde durduğu en ağırlıklı mesele olarak çıkacak karşımıza... Bauman'a göre kazanılmış bir Sosyolojik Düşünme becerisi kişinin daha duyarlı olmasına yarayacak, duygularını daha da keskinleştirmesine yarayacak ve gözlemlerini daha da açmasına yardımcı olacak. Böylece hayatlarımızda değiştirilemez, kaçınılmaz diye ifade ettiğimiz ebedi özelliklerin insan gücünün ve insan kaynaklarının kullanılmasıyla ortaya çıkmış olduğunu görecek ve bunu anladıktan sonra artık içimizde bir huzursuzluk oluşacak ve kendi eylemlerimizin de bu sistemlerin içinde eriyip gidiyor olduğunu fark edince Sosyolojik düşünme geri dönülmez bir huzursuzluk yaratacak bize bunu anlatmaya çalışıyor Bauman.. Bauman ilk bölüm olan "Özgürlük ve Bağımlılık"a şöyle başlıyor: "Aynı zamanda hem özgür olmak hem de özgür olmamak deneyimlerimizin belki de en ortak, muhtemelen en şaşırtıcı özelliğidir. Bu hiç kuşkusuz Sosyolojinin çözmeye çalıştığı insanlık durumunun en karmaşık muammalarından biridir." Özgürlük, insanlık tarihine bakılınca henüz çözüme kavuşturulması mümkün olmayan bir ifade. Özgürlük bireysel tatmin aracı olarak kullanılınca hükmetme, zarar verme olarak çıkar karşımıza. Özgürlük yeni hayat sahası kurmak amacıyla üstün bir iş yaptığını zanneden ve bu özgürlüğünü gerçekleştirmek adına her yolu deneyen Hitler olarak çıkar karşımıza. Toplama kampları, İnsan fırınları ve milyonlarca Yahudi mezarı olarak çıkabilmektedir karşımıza. Özgürlük kimin eline geçtiğine göre değişen bir ifadedir. Özgürlük Bir Atatürk'ün eline geçerse bir vatanı kurtarabilir. Özgürlük bir Atatürk düşmanının eline geçerse yapılan tüm devrimleri ve yakılan tüm meşaleleri yerle bir edebilir. Özgürlük elleri ve ayakları prangalı olan binlerce kölenin eline geçerse onları tutsak eden bir avuç insanı yerle bir edecek bir güç sağlar onlara. Özgürlük Moğol imparatorluğunun eline geçerse tüm Anadolu medeniyetlerinin birikimini Dicle ve Fırat'a dökülen mürekkep olarak da çıkabilir karşımıza. Özgürlük bir karar verme ve seçme yetisidir. Ve bu karar verme yetisi bencil, arzularına doyumsuz güç duygusundan beslendiğini düşünen zavallı iktidar mensuplarının elinde kaldığı sürece şahsi özgürlük kavramından konuşmak gereksiz olacaktır. Çünkü Bauman birey olarak özgürlük duygumuzun oluşumunu da gelişimini de belirleyen bir sürü etmenin olduğunu söyler. Özgür davranabilmek için özgür iradeden başka kaynaklara ihtiyacınız vardır der Bauman. Herkesin aklına da ilk olarak para gelir. Lakin para yetersiz bir kaynaktır. Doğumla birlikte edindiğimiz bir sürü özellik bizim özgürlük kaynaklarına erişmemizi engelleyebilir. Irk, cinsiyet, yaş, etnik grup, milliyet vb. özelliklerimizin başkaları tarafından nasıl algılandığı ve bu algıdan kaynaklı bize nasıl davrandıkları özgürlük kaynaklarına erişimimizin en önemli hususlarıdır. Bauman bir Yahudi, Hitler'in başlattığı olaylardan da nasibini almış sürgüne maruz kalmış kendini yabancı hissetmiş ve bu yabancılık duygusunun kendinden başka nedenlerden kaynaklı olduğunu ifade etmek için kendini sosyolojiye adamış bir insandır. Bir başka Yahudi'den örnek vermek istiyorum. Stefan Zweig, Hitler öncesi dönemde kitapları teker teker basılıyor, maddi durumu çok iyi bir durumda yaşıyordu. Hatta o kadar yüksek yaşam rahatlığı vardı ki özel el yazması koleksiyonu bile vardı teker teker topluyor el yazmalarını ve hayatından gayet memnundu. Sonra bir zamanlar ona komşu olan lakin sonradan bunu öğreneceği Hitler çıkıyor ortaya. Her şey birdenbire oldu. Eserleri toplatılmaya, yakılmaya başlandı. Alman dilinde en çok sevilen yazarken en nefret edilene doğru sürüklenmeye başladı. Yıllardır topladığı el yazmalarının birini bile alamadan vatanından kaçtı. Ne sahip olduğu edebi güç ne de sahip olduğu maddi olanaklar işe yaramadı. Hitler'in özgürlüğü öyle istiyordu ve öyle olacaktı. Şimdi Zweig'in birey olarak suçu nedir? Yahudi doğmak. Artık hayatını Yahudi doğma suçunu işlediği için sürgünde geçirecekti. İntihar ettiği zaman Brezilya'da yaşıyordu. Hitler öncesi dönemde olduğundan daha fazla değer görüyor ve devlet çapında saygı duyuluyordu ona. Lakin o sadece Yahudi olduğu için ona ve tüm Yahudilere bir genelleme mantığı ile işlenen suçtan ötürü yaşadığı duygu bunalımını atlatamayacak ve intihar edecekti. Özgürlük karar verme yetisidir. Zweig isteseydi bir şey olmamış gibi yazmaya ve yaşamaya devam ederek kullanabilirdi o özgürlüğü. Ben şuan bu satırları yazmak yerine elime başka bir kitap alabilir Bauman'ın ben de yarattığı düşünceleri dile getirmek yerine daha az zahmetli bir işe kalkışabilirdim. Siz de bu yazılanları okuyup okumama konsunda özgürsünüz. Bu tarz özgürlükler bizim irademize bağlı olanlardır. İnsan isterse farkındalık seviyesini arttırır isterse günlerini bomboş bir şekilde bir asalak gibi yaşayarak geçirebilir. Zaten bizim elimizde olmayan özgürlükler yüzünden hayatımız gayet zor bir konuma doğru sürükleniyor. En azından özgürlüğümüzü bu güç koşulları yaratanları anlayabilmek ve anlatabilmek için harcayalım ki kendi özgürlük irademizi oluşturabilecek sorgulama yeteneğine erişebilelim diyor Bauman. İkinci bölüm olan Biz ve Onlar'da şöyle bir paragraf yer alır. "Zaman zaman belki fark etmişsinizdir, izleyicilerine karşılıklı bağlılık duyguları aşılamayı isteyen insanlar kardeşlik metaforlarını kullanmaya bayılırlar ve dinleyicilerine "kardeşler" ya da "bacılar" diye seslenirler. Milli dayanışma duyguları ve milleti için kendini feda etmeye hazır olma, ülkeden "ana vatanımız" ya da "atalarımızın toprağı" diye söz ederek sağlanır." "Kefenini giyip hazır olma" metaforu da diyebiliriz. Bu siyasi arenada daima işe yarayan bir yol değil midir? Başı sıkışan "kutsallara" sığınıyor. Siyasi olarak can çekişen, yakıtı bitmek üzere olan otoriteler hemen bir olay ayarlar. Bir ihanet senaryosu çizer ve içinde bulunduğu durumdan "kardeşlik" "millet" ve dini kutsallara ile sıyrılır. Çünkü kitleleri idare etmenin ve mevcut kötü durumu unutturmanın yolu daha kötü bir senaryonun geleceği endişesini aşılayarak kimsenin kimseyi sevmediği bir ortamda herkesin birbirine sarılmasını sağlamaktır. Bauman bu bölümde "biz ve onlar" kavramlarını irdelemiştir. "Biz" ait olduğumuz grup anlamına gelir. Bu grup içinde olanları gayet iyi anlarım ve anladığım için nasıl sürdüreceğimi bilirim, kendimi güvenli ve evimde hissederim. Bu grup adeta benim doğal ortamım, içinde olmaktan hoşlandığım ve huzur içinde döndüğüm yerdir. "Onlar" ise tersine ne ait olmayı isteyebileceğim ne de istediğim bir grubu anlatır. Dolayısıyla o grupta neler olup bittiğine ilişkin gözümde canlanan şeyler, belli belirsiz ve kopuk kopuktur; o grubun işleyişine ilişkin pek bilgim yoktur ve bu yüzden o grubun yaptığı her ne ise benim için genelde kestirilemez ve aynı şekilde korkutucu şeylerdir." "Biz ve onlar" ifadeleri siyasi, dini, ekonomik, toplumsal, cinsiyetçi vb. farklılıkları ait olduğumuz çevrede içselleştirme eğilimimizle alakalı bir durumdur. "Biz" kavramını kendimizce doldurduktan sonra artık kendimize düşman icat etmemiz gerekir ki karşılıklı çatışmadan doğacak olan aksiyon ile egolarımızı, çıkarlarımızı, ideolojilerimizi hayatta tutabilelim. 21. Yüzyılda geri kalmış coğrafyalarda önemli olan çoğunluğu elde etmektir. Çoğunluk cahil, eğitimsiz, sapkın duygulara sahip veya aklınıza gelen tüm negatif özellikleri barındırıyor olabilir o önemli değil önemli olan "Biz" grubunun sözde demokrasiyi elinde tutmasıdır. Siz mevcut otoriteye karşıt bir görüşte olursanız artık "düşman" kategorisinde yer alırsınız çünkü siyasilerin ayakta kalmak için sömürdüğü kitleyi etkileyebilir düşüncelere ve eylemlere sahipsiniz. (Eşcinsel, ateist, komünist, laik, feminist, vb) mesela Ataerkil bir otoriteyi tehdit ediyorsanız o yapıyı savunanlar tarafından kadın cinayetlerinin arttığını görürsünüz, eşcinsel insanlara nefret söyleminin arttığını görürsünüz, dini oluşumların gittikçe arttığını görürsünüz, siyasi tutuklamaların ve sansürlerin arttığını görürsünüz. Ve de bunların hepsi cephede düşmanlarla savaşıyor hissi verilerek yapılır. Çünkü "biz"i oluşturan topluluk diğer "onlar"ı ezecek güçtedir. Böyle kaldığı sürece de bazı şeylerin değişmesini beklemek iyimserlik olacaktır. Bauman Armağan ve Mübadele bölümünden: "Kişisel bağlam hayat uğraşının tamamı için yetersiz kalsa bile, vazgeçilmez bir unsurdur. "Derin ve bütünlüklü" kişisel ilişkiler için duyduğumuz özlemin şiddetini artıran, takıldığımız kişisel olmayan bağlılıklar ağının genişliği ve sıklığıdır. Ben ücret aldığım şirketin bir çalışanı, ihtiyacım olan ya da ihtiyacım olduğuna inandığım şeyleri satın aldığım birçok mağazanın müşterisi, beni evden işe ya da işten eve taşıyan otobüsün ya da trenin yolcusu, tiyatronun izleyicisi, desteklediğim partinin seçmeni,doktorumun hastası ve birçok başka yerde birçok başka şeyim. Her yerde benliğimin ancak küçük bir bölümünün orada olduğunu hissederim. Başka yönleri o tikel bağlamda anlamsız olduğundan ve istenmediğinden, benliğimin kalanının karışmaması için sürekli kendimi denetlemek durumunda kalırım. Ve bu yüzden hiçbir yerde kendimi tam anlamıyla hissedemem; hiçbir yerde kendimi yuvamda hissedemem. Her şey bir yana, kendimi, her biri farklı insanlar arasında ve farklı mekanlarda olmak üzere, oynadığım birçok farklı rolün bir toplamı gibi hissetmeye başlarım. Peki ama bunları bağlayan bir şey var mıdır? Sonuçta ben gerçek, hakiki "Ben"- kimim?" Ben kimim? "Her şey bir yana, kendimi, her biri farklı insanlar arasında ve farklı mekanlarda olmak üzere, oynadığım birçok farklı rolün bir toplamı gibi hissetmeye başlarım." İfadesi ne kadar da çarpıcı. Günlük hayatımız bizden çok uzak yerlerde seyreder. Üstelik maddi kazancı sağlamak adına günün 1/3'ünden fazlası iş hayatında geçiyorsa artık ben kavramı bize gittikçe yabancılaşmaktadır. Bana göre iki yol var. Ya ayak uydurup oynadığımız bir sürü rolün toplamını muazzam bir şekilde yansıtıp sahte bir mutluluk sahte bir yaşama adabde olup yaslanıp gideceğiz. Ya da sahteliklere katlanamadığımız için aksi, soğuk iş saatleri dışında kalan zamanı boşa harcatacak o samimiyetsiz ortamdaki insanlardan uzak duracağız. Bir üçüncü seçenek çalışmamak olabilir ama ona pek sıcak bakmıyoruz bütün yaşantımızı para ile idare etmeye o kadar çok alıştık ki... Farklı iş deneyimleri, yıllardır süren insana dair okuma anlama sürecimin bana kattığı en önemli erdem: sahtelikleri, kendinden çok uzakta bir görüntüyü yansıtan insanları ayırt edebilmek ve bu saçma oyuna dahil olmamak. Eylemlerimi, ilişkilerimi çok yüksek bir oranda kontrol altında tutmak ve iş yerinde bulabileceğim zaman aralıklarını kimsenin gelip benden çalmasına izin vermemek. Herkesin hayatını istediği gibi devam ettirme özgürlüğü var ama kendi sınırlarında olduğu sürece var bunu unutmamak gerekir. Bauman yedinci bölüm olan "Kendini koruma ve Ahlâkî görev" de ihtiyaç duyduğumuz eşyalara verdiğimiz "iyi" olma niteliğini irdeliyor. Kendi yetersizliklerimizi sanki sahip olacağımız eşyalarla örtebilecek duruma gelecekmişiz gibi bir hisse kapıldığımızı söylemektedir. Etrafımızda olmasını istediğimiz ya da başkalarının bize bunu dayattığı eşya satın alma duygusunun bize bir sahip olma duygusunu kazandırdığını ve bu duygunun da bizi baskı altına aldığını söylemektedir. Sanki tüm sorunlarımız o eşyayı almakla çözülecek hayatımızı mutlu bir şekilde devam ettirebilir olma durumumuz da bu sahip olma duygusunu tatmin etmekle gerçekleşecekmiş gibi davranırız. Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır? kitabında da bu durumla alakalı şöyle bir alıntı geçmektedir. #65271768 Bu tüketme arzusu nereden gelmektedir? Bu ilk olarak insanın hangi sınıfa mensup olursa olsun içindeki o ilkel sahip olma arzusundan kaynaklanmaktadır. Eğer o arzuyu hakimiyet altına alamazsak ister en fakir kişi ister en zengin kişi olalım sürekli bir eşya yoksunluğunu duyacağızdır. İkinci olarak toplum ve medyanın sürekli yeni ürünleri piyasaya sürmesi ve size de sadece onlara sahipseniz mutlu olabilirsiniz duygusunu yansıtması. Bir nevi eşyaya sahip olanın olmayanı aşağılaması ve eşyaya sahip olmayanın sahip olanı kıskanması durumudur. Bize düşen görev ne peki? Bauman maddi olarak sizden çok daha üstün olanların durumunun sizin hayatınıza hiçbir baskı unsuru oluşturamaz olduğunu söylemektedir. Geri döneceğim lakin bizim hayatımıza etki edecek tek güç unsuruna sahip olan insanın da istihdam edebilecek iş kollarına, fabrikalara, tarlalara sahip insan olacağını söylemektedir. Sadece sizin zamanınızı satın alabilen kişi size baskı uygulayabilir ve sizi hakimiyeti altına alabilir. İlk konuya dönersek sınıfsal farklılıklardan kaynaklı maddi güç ayrımı alt sınıflara bir güç uygulama gibi niteliğe sahip değildir. Sadece gösteriş yapabilir ve sizde ait olmayanla size hava atabilir o kadar. Tabii ki sahip olunan eşyalarla yaşam rahatlığı daha da artar lakin bizim olmayan eşyaların hayalini kurarak zaman kaybetmenin de bir önemi yoktur. Bir araba, bir ev alan insan sizin ona sahip olamayacağınızı belirtecek şekilde böbürlenebilir. Sizi etki altına alarak ona daha fazla hürmet göstereceğinizi düşünür. Lakin onun yüksek maddi zenginlikleri sizi denetim altına alamaz. Etki altına alma durumu da size bağlıdır. Sizin bu hayattaki ideal ve hayallerinizin maddi veya manevi boyutuyla alakalı bir durumdur. Burada aşağılanan kişinin takındığı tutum çok önemlidir. Eğer sizi aşağılayan gibi maddi hayata ve böbürlenmeye ihtiyacınız varsa ömür boyu bir eşya yoksunluğu sizi bekleyecektir.. Bauman "Hayat Uğraşına Dalmak" bölümünde tüketim kültürünün üzerinde durmaktadır. Bu konu şimdiye kadar bu kitapla beşinci olan kıtaplarının tümünde hassasiyet gösterdiği bir konudur. Israrla nasıl tüketim kültürünün köleleri haline geldiğimizi vurguluyor. Benim bu bölümlerinden edindiğim bir sürü şey oldu Bauman okumalarına başlayan her okur da bilinçli bir şekilde Bauman'ı dinlerse kendine bu konuda çok şey katacaktır. Bauman'ın vurguladığı noktalardan biri oluşturulan yapay bir tüketim kültürünün medya ve onları kullanıp tanıtımını yapan "üst düzey" yaşam koşullarına sahip insanlar tarafından bize sunulması ile bizim de sanki bu ürünleri almamız gerekiyormuş hissine kapılmamızı isteyen bir pazar anlayışı hakim. Pazar sahipleri insan ihtiyaçlarını karşılamak için yeni bir ürün ileri sürmekte ve ona ihtiyacımız olduğunu bize hissettirmektedir. Herkesin evinde televizyon olmalı duygusu gibi herkes akşamları haber izlemeli ya da dizi film izleme ihtiyacını gidermeli gibi.. O yüzden teknoloji sürekli kendini yenilemek zorundadır mevcut arz talep mekanizmasının canlı tutulması için seçeneklerin fazla ve herkese uygun olabilecek kadar alt sınıflara da inmelidir. Bazılarından az bazılarından fazla kazanç ama herkes bu tüketim mekanizmalarına katılmalıdır. Birkaç alıntı bağlantısı ile durumu pekiştirmek istiyorum. #75542398 #63164527 #63073113 Reklamların bu konuda rolü çok önemlidir. Bize sürekli yeni tüketim mallarına ihtiyacımız olduğunu vurgular. Daima eski malları kullanarak hayatına devam eden insanları aşağılarlar, eski kafalı olarak nitelerler. Üretilen malların birinci sınıf teknoloji ürünü ve birinci sınıf uzmanlarla yaratıldığını vurgular ve bizim "teknoloji-uzmana" karşı güven bağı oluşturmamız adına uğraş verirler. Algılarımıza yapılan bu suni saldırı ile beraber biz de ihtiyacımız olan veya olmayan bir şeyi bir aciliyet haline getirir ve başkaları tarafından oluşturulan yetersizlik, yoksunluk algımızı kırmak adına tüketime başlar, kredili hayat koşullarına adapte olur daha iyi eşyalara sahip oluruz. Seçkin kisilerin sahip olduğunu sandığımız halbuki bizi sürüye dahil etmekten baska işe yaramayan maddiyata kurulu yaşam konforuna erişiriz. Bu yanılsamalar dünyasını nasıl aşacağız? Neyi isteyip neyi istemediğimizin altında yatan nedenlerin hangisi bize aittir? Bunu sorgulamaya yardımcı olacak tek şey de bu oyunu bozacak olan Sosyolojik okumalardır. Kendi başına bir ders olan Medya Sosyolojisi bu yüzden vardır. İletişim Sosyolojisi bu yüzden vardır. Sosyolojinin de amaçlarından biri bu algı düzenlerini açığa çıkarmak ve insanlara şeffaflık sağlamaktır. Başa dönersek şöyle bir ifade kullanmıştı Bauman: "Alışkanlıkların ve karşılıklı olarak birbirlerini pekiştiren inançların hükmü altındaki bu bildik dünya ile karşılaştığında, sosyoloji herkesin işine burnunu sokan ve sıklıkla sinir bozucu bir yabancı gibi davranır." O yüzden otorite Sosyolojiyi de kendi yanına çekmeye çalışır. Gerçekleri söylemekle yükümlüdür bu bilime kendini adamış insanlar. Şayet yerli bir isim bulamazsanız Evrensel bir sürü sosyolog var Bauman da önemlilerinden biridir. Bu eserde Bauman'ı okumuyor adeta dinliyorsunuz. Baştan sona kadar bir anlatı havasında devam eden kitabın asıl amacı insanları akademik kavramlara boğmadan Sosyoloji bilimini sevdirmek ve çok da başarılı bir yapıt olmuş. Bauman bölüm bölüm sosyolojinin çalışma alanlarını sizinle sohbet ediyormuşçasına inceliyor bol bol örnek veriyor insanların bu alana olan ön yargılarını kırmaya çalışıyor. O yüzden Bauman'ı okuyun, okutun Sosyoloji olmadan insan eylemlerinin ifade edilişı hep yarım kalacaktır. İlk sayfada şöyle söylüyor Bauman: "Düşünme ve yazma, özel olduğu kadar sosyal bir faaliyettir." O yüzden yazmaktan da vazgeçmemek gerekir düşünelim ve yazarak ifade etmeye devam edelim...
Sosyolojik Düşünmek
8.5/10
· 1.007 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
10
81
x
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'ı inceledi.
71 syf.
Üslup klasik, Zweig reyizin aşırı dolu betimlemeleri ve kendimi yakın hissettiğim upuzun cümleleri. Ama bu sefer konu olmamış reyiz. Bu öyküyü boş zamanında mi yazdın, aceleye mi geldi bilmiyorum da yani bilmiyorum bu sefer beni şaşırtmadı. Daha doğrusu şaşırtmayan nokta öykünün sonlanması değil, gidişatı. Başta çok iyi kopya vermiş ama, ecnebilerin foreshadowing olayını iyi kavramış ama konu çoook abartıydı ya. Kendimi aptal bir aşk romanının içinde gibi hissettim, ya da son dönem yaz dizileri, aklımda aşk olmayan saf hanım, aklı hemen yanlış anlamaya meyilli bey. Falan filan. Aslında Zweig da bilemezdi bu öykünün defalarca klonlanacağını. Bu nedenle ona kızmak haksızlık olur. Ama bilmiyorum bence bu kitap olmazsa olmaz bir kitap değil. Hele Olağanüstü Bir Gece'den sonra asla okumayın çünkü hayal kırıklığı yaratıyor. Ah Mrs C ah.
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
OKUYACAKLARIMA EKLE
8
Ea
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'yu inceledi.
68 syf.
·
8/10 puan
Şair, 'aşk, kağıda yazılmıyor' demişti ya bu sefer öyle olmamış. Bu kitap aşkın kağıda yazılmış hali. Kitabı okuyunca çok derin psikolojik tahliller yapabilirsiniz ama ben yapmayacağım hüzünlü bir aşk hikayesini hatırlamak istiyorum sadece.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
OKUYACAKLARIMA EKLE
8
Oğuz Aktürk
Ay Işığı Sokağı'ı inceledi.
80 syf.
·
2/10 puan
BU SEFER OLMAMIŞ ZWEIG
YouTube kitap kanalımda Ay Işığı Sokağı kitabını okumadan ölebilirsiniz dedim: youtu.be/cw421oNbC14 Zweig'ı merak eden ve kitaplarıyla tanışmak isteyen okurlar için Zweig'a başlamak açısından doğru bir tercih olmayacak kitaptır. Bugüne kadar neler okuduk? Olağanüstü Bir Gece'de, yapay heyecanların doğal olanına doğru evrimini, hırsızlık idini ve insanın ruhsal devinimini, Gömülü Şamdan'da, kutsal bir nesne için çıkılan yoldan insanın tinsel arayışına doğru tümevarım yapılabilecek bir süreci, Mecburiyet'te, savaş ve aşk dilemmasının mecburiyet kavramı dahilinde karşılaştırılmasını, Bir Çöküşün Öyküsü'nde, devletler gibi aynı şekilde ruhsal olarak dibe vurabilecek insanoğlunu, Amok Koşucusu'nda, hedeflere koşulan yerlerin gerçekten de koşup koşmamaya değip değmeyeceğini, Korku'da, korkmaktan bile korkan hale getirilen insanların trajikomik durumunu, Yakıcı Sır'da, psikoloji bilimindeki neredeyse bütün savunma mekanizmalarını, Mürebbiye'de, özellikle de Kadın ve Yeryüzü adlı en sevdiğim novellasında, doğa olaylarıyla insan ilişkilerinin paralelliğini, Satranç'ta, siyasi bir temel altında rütbe hiyerarşisinden ve katı kurallardan beslenen bir olay örgüsündeki kazanma arzusunu, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'te, yine ülkelerin siyasi ilişkileriyle paralellik kurulabilecek insanlarla birlikte onların kumar arzusunu ve cevapları aranan soruları cevapsız bırakmama hırsını, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nda, esas güzelliğin bilindik ve daha çok tanıtılması gereken sevgilerde değil gizli ve bilinmeyen olarak kalanlarda olduğunu, Biyografilerinde Balzac, Dostoyevski, Dickens, Montaigne, Stendhal ve Tolstoy gibi isimleri gördük. Ay Işığı Sokağı'nda ne var derseniz, bu soruyu cevaplayamam. Fakat Ay Işığı Sokağı'nda ne yok derseniz, yukarıda yazdığım temalardan neredeyse hiçbiri kullanılmamıştır. Bir zamanlar epey tutkulu bir Zweig okuru olmama rağmen bu kitaptaki novellalardan hiçbiri üstte yazdığım kitapların çizgisine erişemez, ne heyecan ne sürükleyicilik ne süreç ne de bitiricilik açısından.
Ay Işığı Sokağı
7.4/10
· 36bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
8
265